|
ALVARLI MUHAMMED LÜTFİ (Efe) HZ.
Nakşibendî büyüklerinden. 1868 (H.1285) târihinde Erzurum'un Hasankale ilçesine
bağlı Kındığı köyünde doğdu. Babası Hâce Hüseyin Efendi, annesi, Seyyide Hadîce
Hanımdır. İlk tahsîlini babasından aldı. Sonra Erzurum'daki tanınmış bâzı
âlimlerin derslerine devâm etti. 1890 yılında Hasankale'nin Sivaslı Câmiine imâm
oldu. Aynı yıl babasıyla Bitlis'e giderek Muhammed Küfrevî hazretlerine talebe
oldu. Bâtınî ilimlerde ilerledi. Her gün iki saat hocasının sohbetinde
bulunurdu.
Efe hazretleri anlatır: "Bir gün sohbetten sonra hazret-i Pir dışarıya
çıkmışlardı. Ben de kendimde olmaksızın kapıya yöneldim. Odadan dışarı
çıktığımda hazret-i Pir'i bir kolunda büyük oğlu Şeyh Abdülhâdî, diğer kolunda
Şeyh Abdülbâkî hazretleri olduğu halde sofada ayakta bekler gördüm. Elleriyle
yaklaşmamı emrettiler. Yanına vardığımda mübârek ellerini şakaklarıma koyup öyle
bir nazar ettiler ki, başım Arş'a değdi sandım."
Muhammed Lütfi Efendi, bu nazarla bilinmeyen, anlaşılmayan derecelere kavuştu.
Ertesi sabah Pîr-i Küfrevî hazretleri kendisini halîfe seçtiğini ve halkı irşâda
memur ettiğini bildirdi. Böylece icâzetini (diploma) aldıktan sonra bir müddet
daha Sivaslı Câmiinde göreve devâm etti.
Sonra tâyini Erzurum'un Dinarkom köyüne çıktı. Burada iken, 1916'da Rusların
doğuda Van, Muş ve Bitlis'i ele geçirmeleri üzerine Erzurum'a geldi. Rus
istilâsının devâm etmesi ile Tercan'ın Yavi Köyüne gitti. Burada bir taraftan
imâmlık yaparken diğer taraftan gönlüne girdiği herkesi Rus zâlimlerine karşı
silahlandırdı.
1917'de Rusya'da bolşevik ihtilâlinin vukû bulmasından sonra Ruslar, Osmanlı
topraklarından çekilirken silahlarını Ermenilere vererek onları mâsum ve
savunmasız Türkler üzerine kışkırttılar. Ermenilerin hedefi, Doğu Anadolu'yu da
içine alan büyük Ermenistan devletini kurmaktı. Bunun için Türk ve Müslüman olan
halkın bölgeyi terk etmesini istiyorlardı. Bu gâyelerini tahakkuk ettirmek üzere
görülmemiş bir kıyım ve imhâ hareketine başladılar. Beşikteki bebeklere ve
yatalak hastalara varıncaya kadar öldürdüler. Bâzılarını câmi, ev ve ahırlara
toplayarak sonra ateşe verdiler. Bu mezâlim, doğudan batıya doğru büyük bir göç
dalgasının başlamasına sebep oldu.
Ermenilerin bu insanlık dışı fiillerine karşı, Muhammed Lütfî Efendi, Yavi ve
komşu köylerden topladığı altmış kişilik bir müfrezeyle harekete geçti. Önce
Oyuklu köyü yakınında Rusların karargâh deposu olan ve Ermenilerin elinde
bulunan bir silah deposunu bastı. Bu silah ve malzemeleri Haydari Boğazı'ndaki
Zergide köyünde bulunan Türk ordusuna ulaştırdı. 12 Mart 1918'de Türk ordusu ile
birlikte Erzurum'a girdi. Ancak aynı gün babası Hâce Hüseyin Efendi şehîd düştü.
Doğu'nun Ermeni mezâliminden kurtarılmasından sonra tekrar Hasankale'ye döndü.
Kendisine Hasankale müftülüğü teklif edildi ise de kabûl etmedi. Bu sırada Alvar
Köyü insanlarının ısrarlı istekleri üzerine oraya yerleşti. Bundan sonra halk
arasında "Alvar İmâmı" ve "Efe hazretleri" unvanıyla tanındı. Bir Nakşibendî-Hâlidî
şeyhi olarak 1939'a kadar bu köyde, bu târihten sonra da Erzurum'da halkı irşâd
ile meşgûl oldu. 1947, 1949 ve 1950 yıllarında olmak üzere üç defâ hacca gitti.
12 Mart 1956'da vefât etti. Cenâzesi Alvar Köyü'ne götürülerek oraya defnedildi.
Efe hazretleri, İslâmiyetin aleyhine cereyanların geliştiği ve pek çok
Müslümanın perişan olduğu o günlerde, dertlerini daha çok şiirle dile getirdi.
Onun; Arapça, Farsça ve Türkçe yazdığı bu şiirleri ölümünden sonra oğlu
Seyfeddîn Mazlumoğlu tarafından derlenerek Hulâsâtü'l-Hakâyık adıyla
yayınlandı. Şiirleri ve gazelleri incelendiğinde, Allahû Teâlânın aşkı ve
Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) sevgisiyle dolu olduğu
görülmektedir. Hac ettiği günlerden birinde Rabbine şöyle yakarmaktadır:
Alîl, zelîl bu yollara düzüldük,
Hakîr fakîr denî râha süzüldük,
Hâlimiz ne olur ya Rab üzüldük,
Ey keremler kânı huccâcı affet,
Rahmet-i Rahmân'a muhtâcı affet!
Gönderdin Habîb'in âleme rahmet,
Sen eyledin bizi Habîb'e ümmet,
Senden özge kimden görek merhamet,
Ey keremler kânı huccâcı affet,
Rahmet-i Rahmân'a muhtacı affet.
Hürmet-i Ahmed'e bağışla bizi,
Âl-i Muhammed'e bağışla bizi,
Vüs'at-i rahmete bağışla bizi,
Ey keremler kânı huccâcı affet,
Rahmet-i Rahmân'a muhtâcı affet.
Efe hazretlerinin huzûruna girenler büyük bir ferahlık duyarlar ve mânevî bir
lezzete kavuşurlardı. Onu görmek için; içlerinde paşalar, bürokratlar, müftüler
de dâhil olmak üzere, Türkiye'nin dört bir yanından insanlar gelirdi. Onu gören,
tanıyan herkes kendisinin Peygamber efendimizin ahlâkı ile ahlâklandığını ve her
hâlini O'na uydurduğunu söylerlerdi.
Talebelerine dâimâ kalp kırmamak husûsunda telkinde bulunurdu:
Ol fakîr ki, yüzen bakar,
Gözlerinin yaşı akar,
Mümin olan kalb mi yıkar,
Boynuna la'net mi takar,
Sakın incitme bir cânı,
Yıkarsın Arş-ı Rahmân'ı.
Bilirsin haram helâli,
Bilirsin sevab vebâli,
Aman olma lâ-übâli,
Terk eyle boş kîl-u-kâli,
Sakın incitme bir cânı,
Yıkarsın Arş-ı Rahmân'ı.
Bu dünya seni terk eder,
Devletin hep elden gider,
Ölüm bir gün kabre güder,
Biri sürer biri yeder,
Sakın incitme bir cânı,
Yıkarsın Arş-ı Rahmân'ı.
Misâfirperverdi. Herkesi severdi. Zâviyesinde her gün en az yirmi misâfir
bulunurdu. Misâfirleri uzaktan geldiyse, gece evinde ağırlar, sabah
kahvaltılarını verir, dertlerini dinler ve uğurlardı. Altmış sekiz sene
misâfirsiz bir sofraya el uzatmadı.
Dünyâyı hiç sevmezdi. Dünyâ malıyla hiç ilgilenmedi. Doksan senelik hayâtında
taş taş üstüne koymadı. Bir evi yoktu. Cenâb-ı Hakka hamdederek; "Elhamdülillah,
tapuda kaydım dünyâlık bir şeyim yok. Babam bu dünyâya bir çivi çakmamıştı.
Benim de bir çivim yok." derdi.
"Şenper-i zenburi değmez bu cihan kâşânesi" (Bu cihanın saltanatı bir sinek
kanadına bile değmez) sözü dikkate şâyandır. Yine dünyânın boş olduğunu şu
mısrâları ile dile getirmektedir:
İster allan güller gibi her seher,
Âhiri ölümdür hayâldesin.
İster olsun hazinende dür, güher,
Âhiri ölümdür ne hayâldesin.
İster emirâne kur taht-ı revân,
Şâhâne üstünde kurul nev-civân,
Hüsrev gibi her gün eyle bir dîvân,
Âhiri ölümdür ne hayaldesin.
İsterse bu dünyâ
hep senin olsun,
Şân ü şöhret şerâfetinle dolsun,
Halk-ı zemân hep emrinde bulunsun,
Âhiri ölümdür ne hayaldesin.
Herkese, bilhassa hasta ve düşkünlere karşı çok merhamet ve şefkatli idi. Fakir
ve yoksullara hiç beklemedikleri anda yardım eder onların ne halde olduklarını
kendilerinden iyi bilirdi. Birçok fakire fırınlardan ekmek göndererek günlük
ihtiyaçlarını karşılardı. İhtiyacından dolayı huzûruna gelenler, derdini
söylemeden, kendisi Allahû Teâlânın izniyle onların isteğinin ne olduğunu anlar
ve ihtiyaçlarını giderirdi.
Çok cömert idi. Herkes ve bilhassa varlıklı kimseler kendisine hediyeler
gönderirdi. Fakat o bunlara hiç elini sürmezdi. Bunları minderin altına kor,
evlenmek isteyenler, borcunu ödeyemeyenler ve cenâze masrafları vs. gibi
sebeplerle kendisine gelenlere dağıtırdı. En büyük zevki hediyeleri lâyık olduğu
yere ulaştırmaktı. Bâzan sohbetleri esnâsında üzerindeki en büyük parayı ortaya
çıkardıktan sonra, çevresinde bulunanlara da; "Şuraya biraz para koyun!" derdi.
Etrafındakiler de paralarını koyduktan sonra bunları toplatır, mahallin ileri
gelenlerine veya muhtarına ihtiyaç sâhiplerine ulaştırmaları için gönderirdi.
Efe hazretlerinin pek çok gazellerinde bu duygularını görmek mümkündür:
Hasislikten elin çek sen cömerd ol kân-ı ihsân ol,
Konuşma câhil-ü nâdân ile gel ehl-i irfân ol,
Hakîr ol âlem-i zâhirde sen mânâda sultân ol,
Karıncanın dahi hâlin gözet dehre Süleymân ol,
Felekte hâsılı insân isen bir canı incitme,
Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zî-şânı incitme.
Efe hazretlerinin en çok sevdiği işlerden biri de ilim talebelerine yardım
etmekti. İlme, irfâna çok önem verir, Erzurum'da medreselerde okuyan talebelere
maddî mânevî yardımlarda bulunurdu. Alvar'da bir medrese kurarak gelenlere
Kur'ân-ı Kerîm ve fıkıh dersleri verdi. Bir zamanlar dindarlara, Kur'ân-ı
Kerîm okuyanlara ve okutanlara karşı düşmanlık gösterilmesi sebebiyle, Efe
hazretleri de İslâmiyetin emirlerinin unutulmaması için fevkalâde gayret
gösterdi. Onun emri ve izni ile köylerde Kur'ân-ı Kerîm okutan hocalara
en ufak bir zarar erişmedi.
Erzurum eski müftülerinden Solakzâde Sâdık Efendi, Efe hazretlerine muhâlif
hareket ederdi. Sâdık Efendi bir gece rüyâda, Efe hazretlerini etrâfında
talebeleri ile zikir ve sohbet ederken gördü.Yalnız etrâfında bir kişilik
boşluğun bulunması dikkatini çekti. Sabahı zor etti. Acele ile Efe hazretlerine
gelerek rüyâsını anlattı ve ondan tâbirini istedi. Efe hazretleri gülümseyerek:
"Siz daha iyi bilirsiniz, müftüsünüz." dedi.
Sâdık Efendi daha fazla bekleyemedi. "Beni bendeliğe kabûl ediniz, efendim!"
diyerek Efe hazretlerinin ellerine yapıştı. Bu bağlılık ve seâdet günleri uzun
sürmedi. Efe hazretleri kısa zaman sonra vefât etti. Cenâzesinde Solakzâde'nin
ağlamaları Erzurum'da bir destân oldu.
Eski Çat müftüsü Hâlis Hoca, Efe hazretlerinin yanına ilk defâ geliyordu. Bir
ara Efe hazretleri şerbet içerlerken; "Eğer Efe içtiği şerbetin yarısını bana
verirse, yanında kalacağım." diye içinden geçirdi. Bu sırada Efe hazretleri de
bardağı yarılamıştı. Durdu ve; "Yarısı oldu mu?" diye sorduktan sonra bardağı
kendisine uzattı. Hâlis Hoca bundan sonra 15 yıl devâmlı Efe hazretlerinin
yanına gidip geldi.
Efe hazretleri bir defâ hacdan dönüşte yolu İstanbul'a uğradı. Yakınlarından
birisine de Erzurum'a birinci mevkîden bilet almasını tenbih etti. Bileti alacak
o kimse unutarak gecikti.Trenin hareketine az bir zaman kala istasyona gelen
yakını, birinci mevkiin tamâmen dolu olduğunu öğrenince büyük bir üzüntüye
düştü. Sonra birinci mevkî vagonuna binerek dolaşmaya başladı. Kompartımanın
birisinde iki kişi oturuyordu. Onlara; "Siz iki kişisiniz, muhterem ve yaşlı bir
zât da Erzurum'a gidecek. O da yanınıza oturabilir mi?" diye sordu. "Kim o?"
dediklerinde; "Alvarlı Hoca, Muhammed Lütfi Hazretleri" cevâbını verince,
onlardan; "Zâten biz bu yeri ona ayırdık, onu bekliyoruz." cevâbını aldı.
Mübârek Ramazan Bayramı, Erzurum mes'ûd ve bahtiyar günlerinden birini
yaşamaktadır. Herkes birbirinin bayramını tebrik etmekte, hastalar ziyâret
edilmekte, çocuklar sevindirilmektedir. Efe hazretlerinin dergâhının önü de
sanki ana baba günü. Elini öpüp, hayır duâsını almak isteyenler yarış
hâlindeler. Bu sırada Efe hazretlerinin, bayramını tebrik edenlere karşı
söylediği sözler yıllar yılı herkesin dilinde tatlı bir nağme gibi söylene
geldi:
Mevlâ bizi affede
Bayram o bayram olur
Cürm ü hatâlar gide
Gör ne güzel ıyd olur.
BU LOKMA SENİNDİR
Efe hazretleri Erzurum'da talebelerinin birinin evinde, sohbetin sonunda duâ
ediyordu. Öylesine cânı gönülden bir istek ve arzu ile yakarışı vardı ki,
etrafındakiler sanki Allahû Teâlâ'yı görür gibi duâ ettiğini zannediyorlardı.
Yürekler yerinden fırlayacak gibi çarpmada, gönüller arşa açılmada idi. Duânın
bitimi ile ortalığı sessiz bir sükût kapladı. Ev sâhibi fırsattan istifâde,
hazırlattığı tatlıları getirdi. Bu sırada evin çocuğu, kapının arkasında;
"Efe'ye büyük zât diyorlar, güyâ böyleleri kerâmet de gösterirmiş, eğer aslı
varsa tabakta ilk lokmayı bana uzatsın da göreyim onun kerâmetini? Yoksa beni
inandıramaz." diye düşünüyordu.
Bu sırada lokmayı alan Efe, ağzına götürecek yerde birdenbire;
"Kapı arkasındaki genç! Buraya gelir misin?" diye seslendi. İkinci defâ tatlı
bir sesle tekrar;
"Buraya gel, bu lokma senindir, başkası alamaz!" buyurdu.
Utanarak yanına gelen gence, Bismillah diyerek ilk lokmayı verdi.
Alvarlı Efe hazretleri (Ahmed Ersöz; İzmir 1991)
DİVÂNDA "HİDÂYET BAHÇELERİ" BAŞLIĞIYLA YER ALAN
BİLGİLER
HİDÂYET BAHÇELERİ
Bu eser sâhibi Hâce Muhammed Lutfî (Efe Hazretleri) kemâl-i merhamet ve şefkatle size şöyle sesleniyor:
Bil geldiğini mülk-i vücûda ne içindir
Sa‘y et olasın pâdişeh-i kişver-i irfân.
Bir edîb-i kâmil, bir âlim-i sırr-ı hakāyık sana
sesleniyor ey insan oğlu! Bu âlem-i vücûda gelişini, beyhûde mi zannediyorsun?
Seni îcâd eden Mûcid-i Hakîkî senden acabâ ne istiyor, ne istiyor?..
Diyor ki: “Seni biz yarattık. Sana bir akıl cevheri ile berâber bir
de kuvve-i müdrike verdik; bunları çalıştırmayı sana teklîf ettik.” Bir
tefekkür âlemine geç ki; Peygamberimiz buyurmuştur: “Bir saat tefekkür, bir
sene tefekkürsüz ibâdetten hayırlıdır.” Bu tefekküründe, nukûşât-ı
eşyâya ve nizâm-ı kâinâta basîret-i ibretle, mülâhazayı dikkatle bu
kâinâtın ve bu mevcûdâtın tek bir yaratıcısı olduğunu elbette içinde
bulacaksın. İşte bu buluşunla Allah’ını ârif olacaksın ve o zaman kendini
Allah’sızlar safından çıkmış bulacaksın.
Kâinatta yaşayan insanlar Allah’ı isbât etmek üzere; her
zümre, her kavim bir îtikadla Allah var derler. Bu Allah var diyen
topluluk da şûbe şûbe ayrıl mış... Sana düşen vazîfe, bu şûbelerden
hangi zümre ve kavmin dîni ve inanışları, sıhhatli ve mâkul; ulü’l-elbâb
ve ulü’l ebsâr tetkîk ve tasdîkinden geçmiş bir inanç ise onu seçmendir. Bu da, cevher-i akliyyeni ve kuvve-i müdrikeni çalıştırarak mümkün
olacaktır.
Ancak böylece sıhhatli bir din ve bir yol seçmiş olursun.
Meselâ: Bir keşişin günah çıkarması, veyâhut gündoğusuna dönüb iki
omuzuna ve bir alnına işâret etmesi ile Allah’ına taptığını sanması,
mâkul ve sahîh bir dîn olabilir mi?
İşte bunları seyrederken Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de
buyurduğu: “Hemen ancak sıhhatli din, dîn-i İslâm’dır.” netîcesine varmak üzere, vazîfelerinin neler olduğunu bilmek ve mâlûmât
edinmek endîşesi, insan oğlunu istilâ edecektir. Ve bu hisle
kendisinin bir âlim-i hakîkiye mürâcaat etmek zarûretinde olduğunu anlayacaktır.
Bu âlim-i hakîkiyi bulduğunda ondan şu cevâbı alır: “Oğlum! Allah’ını
buldunsa, dinler arasından sıhhatli, sağlam bir din olarak dîn-i
İslâm’ı seçtinse, semâvî kitablardan son gelen kitab ki; Cibrîl-i Emîn
vâsıtasıyla Hazret-i Muhammed sallallâhû aleyhi veselleme ve Hazret-i Muhammed sallallâhû aleyhi vesellem vâsıtasıyle bize gönderilen
Allahü azîmü’ş-şan tarafından O’nun sözü olarak Kur’ân-ı Kerîm’e
mürâcaatın seni, bu endîşeden kurtaracaktır.”
Sonra şu mülâhazaya varacaksın: Mâdem ki ben Allah’ımı
bildim ve O’na inandım. Rabim bize yer yüzünde eğer insan eğer
hayvan nizam ve intizâmını te’mîn etmek ve hukûkî yönden her ruh
sâhibinin hakkını müdâfaa etmek üzere, dünyâ ve âhiret hayatımızı ve
hürriyetimizi te’mîn edecek bir kitap göndermiştir. Nasıl ki bir
kişi yaşadığı ülkenin kanunlarına riâyet etmemekle, hakk-ı hürriyeti
elinden alınır ve bir cezâ evine gönderilirse ve itâat ve riâyet eden bir
insan hiçbir mes‘ûliyyete mâruz kalmadan hakk-ı hürriyeti te’mîn edilmiş
ve arzû ettiği zevk u safâ mahallerinde gezebilirse; Allah’ın
kitabına riâyet etmek veya etmemek de aynı âkıbeti intâç eder.
İşte azîz kardeşim, sana irfâniyet cetvelini çiziyoruz. Bu
mülâhaza ve şuûrunla sen cehâlet zulmetinden kurtulub ilim ve irfân
ışığında, seâdetle dünyâ hayâtını tamamlayıp mes‘ut olarak ebedî
hayâta geçeceksin.
Aziz kardeşim! Yukarıda beyân edilen vecih üzere seni ulvî
bir mevkîye yükseltecek vesîle, âlim-i hakîkî ve edîb-i
kâmillerin eserlerini mütâlaa etmendir. O zaman gönlünde bir zevk-ı
rûhânî te’mîn ederek dünyânın germ ü serdinden yâni, gönlüne hoş gelmez
herhangi hâdiselerden müteessir olmamak üzere genişce, fârigu’1-bâl
olduğun halde yaşayacaksın.
İşte bu eserlerden biri de âlim-i sırr-ı hakāyık ve edîb-i
kâmillerden olarak zamânımızda yetişen, Efe Hazretleri şöhretiyle Hâce
Muhammed Lutfî Efendi Hazretleri’nin “Hülâsatü’l-Hakāyık ve Mektûbât-ı Hâce Muhammed Lutfî”
ismiyle müsemmâ eserini mütâlaa etmeni
tavsiye etmek üzere, bu zâtın târihçe-i hayâtını ve âilevî
geleneğini, kemâl-i faziletini ve hüsn-i ahlâkını irâe eder (gösterir) bir yazı sunmak mecbûriyetini oğlu olarak kendimde hissediyor ve takdim ediyorum.
Meşâhir-i Ulemâ-i Kibârînden
HÂCE HUSEYN EFENDİ HAZRETLERİ
Mûmâ-ileyh zâtın pederleri Hâce Huseyn Efendi nefs-i
Hasankale’de Fâtıma Hanım’dan doğma ve Hâce Muhammed Efendi’den olma bu âlem-i dünyâya gelmiş ve beş yaşında iken pederlerinin
vefâtı ile yetim olarak annesinin himâyesinde ilk tahsilini bitirmiş.
İkinci tahsilini, Erzurum’da büyük hocalar tedrisâtında tamamlamış ve
mücâz olarak İstanbul’a gitmek üzere iken Of kazâsının Şinek
köyünden Abbas Efendi isimli âlimin nezdinde bir sene kalmış. Abbas Efendi
bu müddet zarfında genç Hüseyin Efendi’nin ilmî derecesine hayran
kalmış ve ona “Oğlum! Senin tahsîle ihtiyâcın yok. Sen bir
müderris olarak Erzurum’da âlim yetiştirmek üzere vazifelenmiş bir kimsesin. Vaktini zâyî etme ve vazifeni müdrik olarak hizmetine devâm et”
tavsiyesinde bulunarak memleketine geri dönmesini sağlamıştır.
Mûmâ-ileyh Huseyn Efendi annesine hizmet etmek üzere tekrar Hasankale’ye avdet etmiş. Kendisi saf ve zamîr-i pâk bir
insan olarak şân ve şöhrete geçmemek üzere, içinde olan hilkaten ve rûhen bir zevk-i mânevî kendisini bir kûşe-i inzivâya ve bir mahall-i
tenhâya götürmeye mecbûr etmiş. Hasankale’nin cenûbunda, beş kilometre
mesâfedeki Kındığı Köyü'nde imâmet vazifesi alarak tedrîsât-ı ulûm ile
meşgul ve yanında yirmi ile otuz arasında talebe tahsîl-i ilim etmek
üzere iken, Hasankale’de Mazlumoğlu Hacı Emin Efendi’nin kerîmesi
Hadîce Hanım ile evlenmiş, beş erkek çocuğu olmuştur. Bu sırada esâsen kendisinde merkûz bir rûhânî iştiyak
dolayısıyla Erzurum’da
Tortum’un Kishâ Köyü’nde Tarîkat-i Nakşiye’den halîfe olarak âlim,
fâzıl ve kâmil Hacı Feyzullah Efendi Hazretleri’ne intisâb etmiş ve
bu zâtın târifi üzere ilm-i ledünnî tahsiline ciddî bir sa‘y ü
gayret göstermiştir.
Bu zâtın vefâtını müteâkiben Amasya’da ilm-i ledünnî hocası
seyyid mîr-i nîgâri ismiyle mâruf şöhret şiâr Hamza Efendi’nin
ziyaretine gider ve orada o zâtın nezdinde tahsîl-i ilm-i mânevîsini
tamamlamak gayesiyle iki erba‘in yâni seksen gün bir hücrede
riyâzatla, ubûdiyyetle meşgul olmuş ve ciddî bir ihtimam göstermiş ise de
mûmâ-ileyh Mîr-i Nigârî: “Huseyn Efendi! Sen hâlâ puhte olmamışsın, yâni
yetişmemişsin. Memleketde annen intizâr ediyor. Annene git hizmetini
yap ve ben sana bir daha gelmen için mektub yazarım” buyurur.
Müteâkiben Mîr-i Nigâri’nin vefâtı ile; bütün dünyâda şöhret yapmış,
Bitlis şehrinde Pîr-i Küfrevî Hazretlerî’nin ziyâretine gitmeyi seçmiş ve
oğlu mezkûr Hazret-i Muhammed Lutfî Efendi ile birlikte, rûmî târih
1307’de Şehr-i Bitlis’e giderek bu zât-ı şerifin nezâreti ve himmetleri
tahtında bir dahî erba‘in çıkarıp mücâzen halîfesi olarak oğlu Muhammed
Efendi ile birlikte mezkûr Kındığı Köyü'ne avdet etmiştir.
Erzurum’un düşman istilâsından kurtuluş günü Ermeni’ler tarafından şehîd
edilmiş ve Kavak Kapısı Kabristanı’na defnedilmiştir. Bilâhare 1950
târihinde bu kabristanda bir mekteb inşaası dolayısıyle oğlu Muhammed
Lutfî Hazretleri tarafından oradan çıkarılarak Hasankale’nin Alvar
köyü kabristanında ikinci medfengâhına defnedilmiştir. El-ân
ziyâretgâh-ı hâss u âmm olarak devam etmektedir.
Bu zât-ı mübârek, ibtidâ-yı ömründen nihâyet-i ömrüne
kadar dünyâ ile meşgul olmamış, dünyâ varlığından haz duymamış; eline
geçen dünyâ varlığını tahsîl-i ilim eden talebelerinin
ihtiyâcına ulaştırmış...
Ubûdiyyetde, hüsn-i ahlâkta ve zühd ü takvâda zamânında
yaşayan hâss u âmmın takdirine mazhar olmuş. Hall-i müşkil etmek üzere
zamânının ferîdi olarak uzak yakın maddî ve manevî hastaların bir
tabîb-i hâzıkı ve bir vâsıta-yı şifâ... kendisiyle herhangi varlıkla dolu
kimseler görüştüğünde, kendilerinde nihâyetsiz boşluklar hissederek
gözlerinden yaş gelircesine müteessiren nefislerindeki yoksulluğu
hissederek, kendisinden gayr-i ihtiyari duâ ve himmet niyâzında bulunmuşlardır.
Bütün hâss u âmmın, zâtına nihayetsiz ihtiramları dolayısıyla
kendisinde ufacık bir varlık hissedilmemiş, bay-gedâ demeden her şahsın ve her
tanıdığın gönlünü yapmak için fedâkârlıklar neler ise onları,
kendisine şiâr edinmiş bir pîr-i rûşen-zamîr olarak dâr-ı bekāya irtihâl
etmiştir. Şurasını da arzedeyim ki: Ruslar, Erzurum’u istilâ ettiği müddetçe
etrâfındakilerin, “Rusların esâretinden ne zaman kurtulacağız?” suâline
cevaben lihyesini (sakalını) aşağı doğru sığarmış. Neticede Ermeniler tarafından tepesine vurulan bir tüfenk dipçiği ile yaralanan başından akan kanla
ıslanan sakalını yukarıdan aşağıya sığayarak şehid olmuştur. Rusların ne
zaman çekileceği sorusuna mübârek sakalını sığayarak mukabelede
bulunmasının ne anlama geldiği böylece anlaşılmış olur. Yani “Bu sakal ne
zaman kana boyanırsa, o zaman Ruslar sizin içinizden çekilirler” demek
istermiş.
Herkes bu âlim-i takî’nin zâhir ve bâtın ilimlerde yed-i
tûlâ sâhibi olduğunu, herkesin yol kenarına çekilerek kendisini seyr ü
temâşâ ve kendisine ihtiyarsız kemâl-i ta‘zîm ve hurmet-i mahsûsede
bulunmayı bir ganîmet bilerek “Mâşâallah” demekten başka bir kelime
bulamayıp hayranı olduklarını zaman zaman konuşurlardı. Yine
kendisinin müstağrak-ı tecellî-yi İlâhî olduğunu mübeyyen hatt u
harekâtı: Nazar ber-kadem, sağa sola bakmadan geçer... mütefekkir-sâkit
olarak meclislerde ancak bir mir’ât-ı hüdâ bir nâşir-i feyz-i Hudâ,
nur-i mücessem.
Yüzüne bakan kimse kalbinde bir zevk-ı rûhânî ve iştiyâk-ı
Rabbânî ile göz yaşını silerdi.
Bu zâtın hayatını ve ahlâk-ı Muhammedî sıfatını tamâmen
ifade için bir kitab neşredilse dahî yine kâfi gelmez. Biz ancak bu
kadarla iktifâ ediyoruz.
Yukarıda zikredilen beş oğlundan Hasbî Efendi kendi
nezdinde diğer iki oğlu Ahmed Efendi ile Hacı Emin Efendi, birinci
büyük harpte şehîd olmuş, diğer iki oğlu Muhammed Lutfî Efendi ve Mahmud
Vehbî Efendi kendisinden geriye kalmışlardır. Bu beş çocuğunun
da âlim, müttekî ve sâlih insanlar olduğunu, zamanında yaşayanların hüsn-i zannını kazanmış birer halef-i ferzend-i ercümend
bulunduğunu, herkes kabul ve takdîr eder.
Bu zât-ı mübarek, zamanının hattatı ve edebiyyât-ı şi‘riyyesi
ile de mümtâz idi. Ancak inşâd ettiği şiirleri toplanmamış ve
mecmua haline getirilmemiştir. El-an da ellerde perâkende mevcût cihân-kıymet
sözleri vardır.
Meşâhir-i Ulemâ-i, Kibârînden Hâce Muhammed Lutfî, Lâkāb-ı Meşhûriyle
EFE HAZRETLERİ
Bu zât, yukarıda zikrettiğimiz vech üzere Hâce Huseyn
Efendi’den olma ve Seyyide Hadîce Hanım’dan doğma. 1285/1868 târihinde mezkûr Kındığı
Köyü'nde kadem-nihâde-i âlem-i dünya
olmuştur.
Tahsîlini, pederleri Hâce Huseyn Efendi’den tamamlayarak
mücâzen 1307/1889-1890’da Hasankale’nin Sivaslı Camii’ne imam
olarak tâyin edilmiş ve bu câmi-i şerîfde, imâmeti müddeti içerisinde
hâss u âmmın, ulemâ ve fudalânın takdîrine mazhâr olmuştur. 1307’de
pederleriyle beraber Şehr-i Bitlis’e giderek Hâce Pîr-i Küfrevî
Hazretlerî’nin nazar-ı kudsîlerinde erba‘în-keş olmuş ve riyâzet eserleri
kendisini ahlâk-ı beşeriyyesinden ahlâk-ı rûhâniyyete ve sıfât-ı melekiyete
tahvîli ile bir insân-ı kâmil olduğunu herkes takdîr etmiştir. Bi’l-vesîle
Hâce Muhammed Pîr-i Küfrevî Hazretleri’nin mümtâz bir halîfesi olarak
mücâzen, pederleriyle Hasankale’ye avdet etmiştir.
Bir müddet vazîfeyi lafzî ve mânevîsini kemâliyle ifâ
etmiş...
Erzurum’un Dinarkom Köyü’ne nakletmiş ve orada Birinci
Cihan Harbi’ne kadar imrâr-ı hayat etmiş ve Erzurum’u Ruslar
istilâ ederken pederleriyle birlikte nefs-i Erzurum’a hicret etmiştir. Pederlerini, Erzurum’lu Hacı Receb Efendi isimli zâtın evinde bırakarak
kendisi, imâmetlik vazifesini deruhte etmek için Tercan’ın Yavi Nahiyesi'ne gitmiştir. Rusların istilâsı müddetince orada kalmış;
Ermenilerin katliâma başlaması üzerine, Yavi ve diğer köylerden
topladığı altmış kadar müfreze ile Rusların karargâhının bulunduğu köye, o
gün Ermenî topluluğunun da burada bulunuşu dolayısıyla taarruz etmiş.
Böylece, Ermeniler püskürtülmüş ve kendileri müfrezesiyle birlikte
Oyuklu Köyü’nün yanı başında Rusların yığdığı kıyas kabul etmez bir
depoyu teslim almıştır. Ermenileri takip etmek üzere kararlı
olduğu halde maa’l-esef o deponun yağması na dalan müfrezeye ve etraf
köylülere sesini işittirmeğe ve müfrezesini o yağmadan vazgeçirmeğe
muvaffak olamamıştır. İki kişi ile Ermenler’i takip eder gibi yavaş
yavaş Haydar Bağazı’ndaki Zergideler Köyü'nde orduya iltihak
ederek ordu ile birlikte gün ışırken Erzurum’a girmiş ve hemen
pederlerinin yanına koşmuştur. Pederlerini kana bulanmış ağır yaralı bir halde
bulmuş ve o günün ikindisine kadar pederleriyle meşgul olmuş. Akşama
doğru vefât eden pederlerini Kavak Kapısı Kabristanı’na defnetmiştir.
Bilâhere vazifesini Yavi Nahiyesi’nden ana
memleketi olan Hasankale’ye nakletmiş ve kendisine Hasankale Müftülüğü teklif edilmiş
ise de kabul etmemiş; Hasankale’ye bir saat kadar uzak mesâfede olan
Alvar Köyü halkının istirhâmı üzerine Alvar Köyü'ne giderek bu köyde
yirmi dört sene vazife yapmıştır. 1939 yılında prostat hastalığından
berâ-i tedâvi Erzurum’a gitmiş ve Erzurum’da Topçuoğlu Mustafa Efendi’nin
evinde altmış dört gün süren hastalığı netîcesi, kendisinin bir
dahî köye dönemeyeceğini ve «he kimli bir yerde yaşayabileceği»
mülâhazasıyla Alvar Köyü halkından özür dileyerek ve köy halkından
memnuniyetini belirterek istîzan etmiş; Erzurum’un Mehdi Efendi mahallesinde
müstecîren bir evde ikāmet ederek onaltı sene insanlığa ve İslâmiyet’e
hizmet etmiştir. 12.3.1956 /28. Receb-i Şerif 1375 târihinde
irtihâl-i dâr-ı bekā ile muvakkat hayata gözlerini yummuş, ebedî bir hayata intikāl etmiş ve nâş-ı şerîfi nefs-i Erzurum’dan iştirâk eden cemm-i
gafîr ile Alvar Köyü'nde pederleri Huseyn Efendi yanında defnedilmek üzere
götürülmüştür.
Bu zâtın müddet-i hayatında peş peşe vefât eden âileleri
(hanımları)
beş tane olup ikinci âilesi Esmâ Hanım’dan mütevellit bir oğlunu
terk etmiştir. (Geride bırakmıştır.)
Bu zât, şu doksan sene ömrü hayatı içinde, taşı taşın
üstüne koymamış, bir ev sâhibi olmayı dahî hatırlamamış, dünya metâı
ve malına mâlik olmayı hiç arzu etmemiştir. Gāyet temiz elbise giyer,
mu‘tedilen her hareketi vakûr, müstağnî... Dünyası ve geçimi hâtırası
için bay-gedâ hiç kimseye göz ucu ile veya îmâ ile dahî olsa tenezzül
etmemiş ve dâr-ı maîşetini te’mîn etmek üzere hiç kimseden ufacık bir yardım
hatırından bile geçmemiştir. Her zaman için ve her gün sofrasında
sayısız insanlara ikramıyla misâfir-perverliğini herkes hayretle takdîr
ederdi.
Hatırdan geçebilir ki; acaba bu zât, hangi vâsıta ve imkân
ile bu ümmet-i Muhammed’in bay, gedâ, âlim, fâzıl, kâmil
insanlarına ve fukarâ-yı müslimîne ikrâm ve ihsanlarda bulunuyor.
Türkiye’nin her tarafından minnet ve şükranla anılmış oluyor?
Evet, ümmet-i Muhammed’in kendisine hürmet-i mahsûsaları
var idi. Son zamanlarında kendisine niyâz ve istirhamla hediye
edilen neler ise, yerli yerince mahallini keşfederek bir emâneti yerine
tevdî etmek üzere ulaştırır idi. Bu meyanda gıdâvî her hangi hediyeleri misâfirlerine ikrâm eder ve kendilerine duâ ederek ikrâmını minnet bilir,
kemâl-i iltifatla misâfirlerini yolcu ederdi. Ve hattâ şunu da kasemle
ilâve edeyim ki, yirmi iki yaşından doksan yaşına kadar yâni altmış
sekiz sene sofrasına misâfirsiz el sunduğu ender görülmüş idi. Ancak bu
zâtın gelirinin, giderinden çok az olduğunu herkes bilir ve onun ahvaline
akıl erdiremezdi. Geliri köylerde yaşadığı müddet içinde birkaç koyun,
iki veya üç inek sağar, ortakçıya yirmi-otuz kile zahîre ektirir
ayrıca köylünün de kendisine vazîfesi mukābilinde verdiği elli-altmış kile
zahîreden ibaretti. Hal böyle olunca Cenâb-ı Hakk’ın insan ları “az şey
ile bolluk içinde geçirdiğine, çok şey ile darlığa düçar eylediğine” çok
zaman şâhid olmuşuzdur.
Bu zât, sofrasına üç adama yeter yemek koyar, on adamı
kemâliyle doyurur ve biraz da artar idi. Kemâl-i sehâveti o derece
idi ki, etrafındaki mahremleri şöyle düşünür idiler: “Bu zât yarın için hiç
mi düşünmüyor, böyle de ikrâm ve ihsân olur mu?” Yalnız, kendisine ihtar etmeğe cesâret edemez idiler.
Şefkat ve merhametlerine gelince: Düşkünlere ve hastalara o
derece merhametli idi ki, hiçbir ana ve baba evlâdına o
derece şefkat ve merhamet edemez... Hatırları istilâ ederdi. Yanına gelen
muzdariblerin ızdıraplarına çâreler aramak üzere maddî ve manevî onlarla
beraber muzdarib olur ve çok kimseler yanından fârigu’l-bâl,
ızdırablarına çâre ve dertlerine derman olunmuş halde huzur içerisinde
ayrılırlar idi.
Mürüvvet ve fütüvvetlerine gelince; kendisini ziyârete
gelenlere, dâima herkese hüsn-i zan etmeği, hiçbir kimseyi
incitmemeği, hiçbir ferdi hor görmemeği ve alırken satarken insaflı,
mürüvvetli olmayı tavsiye eder, müessir nasîhat ve tenbîhatlariyle onları
tenvîr ve îkaz ederdi. Sarhoşları dahî huzûruna kabul eder; fâsık, sâlih
seçmez, herkesi menziline oturtturur ve herkese lâyıkı ile teveccüh ve
taltifleriyle onları memnun ederdi. Ziyâretine gelen herhangi yolunu şaşırmış
kimseler, tarîk-ı müstakîme gelmek üzere yanından ayrılır idiler.
Müddet-i hayatında hiç kimseye taarruz etmemiş ve hiçbir ferdin kalbini
kırmamış bir insan-ı kâmil idi.
Hulâsa, ahlâk-ı Muhammedî kendisinde tekemmül etmiş bir
rehber-i seâdet ve bir mümessil-i Peygamber olduğunu devrinin hâss u
âmmı tasdik etmiş idi.
Huzûrunda oturan insanlar vech-i mübârekesine bakınca
kendilerinden geçer ve hatırlarında Allahü Azimü’ş-şân’ın varlığından
başka bir şey kalmazdı. Kendilerini öyle bir yokluk içinde bulurlar
idi ki; “acabâ biz de insan mıyız” diyerek kendilerinin ihtiyaçlı
olduklarını hisseder, yanından gözyaşlarıyla ayrılırlardı. Bu hali yaşayanların
çoğu bilginlerden, tahsil sâhiplerinden ve kendisinde ilim ve marifet
olduğunu kabul eden kimselerden olur idi.
Sohbetinde dâima Allahü Azimü’ş-şân’ın varlığından, Kur’ân-ı Kerîm’den, Hadîs-i Nebevî’den, ilm-i ledünnî mevzûâtından
bahseder ve nasîhat eder, ölmüş gönülleri ihyâ eder ve sohbetlerine
herkes hayran olurdu. Sözlerine itiraz etmek şöyle dursun gönüllerine
zerre miktar şüphe dahi gelmez, herkesin gönlüne safâ, sadrına şifâ
bahşeder idi.
Meclislerinde oturan ve ziyâretine gelen zâirlerin
gönlündekileri veyahut kasdî veya maksadsız tuttukları niyetlerini, müşkil ve
muammâlarını hall ü fasletmek üzere müşkil-güşâ sohbetleriyle her şahsın
müşkillerini halleden fevkalâde bir kâşifü’l-kulûb insan-ı kâmil idi.
Ziyaretçilerin, yanından bu memnuniyetle ve teslîmiyetle ayrıldıklarını
zamanın hâss u âmmı tasdîk ve takdîr etmektedir.
Bu zâtın kemâl-i fazîletini ve hısâl-i latîfesini tamamen
yazmak ve kemâl-i mâneviyesini ve derece-i ilm-i ledünniyesini
tafsilâtıyla neşretmek için bir kitap mütevakkıf olduğunu arzetmek
isterim. Ancak bu tafsîlâtın, kendi eserinde kemâliyle, îzâhen ve işâreten
bulunacağını yakînen bildiğimiz için fazla îzah ve tafsilâtı lüzumlu
görmeyip bu kadarla iktifa ettik.
Yine dönelim... Şöyle ki:
Bu zât 1947’de Hacc’a teşrif etmiş ve ma‘iyyetinde bulunan
on bir kişiyle Erzurum’dan Haleb’e kadar trenle ve Haleb’den ve
Şam’dan Beyrut’a kadar otomobille ve Beyrut’tan Cidde’ye kadar
gemi ile seyr ü sefer etmiştir. Cidde’den Paşa-zâde Muhammed Selim
Efendi’yi delil ittihâz ederek misâfir olmuştur. Bu seferi yüz on gün olmak
üzere yine aynı vasıtalarla ve aynı yollardan nefs-i Erzurum’a avdet
etmiştir. Bu sefer-i mübârekesinde on dört gün Haleb’de ikāmeti, on bir
gün Şam’da ikāmeti, üç gün Beyrut’da ikāmeti dolayısıyla bu
memleketlerin ulemâ ve fudelâsı kendisini ziyâret ederek huzûrunda, teslîmen
kemâl-i edeble oturmuş ve kendisine ihtiyarsız “Mâşâallah
fetebârekallahü ahsenü’l-Hâlikîn” demişler, duâ ve himmetlerini istirhâm
ederek niyâz-mendlikle, kemâl-i edeble huzurundan ayrılmışlardı.
Hicaz’da yâni Mekke’de ve Medine’de vazîfe-i menâsik-i hacc’ını îfa
ederken huccâc-i müslimînin onun bir levha-i mümessil-i peygamberî
olduğunu takdir etmiştir. Dillerde ve gönüllerde bırakmış olduğu
mehabbetler, huccâc-i müslimîn bir heyecân içinde bırakır ve ellerini
her makāmda duâya kaldırırken, hangi milletten olursa olsun göz
yaşlarıyla kendisine vâlehû hayrân olurlar idi.
Seyr ü seferinde göstermiş olduğu hüsn ü ahlâk, kerem ü
sehâ, mürüvvet ve merhametleri herkesi ve bilhassa Mekke ve Medîne
halkını hayrette bıraktığını, el-an ve bu günkü hacca giden Türk
hacıları, sırası geldikçe ve sözü açıldıkça göz yaşlarıyla ve hasretle dâima konuşurlar.
Bu seferinde göstermiş olduğu keşf ü kerâmetleri yazmaktan
hiç çekinmeyeceğiz. Lâkin makāmâtını neşretmeye niyetli olduğumuz
için, târihçe-i hayâtında yazmayı lüzumlu görmedik.
İkinci haccı 1949 tarihinde, üçüncü haccı 1950 tarihinde..
Yine bu sefer-i mübârekelerini yaparken Erzurum’dan İstanbul’a
kadar trenle, İstanbul’dan Cidde’ye uçakla seyr ü sefer etmiş, ikinci
delîli Ankavî Zâde Abdülhamid Efendi olmuştur. Her iki seferinde de
yukarıda arzettiğimiz gibi bütün hâss u âmmın hüsn-i kabûlü ile
herkes, kendisinin kemâl-i fazîlet ve bir nâşir-i feyz-i Muhammed ve bir
fâtih-i bâb-ı hidâyet olduğunu tasdîk ve takdîr etmiştir.
Bu zâtın vatanî hizmetine gelince : Askerlik çağında iken,
o günün kānûn-i askeriyyesi şöyle ki; herhangi bilgin, Meşîhatden
yâni o günün Diyanet İşleri Reisliğinden tertib edilen bir hey’et-i
ilmiyye huzûrunda imtihan edilirdi. O günün vaz‘ ettiği kānunun ilgili
maddesine tevfîkān imtihan veren bilginler askerden muaf tutulurdu. Bu zât da
aynı hey’et-i ilmiyye huzûrunda dokuz gün imtihana tâbi‘ tutularak kâmil
derecede bir âlim olduğu, hey’et-i ilmiyye tarafından ittifak tasdîkiyle kendisine verilen bir belge ile silk-i askerîden
(askerlik mesleğinden) muâf
tutulmuştur. Kendisi tedrisât-ı ilmiyesine devam ederek bir çok talebe
yetiştirmiştir.
Yalnız bu talebeleri, bugüne kadar hemen hemen tamâmen
vefât ettikleri için elbette bizler de çok müteessiriz. Ancak
1939’da Alvar Köyü’nden Erzurum’a nakli ile, Erzurum’da her ne kadar
tâlib-i ilim var ise kendisine müracaatla olsun veya kendisinin
istihbârı ile olsun, on altı sene talebenin tamâmen lüzumlu ihtiyaçlarını
karşılamıştır. Talebeyi tahrîk ve teşvikleriyle göstermiş olduğu hüsn-i
teveccüh, hüsn-i kabul, kemâl-i şefkat ve hocalarına ihtiram ve
minnettarlıklarıyla bir çok âlimin yetişmesine vesîle olmuştur. Bu on altı sene
içerisinde yâni 1939’dan 1956 târih-i vefâtına kadar Erzurum’un içinde ve
dışında yetişen bugünkü vâizler ve müderrisler bu zâtın çerâğı ve
yetiştirmiş olduğu bilginlerden olduklarını şükranla îtiraf
etmektedirler.
Muhterem okuyucularımıza şöyle tavsiye ederim ki; her an
için bu zâtın mehabbetini kûşe-i hâtırlarında taşıyarak Cenâb-ı
Hakk’ın lutf ü ihsânına mazhar olsunlar. Cenâb-ı Peygamberimiz Hazret-i
Muhammed Mustafa sallallâhû aleyhi vesellemin Livâ-i Şerif’i altında
bu zevât-ı kirâm ile haşren berâber bulunsunlar. Âmin.. bi-hurmet-i
Seyyidi’l Mürselîn...
Meşâhir-i Ulemâ-i Kibârînden
HÂCE MAHMUD VEHBÎ EFENDİ HAZRETLERİ
Târihçe-i hayâtında arzetmiş olduğumuz vech üzere Hâce
Huseyn Efendi Hazretleri’nin beş oğlu olup birincisi Hâce
Muhammed Lutfi Efendi’ dir. İkinci oğlu Hasbi Efendi, üçüncü oğlu Hacı
Emin Efendi. Bunlardan Hasbi Efendi pederlerinin sağlığında vefât etmiş,
Ahmed Efendi ve Hacı Emin Efendi harb-i umûmîde şehîden vefat
etmiş oluyorlar. Dördüncü oğlu Hâce Mahmud Vehbî Efendi Hazretleri,
1365 Ramazan-ı Şerif'in 12. gün irtihâl-i dâr-ı bekā buyurarak
Ebsemce Köyü Kabristan'ında medfûndur. Hâlen türbesi ziyâretgâh-ı hâss u
âmmdır...
Târihçe-i hayâtını ve kemâl-i fazîlet ve makām-ı
ulviyyetini, vefâtını müteâkiben büyük kardeşi Hâce Muhammed Lutfi Efendi’nin
622. sayfada tanzîmen inşâd buyurduğu târihçe-i hayâtını
okumalarını tavsiye ediyoruz.
|