Mİ’RÂCİYE-İ ‘ALEYHİ'S-SELÂM

 

بسم الله الرحمن الرحيم


1. Yeter jeng-âver oldı masiyetle kalb-i nûrâni

Yeter çirk-âb-ı isyan eyledi âlûde-dâmânı


2. Yeter riş-i sefidün oldı gül-gün reng-i şahbâdan

Hevanı ciger âyâ sirişk-i çeşm ter kanı


3. Yeter alüftelük aşüftelük hübân-ı devrâna

Yeter ey dil hevâ-yı arzû-yı nefs-i şeytânî


4. Der-ağûş itmege yok iktidârum za'f-i pîrîden

Yine mâ'il olur cân u gönülden görse hübânı


5. Diriga nâtıkâ pīrâ-yı insanı zebûn oldı

Semin oldıkça zabta girmez oldı nefs-i hayvânî


6. Beni kul eyledi rah-ı emelde nefs-i emmâre

Kanı resm-i 'ubüdiyyet kanı ayin-i 'irfânı


7. Şu denli hâk-sar-ı ma'siyetde eyledi pâ-mâl

Beni eyler diger gün hatıra geldikçe tuğyanı


8. Ne gafletdür ne haletdür ne keyfiyyetdür ahvâlüm

Bu ma'nâyı bilürken âhiret bâķî cihân fânî


9. Olur tâze civân fısķa gelince fart-ı şevkinden

İbâdâta gelürse gösterür keslân pirânı


10. Sevâba vaz-ı nokta olmamışdur līk 'isyânum

Sığışmaz safha-i nüh-tak-ı gerdün olsa dīvânı


11. Niye müncerr olur encâm-ı kârum deyű fikr itsem

Dil-i bi-çarenün 'arşa çıkar feryâd u efgânı


12. Bu mazmûnı hayal eyler teselli-yâb olur gönlüm

Bana derdi viren bir gün virür elbette dermanı


13. Hevâ-yı nefsüme uydum o dahi uydı şeytana

Cihanda kalmadı bir ma'siyet kim itmedüm anı


14. Güneh-kârum siyeh-kârum tebeh-kârum sefeh-kârum

Sezadur olsa sermende benümle nev-i insani


15. Garik-i bahr-ı 'işyânum esir-i nefs-i emmâre

Melâzum oldı zir-i dâmen-i mahbûb-ı Yezdâni


16. Cenab-ı Ahmed-i mürsel penah-ı rû-siyeh-kârân

Anunla cuş ider deryâ-yı rahmet afv-ı Rahmani


17. Habib-i Hazret-i Mevla şefi-i rüz-ı vaveylâ

Nedim-i kurb-i "ev ednâ" kemal-i nev-i insani


18. Zuhur-ı ism-i a'zam illet-i gâ'iyye-i âlem

Berat-ı kadrinün "Levlâke levlâk" oldı unvanı


19. Cihânun rûhı aşıklar sürûrı 'arifün sırrı

Gönüller şevki ervâhun hayatı canların canı


20. Şeh-i tenhâ-nişini taht-gah-ı "lîmaallah"

Şeh-i ferman-revâ-yı 'alem-i esrar-ı Rabbânî


21. Ne şeh ol padişâh-ı mesned-ârâ-yı hakîkat kim

Ser-a-ser ins ü cinn ervâha nafiz hükm ü fermânı


22. Ne şeh evreng-pirâ-yı hükümet-hâne-i ma'nâ

Odur ancak cihânun evvel ü âhir cihân-bânı


23. Şefa'at-kâr-ı ümmet reh-nümâ-yı gül-şen-i cennet

Vücûdi 'aleme rahmet emin-i sırr-ı sübhâni


24. Ne mazhar oldığın çün akl-ı evvel eylemez idrâk

Nice fehm eylesün nâkıs olan akl-ı heyûlâni


25. Bilinmez hasılı zât-ı şerifi özge ma'nâdur

Sözüm yokdur bilürse ehl-i zevk erbâb-ı vicdâni


26. Ne vicdan lücce-i derya-yı rahmet-bârdur feyzi

Ne lücce gark-ı envar-ı tecelli oldı hayrânı


27. Cemalinden tecelli-zâr olan sahrâlarun mûrı

Yed-i beyzâ-yı nûrânî ider dest-i Süleymâni


28. 'Adudan intikâm almak murâd itse kelim-âsâ

Aşâ-yı ejderhâ-peyker olur çûb-ı beyâbânī


29. Yed-i i'cazı hengâm-ı gazâda sundığı hâşâk

Kef-i Haydar'da oldı bir murassa' tîg-i bürrâni


30. Vücudı âleme bir hüccet-i zahriyyedür gûyâ

Mübarek arkasında hatem-i imzâ-yı Rabbâni


31. Mübarek sinesi mişkât-i envar-ı "Elem neşrah"

Mükahhal kuhl-i "mâ zâğal basar"dan çeşm-i 'irfânı


32. Kebûterle 'anakib hikmetin izhârıdur yohsa

Ne hacet gayra bir zâtun Hudâ olsa nigeh-bânı


33. Sürûşân-ı ilahi gezdirür çetr-i humâyündur

Mübarek başı üstinde degüldür ebr-i bârânı


34. Yeter bürhan-ı katı bir işaretle sipihr-âsâ

Dü-pâre itdi şemşir-i benânı mâh-ı tabanı


35. 'Aceb mi sayesi hem-tası gibi olsa nâ-peydâ

Mücessem nûr içün olmaz sevâd-ı zıll-ı zulmânî


36. Akıtdı çeşme-i âb-ı zülâl engüşt-i i'câzı

Benânı oldı guyâ cũy-bar-ı âb-ı hayvânı


37. Vezân oldı nesîm-i ıtr-ı hulkı nâr-ı Nemrüd'a

'Aceb mi olsa âhger-pâresi verd-i gül-istanı


38. Halîli itdi çün sofra-güşâ-yı hevân-ı in'âmı

Sezâdur Yûsuf İsmâil olsa kul u kurbanı


39. İşitdiler cüda düşdigi demde zümre-i ashâb

Dıraht-ı huşkden zâhir olan feryâd u efgânı


40. Zehirler yutdığın düşmen elinden eyledi takrir

Getürdi mu'cizâtı yana yana nutka biryânı


41. Fesahatle belâgatle getirdi nutka i'câzı

Cemâdât u nebâtı çarpadan vahşi hayvanı


42. Cemî'-i mucizâtı enbiyâya mazhar olmışdur

Velî tafsîl ile mümkün degül ta'dâd u tibyânı


43. Ya kankı enbiyânun mu'cizâtı bâķi kalmışdur

Yeter i'câzı baki haşre dek ayât-ı Kur'an'ı


44. Hıdiv-i enbiyâ mirâc ile mümtâz u müstesnâ

Hudâvend-i rüsûl "esrâ bi’abdihi" şevket u şanı


45. 0 şeb kim da'vet oldı 'âlem-i bâlâyı seyrâna

Girüb raksa felekler eyledi encüm çeraganı


46. İrişdi Mescid-i Aksa'ya oldı hükm-i Bâr ile

İmâm-ı enbiyâ vü mürselin ol zât-ı rûhânî


47. Çün ol menzilden oldı rahş-rân-ı 'âlem-i bâlâ

Rikâba cân atup Mâh-ı felek kaldırdı tabanı


48. Miyân-beste olup zerrin devâtı der-miyân itmiş

Utârid oldı gûyâ kâtib-i ahkâm-ı dîvânı


49. Kudûma itdi şenlük Zühre ammâ lîk tel kırdı

İşitdi nehy-i sâze sadr olmış emr u fermânı


50. Müheyyâ oldı Mihr-i 'alem-arâ bi-ser u bi-pâ

Ola ol arsa-i pehnâda zerrin topa çevgânı


51. Silah-dar olmağa şâyestedür Behrâm-ı hûn-feşan

Takınsun boynına hazır olup şemşir-i bürrâni


52. Dahi görmezdi nahsi tâli'i tahvil ider sa'de

İderse matbah-ı cũdında aşcıbaşı Keyvanî


53. Kapuda Müşteri'dür kulluğa bi-sîm u zer ammâ

Kim alur kim satarmış öyle yerde böyle der-bânı


54. İmâm-ı enbiyâ kürsî-nişîn-i pend u nush olda

Sevâbit âsumân-ı heştümle cem' olsa erzanı


55. Sevir-gerden nihâda kişt-i âmâl-i cihan-bâna

Kabûl itse hamel koç başına olmaz mı kurbânı


56. Mükemmeldür silahı kulluğa cevzâ kemer-beste

Esed olmış 'adû-yı dine gûyâ Haydar-ı sânî


57. Derinde sünbüle zâd u nevâsuz derd-mendidür

Olursa şâyegândur hûşe-çîn-i kîşt-i ihsânı


58. Göz açmışdur kevâkib hâk-i pây-i kuhlini gözler

N'ola ağır satarsa âsumân destinde mizânı


59. Serâtân ile akrebden bu yollarda nişan olmaz

Rehinden dür iderler mûziyâtı dür-başanı


60. Şihabı zih hilâli eylese zih-gir bir 'abdi

İderdi bir keyâde kavs-i çarhı olsa idmânı


61. Nevale kaydı olmaz seyr-i çeşm-i zevk-i dīdâra

Tenâvül itmese şayestedür cedy olsa biryânı


62. Deliv dulâb ile ser-çeşme-i horden çeküp abı

Sürerse şâyegândur reh-güzar-ı şah-ı devrânı


63. Pişüb tennür-ı horde ol hıdıve zad-ı rah olsa

Bulınmazdı yem-i ahzarda hergiz hütun akrânı


64. Katı sade bulındı yok nisâra kudreti ammâ

Felek atlas döşerdi payına olsaydı şayanı


65. Giçüb bu perdeden çün irişdi sırr-ı mektûma

Tamâm oldı sühan endişe buldı hadd u pâyânı


66. Kıdem ahvalini hadis ne bilsün sorma bi-hûde

Muhassal bu makamı der-geh irmez 'akl-ı insani


67. Makâm-ı özgedür zirâ maķâm-ı "lîmaallah"

Cehaletle düşürme vadi-i inkâra yaranı


68. Yeter çek dizgini besdür tekâpûya mesağ olmaz

Kemiyyet hamenün yokdur bu vâdilerde cevlanı


69. Eya şâh-ı rüsûl fahr-i dü-'alem seyyid-i kevneyn

Senün şevkünle eyler çarh-ı gerdün raks-ı devranı


70. Sen ol sultan-ı âlemsin ki dünyâ zîr-i hükmünde

Kapunda abd-i kem-terdür cihanun tac-dârânı


71. Sana layık seni medh itmege kadir degül insan

Güzer itmiş senün na't-i şerifün hadd-i imkânı


72. Nice itmez güzer na't-i şerifün hadd-i imkânı

Seni medh eyleyen bâr-ı Huda'dur ey kerem-kânı


73. Güneh-kâran penahı ümmetün gam-hevarı sultanum

Kime 'arz eyleyüm sen var iken hal-i perişanı


74. Güneh-kârum yüzüm kara sözüm bi-hûde avare

Bana senden olur çâre meded ey merhamet-kânı


75. Sözün giçmez degüldür ey şefa'at ıssı sultanum

Dilün eyle Huda'dan Hazık-ı pür-cürm u isyanı


76. Lisânundan çün oldı nutk-i "lev lem tuznibu" sâdır

Dirig itme bu abd-i kem-teründen hevan-ı gufranı


77. Ağırmışdur seni tasdik ile tevhid-i Bâri'de

Zebanı destine riş-i sefidüm görme erzânı


78. Beni atma beyabân-ı firâķa hâk-i pâyundan

Bana gösterme hicranı ne rûhânī ne cismânī


79. Şefafat eyle ey kân-ı şefa'at lutf u ihsan it

Koma nar-ı cahime ben degül hiçbir Müselmanı


80. Olurlar ehl-i mahşer kahkaha-ârâ-yı istihzâ

İdersen aşikâra itdigüm isyân-ı pinhanı


81. Ne bed-nâmluk ne rüsvaluk ne seyran ne temâşâdur

Ma'az-Allah günahum olmasa mestür-ı dâmânı


82. Asat-ı ümmetün tâ kim hirâs-ı kahr-ı Bâri'den

İderler ya Resülallah deyü feryad u efgânı


83. Nitekim gerdiş-i devran ile mah-i felek-peyma

Gehi takdim u geh tehir ider mihr-i dirahşanı


84. Hulüs üzre hemişe ravza-i pür-nûrına olsun

Salat-i kalb-i nûrani selam-ı sine-safanı


85. Dahi ervah-ı pâk-i al u ashâba selam olsun

Nitekim gark ide deryâ-yı rahmet ehl-i 'isyanı

 

1. Beyit

Aslı

يتر زنکاور اولدی معصیتله قلب نورانی
يتر چرکاب عصیان ایلدی آلوده دامانی

Osmanlıca

Yeter jeng-âver oldı ma‘siyetle kalb-i nûrânî
Yeter çirk-âb-ı isyan eyledi âlûde-dâmânı

 

Sadeleştirilmiş

Yeter, günah işlemekle nurlu kalbim paslandı,
Yeter, isyanın pis suyu eteğimi kirletti.

 

Mânâ

Şair, bir zamanlar ilahi bir nurla parlayan kalbinin, işlediği günahlar yüzünden paslanıp karardığını söylüyor. İsyanı ve günahı kirli bir suya benzeterek, bu suyun kendi onurunu ve temizliğini temsil eden eteğini lekelediğini ifade ediyor. Artık bu duruma bir son vermek istediğini dile getiriyor.

 

Tasavvûfî mânâ:

Sûfîlere göre kalp, Allah’ın nazar ettiği yerdir. Kalp aslen “nûrânî”dir, yani yaratılışta parlak ve saf bir cevherdir.
Fakat günah, kalp aynasında lekeler meydana getirir. Bu lekeler çoğalınca kalp, hakikati yansıtamaz olur.
Şair,
“Kalbim günahlarla savaşmaktan yoruldu; nûru sönmeye yüz tuttu.”
diyor.
İsyanların çamuru, insanın iç dünyasını kirletir; gönül artık Hakk’a yönelmeye güç bulamaz.
Bu hâl, tasavvufta “kalbin kasveti” olarak bilinir.

 

2. Beyit

Aslı

يتر ريش سفیدك اولدی کلکون رنك صهبادن
خون جکر آیا سرشك چشم تر قانی

Osmanlıca

Yeter rîş-i sefidün oldı gül-gün reng-i şahbâdan
Hevan-ı ciger âyâ sirişk-i çeşm ter kanı

 

Sadeleştirilmiş

Yeter, beyaz sakalın şarapla gül rengini aldı,
Akan bu yaşlar ciğer kanı mı, yoksa gözün geçici yaşı mı?

 

Mânâ

Şair, yaşlılığın ve bilgeliğin simgesi olan ak sakalının, içtiği şaraplarla (veya günahtan dolayı utançla) kırmızıya döndüğünü söylüyor. Döktüğü gözyaşlarının ne anlama geldiğini sorguluyor: Bunlar, derin bir pişmanlığın ve ıstırabın getirdiği "ciğer kanı" gibi samimi yaşlar mı, yoksa bu fani dünyaya ait anlamsız, gelip geçici gözyaşları mı?

 

Tasavvûfî mânâ:

Sakalın beyazlaması, “dünya yolunun bittiğini” haber veren ilahî bir işarettir.
Gençlikteki şevk, heyecan ve canlılık artık yoktur.
Sûfîler buna “ömrün akşam vakti” derler.
Şair:
“Ben yaşlandım, ama ne gariptir ki gözyaşlarım yok. Eskiden beni yandıran şeyler şimdi beni uyandırmıyor.”
diyor.
Tasavvuf ehli için gözyaşı, kalbin diri olduğunun göstergesidir.
Gözyaşı kesildiyse, kalp katılaşmış demektir.
Bu beyit, kalbin uyanmaya çağrılmasıdır.

 

3. Beyit

Aslı

يتر آلفته لك آشفتۀ لك خوبان دورانه
يتراي دل هوای آرزوی نفس شیطانی

Osmanlıca

Yeter alüftelük aşüftelük hübân-ı devrâna
Yeter ey dil hevâ-yı arzû-yı nefs-i şeytânî

 

Sadeleştirilmiş

Yeter, devrin güzellerine bu kadar tutkunluk ve divanelik,
Yeter, ey gönül, şeytanî nefsinin arzu ve heveslerine uyman!

 

Mânâ

Şair, kendi gönlüne seslenerek, yaşadığı dönemin güzellerine karşı duyduğu aşırı ilgiden ve bu uğurda yaptığı çılgınlıklardan vazgeçmesi gerektiğini söylüyor. Bu arzu ve isteklerin, insanı yoldan çıkaran "şeytanî nefisten" kaynaklandığını ve artık ona uymaması gerektiğini vurguluyor.

 

Tasavvûfî mânâ:

Dünya güzellikleri, nefsin hoşuna giden her şeydir.
Tasavvufta “alüftelik”, kalbi Hak’tan koparan her şeydir.
“Âşüftelik” ise gönlün dağınıklığı, iç huzursuzluğudur.
Şair şöyle diyor:
“Yeter artık gönlüm! Dünyaya bağlanıp durma. Hevese meyletme.”
Nefsin arzuları şeytanın süslediği tuzaklardır.
Sûfîlerin sözüdür:
“Nefsinin istediği her şey, seni Hakk’a karşı perdeler.”
Bu beyit tam bir nefis azarlamasıdır.

 

4. Beyit

Aslı

در آغوش ایتمکه یوق اقتدارم ضعف پیریدن
ینه مائل اولور جان كوكلدن كورسه خوبانی

Osmanlıca

Der-âğûş itmege yok iktidârum za'f-i pîrîden
Yine mâ’il olur cân u gönülden görse hübânı

 

Sadeleştirilmiş

Yaşlılığın zayıflığından dolayı (güzelleri) kucaklamaya gücüm yok,
Ama gönül, bir güzel görse yine de ona meyleder.

 

Mânâ

Şair, fiziksel olarak yaşlandığını ve artık gençliğindeki gibi günah işlemeye takatinin kalmadığını ifade ediyor. Ancak buna rağmen, kalbinin ve ruhunun hâlâ dünyevi güzelliklere karşı bir zaafı olduğunu, bir güzel gördüğünde ona yönelmekten kendini alamadığını itiraf ediyor. Bu, bedenin acizliği ile ruhun arzuları arasındaki çelişkiyi gösterir.

 

Tasavvûfî mânâ:

İhtiyarlık, bedenin zayıflığıdır; fakat nefis yaşlanmaz.
Nefis, kişi ölünceye kadar arzularını fısıldamaya devam eder.
Tasavvufta bir kaide vardır:
“Beden ihtiyarlar, nefs ihtiyarlamaz.”
Şairin hâli şudur:
“Artık güçsüzüm, ama gönlüm hâlâ dünyevî arzulardan tamamen kurtulamadı.”
Bu, nefis terbiyesinin ne kadar zor olduğunu gösterir.

 

5. Beyit

Aslı

دریغا ناطقه پیرای انسانی زبون اولدی
سمين اولدقجه ضبطه کیرمز اولدی نفس حیوانی

Osmanlıca

Diriga nâtıkâ pîrâ-yı insanı zebûn oldı
Semin oldıkça zabta girmez oldı nefs-i hayvânî

 

Sadeleştirilmiş

Yazıklar olsun, insanı yücelten konuşma yeteneği aciz kaldı,
Çünkü hayvani nefis beslendikçe zapt edilemez hale geldi.

 

Mânâ

İnsanı diğer varlıklardan ayıran ve onu değerli kılan akıl ve konuşma yeteneğinin, nefsanî arzular karşısında güçsüz düştüğünü söylüyor. İnsanın içindeki "hayvani nefis" (içgüdüsel ve dünyevi arzular) beslenip güçlendikçe, aklın ve iradenin onu kontrol altına almasının imkânsız hale geldiğini belirterek üzüntüsünü dile getiriyor.

 

Tasavvûfî mânâ:

“Pîrâ-yı insanî”, yani insanın hakikî yönü: akıl, ruh ve marifet.
“Hayvanî nefis” ise alt tabakadaki içgüdüler ve arzular.
Sûfîler nefsi dört mertebeye ayırır; en düşüğü nefsi hayvanîdir.
Bu nefis güçlenirse, ruh zayıflar.
Şair diyor ki:
“İçimdeki insanî cevher inceldi, zayıfladı; nefis ise şişti, kuvvetlendi.”
Bu hâl, hakikatten uzaklaşmanın tehlikeli bir mertebesidir.

 

6. Beyit

Aslı

بنی قول ایلدی راه املده نفس اماره
قنى رسم عبودیت قنی آئین عرفانی

Osmanlıca

Beni kul eyledi rah-ı emelde nefs-i emmâre
Kanı resm-i 'ubüdiyyet kanı âyin-i 'irfânı

 

Sadeleştirilmiş

Emmare nefis (kötülüğü emreden nefis), emelleri uğrunda beni kendine kul eyledi,
Hani kulluk görevi, hani manevi bilgi ve irfan yolu?

 

Mânâ

Şair, insana sürekli kötülüğü emreden "nefs-i emmâre"nin, kendi arzu ve hedeflerinin peşinde onu bir köle haline getirdiğini söylüyor. Bu kölelik yüzünden asıl görevi olan Allah’a kulluk etmeyi ve manevi olgunluğa ulaşma yolunu kaybettiğini sorgulayarak hayıflanıyor.

 

Tasavvûfî mânâ:

Nefs-i emmâre, kulun en büyük düşmanıdır; onu dünya arzularına esir eder.
Kul artık Allah’a kul değil, nefsine kul olur.
Şair soruyor:
“Benim kulluğum nerede? Marifetim nerede?”
Tasavvufta irfan, kalbin açılması; ubudiyet ise teslimiyettir.
Nefs ağır basınca bu iki büyük makam kaybolur.
Beyit, bir uyanış ve pişmanlık çığlığıdır.

 

7. Beyit

Aslı

شو دکلو خاکسار معصیتده ایلدی پامال
بنی ایلر دکرکون خاطره کلدکجه طغیانی

Osmanlıca

Şu denli hâk-sar-ı ma‘siyyetde eyledi pâ-mâl
Beni eyler diger gün hatıra geldikçe tuğyânı

 

Sadeleştirilmiş

Günahkârlığın toprağında beni o kadar ayaklar altına aldı ki,
Onun bu isyanı aklıma geldikçe beni mahveder.

 

Mânâ

Nefsinin, kendisini günah ve isyan içinde değersizleştirerek ayaklar altına aldığını, onurunu çiğnediğini ifade ediyor. Nefsinin bu taşkınlıklarını ve isyankârlığını her hatırladığında, bu durumun kendisini perişan ettiğini ve daha da üzdüğünü söylüyor.

 

Tasavvûfî mânâ:

Günah, kulun gönlünü toprak gibi altüst eder.
“Sürünmek” tabiri hakikatte, nefsin kul üzerindeki hâkimiyetidir.
Şair şunu fark ediyor:
“Günah beni ezdi, perişan etti.
Bugün o hâllerimi düşününce başımı eğiyorum.”
Tasavvufta bu hâle “tevbe öncesi nedamet” denir.
Nedamet, tevbenin temelidir.

 

8. Beyit

Aslı

نه غفلتدر نه حالندر نه کیفیتدر احوالم
بو معنایی بیلورکن آخرت باقی جهان فانی

Osmanlıca

Ne gafletdür ne hâletdür ne keyfiyyetdür ahvâlüm
Bu ma'nâyı bilürken âhiret bâkî cihân fânî

 

Sadeleştirilmiş

Bu ne gaflettir, bu ne haldir, durumum ne biçimdir?
Ahiretin kalıcı, dünyanın ise geçici olduğunu bildiğim halde...

 

Mânâ

Şair, içinde bulunduğu durumu şaşkınlıkla sorguluyor. Ahiretin sonsuz, bu dünyanın ise fani ve gelip geçici bir yer olduğu gerçeğini aklıyla bildiği halde nasıl böyle bir gaflet içinde yaşayabildiğine hayret ediyor. Bilgi ve eylem arasındaki bu çelişki, onun pişmanlığını daha da artırıyor.

 

Tasavvûfî mânâ:

Asıl çelişki şudur:
İnsan dünyanın geçici, ahiretin ebedî olduğunu bilir ama yine de dünya hevâsına yönelir.
Tasavvuf bunun adını “gaflet perdesi” koyar.
İlim vardır, fakat hâl yoktur.
Bilgi vardır, fakat uygulama yoktur.
İşte bu, insanın kendi iç dünyasında yaşadığı büyük bir kırılmadır.
Şair kendi hâlini anlamakta zorlanıyor; bu ise kalbin hakikate yaklaşmasının bir işaretidir.

 

9. Beyit

Aslı

اولور تازه جوان فسقا کلنجه فرط شوقندن
عبادته کلورسه کوسترر کسلان پیرانی

Osmanlıca

Olur tâze civân fıska gelince fart-ı şevkinden
İbâdâta gelürse gösterür keslân pirânı

 

Sadeleştirilmiş

Taze gençler, günah işlemeye gelince büyük bir arzu ve istekle koşarlar,
Ama sıra ibadete gelince yaşlıların tembelliğini gösterirler.

 

Mânâ

Şair, burada genel bir insanlık eleştirisi yapıyor. Gençlerin günah ve kötülük söz konusu olduğunda ne kadar hevesli ve enerjik davrandıklarını, ancak iş ibadete ve Allah'a yönelmeye gelince sanki yaşlı ve bitkin bir insan gibi tembel ve isteksiz olduklarını söylüyor.

 

Tasavvûfî mânâ:

Gençlik, şehvet ve arzuların en güçlü olduğu dönemdir.
Nefis günaha çağırdığında genç koşarak gider.
Fakat ibadet çağırınca tembellik gösterir.
Bu beytin tasavvufî dersi:
İnsan nefsiyle cihad etmedikçe ibadete meyledecek bir kalb kıvamına ulaşamaz.
Bu, “cihad-ı ekber”, yani “en büyük cihad”dır.

 

10. Beyit

Aslı

ثوابه وضع نقطه اولمامشدر لیك عصيانم
صیقشمز صفحه نوه طاق کردن اولسه دیوانی

Osmanlıca

Sevâba vaz-ı nokta olmamışdur līk 'isyânum
Sığışmaz safha-i nüh-tak-ı gerdün olsa dîvânı

 

Sadeleştirilmiş

Sevaplarıma bir nokta bile konmamıştır ama günahlarım,
Dokuz kat gökyüzü amel defteri olsa yine de sığmaz.

 

Mânâ

Şair, mübalağa sanatı kullanarak günahlarının çokluğunu ve sevaplarının yok denecek kadar az olduğunu ifade ediyor. Amel defterinin sevap hanesine bir nokta dahi işlenmediğini, ancak günahlarının o kadar çok olduğunu ki, kayıt defteri olarak dokuz kat gökyüzü kullanılsa bile yine de oraya sığmayacağını söylüyor. Bu, onun ne kadar büyük bir suçluluk ve pişmanlık duyduğunun en çarpıcı ifadesidir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Sevap yok denecek kadar az; günah ise sayılmayacak kadar çok.
Burada şair kendini kınama makamı olan **“levvâme nefsi”**nin sesini dile getiriyor.
Şair günahlarını abartmak için söylemiyor; aczini anlamak için söylüyor.
Tasavvufun kapısı tam burada açılır:
“Kul kendi aczini ve kusurunu bilirse, Rahmet kapısı açılır.”
Bu beyitte, derin bir pişmanlık ve dönüş isteği görülmektedir.

 

11. Beyit

Aslı

نيه منجر اولور انجم کارم دیو فکر ایتسم
دل بیچاره نك عر شه‌ چيقار فریاد و افغانی

Osmanlıca

Niye müncerr olur encâm-ı kârum deyü fikr itsem
Dil-i bi-çarenün 'arşa çıkar feryâd u efgânı

 

Sadeleştirilmiş

"İşlerimin sonu nereye varacak?" diye düşündüğümde,
Çaresiz gönlümün feryadı ve figanı göklere yükselir.

 

Mânâ

Şair, bu kadar günah işledikten sonra ahiretteki akıbetinin ne olacağını düşündüğünde, büyük bir korku ve endişeye kapıldığını ifade eder. Bu çaresizlik içinde, kalbinden kopan feryatların gökyüzünü (arşı) inlettiğini söyler. Bu, duyduğu pişmanlığın ve korkunun ne kadar derin olduğunu gösterir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Amelimin sonu nereye varacak diye düşününce,
Âciz gönlüm bu endişeden dolayı arşa yükselen bir feryat koparır.
→ Kul, amellerinin akıbetinden korkar; nefsin hilelerinden çekinir. Bu korku, kalbin Allah’a sığınma çığlığıdır.

 

12. Beyit

Aslı

بو مضمونی خیال ایلر تسلی ياب اولور کوکلم
بکا دردی ویرن برکون وبرر البته درمانی

Osmanlıca

Bu mazmûnı hayal eyler teselli-yâb olur gönlüm
Bana derdi viren bir gün virür elbette dermanı

 

Sadeleştirilmiş

Şu düşünceyi hayal edince gönlüm teselli bulur:
"Bana bu derdi veren, elbet bir gün dermanını da verir."

 

Mânâ

Şair, içinde bulunduğu umutsuzluktan bir çıkış yolu arar. Kendisini teselli eden düşünce şudur: Günahlarından dolayı duyduğu bu ıstırabı ve pişmanlık derdini ona yaşatan Allah'tır. Dolayısıyla, bu derdin dermanını, yani affı ve kurtuluşu da yine O verecektir. Bu, Allah'ın rahmetine olan inancını ve umudunu dile getiren bir teslimiyet ifadesidir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Bu manayı düşününce gönlüm teselli bulur:
Bana derdi veren Allah, elbette bir gün dermanını da verecektir.
→ Tasavvufta “derman”, dertle birlikte gelen ilâhî lütuftur. Her imtihanın içinde bir hikmet ve rahmet gizlidir

 

13. Beyit

Aslı

هوای نفسمه اویدم اوداخی اویدی شیطانه
جهانده قالمدی بر معصیتکم ایتمدم آنی

Osmanlıca

Hevâ-yı nefsüme uydum o dahi uydı şeytana
Cihanda kalmadı bir ma'siyet kim itmedüm anı

 

Sadeleştirilmiş

Nefsimin arzu ve isteklerine uydum, o da şeytana uydu,
Sonunda dünyada işlemediğim hiçbir günah kalmadı.

 

Mânâ

Şair, günah zincirinin nasıl oluştuğunu anlatır. Önce kendi nefsine yenik düşmüş, nefsi de onu şeytanın yoluna sürüklemiştir. Bu yoldan bir kez saptıktan sonra, kendini durduramadığını ve dünyada işlenebilecek her türlü günahı işlediğini büyük bir pişmanlıkla itiraf eder.

 

Tasavvûfî mânâ:

Nefsimin arzularına uydum, nefis de şeytana uydu;
Dünyada işlenmemiş günah neredeyse bırakmadım.
→ Nefis, şeytanın yolunu takip eder; kul farkına varmadan dereke dereke günahlara yuvarlanır. Bu, nefsin esir aldığı ruhun çığlığıdır.

 

14. Beyit

Aslı

كنه کارم سیه کارم تبهکارم سفهکارم
سزادر اولسه سرمنده بنمله نوع انسانی

Osmanlıca

Güneh-kârum siyah-kârum tebeh-kârum sefeh-kârum
Sezadur olsa sermende benümle nev-i insâni

 

Sadeleştirilmiş

Günahkârım, yüzü karayım, işi gücü bozuk biriyim, akılsızım,
Bütün insanlık benim yüzümden utansa yeridir.

 

Mânâ

Şair, kendini tanımlarken en ağır ifadeleri kullanır. Kendisinin günahkâr, utanç verici işler yapan, aklını kullanmayan biri olduğunu söyler. İşlediği günahların o kadar büyük ve utanç verici olduğunu düşünür ki, sanki tüm insanlık onun yüzünden utanmalıymış gibi hisseder. Bu, duyduğu mahcubiyetin ve kendini kınamanın zirvesidir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Günahkârım, yüzüm karadır, pişmanım, cahilliğim çoktur;
İnsanlığın yüz karası olsam yeridir.
→ Bu, “nefsin kötülüğünü itiraf” makamıdır. Tasavvufta kul, aczini bilmedikçe yükselmez.

 

15. Beyit

Aslı

غریق بحر عصیانم اسیر نفس اماره
ملاذم اولدی زیرادامن محبوب یزدانی

Osmanlıca

Garik-i bahr-ı 'isyânum esîr-i nefs-i emmâre
Melâzum oldı zir-i dâmen-i mahbûb-ı Yezdânî

 

Sadeleştirilmiş

İsyan denizinde boğulmuşum, kötülüğü emreden nefsin esiriyim,
(Ama kurtuluş için) Allah'ın sevgilisinin (Efendimizin) eteğinin altına sığındım.

 

Mânâ

Şair, durumunun vahametini bir kez daha vurgular: Günahlar içinde boğulmuş ve nefsine esir düşmüştür. Ancak bu çaresizlik içinde bir kurtuluş kapısı bulduğunu söyler: Allah'ın en sevdiği kulu olan Efendimizin manevi koruyuculuğuna, yani onun eteğine sığınmıştır. Bundan sonraki beyitlerde bu sığınmanın nedenlerini açıklayacaktır.

 

Tasavvûfî mânâ:

İsyan denizinde boğuldum, nefs-i emmârenin esiri oldum;
Ama Allah’ın sevgili kullarının himayesi altına sığındım.
→ Tasavvufta kurtuluş, “ehli velâyetin sohbetine ve himmetine tutunmakla” olur.

 

16. Beyit

Aslı

جناب احمد مرسل پناه روسیه کاران
انكله جوش ایدر دریای رحمت عفورحمانی

Osmanlıca

Cenâb-ı Ahmed-i mürsel penâh-ı rû-siyeh-kârân
Anunla cuş ider deryâ-yı rahmet afv-ı Rahmânî

 

Sadeleştirilmiş

Gönderilmiş peygamberlerin en şereflisi olan Ahmed (Efendimiz), yüzü kara olanların sığınağıdır,
Rahman olan Allah'ın rahmet ve af denizi, onun sayesinde coşar.

 

Mânâ

Efendimizin, kendisi gibi günahkâr ve yüzü kara olanlar için bir sığınak olduğunu belirtir. Allah'ın sonsuz rahmeti ve affı, bir okyanusa benzetilir. Bu rahmet okyanusunu coşturan, dalgalandıran ve taşmasını sağlayan şey, Efendimizin varlığı ve şefaatidir. Yani onun hürmetine Allah, kullarını daha çok affeder.

 

Tasavvûfî mânâ:

Gönderilmiş Nebî Ahmed (s.a.v.), yüzü kara günahkârların sığınağıdır;
Rahman’ın affı ve rahmet deryası onunla coşup taşar.
→ Peygamber Efendimiz, ümmetin şefaat kapısıdır; rahmet onun hürmetine iner.

 

17. Beyit

Aslı

حبیب حضرت مولا شفیع روز واویلا
ندیم قرب او ادنی کمال نوع انسان

Osmanlıca

Habîb-i Hazret-i Mevlâ şefî'-i rûz-ı vaveylâ
Nedîm-i kurb-i "ev ednâ" kemal-i nev-i insânî

 

Sadeleştirilmiş

O, Mevla'nın sevgilisi, "eyvahlar olsun" denilecek (kıyamet) gününün şefaatçisidir,
"İki yay aralığı kadar, hatta daha yakın" makamının sırdaşı, insanlığın kemalidir.

 

Mânâ

Bu beyitte Efendimizin üç önemli vasfı övülür:
Allah'ın sevgilisi (Habib-i Hazret-i Mevla): O, Allah katında en değerli kuldur.
Kıyamet gününün şefaatçisi (Şefi-i rûz-ı vaveylâ): Herkesin "eyvah" diye feryat edeceği o zor günde, ümmetine şefaat edecek tek kişidir.
İnsanlığın zirvesi: Mirâc gecesinde Allah'a en yakın olduğu anı ifade eden "ev ednâ" makamına ulaşmıştır. Bu, onun beşeriyetin ulaşabileceği en üstün mertebede olduğunu gösterir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Allah’ın sevgilisi, kıyametin feryat gününde şefaatçidir;
“Ev ednâ” yakınlığının sohbet arkadaşıdır; insanlığın en kâmilidir.
→ “Ev ednâ”, Miraç’taki en büyük yakınlık makamıdır; Resûlullah’ın en yüce mertebesine işaret eder.

 

18. Beyit

Aslı

ظهور اسم اعظم علت غائیۀ عالم
برات قدرينك لولاك لولاك اولدی عنوانی

Osmanlıca

Zuhûr-ı ism-i a'zam illet-i gâ'iyye-i âlem
Berat-ı kadrinün "Levlâke levlâk" oldı unvânı

 

Sadeleştirilmiş

O, "İsm-i A'zam"ın (Allah'ın en büyük isminin) tecellisi ve kâinatın yaratılış sebebidir,
Onun kadrinin ve değerinin beratı, "Sen olmasaydın, (âlemleri) yaratmazdım" sözü olmuştur.

 

Mânâ

Efendimizin manevi değerini anlatan bir beyittir. O, Allah'ın en büyük isminin yeryüzündeki bir yansımasıdır ve tüm evrenin yaratılmasının nihai amacıdır. Onun Allah katındaki değerini en iyi anlatan delil ise, kutsî hadis olarak bilinen "Levlâke levlâk lemâ halaktü'l-eflâk" (Sen olmasaydın, sen olmasaydın, felekleri [âlemleri] yaratmazdım) sözüdür.

 

Tasavvûfî mânâ:

İsm-i Âzam’ın tecellisi, âlemin yaratılış gayesidir;
Kadir gecesinin üstünlüğünün unvanı “Levlâke levlâk” hakikatidir.
→ “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” manasına gelen kudsî hakikate işarettir. Var oluşun sebebi Hz. Muhammed’in nûrudur.

 

19. Beyit

Aslı

جهانك روحی عاشقلر سروری عارفلرك سرّى
كوكللر شوقی ارواحك حیاتی جانلرك جانی

Osmanlıca

Cihânun rûhı âşıklar sürûrı 'ârifün sırrı
Gönüller şevki ervâhun hayatı canların canı

 

Sadeleştirilmiş

O, cihanın ruhu, âşıkların neşesi, ariflerin sırrıdır,
Gönüllerin coşkusu, ruhların hayatı, canların canıdır.

 

Mânâ

Efendimiz, evren için bir ruh gibidir; onsuz kâinat anlamsız ve cansız kalır. Allah âşıkları onunla neşe bulur, manevi bilgiye sahip olan arifler ise en derin sırları onun sayesinde anlar. O, gönülleri coşturan, ruhlara can veren ve hayatın özü olan "canların canı"dır.

 

Tasavvûfî mânâ:

O (Habîbullah), kâinatın ruhu, âşıkların sevinci, âriflerin sırrıdır;
Gönüllerin şevki, ruhların hayatı, canların canıdır.
→ Tasavvufî hakikatte Fahr-i Kâinat Efendimiz, varlığın merkezidir; ruhların gıdasıdır.

 

20. Beyit

Aslı

شه تنها نشین تختگاه لی مع اللهی
شه فرمان روای عالم اسرار ربّانی

Osmanlıca

Şeh-i tenhâ-nişîni taht-gâh-ı "lîma'allâh"
Şeh-i fermân-revâ-yı 'âlem-i esrâr-ı Rabbânî

 

Sadeleştirilmiş

"Benim Allah ile öyle bir vaktim olur ki..." tahtının yalnız padişahı,
İlahi sırlarla dolu âlemin fermanını yürüten hükümdarıdır.

 

Mânâ

Bu beyit, Efendimizin iki yönünü vurgular:
Allah ile olan özel bağı: "Lî ma'allahi vaktün..." diye başlayan hadise atıf yapılarak, onun Allah ile kimsenin giremediği, çok özel bir manevi hali ve bağı olduğu belirtilir. Bu makamın tek sultanı odur.
Manevi hükümdarlığı: O, sadece dünyaya değil, aynı zamanda Allah'ın sırlarını barındıran manevi âlemlere de hükmeden bir peygamberdir.

 

Tasavvûfî mânâ:

“Lîmaallah” makamının tahtında yalnız oturan sultandır;
İlâhî sırlar âleminin hükümran padişahıdır.
→ “Lîmaallah”, Hakk ile kul arasında sırların açıldığı en yüksek mânevî makamdır. Bu makama yalnız Peygamber Efendimiz erişmiştir.

 

21. Beyit

Aslı

نه شه اول پادشاه مسند آرای حقیقت کم
سراسر انس و جن ارواح نافذ حکم و فرمانی

Osmanlıca

Ne şeh ol padişâh-ı mesned-ârâ-yı hakîkat kim
Ser-a-ser ins ü cinn ervâha nafiz hükm ü fermânı

 

Sadeleştirilmiş

O ne (yüce) padişahtır, o hakikat tahtını süsleyen ki,
Baştan başa insanlara, cinlere (ve) ruhlara geçer hükmü ve fermanı.

 

Mânâ

Şair, Efendimizin manevi saltanatının yüceliğini vurgular. O, sadece görünen âlemin değil, aynı zamanda hakikat âleminin de padişahıdır. Onun koyduğu kurallar ve manevi otoritesi, yalnızca insanlar için değil, cinler ve ruhlar gibi görünmeyen varlıklar için de geçerlidir.

 

Tasavvûfî mânâ:

O nasıl bir sultandır ki hakikat makamının padişahıdır;
İnsan ve cinlerden bütün ruhlara nüfuz eden hüküm ve ferman ona verilmiştir.
→ Burada Resûlullah’ın “hakikat sultanlığı”na işaret vardır. Onun sözü bütün varlık âlemine tesir eder; çünkü o Hakk’ın tercümanıdır.

 

22. Beyit

Aslı

نه شه اورنك پرای حکومتحنۀ ‌معنی
اودر آنجق جهانك اوّل و آخر جهانبانی

Osmanlıca

Ne şeh evreng-pirâ-yı hükümet-hâne-i ma'nâ
Odur ancak cihânun evvel ü âhir cihân-bânı

 

Sadeleştirilmiş

O, mana (âleminin) hükümet sarayının tahtını süsleyendir,
Cihanın evveli ve âhiri (yani her zaman) koruyucusu ancak odur.

 

Mânâ

Efendimizin hükümdarlığının fiziksel değil, manevi bir boyutta olduğu belirtilir. O, kâinatın yaratılışından sonuna kadar, tüm zamanların manevi koruyucusu ve rehberidir. Onun varlığı, âlemin manevi düzeninin temelidir.

 

Tasavvûfî mânâ:

O nasıl bir şahdır ki mânevî hükümranlık sarayını süsleyen bir sultandır;
Kâinatın hem başlangıcında hem de sonunda gerçek hükümdar odur.
→ Tasavvufî hakikat: “Nûr-i Muhammedî”, yaratılışın evvelinde de vardır, âhirde de. Bütün varlık onun yüzü suyu hürmetinedir.

 

23. Beyit

Aslı

شفاعتکار امت رهنمای کلشن جنت
وجودی عالمه رحمت آمین سرّ سبحانی

Osmanlıca

Şefa'at-kâr-ı ümmet reh-nümâ-yı gül-şen-i cennet
Vücûdi 'aleme rahmet emin-i sırr-ı sübhâni

 

Sadeleştirilmiş

Ümmetin şefaatçisi, cennet gül bahçesinin yol göstericisidir,
Varlığı âleme rahmet, Sübhan'ın (Allah'ın) sırrının emînidir.

 

Mânâ

Efendimizin temel vasıfları özetlenir: Ahirette ümmetini koruyup onlara şefaat edecek, dünyada ise insanlara cennete giden yolu gösterecektir. Onun varlığı, "âlemlere rahmet" olmasının bir yansımasıdır ve Allah'ın en derin sırlarını taşıyan güvenilir elçisidir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Ümmete şefaat eden, cennet bahçelerine yol gösteren odur;
Onun varlığı alemlere rahmet, ilahî sırların da eminidir.
→ Peygamber (s.a.v.), rahmetin anahtarı ve manevî sırların taşıyıcısıdır.

 

24. Beyit

Aslı

نه مظهر اولديغك چون عقل اوّل ايلمز ادراك
نیچه فهم ایلسون ناقص اولان عقل هیولانی

Osmanlıca

Ne mazhar oldığın çün akl-ı evvel eylemez idrâk
Nice fehm eylesün nâkıs olan akl-ı heyûlâni

 

Sadeleştirilmiş

Onun ne (yüce bir mertebeye) ulaştığını "İlk Akıl" bile idrak edemezken,
Eksik olan maddeye bağlı (insan) aklı bunu nasıl anlasın?

 

Düz mânâ

Felsefi bir gönderme ile Efendimizin hakikatinin insan aklıyla anlaşılamayacağı vurgulanır. Yaratılmışların en mükemmeli sayılan "Akl-ı Evvel" dahi onun yüceliğini kavrayamazken, bizim gibi sınırlı ve madde dünyasına hapsolmuş akıllarımızın O'nu tam olarak anlaması imkânsızdır.

 

Tasavvûfî mânâ:

İlk yaratılan akıl bile onun mazhar olduğu sırları idrak edemezken,
Eksik ve maddî bağlarla sınırlı olan insan aklı bunları nasıl anlayabilir?
→ Nebevî hakikat, aklın sınırlarını aşan bir “sırdır”. Bu sır kalple kavranır, akılla değil.

 

25. Beyit

 

Aslı

بیلنمز حاصلی ذات شریفی اوزکه معنادر
سوزم يو قدر بیلورسه اهل ذوق ارباب وجدانی

Osmanlıca

Bilinmez hasılı zât-ı şerifi özge ma'nâdur
Sözüm yokdur bilürse ehl-i zevk erbâb-ı vicdâni

 

Sadeleştirilmiş

Kısacası, onun şerefli zatı bambaşka bir manadır,
Bunu ancak zevk ehli (ve) vicdan sahipleri bilir, (buna) sözüm yoktur.

 

Mânâ

Şair, Efendimiz'i kelimelerle anlatmanın yetersizliğini kabul eder. Onun özü ve hakikati, akılla değil, ancak manevi bir sezgi, derin bir kalp ve ilahi zevke ulaşmış arifler tarafından hissedilip anlaşılabilir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Onun mübarek zatı bilinemez; o başka bir mânanın tecellisidir;
Benim sözüm burada kifayetsiz kalır; bunu ancak gönül ehli anlayabilir.
→ Bu, “Hâtemü’l-Enbiyâ’nın zatı idrak edilemez” hakikatidir. Tasavvufta bu makam, “bilinemezlik” (tehayyür) makamıdır.

 

26. Beyit

Aslı

نه وجدان لجّهۀ دريای رحعت بار در فیضی
نه لجّهۀ غرق انوار تجلّی اولدی حیرانی

Osmanlıca

Ne vicdan lücce-i derya-yı rahmet-bârdur feyzi
Ne lücce gark-ı envar-ı tecelli oldı hayrânı

 

Sadeleştirilmiş

Ne (büyük) bir vicdan(dır ki), feyzi rahmet yağdıran bir deniz okyanusudur,
Ne (engin) bir okyanustur ki, ona hayran olan, tecelli nurlarına boğulmuştur.

 

Mânâ

Efendimizin manevi feyzi ve bereketi, rahmetle dolu engin bir okyanusa benzetilir. O'nu anlamaya çalışanlar ve ona hayranlık duyanlar, Allah'ın onun aracılığıyla yansıttığı ilahi nurlar içinde kaybolur, bu manevi parlaklık karşısında kendilerinden geçerler.

 

Tasavvûfî mânâ:

Onun gönlü, rahmet deryasıyla dolu bir umman gibidir;
O umman, tecellî nurlarıyla öyle doludur ki, görenler hayran kalır.
→ Resûlullah’ın gönlü “rahmet ummanı”dır; onun kalbi ilahî nurların iniş yeridir.

 

27. Beyit

Aslı

جمالندن تجلی زار اولان صحرالرك موری
یدی بیضای نورانی ایدر دست سلیمانی

Osmanlıca

Cemalinden tecelli-zâr olan sahrâlarun mûrı
Yed-i beyzâ-yı nûrânî ider dest-i Süleymâni

 

Sadeleştirilmiş

Onun güzelliğinin tecelli ettiği çöllerin karıncası,
(Hz. Musa'nın) nurlu parlak elini ve Süleyman'ın elini (kendine mal) eder.

 

Mânâ

Şair, büyük bir abartma sanatı kullanarak, Efendimizin manevi etkisinin ne kadar güçlü olduğunu anlatır. Onun nurunun dokunduğu en küçük varlık olan bir çöl karıncası bile, Hz. Musa'nın "Yed-i Beyzâ" mucizesine ve Hz. Süleyman'ın tüm varlıklara hükmeden gücüne sahip olabilir. Bu, O'nun diğer peygamberlerden üstünlüğünü gösterir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Allah’ın cemalinin tecellisiyle aydınlanan çöllerin zerresi bile,
Hz. Süleyman’ın mucizeli elindeki beyaz ışık gibi nurlanır.
→ İlâhî güzellik tecelli edince, cansız kum taneleri bile nura dönüşür. Nûr-i Muhammedî’nin yansıması her yeri diriltir.

 

28. Beyit

Aslı

عدودن انتقام آلمق مراد ایتسه کلیم آسا
عصايی اژدرها پیکر ایدر چوپی بیابانی

Osmanlıca

'Adudan intikâm almak murâd itse kelim-âsâ
Aşâ-yı ejderhâ-peyker olur çûb-ı beyâbânī

 

Sadeleştirilmiş

Hz. Musa gibi düşmandan intikam almak istese,
Çöldeki (sıradan) bir sopa, ejderha şekilli bir asa olur.

 

Mânâ

Yine peygamberler arası bir karşılaştırma yapılır. Efendimiz isteseydi, en az Hz. Musa kadar kolaylıkla mucize gösterebilirdi. Çöldeki herhangi bir kuru dal parçası, onun isteğiyle anında Hz. Musa'nın meşhur ejderha olan asasına dönüşebilirdi.

 

Tasavvûfî mânâ:

Eğer o, Hz. Musa gibi düşmanından intikam almak istese,
Sıradan bir çöl sopası bile ejderha suretinde bir mucizeye dönüşür.
→ İşaret: Resûlullah’ın kudreti, Musa’nın asasının mucizesinden daha âlîdir. Emir verirse, cansızlar bile mucize olur.

 

29. Beyit

Aslı

يد اعجاز هنگام غزاده صوندیغی خاشاك
کف حیدرده اولدی بر مرصع يیغ برّانی

Osmanlıca

Yed-i i'cazı hengâm-ı gazâda sundığı hâşâk
Kef-i Haydar'da oldı bir murassa' tîg-i bürrâni

 

Sadeleştirilmiş

Mucize gösteren elinin savaş sırasında sunduğu bir çöp,
Haydar'ın (Hz. Ali'nin) avucunda süslü, keskin bir kılıç oldu.

 

Mânâ

Tarihi bir mucizeye işaret edilir. Rivayete göre, savaşta kılıcı kırılan Hz. Ali'ye Peygamber Efendimiz bir dal parçası vermiş ve bu dal, Hz. Ali'nin elinde değerli ve çok keskin bir kılıca dönüşmüştür. Bu olay, onun en değersiz nesneleri bile bir anda değerli ve işlevsel hale getirebildiğini gösterir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Savaş anında eline aldığı kuru bir dal,
Hz. Ali’nin avucunda mücevherli, keskin bir kılıca dönüşür.
→ Bu, nebevî mucizenin tasavvufî sembolüdür: Hakk’ın izniyle sıradan bir dal bile Zülfikâr’ın keskinliği kazanır.

 

30. Beyit

Aslı

وجودی عالمه بر حجت ظهریه در گویا
مبارك آرقه سنده خاتم امضای ربّانی

Osmanlıca

Vücudı âleme bir hüccet-i zahriyyedür gûyâ
Mübarek arkasında hatem-i imzâ-yı Rabbâni

 

Sadeleştirilmiş

Onun vücudu, âlem için sanki (sırtında taşıdığı) bir kanıttır,
Mübarek sırtındaki (mühür), Allah'ın imzasının bulunduğu bir mühürdür.

 

Mânâ

Efendimizin peygamberliğinin en somut delillerinden biri, sırtında bulunan "Hatem-i Nübüvvet" yani peygamberlik mührüdür. Şaire göre bu mühür, Allah'ın kendi elçisini onayladığını gösteren ilahi bir imza gibidir ve onun peygamberliğinin inkâr edilemez bir kanıtıdır.

 

Tasavvûfî mânâ:

Onun varlığı âleme zahir bir delildir;
Mübarek sırtındaki nübüvvet mührü Rabbânî bir imzadır.
→ Peygamberliğin zahir delili, sırtındaki mühürdür; batın delili ise kâinatın onunla anlam bulmasıdır.

 

31. Beyit

Aslı

مبارك سینه سی مشکوة انوار الم نشرح
مکمل کحل مازاغ البصر له چشم عرفانی

Osmanlıca

Mübarek sinesi mişkât-i envar-ı “Elem neşrah”
Mükahhal kuhl-i “mâ zâğal basar”dan çeşm-i ‘irfânı

 

Sadeleştirilmiş

Mübarek göğsü, "Elem neşrah" (suresinin) nurlarının kandilidir,
(Onun) irfan gözü, "Gözü kaymadı" (ayetinin) sürmesiyle sürmelenmiştir.

 

Mânâ

Şair, Kur'an'daki İnşirah Suresi'ne ("Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?") atıfta bulunur. Efendimizin kalbi ve göğsü, bu ilahi nurun kaynağı ve yansıdığı yerdir. Aynı şekilde, Necm Suresi'ndeki "Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı" ayetine işaret ederek, Efendimizin manevi görüşünün (irfan gözünün) ilahi bir koruma altında olduğunu, asla hakikatten şaşmadığını ve ilahi sürmeyle sürmelendiğini söyler.

 

Tasavvûfî mânâ:

Onun mübarek göğsü, “Elem neşrah leke sadrak” ayetinin nurlarının mişkâtıdır (kandil yuvasıdır);
İrfan gözü ise “mâ zâğal basar” (göz kaymadı) hakikatinin sürmesiyle sürmelidir.
→ Ayetlerde anlatılan “gönül genişliği” ve “gözün şaşmaması”, Resûlullah’ın manevî kemalini gösterir. Onun kalbi ilahî nurların iniş yeridir.

 

32. Beyit

Aslı

کبوتر له عناکب حکمتن اظهار در یوخسه
نه حاجت غیره بر ذاتك خدا اولسه نگهبانی

Osmanlıca

Kebûterle ‘anakib hikmetin izhârıdur yohsa
Ne hacet gayra bir zâtun Hudâ olsa nigehbânı

 

Sadeleştirilmiş

Güvercinle örümcekler (sadece) hikmetin bir göstergesidir, yoksa
Bir zatın koruyucusu Allah olsa, başkasına ne hacet vardır?

 

Mânâ

Hicret sırasında Sevr Mağarası'nın girişine bir güvercinin yuva yapması ve örümceğin ağ örmesi mucizesine değinilir. Şair, bunların aslında sadece Allah'ın hikmetinin birer tecellisi olduğunu söyler. Zira bir kişinin koruyucusu doğrudan Allah olduktan sonra, onun güvercin veya örümcek gibi başka aracılara ihtiyacı yoktur.

 

Tasavvûfî mânâ:

Mağaradaki güvercin ve örümcek (Sevr mucizesi) sadece hikmetin görünüşüdür;
Yoksa Allah bir kulunu korumak isteyince başka bir muhafıza ne gerek var?
→ Allah’ın koruması olunca en zayıf canlı bile siper olur; asıl koruyan güvercin veya örümcek değil, Allah’ın kudretidir.

 

33. Beyit

Aslı

سروشان الهی کزدرر چتر همایوندر
مبارك باشی اوستنده دکلدر ابر بارانی

Osmanlıca

Sürûşân-ı ilahi gezdirür çetr-i humâyûndür
Mübarek başı üstinde degüldür ebr-i bârânı

 

Sadeleştirilmiş

(Onu gölgeleyen,) ilahi meleklerin gezdirdiği kutlu bir saltanat şemsiyesidir,
Mübarek başının üstündeki, bir yağmur bulutu değildir.

 

Mânâ

Efendimizin seyahatleri sırasında bir bulutun onu takip edip gölgelediği rivayetine atıf yapılır. Şair, bu olaya daha derin bir anlam yükler: Bu sıradan bir bulut değil, meleklerin onun için taşıdığı, padişahlara mahsus kutlu bir şemsiye (çetr-i hümâyun) gibidir. Bu, onun manevi bir sultan olduğunu gösterir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Onun mübarek başının üstünde dolaşan gölge,
Yağmur bulutu değil, ilahî meleklerin taşıdığı himaye sancağıdır.
→ Rivayetlerde geçen “gölge” mucizesine işaret eder. Resûlullah’ın üzerinde dolaşan nur, meleklerin hürmet nişanesidir.

 

34. Beyit

Aslı

يتر برهان قاطع بر اشارتله سپهر آسا
دو پاره ایتدی شمشیر بنان ماهتابی

Osmanlıca

Yeter bürhan-ı katı bir işaretle sipihr-âsâ
Dü-pâre itdi şemşir-i benânı mâh-ı tabı

 

Sadeleştirilmiş

Kesin bir delil olarak yeter: Bir işaretle gökyüzü gibi,
Parmaklarının kılıcı, o parlayan ayı iki parça etti.

 

Mânâ

Efendimizin en büyük mucizelerinden olan Ay'ı ikiye yarması (Şakk-ı Kamer) hadisesi anlatılır. Bu mucize, onun peygamberliğinin en kesin ve inkâr edilemez kanıtıdır. Şair, bu olayda Efendimizin mübarek parmağını, gökyüzündeki parlak ayı kesen bir kılıca benzetir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Kesin bir delildir ki, yalnızca bir işaretiyle,
Parmaklarının kılıcı gökyüzündeki dolunayı ikiye böldü (şakk-ı kamer).
→ Ayın yarılması mucizesi, Resûlullah’ın hak peygamber olduğuna açık bir delildir.

 

35. Beyit

Aslı

عجبمی سایه سی همتاسی کبی اولسه ناپیدا
مجسم نور ايچون اولماز سواد ظلّ ظلمانی

Osmanlıca

‘Aceb mi sayesi hem-tası gibi olsa nâ-peydâ
Mücessem nûr içün olmaz sevâd-ı zıll-ı zulmânî

 

Sadeleştirilmiş

Onun gölgesinin, zatı gibi görünmez olmasına şaşılır mı?
Çünkü cisimleşmiş nur için karanlık bir gölgenin karaltısı olmaz.

 

Mânâ

Yaygın bir inanışa göre Efendimiz, "cisimleşmiş bir nur" olduğu için gölgesi yere düşmezdi. Şair bu durumu mantıksal bir temele oturtur: Işığın kendisi olan bir varlığın, karanlıktan ibaret olan bir gölgesi olamaz. Dolayısıyla, zatı nur olan Efendimizin gölgesinin de olmaması gayet doğaldır.

 

Tasavvûfî mânâ:

Gölgesi tıpkı kendisi gibi görünmese bunda ne şaşılır?
Çünkü somutlaşmış nura, karanlık bir gölge yakışmaz.
→ Tasavvufta Resûlullah’ın bir “nur” olduğu vurgulanır. Nurun gölgesi olmaz; bu mecazdır, hakikatine işarettir.

 

36. Beyit

Aslı

آقتدی چشمۀ آب زلال انگشت اعجازی
بنانی اولدی کویا جویبار آب حیوانی

Osmanlıca

Akıtdı çeşme-i âb-ı zülâl engüşt-i i‘câzı
Benânı oldı guyâ cûy-bâr-ı âb-ı hayvânı

 

Sadeleştirilmiş

Onun mucizevi parmağı, tatlı bir su çeşmesi akıttı,
Parmakları sanki hayat suyunun ırmakları oldu.

 

Mânâ

Efendimizin, bir savaş sırasında susuz kalan ordusu için parmaklarından su akıtması mucizesine işaret edilir. Bu mucize o kadar etkilidir ki, şair onun parmaklarını sadece bir çeşmeye değil, ölümsüzlük veren "hayat suyunun" (âb-ı hayvân) aktığı ırmaklara benzetir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Mucize parmaklarından tatlı su pınarı akıttı;
Parmakları sanki hayat suyunun aktığı bir ırmak oldu.
→ Hudeybiye’de parmaklarından su akması mucizesi. Bu, “nûr-u Muhammedî”nin hayat verici yönünü temsil eder.

 

37. Beyit

Aslı

وزان اولدی نسیم عطر خلق نار نمروده
عجبمی اولسه اخگر پاره سی ورد کلستانی

Osmanlıca

Vezân oldı nesîm-i ıtr-ı hulkı nâr-ı Nemrûd’a
‘Aceb mi olsa âhger-pâresi verd-i gül-istanı

 

Sadeleştirilmiş

Onun güzel ahlakının hoş kokulu rüzgârı Nemrut'un ateşine esseydi,
Ateşinin her bir kıvılcımının gül bahçesinin gülü olmasına şaşılır mıydı?

 

Mânâ

Hz. İbrahim'in Nemrut tarafından ateşe atılması ve ateşin ona gül bahçesi olması mucizesiyle bir karşılaştırma yapılır. Şair, Efendimizin manevi gücünün daha üstün olduğunu iddia eder: Eğer onun güzel ahlakını temsil eden hoş bir koku Nemrut'un ateşine ulaşsaydı, sadece ateşin kendisi değil, ateşin her bir kıvılcımı bile güle dönerdi.

 

Tasavvûfî mânâ:

Onun güzel ahlakının misk kokulu nefesi Nemrud’un ateşini bile gül bahçesine çevirir;
Bir ateş kıvılcımı gül bahçesinin goncası olsa şaşılır mı?
→ İbrahim’in ateşinin güle dönmesi gibi, Resûlullah’ın varlığı ateşi rahmete dönüştürür.

 

38. Beyit

Aslı

خلیلی ایتدی چون سفره کشای خوان انعامی
سزادر یوسف اسمعیل اولسه قول و قربانی

Osmanlıca

Halîli itdi çün sofra-güşâ-yı hevân-ı in‘âmı
Sezâdur Yûsuf İsmâil olsa kul u kurbanı

 

Sadeleştirilmiş

Mademki o, Halil'i (Hz. İbrahim'i) bile nimetler sofrasını açan kişi kıldı,
(Hz.) Yusuf ile (Hz.) İsmail'in ona kul ve kurban olması yakışır.

 

Mânâ

Şair, Efendimizin diğer peygamberlerden üstünlüğünü vurgulamaya devam eder. Misafirperverliğiyle bilinen Hz. İbrahim (Halilullah) bile, Efendimizin manevi nimet sofrasının bir hizmetkârı gibidir. Durum böyle olunca, güzelliğiyle meşhur Hz. Yusuf'un ona köle, Allah'a kurban olarak sunulan Hz. İsmail'in de ona kurban olması gayet yerinde ve uygundur.

 

Tasavvûfî mânâ:

Allah, İbrahim’e nasıl ikram sofrasını açtıysa, Resûlullah’a da öyle lütuflar verdi;
Bu yüzden Yusuf ve İsmail gibi peygamberlerin bile ona kul olması uygundur.
→ Nebevî makamın büyüklüğünü anlatır: Resûlullah’ın derecesi tüm peygamberlerin fevkindedir.

 

39. Beyit

Aslı

ایشیتدیلر جدا دوشد یکی حالده زمرۀ اصحاب
درخت خشکدن ظاهر اولان فریاد و افغانی

Osmanlıca

İşitdiler cüda düşdigi demde zümre-i ashâb
Dıraht-ı huşkden zâhir olan feryâd u efğânı

 

Sadeleştirilmiş

Ashap topluluğu, (Efendimiz'den) ayrı düştüğü anda,
Kuru ağaç kütüğünden çıkan feryadı ve inlemeyi işittiler.

 

Mânâ

"Hannâne Direği" mucizesi anlatılır. Efendimiz, hutbe verirken dayandığı kuru hurma kütüğünü bırakıp yeni yapılan minbere çıkınca, kütükten bir çocuk gibi ağlama ve inleme sesleri duyulmuştur. Bu olay, cansız varlıkların bile ona olan sevgisini ve ayrılığına dayanamadığını gösterir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Ashab, ondan ayrıldığı anda kuru hurma kütüğünden çıkan feryadı işitti.
→ “Hanın direği” mucizesi: Resûlullah minber yapıldığı için eski hurma kütüğünden ayrılınca o ağaç inleyip ağladı; canlı cansız her şey onu sever.

 

40. Beyit

Aslı

زهرلر يوتدیغنی دشمن الندن ايلدى تقرير
كتوردی معجزاتی یانه یانه نطقه بریانی

Osmanlıca

Zehirler yutdığın düşmen elinden eyledi takrîr
Getürdi mu‘cizâtı yana yana nutka biryânı

 

Sadeleştirilmiş

Düşman elinden zehir yediğini anlattı,
Mucizeleri, o pişmiş (kuzu) etini yana yakıla konuşturdu.

 

Mânâ

Hayber'de Yahudi bir kadının, Efendimiz'i öldürmek için ona zehirli bir kuzu kebabı ikram etmesi olayına atıfta bulunulur. Rivayete göre, pişmiş kuzu eti dile gelerek, "Ben zehirliyim" demiş ve Efendimiz'i uyarmıştır. Bu, onun ilahi bir koruma altında olduğunu gösteren büyük bir mucizedir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Düşmanın zehir verdiğini o, apaçık dile getirdi;
O anda mucize zuhur etti ve dilinde yanan acı bir söz hâlinde ortaya çıktı.
→ Resûlullah’ın zehirlenme olayı: Peygamberimize zehri haber verdi; mucizevî bir şekilde zehrin etkisini bildirdi. Bu, hakikat nuruyla her şeyi görmesi demektir.

 

41. Beyit

Aslı

فصاحتله بلاغتله کتوردی نظقه اعجازی
جمادات و نباتاتی چارپادن وحشی حیوانی

Osmanlıca

Fesahatle belâgatle getirdi nutka i‘câzı
Cemâdât u nebâtı çarpadan vahşi hayvanı

 

Sadeleştirilmiş

Onun mucizesi, fesahat ve belagatle konuşturdu
Cansızları, bitkileri, dört ayaklıları (ve) vahşi hayvanları.

 

Mânâ

Efendimizin mucizelerinin, cansız varlıkları (taş, toprak gibi), bitkileri ve hayvanları bile etkileyici ve düzgün bir dille konuşturduğu ifade edilir. Bu, onun peygamberliğinin sadece insanlara değil, tüm yaratılmışlara hitap eden evrensel bir güç taşıdığını gösterir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Hz. Peygamber’in sözleri, Hak’tan gelen bir tecellî olduğu için mucizevî bir etkidedir. Onun kelamı, sadece beşerî bir konuşma değil, Rahmânî bir nefesin zuhurudur.
Bu Rahmânî sözler bütün varlık âlemini—cansız, bitki, hayvan—ruhânî bir tesirle harekete geçirir. Çünkü Nûr-i Muhammedî bütün yaratılışa sinmiştir.

 

42. Beyit

Aslı

جميع معجزاتی انبیايه مظهر اولمشدر
ولی تفصیل ایله ممکن دکل تعداد و تبیانی

Osmanlıca

Cemî‘-i mu‘cizâtı enbiyâya mazhar olmuşdur
Velî tafsîl ile mümkün degül ta‘dâd u tibyânı

 

Sadeleştirilmiş

Peygamberlerin bütün mucizelerine mazhar olmuştur,
Fakat (onları) ayrıntısıyla saymak ve açıklamak mümkün değildir.

 

Mânâ

Efendimiz, kendisinden önceki bütün peygamberlere verilen mucizelerin bir benzerine veya daha üstününe sahip kılınmıştır. Ancak şair, onun gösterdiği mucizelerin o kadar çok olduğunu söyler ki, hepsini tek tek saymak ve detaylıca izah etmek imkânsızdır.

 

Tasavvûfî mânâ:

Bütün peygamberlerde tecellî eden mucize nurları, hakikatte Hz. Muhammed’de toplanmıştır. O, nübüvvet sırlarının asıl kaynağıdır.
Onun hakikati sonsuz tecellîlerle doludur; tek tek saymak ve açıklamak mümkün değildir. Zira “Hakikat-i Muhammediyye” sınırsız bir sırdır.

 

43. Beyit

Aslı

به قنغي انبیا نك معجزاتی باقی قالمشدر
یتر اعجازی باقی حشره دك آیات قرآنی

Osmanlıca

Ya kankı enbiyânun mu‘cizâtı bâkî kalmışdur
Yeter i‘câzı bâkî haşre dek âyât-ı Kur’an’ı

 

Sadeleştirilmiş

Peki hangi peygamberin mucizeleri kalıcı olmuştur?
(Onun) Kur'an ayetleri, mahşere kadar kalıcı bir mucize olarak yeter.

 

Mânâ

Şair, retorik bir soruyla Efendimizin en büyük mucizesinin farkını ortaya koyar. Diğer peygamberlerin mucizeleri (denizi yarmak, ölüyü diriltmek gibi) kendi dönemlerinde yaşanmış ve bitmiştir. Ancak Efendimizin en büyük mucizesi olan Kur'an, kıyamete kadar değişmeden kalacak ve her çağın insanına hitap edecek yaşayan ve kalıcı bir mucizedir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Önceki peygamberlerin mucizeleri zaman ve mekânla sınırlı idi, kalıcılıkları yoktur.
Hz. Muhammed’in mucizesi Kur’an’dır ve bu mucize kıyamete kadar sürecek olan ezelî ve ebedî bir Hak kelâmıdır. Kalpler onunla dirilir.

 

44. Beyit

Aslı

خدو انبیا معراجله ممتاز و مستثنا
خدا وند رسول اسری بعبده شوکت شانی

Osmanlıca

Hıdiv-i enbiyâ mi‘râc ile mümtâz u müstesnâ
Hudâvend-i rüsûl ‘esrâ bi‘abdihi’ şevket şânı

 

Sadeleştirilmiş

Peygamberlerin efendisi, Mirac ile seçkin ve ayrıcalıklıdır,
Resullerin sahibi, "Kulunu gece yürüten..." (ayetiyle) onun şevketi ve şanı (yücedir).

 

Mânâ

Bu beyit, Mirâc hadisesine giriştir. Efendimiz'i diğer peygamberlerden ayıran en önemli olaylardan birinin Mirâc olduğu belirtilir. İkinci mısrada, bu olayın anlatıldığı İsra Suresi'nin ilk ayetine ("Kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan... Mescid-i Aksa'ya götüren Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır.") işaret edilerek, onun şanının ve yüceliğinin bizzat Allah tarafından Kur'an'da övüldüğü vurgulanır.

 

Tasavvûfî mânâ:

Mirac, onun peygamberlerin sultanı olduğunu gösterir. Çünkü Hak ile en yakın vuslatı yaşayan odur. “Abdihi – kulu” hitabı, onun en büyük makam olan “abdiyet”e ulaştığını gösterir. Tasavvufta gerçek yücelik “kulluk” mertebesidir.

 

45. Beyit

Aslı

او شبکم دعوت اولدی عالم بالای سیرانه
کیروب رقصۀ فلکلر ایلدی انجم چراغانی

Osmanlıca

O şeb kim da‘vet oldı ‘âlem-i bâlâyı seyrâna
Girüb raksa felekler eyledi encüm çerâğânı

 

Sadeleştirilmiş

O gece ki yüce âlemleri seyre davet edildi,
Felekler raksa girip yıldızlar (onun için) şenlik ışıkları yaktı.

 

Mânâ

Mirac gecesinin gökyüzünde nasıl bir coşkuyla karşılandığı tasvir edilir. Efendimizin bu kutlu yolculuğa davet edilmesi üzerine, bütün felekler (gök katmanları) sevinçlerinden dans etmeye başlamış ve yıldızlar da bu kutlamayı aydınlatmak için birer kandil gibi yanmıştır.

 

Tasavvûfî mânâ:

Mirac gecesi, Ruh-u Muhammedî’nin Âlem-i Lahût ve sırlar âlemine davet edildiği ulvî yolculuktur.
Kâinatın semavî varlıkları bu ilahî yolculuğa sevinçle katılmıştır. Varlık âlemi onun nuruyla coşup zikre durmuş gibidir.

 

46. Beyit

Aslı

ایریشدی مسجد اقصی يه اولدی حکم باریله
امام انبیا و مرسلین اول ذات روحانی

Osmanlıca

İrişdi Mescid-i Aksâ’ya oldı hükm-i Bâr ile
İmâm-ı enbiyâ vü mürselîn ol zât-ı rûhânî

 

Sadeleştirilmiş

Mescid-i Aksa'ya erişti ve Allah'ın emri ile
O ruhani zat, peygamberlerin ve elçilerin imamı oldu.

 

Mânâ

Mirac'ın ilk durağı olan Mescid-i Aksa'ya varışı anlatılır. Orada, Allah'ın emriyle, kendisinden önce gelmiş olan bütün peygamberlere imamlık yaparak namaz kıldırmıştır. Bu olay, onun bütün peygamberlerin lideri ve onların getirdiği tevhid dininin son temsilcisi olduğunu simgeler.

 

Tasavvûfî mânâ:

Mirac yolculuğu Hak kudretiyle gerçekleştiği için zaman ve mekân sınırları kalkmış; bütün menziller anlık bir tecellîde kat edilmiştir.
O, ruhların imamıdır; bütün peygamberlerin hakikati, nübüvvet nuru onda birleşmiştir.

 

47. Beyit

Aslı

چون اول منزلدن اولدی رخش رن عالم بالا
رکابه جان آتوب ماه فلك قالدیردی تابانی

Osmanlıca

Çün ol menzilden oldı rahş-rân-ı ‘âlem-i bâlâ
Rikâba cân atup Mâh-ı felek kaldırdı tabanı

 

Sadeleştirilmiş

O konaktan yüce âlemlere at sürünce,
Göklerin Ay'ı, (onun) üzengisine can atıp taban tepti (koştu).

 

Mânâ

Mescid-i Aksa'dan göklere yükselişi başlar. Bu sırada gökyüzündeki Ay, ona hizmet etmek için o kadar büyük bir arzu duyar ki, atının üzengisine tutunmak için canını verecek gibi koşuşturur. Ay'ın bu davranışı, tüm gök cisimlerinin ona hizmet etme arzusunu temsil eder.

 

Tasavvûfî mânâ:

Mescid-i Aksa’dan sonraki seyir, artık madde âlemini aşan ruhî bir yükseliştir. Bu, hakikate doğru yapılan ulvî bir terakkidir.
Ay ve diğer göksel varlıklar bile onun nuruna hayran olup adeta ona hürmet göstermektedir. Kozmik âlem onun hakikatinin altında kalır.

 

48. Beyit

Aslı

میان بسته اولوب زرّین دواتی در میان ایتمش
عطارد اولدی گویا کاتب احکام دیوانی

Osmanlıca

Miyân-beste olup zerrin devâtı dermiyân itmiş
Utârid oldı gûyâ kâtib-i ahkâm-ı dîvânı

 

Sadeleştirilmiş

(Merkür) belini bağlayıp altın divitini ortaya koymuş,
Utarid (Merkür), sanki divan hükümlerinin kâtibi oldu.

 

Mânâ

Eski astronomi ve edebiyatta Utarid (Merkür) gezegeni, "feleğin kâtibi" olarak bilinir. Efendimizin yükselişi sırasında Utarid, büyük bir saygıyla hizmete hazır bir şekilde belini bağlamış ve bu tarihi olayı ve verilecek ilahi hükümleri kaydetmek için altın divitiyle hazırda beklemiştir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Gök âlemindeki melekûtî varlıklar ilahî yazgının tecellîlerini kaydetmeye hazır bir hâlde bekler gibidir. Bu, hakikatin yazılışını sembolize eder.
Utarid (Merkür), ilham ve hikmetin remzi olarak “ilahi hükümleri yazan kâtip” gibi tasvir edilir. Bu, kozmik düzenin onun hakikatine boyun eğişinin sembolüdür.

 

49. Beyit

Aslı

قدمه ایتدی شنلك زهره اما ليل تل قيردی
ایشتدی نهی سازه صادر اولمش امر و فرمانی

Osmanlıca

Kudûma itdi şenlük Zühre ammâ lîk tel kırdı
İşitdi nehy-i sâze sadr olmış emr u fermânı

 

Sadeleştirilmiş

Zühre (Venüs) gelişiyle şenlik etti ama (sonra) tel kırdı (çalgısını susturdu),
Çünkü çalgı yasağının emrinin ve fermanının çıktığını işitti.

 

Mânâ

Zühre (Venüs) gezegeni ise "feleğin çalgıcısı ve şarkıcısı" olarak tasavvur edilir. Efendimizin geldiğini görünce sevinçle bir şenlik başlatmış, ancak bu kadar yüce ve kutsal bir misafirin huzurunda müzik ve eğlencenin uygun olmayacağına dair ilahi bir yasak olduğunu hissedince, saygısından dolayı çalgısını susturmuştur.

 

Tasavvûfî mânâ:

Zühre (Venüs), neşe ve güzellik remzidir; fakat Miraç’ın ilahî heybeti karşısında beşerî neşeler susar. Nefsin zevki kırılır, ruhun zevki açılır.
İlahi huzurda dünyevî sesler ve eğlenceler biter; kalp yalnızca ilahî zikre yönelir. “Sâze yasak” ifadesi: beşerî neşenin sükûtudur.

 

50. Beyit

Aslı

مهیا اولدی مهر عالم آرای سروبی پا
اوره اوعرصه تنهاده زرّین طوپه چوکانی

Osmanlıca

Müheyyâ oldı Mihr-i ‘alem-arâ bi-ser u bi-pâ
Ola ol arsa-i pehnâda zerrin topa çevgânı

 

Sadeleştirilmiş

Âlemi süsleyen Güneş, başsız ve ayaksız (kendinden geçmiş halde) hazırlandı ki,
O geniş alanda, altın bir topa çevgen (polo sopası) olsun.

 

Mânâ

Güneş, bu kutlu misafiri karşılamanın heyecanıyla aklını ve benliğini yitirmiş bir halde hazırda beklemektedir. Amacı, o sonsuz gökyüzü sahasında, Efendimizin oynayacağı çevgen (polo benzeri bir oyun) için kendisini bir sopa, parlak gezegenleri de altın bir top yapmaktır. Bu, Güneş'in bile ona hizmetkâr olma arzusunu gösteren bir ifadedir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Güneş bile Miraç sahnesinde başsız ayaksız gibi tasavvur edilir. Yani, kozmik nurların hepsi Hakikat-i Muhammediyye’nin nurunda fânî olur.
Güneş bile o ilahî meydanda bir top gibi dönmektedir; yani bütün kâinat onun hakikatinin etrafında hizmet hâlinde. Bu, varlığın onun hakikatine secde edişinin remzidir.

 

51. Beyit

Aslı

سلحدار اولمغه شایسته در بهرام خون افشان
طاقنسون بویننه حاضر اولوب شمشیر برّانی

Osmanlıca

Silah-dar olmağa şâyestedür Behrâm-ı hûn-feşan
Takınsun boynına hazır olup şemşir-i bürrâni

 

Sadeleştirilmiş

Silahşör olmaya layıktır kan döken Merih (Mars),
Hazır olup keskin kılıcı boynuna takınsın.

 

Mânâ

Savaş ve kahramanlık gezegeni olarak bilinen Merih (eski adıyla Behram), Peygamberimiz'in silahşörü, yani kişisel muhafızı olmaya en layık adaydır. Bu şerefli görevi yerine getirmek için en keskin kılıcını kuşanıp hazırda beklemelidir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Behrâm (Mars), kan dökücü bir yıldızdır; burada nefsi temsil eder. Nefis, savaşçıdır; sürekli mücadele ister. Tasavvufta nefis, kişinin içindeki “cihad-ı ekber” savaşının merkezindedir.
Şair der ki: “Nefis silahdarlığa layıktır.”
Yani insanda mücadele edecek potansiyel en çok nefiste vardır.
Boynuna asılı keskin kılıç ise mücahede kılıcıdır:
– Nefsi tezkiye etmek,
– Kötü huyları kesip atmak,
– Günahlara karşı savaşmak.
Bu beyit, “Nefis mücadele için yaratılmıştır; ama bu kılıçla Hakk’a doğru yönelirse hayra dönüşür.” işaretini taşır.

 

52. Beyit

Aslı

دخی کورمزدی نحس طالع تحو یل ایدر سعده
ایدرسه مطبخ جودنده آشجی باشی کیوانی

Osmanlıca

Dahi görmezdi nahs-i tâli‘i tahvîl ider sa‘de
İderse matbah-ı cûdında aşcıbaşı Keyvânî

 

Sadeleştirilmiş

Talihinin uğursuzluğunu artık görmez, (onu) uğurluya çevirirdi,
Eğer O'nun cömertlik mutfağında Zühal (Satürn) aşçıbaşılık yapsaydı.

 

Mânâ

Astrolojide en uğursuz gezegen olarak kabul edilen Zühal (Keyvan) bile, eğer Peygamber'in sonsuz cömertliğinin bir parçası olup onun "mutfağında" bir hizmetkâr olabilseydi, bütün uğursuzluğundan kurtulur ve talihli bir yıldıza dönüşürdü.

 

Tasavvûfî mânâ:

Nahs (uğursuz) olan Satürn, talihi kötü yıldızdır. Fakat eğer Allah’ın cömertlik mutfağına hizmetçi olursa, kötü talihi bile hayra dönüşür.
Kişi kötü huylarla dolu olsa bile, Hakk’ın kapısında hizmete yönelirse talihi değişir.
Nefis terbiyesi ve tevazu, uğursuzluğu sa’da (hayıra) çevirir.
Hak yoluna hizmet eden, karanlık huylarını nurlaştırır.

 

53. Beyit

Aslı

قپوده مشتریدر قوللغه بی سیم و زر اما
کیم الورکیم صاتارمش اویله یرده بویله دربانی

Osmanlıca

Kapuda Müşteri’dür kulluğa bi-sîm u zer ammâ
Kim alur kim satarmış öyle yerde böyle der-bânı

 

Sadeleştirilmiş

Kapıda Jüpiter'dir, gümüşsüz ve altınsız (ücretsiz) kulluğa (hazır), ama
Öyle bir yerde böyle bir kapıcıyı kim alır, kim satar ki?

 

Mânâ

En talihli ve değerli gezegen olan Müşteri (Jüpiter), Peygamberimiz'in kapısında hiçbir karşılık beklemeden kapıcılık (derban) yapmak için beklemektedir. Ancak şair, Peygamberimiz'in makamının o kadar yüce olduğunu söyler ki, böyle bir yerde Jüpiter gibi değerli bir hizmetkâr bile sıradan kalır; onun değerini kimse fark etmez bile.

 

Tasavvûfî mânâ:

Müşteri (Jüpiter), hayırlı yıldızdır; ihsan ve bereketin remzidir.
Şair bu yıldızı bile Hakk’ın kapısında karşılıksız bir kul gibi göstermiştir.
Hakk’ın dergâhında makamlar yok olur, herkes kullukta eşittir.
Sîm (gümüş) ve zer (altın) yani dünyevî değerler orada geçmez.
“Kim alır, kim satar orada böyle bir kapıcıyı?” demek:
Hakk’ın kapısının hizmetçisi bile değerlidir, dünyalık ölçülerle tartılmaz.
Bu, mürşid kapısının da kıymetine işarettir.

 

54. Beyit

Aslı

امام انبیا کرسی نشین نصح و پندا ولدی
ثوابت آسمان هشتمله جمع اولسه ارزانی

Osmanlıca

İmâm-ı enbiyâ kürsî-nişîn-i pend ü nush olda
Sevâbit âsumân-ı heştümle cem‘ olsa erzanı

 

Sadeleştirilmiş

Peygamberlerin imamı, öğüt ve nasihat kürsüsüne otursa,
Sekizinci gökyüzündeki sabit yıldızlar toplansa, (dinleyicilerin) en değersizi (olur).

 

Mânâ

Eğer Peygamber Efendimiz bir konuşma yapmak için kürsüye çıksa, onu dinlemek için öyle yüce bir topluluk oluşurdu ki, eski inanışa göre en üst kat olan sekizinci gökteki sabit yıldızlar bile o meclisin en sıradan, en değersiz üyeleri sayılırdı.

 

Tasavvûfî mânâ:

Burada Resûlullah’ın “pend ve nasihat kürsüsü”ne oturması,
kâinatın bütün sabit yıldızlarını, yani bütün hakikat nurlarını aşan bir makam ifade eder.
– O’nun hikmeti bütün âlemlere yön verir.
– Bütün âlemin nurları toplansa bile, bir tek sözünün değerine yetişemez.
– Bütün irfan gökleri, O’nun hikmet kürsüsüne göre düşüktür.
Bu beyit “Resûlullah’ın mutlak rehberliği” hakikatini anlatır.

 

55. Beyit

Aslı

ثور کردن نهاده کشت آمال جهان بانه
قبول ایتسه حمل قوچ باشنه اولمازمی قربانی

Osmanlıca

Sevir-gerden nihâda kîşt-i âmâl-i cihân-bâna
Kabûl itse hamel koç başına olmaz mı kurbânı

 

Sadeleştirilmiş

(Boğa burcu) Boğa boynunu, cihan bahçıvanının emeller tarlası(nı sürmek) için sunar,
(Koç burcu) Koç, kabul etse, O'nun başına kurban olmaz mı?

 

Mânâ

Burçlar da ona hizmet için sıraya girmiştir. Boğa (Sevir) burcu, "cihanın bahçıvanı" olan Peygamber'in tarlasını sürmek için güçlü boynunu uzatır. Koç (Hamel) burcu ise, Hz. İsmail'in kurban edilişine telmihle, eğer kabul ederse kendisini Peygamber için kurban etmeye hazırdır.

 

Tasavvûfî mânâ:

Bu beyit burçlardan işaretle Hak yolunun kudsiyetini anlatır.
Dünyanın bütün arzuları (âmâl-i cihan-bân) O’nun yolunda boyunduruk taksa bile yetmez.
Hamel (Koç) burcu “baş, öncülük, kurbanlık” remzidir.
Tasavvufta Koç’un baş olması: nefsin kurban edilmesi demektir.
Yani:
Nefis, arzular ve dünya baştan sona kurban edilmedikçe hakikate girilemez.
Bu, seyr ü sülûkun temel işaretidir.

 

56. Beyit

Aslı

مکملدر سلاحی قوللغه جوزا کمر بسته
اسد اولمق عدوی دینه گویا حیدر ثانی

Osmanlıca

Mükemmeldür silâhı kulluğa cevzâ kemer-beste
Esed olmuş ‘adû-yı dîne gûyâ Haydar-ı sânî

 

Sadeleştirilmiş

Silahı mükemmeldir, kulluk için İkizler (Cevza) kemerini bağlamıştır,
Aslan (burcu), din düşmanına karşı sanki ikinci Haydar (Hz. Ali) olmuştur.

 

Mânâ

İkizler (Cevza) burcu, silahlarını kuşanmış ve hizmete hazır bir şekilde kemerini bağlamıştır. Aslan (Esed) burcu ise, din düşmanlarına karşı savaşmak için adeta "ikinci bir Hz. Ali" (lakabı Haydar, yani Aslan) kesilmiştir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Cevzâ (İkizler) kemer bağlamış, Esed (Aslan) ise düşmanı boğan bir güçtedir.
Bu işaretler hak yolcusundaki hilim ve celâl dengesidir:
– Cevzâ: akıl, hikmet, ölçü.
– Esed: celâl, mücadele, düşmanla savaş.
– Haydar-ı sânî: Hz. Ali’nin “ikinci bir manevî nur” ile temsil edilmesi.
Tasavvufta:
Hak yolcusu hem hikmetle kuşanır hem nefis düşmanı ile cesurca savaşır.
Tarikatın temel esası olan “cihad-ı ekber”e vurgu vardır.

 

57. Beyit

Aslı

درنده سنبله زاد و نوا سز درد مندیدر
اولورسه شایکان در خوشه چین کشت احسانی

Osmanlıca

Derinde sünbüle zâd u nevâsuz derd-mendidür
Olursa şâyegândur hûşe-çîn-i kîşt-i ihsânı

 

Sadeleştirilmiş

Kapısında Başak (Sünbül), azıksız ve nasipsiz, dertli bir haldedir,
O'nun ihsan tarlasının başak toplayıcısı olursa, (bu ona) yakışır/değer.

 

Mânâ

Elinde başak demetiyle tasvir edilen Başak (Sünbüle) burcu, Peygamberimiz'in kapısında, onun cömertliğine muhtaç, aç ve dertli bir dilenci gibi beklemektedir. Eğer Peygamberimiz'in "ihsan tarlasından" dökülenleri toplamasına izin verilirse, bu onun için en büyük şeref olacaktır.

 

Tasavvûfî mânâ:

Sünbüle (Başak), iç âlemde dertli, muhtaç fakat ihsan tarlasından başak toplamak isteyen dervişi temsil eder.
Başak toplamak:
– Hikmet devşirmek,
– Marifet elde etmek,
– Hakk’ın ihsanından nasip almak.
Derviş, kendi hâlinde dertli görünse de, gönlü Allah’ın ihsan tarlasından nasip devşirmeye layıktır.
Bu beyit, sâlikin iç yoksulluğunu ama aynı zamanda seçilmişliğini anlatır.

 

58. Beyit

Aslı

کوز آچمشدر کواکب خاکپای کحلنی کوزلر
نوله آغر صاترسه آسمان دستنده میزانی

Osmanlıca

Göz açmışdur kevâkib hâk-i pây-i kuhlini gözler
N’ola ağır satarsa âsumân destinde mîzânı

 

Sadeleştirilmiş

Yıldızlar gözlerini açmış, (O'nun) ayağının toprağından sürmeyi gözler,
Gökyüzü, elindeki Teraziyi (Mizan'ı) pahalıya satsa ne olur?

 

Mânâ

Bütün yıldızlar uyanık bir şekilde, Peygamberimiz'in ayağının altındaki toprağı kapıp gözlerine sürme olarak çekmeyi beklemektedir. Bu toprak o kadar değerlidir ki, adalet ve ölçüyü temsil eden Terazi (Mizan) burcunu elinde tutan gökyüzü, bu değerli sürme karşısında kendi burcunu ne kadar pahalıya satmaya çalışsa da boşunadır.

 

Tasavvûfî mânâ:

Yıldızların bile onun ayak tozuna sürme yapmak istemesi,
Hazret-i Peygamber’in nurunun tüm âlemlerce talep edildiğini gösterir.
Tasavvufta yıldızlar:
– Nurlar,
– Manevî makamlar,
– Velayetin dereceleri.
Hepsi “ayak toprağına sürme olmak”, yani onun yoluna uymak ister.
Gökyüzünün teraziyi elinde ağır basması da:
Kâinatın bütün değerlerinin O’nun nurunun yanında hafif kaldığını ifade eder.

 

59. Beyit

Aslı

سرطان ایله عقربدن بویوللرده نشان اولمز
رهندن دور ایدرلرموزیاتی دور باشانی

Osmanlıca

Serâtân ile akrebden bu yollarda nişan olmaz
Rehinden dür iderler mûziyâtı dür-bâşanı

 

Sadeleştirilmiş

Bu yollarda Yengeç'ten ve Akrep'ten bir iz olmaz,
(Çünkü) hizmetkârlar, eziyet veren şeyleri yoldan uzaklaştırırlar.

 

Mânâ

Zararlı ve tehlikeli olarak bilinen Yengeç (Seretan) ve Akrep burçlarının, Peygamberimiz'in Mirac yolculuğu güzergahında bulunmasına imkân yoktur. Çünkü onun meleklerden oluşan hizmetkârları, yol üzerindeki bütün zararlı ve eziyet verici şeyleri önceden temizlerler.

 

Tasavvûfî mânâ:

Serâtân (Yengeç) ve Akreb (Akrep), burçların karmaşık, gizemli, ince yolculuklarını temsil eder.
Bu yol (Resûlullah’ın yolu) öyle yücedir ki, yıldızların işaretleri bile burada yol bulamaz.
Manevî yol, astrolojinin, feleğin, kozmik işaretlerin ötesindedir.
“Rehinden dönerler” yani:
Kozmik nurlar bile O’nun rehberliği yanında sönükleşir.

 

60. Beyit

Aslı

شهابی زه هلالی ایلسه زهگیر بر عبدی
ایدردی بر گیاده قوس چرخ اولسه آدمانی

Osmanlıca

Şihâbı zih hilâli eylese zih-gîr bir ‘abdi
İderdi bir keyâde kavs-i çarhı olsa idmânı

 

Sadeleştirilmiş

Bir kulu, hilali okçu yüzüğü, kayan yıldızı da yay kirişi yapsa,
Gökyüzü yayını (bile) bir çekişte (kullanmak) onun alıştırması olurdu.

 

Mânâ

Efendimizin hizmetkârlarının gücü o kadar fazladır ki, içlerinden sıradan bir kul bile gök cisimlerini okçuluk malzemesi yapabilir: Hilal'i parmağına okçu yüzüğü (zihgir), kayan bir yıldızı (şihab) da yayına kiriş yapabilir. Onun için gökyüzünü bir yay gibi kullanmak, sadece basit bir alıştırma (idman) olurdu.

 

Tasavvûfî mânâ:

Bir kul şihabı (yıldızı) hilale çevirebilse, göklerin işleyişini yönetecek güçte olsa bile…
Tasavvufta şihab: ilham, nurlar, hilal ise velayet derecesinin başlangıcıdır.
Yani sâlik:
– İlhamları hilal gibi parlak bir makama dönüştürse,
– Manevî devranı yönetecek rütbeye erişse bile…
Bu makamlar, Resûlullah’ın hakikatine nispetle yok hükmündedir.
Seyr u sülûkun zirvesi bile Muhammedî nura muhtaçtır ve ona tabi olmadan kemale ermez.

 

61. Beyit

Aslı

نواله قيدی اولماز سیر چشم ذوق دیداره
تناول ایتمسه شایسته در جدی اولسه بریانی

Osmanlıca

Nevale kaydı olmaz seyr-i çeşm-i zevk-i dīdâra
Tenâvül itmese şayestedür cedy olsa biryânı

 

Sadeleştirilmiş

(Onun) güzelliğini seyretme zevkinin bulunduğu göz gezintisinde azık kaygısı olmaz,
Oğlak (burcu) kebap olsa da yemese yeridir.

 

Mânâ

Peygamber Efendimizin ulaştığı manevi makamlarda, ilahi güzellikleri seyretmenin verdiği ruhsal zevk o kadar büyüktür ki, yeme içme gibi dünyevi ihtiyaçlar tamamen ortadan kalkar. Bu yüzden, Oğlak burcu kendini bir kebap olarak sunsa bile, Peygamberimiz'in ona iltifat etmemesi gayet doğaldır, çünkü o çok daha yüce bir zevk içindedir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Dîdârın (ilâhî cemâlin) seyriyle meşgul olan göz için yeme içme, dünyalık, geçim gibi şeylerin bir anlamı kalmaz.
Bu hâl, vecd ve huzur hâlidir.
“Cedy biryânı” yani keçi kızartması gibi dünyevî nimetleri ağzına almaması:
Hak aşığı için dünyevî arzuların anlamını yitirip sadece ilâhî güzelliğe yönelmesini ifade eder.
Nevale yokluğu: kesretin terki,
Dîdâr zevki: vahdete yöneliş demektir.

 

62. Beyit

Aslı

دلودولاب ایله پر چشمۀ خوردن چکوب انی
صوررسه شایکاذدررهکذار شاه دورانی

Osmanlıca

Deliv dulâb ile ser-çeşme-i horden çeküp abı
Sürerse şâyegândur reh-güzar-ı şah-ı devrânı

 

Sadeleştirilmiş

Kova (burcu), dolabıyla Güneş pınarından su çekip,
Devranın sultanının yoluna serpse yakışır.

 

Mânâ

Kova (Deliv) burcu da bu kutlu yolculukta hizmet etmek ister. Kova, su taşıma sembolünü kullanarak, Güneş'in kendisini bir pınar kabul edip oradan aldığı ışık ve nur suyunu, "devirlerin sultanı" olan Peygamberimiz'in geçeceği yollara bir saygı ifadesi olarak serper.

 

Tasavvûfî mânâ:

Dulâb (su dolabı), delîv (kova) ile suyu kaynaktan çeker.
Tasavvufta:
– Dulâb kalp,
– Kova zikir,
– Su ilâhî feyiz
olarak yorumlanır.
Bir kimse zikrin kovasıyla ilâhî kaynaktan su çekerse, onun yolu “şah-ı devran” yani kâinatın sultanı olan Resûlullah’ın yolu olur.
Bu beyit:
Zikrin insanı Peygamberî yola ulaştıran feyiz yolculuğunu anlatır.

 

63. Beyit

Aslı

پشوب تنور خورده اول خدیوه زاد راه اولسون
بو لنمازدی یم اخضرده هر کز حوتك اقرانی

Osmanlıca

Pişüb tennür-ı horde ol hıdıve zad-ı rah olsa
Bulınmazdı yem-i ahzarda hergiz hütun akrânı

 

Sadeleştirilmiş

Güneş'in fırınında pişip o ulu zata yol azığı olsa,
Yeşil denizde (okyanusta) asla Balık (burcunun) bir benzeri bulunmazdı.

 

Mânâ

Balık (Hût) burcu da kendini feda etmek ister. Eğer Güneş'in ateşinde pişip Peygamberimiz'e yol yiyeceği olarak sunulabilseydi, bu ona öyle bir şeref kazandırırdı ki, yeryüzündeki hiçbir denizde onun kadar değerli başka bir balık bulunamazdı.

 

Tasavvûfî mânâ:

Hıdıv (Mısır valisi), zad-ı rah (yol azığı) yapsa bile; yani en yüksek dünya makamları bile bir dervişin feyzine denk olamaz.
Tennur-ı horde: gönlün tandırı, kalbin pişmesi.
Tasavvufta pişmek: Tecrübe, muhabbet ve marifetle olgunlaşma demektir.
Beyit şöyle der:
Dünya makamları ne kadar büyük olursa olsun, kalbi pişmiş bir ârifin azığına denk olamaz.

 

64. Beyit

Aslı

قتی ساده بولندی یوق نثاره قدرتی اما
فلك اطلس دوشردی پاینه السیدی شایانی

Osmanlıca

Katı sade bulındı yok nisâra kudreti ammâ
Felek atlas döşerdi payına olsaydı şayanı

 

Sadeleştirilmiş

(Felek) çok sade bulundu, (hediye) saçmaya gücü yok ama,
Eğer layık olsaydı, gökyüzü onun ayağına atlas kumaş döşerdi.

 

Mânâ

Gökyüzü (felek), bu yüce misafir karşısında kendini çok basit ve fakir hisseder. Onun şanına layık hediyeler sunacak gücü yoktur. Ancak eğer bu şerefe nail olabilseydi, en değerli kumaşı olan yıldızlarla süslü gökyüzünü, bir atlas kumaşı gibi Peygamberimiz'in ayaklarının altına sererdi.

 

Tasavvûfî mânâ:

“Nisâr” yani kendini Hakk yolunda feda edebilme gücü yoksa, kişi sade, değersiz görünür.
Ama eğer buna layık olsaydı felek (gök) bile ona atlas sererdi.
Kendini Hakk’a teslim eden kimseye kâinat bile hizmetkâr olur.
Fakat nefsi feda etmeye gücü olmayan, manevî yükselişte nasipsiz kalır.
Beyit:
Manevî liyakatın dış süsten daha kıymetli olduğunu vurgular.

 

65. Beyit

Aslı

کیچوب بو پرده دن چون ایرشدی سرّ مکتومه
تمام اولدی سخن اندیشه بولدی حدو پایانی

Osmanlıca

Giçüb bu perdeden çün irişdi sırr-ı mektûma
Tamâm oldı sühan endişe buldı hadd u pâyânı

 

Sadeleştirilmiş

Bu perdeden geçip gizlenmiş sırra erişince,
Söz tamam oldu, düşünce (ise) sınırını ve sonunu buldu.

 

Mânâ

Bu, Mirac'ın zirvesidir. Peygamberimiz, yaratılmış âlemin "perdesini" geçerek, kimsenin bilemediği "gizli sırra" (Allah'ın katına) ulaşmıştır. O noktada, beşeri dil ve kelimeler yetersiz kalır ("söz biter") ve insan düşüncesi aciz kalır, çünkü idrak sınırlarının sonuna gelinmiştir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Perde: kesret perdesi, benlik ve dünya engelleri.
Sırr-ı mektûm: gizli sır; hakikat-i Muhammediye.
Bir kul bu perdeden geçip o sırra erişince:
– Söz (sühan) biter,
– Düşünce (endişe) durur,
– Akıl sınırına ulaşır.
Hakikatin özüne erişildiğinde akıl susar, dil kapanır; hakikat zevken idrak edilir.

 

66. Beyit

Aslı

قدم احوالنی حادث نه بلسون صورمه بیهوده
محصل بو مقامی در که ایرمز عقل انسانی

Osmanlıca

Kıdem ahvalini hadis ne bilsün sorma bi-hûde
Muhassal bu makamı der-geh irmez 'akl-ı insani

 

Sadeleştirilmiş

Yaratılmış olan, ezelî olanın hallerini ne bilsin? Boşuna sorma.
Kısacası, bu makama insan aklı erişemez.

 

Mânâ

Şair, bir önceki beyti açıklar. "Hadis" (sonradan yaratılmış olan varlık) "kıdem"in (ezelî, başlangıcı olmayan varlığın, yani Allah'ın) hallerini kavrayamaz. Bu nedenle bu konuda soru sormak boşunadır. Özetle, insan aklı bu yüce makamı anlamaktan acizdir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Kıdem: başlangıcı olmayan ezelîlik.
Hadis: sonradan yaratılmış olan insan aklı.
Sonradan yaratılmış olan akıl, ezelî hakikati anlayamaz.
Bu makama akıl erişemez; ancak kalp ve keşif ile idrak edilir.
Soru sormak faydasızdır; akıl bu sahada yetersizdir.

 

67. Beyit

Aslı

مقام اوزکه در زیرا مقام لی مع اللهی
جهالتله دوشرمه وادی انگاره یارانی

Osmanlıca

Makâm-ı özgedür zirâ maķâm-ı "lîmaallah"
Cehaletle düşürme vadi-i inkâra yaranı

 

Sadeleştirilmiş

Çünkü bu bambaşka bir makamdır, "Benim Allah ile olduğum" makamıdır,
(Ey dost,) cehaletle (bu konuyu) inkâr vadisine düşürme.

 

Mânâ

Bu makam, Peygamber Efendimizin "Benim Allah ile öyle bir vaktim olur ki..." hadisiyle işaret ettiği, hiçbir melek veya peygamberin giremediği çok özel bir manevi haldir. Şair, okuyucuyu uyararak, bu aklın ötesindeki durumu anlamadın diye sakın cehalete düşüp inkâr etme der.

 

Tasavvûfî mânâ:

“Lîmaallah”:
Allah’a mahsus olan, yalnız O’nun bildiği sırlar.
Bu makam:
– Vahdet sırrı,
– Zat tecellisi,
– Kelâm ve aklın ötesi.
Bu derin hakikatler cehaletle inkâra düşülürse tehlikelidir.
Hak yolcusu anlamadığı yeri inkâr etmemelidir.
İnkâr vadisi en tehlikeli uçurumdur.

 

68. Beyit

Aslı

یتر چك دیزکنی بسدر تکاپویه مساغ اولماز
کمیت خامه نك یوقدر بو وادیلرده جولانی

Osmanlıca

Yeter çek dizgini besdür tekâpûya mesağ olmaz
Kemiyyet hamenün yokdur bu vâdilerde cevlanı

 

Sadeleştirilmiş

Yeter, dizginleri çek, kâfidir, (daha fazla) çabalamaya izin yoktur,
Kalemin bu vadilerde gezinmesine imkân yoktur.

 

Mânâ

Şair, artık kendi kalemine seslenir. Bu konuyu anlatmaya çalışmayı bırakmasını söyler. Çünkü kalem (yani dil ve ifade gücü), bu manevi ve aşkın vadilerde dolaşamaz, oraları tasvir edemez.

 

Tasavvûfî mânâ:

Bu vadiler: marifet vadileri, hakikat seyri.
Tekâpû: koşuşma, hırs, acelecilik.
Hakikat yolunda koşuşturma ve acele olmaz; sükûnet esastır.
Bu vadide çokluk (kemiyyet) değil, nitelik (keyfiyet) önemlidir.
Akıl, mal, makam, ilim çokluğu bir şey ifade etmez.
Bu yol ancak derin bir teslimiyet ve sabırla aşılır..

 

69. Beyit

Aslı

ایاشاه رسل فخر دو عالم سید کونین
سنك شوقکله ایلر چرخ کردن رقص دورانی

Osmanlıca

Eya şâh-ı rüsül fahr-i dü-'alem seyyid-i kevneyn
Senün şevkünle eyler çarh-ı gerdün raks-ı devranı

 

Sadeleştirilmiş

Ey resullerin şahı, iki âlemin övüncü, iki cihanın efendisi!
Dönen felek, senin aşkınla bu devran dansını yapar.

 

Mânâ

Şair, konuyu değiştirip doğrudan Peygamberimiz'e seslenmeye başlar. Onu en yüce unvanlarla över. Bütün kâinatın, gökyüzünün ve feleklerin dönüşünün anlamsız bir hareket olmadığını, bu dönüşün aslında Peygamberimiz'e duyulan aşk ve şevkle yapılan bir sema, bir dans olduğunu söyler.

 

Tasavvûfî mânâ:

Resûlullah övülüyor:
– Şah-ı rüsûl (peygamberlerin sultanı)
– Fahr-i dü-âlem (iki âlemin övüncü)
– Seyyid-i kevneyn (iki dünyanın efendisi)
Kâinatın tüm devranı, hareketi, ritmi O’nun nurunun iştiyakıyla döner.
Zaman bile O’na muhabbetle akmaktadır.
Sema ve devran, Muhammedî nur etrafında dönen âlemin sembolüdür.

 

70. Beyit

Aslı

سن اول سلطان عالم سنکه دنیا زیر حکمنده
قپوکده عبد کمتردر جهانك تاجدارانى

Osmanlıca

Sen ol sultan-ı âlemsin ki dünyâ zīr-i hükmünde
Kapunda abd-i kem-terdür cihanun tac-dârânı

 

Sadeleştirilmiş

Sen o âlemin sultanısın ki, dünya senin hükmünün altındadır,
Cihanın taç sahipleri (kralları), senin kapında en değersiz bir kuldur.

 

Mânâ

Peygamberimiz'in manevi otoritesinin mutlak olduğu vurgulanır. Onun manevi saltanatı o kadar büyüktür ki, bu dünyanın en güçlü kralları ve imparatorları bile onun kapısında en aşağı mertebedeki bir hizmetkârdan daha değersizdir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Resûlullah’ın sultanlığı, zahirî değil, hakikî ve ilâhî bir sultanlıktır.
Dünyanın tacdarları (krallar, hükümdarlar) bile O’nun kapısında:
– En küçük kul
– En zayıf hizmetçi gibidir.
Velâyet ve nübüvvet nurunun sultanlığı, tüm dünya saltanatını geride bırakır.
Hakiki izzet O’na hizmettedir.

 

71. Beyit

Aslı

سکا لایق سنی مدح ایتمکه قادر دکل انسان
کذر ایتمش سنك نعت شريفك حد امکانی

Osmanlıca

Sana layık seni medh itmege kadir degül insan
Güzer itmiş senün na't-i şerifün hadd-i imkânı

 

Sadeleştirilmiş

İnsan, seni sana layık bir şekilde övmeye kadir değildir,
Senin şerefli övgün, imkân sınırını aşmıştır.

 

Mânâ

Şair, tevazu göstererek, hiçbir insanın Efendimiz'i onun şanına yakışır bir şekilde övemeyeceğini itiraf eder. Çünkü onu övmek, insan yeteneğinin ve imkânlarının sınırlarını aşan bir iştir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Hiçbir insan, senin şanına layık şekilde seni övemeye güç yetiremez; çünkü övgülerimizin sınırı, senin yüceliğinin çok gerisinde kalır. Hakikatte Peygamberimiz’i ancak Allah övebilir.

 

72. Beyit

Aslı

نیچه ایتمز کذر نعت شريفك حد امکانی
سنی مدح ایلین باری خدادر ای کرمکانی

Osmanlıca

Nice itmez güzer na't-i şerifün hadd-i imkânı
Seni medh eyleyen bâr-ı Huda'dur ey kerem-kânı

 

Sadeleştirilmiş

Senin şerefli övgün imkân sınırını nasıl aşmasın ki?
Ey cömertlik kaynağı, seni (hakkıyla) öven Allah'ın kendisidir.

 

Mânâ

Bir önceki beytin sebebi açıklanır. Peygamberimiz'i övmek neden imkânsızdır? Çünkü onu Kur'an-ı Kerim'de öven bizzat Yüce Allah'tır. Allah'ın övdüğü bir varlığı, bir insanın layıkıyla övebilmesi mümkün değildir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Elbette naatlar seni övmekte kifayetsiz kalır; zira seni gerçekten öven, yalnızca Allah’ın kendisidir. Kulun övgüsü, ancak ilahî övgünün gölgesidir.

 

73. Beyit

Aslı

کنهکاران پناهی امتك عمخواری سلطانم
کیمه عرض ایلیم سن وآرایكن حال پریشانی

Osmanlıca

Güneh-kâran penahı ümmetün gam-hevarı sultanum
Kime 'arz eyleyüm sen var iken hal-i perişanı

 

Sadeleştirilmiş

Ey günahkârların sığınağı, ümmetinin dert ortağı olan sultanım!
Sen var iken, bu perişan halimi kime arz edeyim?

 

Mânâ

Şair, bu kadar yüce övgüden sonra tekrar kendi acizliğine ve günahkârlığına döner. Peygamberimiz'e, "Sen günahkârların sığınağı, ümmetinin derdini paylaşansın. Benim sığınacak başka kimsem yok. Bu perişan halimi senden başka kime anlatabilirim?" diyerek ondan şefaat ve yardım diler.

 

Tasavvûfî mânâ:

Ey günahkârın sığınağı, ümmetin dert ortağı! Sen varken kime arz edeyim perişanlığımı? Tasavvufta bu, müridin mürşid-i kâmile iltica etmesi gibi, ümmetin de rehber-i mutlak olan Resûlullah’a yönelişidir.

 

74. Beyit

Aslı

کنهکارم یوزم قاره سوزم بیهوده آواره
بکا سندن اولور چاره مدد ای مرحمت کانی

Osmanlıca

Güneh-kârum yüzüm kara sözüm bi-hûde avare
Bana senden olur çâre meded ey merhamet-kânı

 

Sadeleştirilmiş

Günahkârım, yüzüm kara, sözüm boşuna avaredir,
Bana çare senden olur, yardım et ey merhamet kaynağı!

 

Mânâ

Şair, kendi acizliğini ve günahkârlığını bir kez daha itiraf eder. Yaptıklarının utancıyla yüzünün kara, sözlerinin ise boş ve anlamsız olduğunu söyler. Bu durumdan kurtulmak için tek çarenin Peygamber Efendimiz olduğunu belirterek, onun sonsuz merhametine sığınır ve ondan medet umar.

 

Tasavvûfî mânâ:

Ben günahkârım, yüzüm kara; sözüm dağınık ve değersiz. Bana ancak senin şefaatin çare olur. Bu, bir kulun tüm kusurlarını görüp mutlak merhamet kapısına sığınmasını anlatır.

 

75. Beyit

Aslı

سوزك کچمز دکلدر ای شفاعت اسی سلطانم
دیلك ايله خدادن (حاذق) پر جرم و عصیانی

Osmanlıca

Sözün giçmez degüldür ey şefa'at ıssı sultanum
Dilün eyle Huda'dan Hazık-ı pür-cürm u isyanı

 

Sadeleştirilmiş

Sözün geçmez değildir, ey şefaat sahibi sultanım,
(Bu) çok suçlu ve isyankâr Hâzık'ı Allah'tan dile.

 

Mânâ

Şair, Peygamberimiz'in Allah katındaki değerini ve sözünün geri çevrilmeyeceğini bilir. Bu inançla, kendi mahlasını (takma adını) kullanarak, "Ey şefaat yetkisinin sahibi sultanım, benim gibi günahkâr bir kul olan Hâzık'ın affedilmesi için Allah'a dua et, O'ndan beni iste," diye yalvarır.

 

Tasavvûfî mânâ:

Ey şefaat sahibi sultanım! Senin sözün geçmez değildir; Allah katında makbuldür. Bu çok günahlı Hazık için Rabbinden af dile. Bu, Resûlullah’ın makbul şefaatinin tasavvuftaki “vasıta-i rahmet” makamını gösterir.

 

76. Beyit

Aslı

لسانكدن چون اولدی نطق لولم تذ هبوا صادر
دریغ ایتمه بوعبد کمترکدن خوان غفرانی

Osmanlıca

Lisânundan çün oldı nutk-i "lev lem tuznibu" sâdır
Dirig itme bu abd-i kem-teründen hevan-ı gufranı

 

Sadeleştirilmiş

Mademki "Eğer günah işlemeseydiniz..." sözü senin dilinden çıktı,
Bu en değersiz kulundan af sofrasını esirgeme.

 

Mânâ

Şair, "Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize günah işleyip, mağfiret dileyen bir kavim getirirdi de onları bağışlardı," mealindeki hadis-i şerife işaret eder. Madem günah işlemenin ve af dilemenin ilahi rahmetin bir tecellisi olduğunu bizzat sen söyledin, o halde bu af sofrasından benim gibi aciz bir kulu mahrum bırakma der.

 

Tasavvûfî mânâ:

Madem ki senin mübarek dilinden “Eğer günah işlemese idiniz…” hadisi sadır oldu; günahkârlara rahmet kapısını açtın. O hâlde şu aciz kuldan da mağfiret yardımını esirgeme. Bu, günahın bile affa vesile olabileceğini ifade eden derin bir tasavvufî bakıştır.

 

77. Beyit

Aslı

آغرمشدرسنی تصدیقله توحید باریده
زبانی دستنه ریش سفیدم کورمه ارزانی

Osmanlıca

Ağırmışdur seni tasdik ile tevhid-i Bâri'de
Zebanı destine riş-i sefidüm görme erzânı

 

Sadeleştirilmiş

Seni tasdik etmekle ve Yaradan'ın birliğini (söylemekle) ağarmıştır,
(Bu) beyaz sakalımı elinin altında değersiz görme.

 

Mânâ

Şair, Peygamberimiz'e olan bağlılığını delil gösterir. "Benim bu ağarmış sakalım, ömrümün seni ve Allah'ın birliğini tasdik etmekle geçtiğinin bir ispatıdır. Lütfen bu ömürlük sadakatimi ve yaşlılığımı hiçe sayma, ona bir değer ver," diyerek şefaat talep eder.

 

Tasavvûfî mânâ:

Senin nübüvvetini tasdik edip Allah’ı birlemede dilim ağır işlemiş olabilir; sakalımın beyazlığına bakıp bunu değersiz görme. Tasavvufta bu, “gecikmiş tövbenin bile kıymetli olduğu” anlayışıdır.

 

78. Beyit

Aslı

بنی آتمه بیابان فراقه خاکپا یکدن
بکا کوسترمه هجرانی نه روحانی نه جسمانی

Osmanlıca

Beni atma beyabân-ı firâķa hâk-i pâyundan
Bana gösterme hicranı ne rûhânī ne cismânī

 

Sadeleştirilmiş

Beni ayağının toprağından (huzurundan) ayrılık çölüne atma,
Bana hicranı (ayrılığı) gösterme; ne ruhani, ne de cismani.

 

Mânâ

Şairin en büyük korkusu, Peygamberimiz'in manevi huzurundan uzak düşmektir. Ona, "Ne olur beni kendi yakınınızdan ayırıp bir ayrılık çölüne terk etmeyin. Ne bu dünyada ne de ahirette, ne ruhen ne de bedenen sizden ayrı kalmanın acısını bana yaşatmayın," diye yalvarır.

 

Tasavvûfî mânâ:

Beni senin ayak toprağından, yani yakınlığından uzaklaştırıp ayrılık çöllerine atma. Ne ruhen ne bedenen hicran acısı gösterme. Bu, vuslat isteğinin en güçlü tasavvufî ifadelerindendir.

 

79. Beyit

Aslı

شفاعت ايله ای كان شفاعت لطف و احسان ایت
قومه نار جحیمه بن دکل هیچ بر مسلمانی

Osmanlıca

Şefâat eyle ey kân-ı şefa'at lutf u ihsan it
Koma nar-ı cahime ben degül hiçbir Müselmanı

 

Sadeleştirilmiş

Şefaat eyle ey şefaat kaynağı, lütfet ve ihsan et,
Cehennem ateşine beni de, hiçbir Müslümanı da bırakma.

 

Mânâ

Şair, duasını ve talebini kişisel olmaktan çıkarıp bütün ümmeti kapsayacak şekilde genişletir. Sadece kendisi için değil, hiçbir Müslüman'ın cehennem ateşine girmemesi için Peygamberimiz'in şefaatini, lütfunu ve iyiliğini diler.

 

Tasavvûfî mânâ:

Ey şefaatin kaynağı! Bana lütuf ve ihsan et. Beni değil, hiçbir Müslümanı cehennem ateşine bırakma. Bu, ümmet merhametinin zirvesi olan Muhammedî ahlakı yansıtır.

 

80. Beyit

Aslı

اولورلر اهل محشر قهقهه آرای استهزا
ایدرسن آشکاره ایتدیکم عصیان پنهانی

Osmanlıca

Olurlar ehl-i mahşer kahkaha-ârâ-yı istihzâ
İdersen aşikâra itdigüm isyân-ı pinhanı

 

Sadeleştirilmiş

Mahşer halkı, alaycı kahkahalarla süslenir (alay ederler),
Eğer benim gizlice işlediğim günahları açığa çıkarırsan.

 

Mânâ

Mahşer günündeki en büyük korkulardan biri, günahların herkesin önünde ortaya dökülerek rezil olmaktır. Şair, Peygamberimiz'e, "Eğer benim gizli günahlarımı o gün ortaya dökersen, bütün mahşer halkı benimle alay eder," diyerek, günahlarının örtülmesi için ona sığınır.

 

Tasavvûfî mânâ:

Eğer gizli işlediğim günahları açıktan ortaya çıkarırsan, mahşer halkı alay eder, gülüşür. Tasavvufta bu, “setr-i ayıp” yani Allah’ın günahı örtmesinin nimetine sığınmayı ifade eder.

 

81. Beyit

Aslı

نه بدناملق نه رسوالق نه سیران نه تمشادر
معاذ الله گناهم اولمسه مستور دامانی

Osmanlıca

Ne bed-nâmluk ne rüsvaluk ne seyran ne temâşâdur
Ma'az-Allah günahum olmasa mestür-ı dâmânı

 

Sadeleştirilmiş

Ne kötü bir nam, ne bir rezillik, ne (korkunç) bir seyir ve temaşadır,
Allah korusun, eğer günahım (senin) eteğinle örtülü olmasa!

 

Mânâ

Bir önceki beytin devamı niteliğindedir. Mahşerde günahların açığa çıkmasının ne kadar büyük bir utanç ve korkunç bir manzara olacağını vurgular. Tek kurtuluş umudunun, Peygamberimiz'in koruyucu ve örtücü "eteği", yani şefaati olduğunu söyler.

 

Tasavvûfî mânâ:

Kulun ayıpları ortaya çıkıyorsa bu, kendi günahlarındandır; yoksa Allah örten ve gizleyendir. İnsan günahı sebebiyle düşer ama affa sığınır. Mürid, nefsini kınayarak “asıl ayıp bendedir” der.

 

82. Beyit

Aslı

عصات امتك تا كيم هراسی قهر باریدن
ایدرلر يا رسول الله دیو فریاد و افغانی

Osmanlıca

'Asat-ı ümmetün tâ kim hirâs-ı kahr-ı Bâri'den
İderler ya Resülallah deyü feryad u efgânı

 

Sadeleştirilmiş

Ümmetinin günahkârları, Yaradan'ın kahrının korkusundan,
"Ya Resulallah!" diyerek feryat ve figan ederler.

 

Mânâ

Mahşer gününde, Allah'ın kahredici azabının korkusuyla bütün günahkâr ümmetin yapacağı tek bir şey vardır: Hep birlikte "Ya Resulallah!" diyerek feryat etmek ve onun yardımına sığınmak.

 

Tasavvûfî mânâ:

En büyük veliler ve salihler dahi ilahî heybet karşısında Peygamber’e sığınır. Bu, “Resûlullah ümmet için rahmet kapısıdır” anlayışının derin bir vurgusudur.

 

83. Beyit

Aslı

نه کیم کردش دورا نله ماه فلك پيما
کهی تقدیم و که تأخیر ایدر ماه درخشانی

Osmanlıca

Nitekim gerdiş-i devran ile mah-i felek-peyma
Gehi takdim u geh tehir ider mihr-i dirahşanı

 

Sadeleştirilmiş

Nasıl ki zamanın dönüşüyle gökleri kat eden ay,
Bazen parlak güneşi öne geçirir, bazen de geride bırakır.

 

Mânâ

Bu beyit, bir benzetme ve geçiş ifadesidir. Şair, nasıl ki gökyüzünde ay ve güneş belirli bir nizam içinde hareket ediyorsa, duaların ve selamların da aynı düzen ve süreklilikle gönderilmesi gerektiğini ima ederek şiirin son bölümüne, yani dua kısmına geçer.

 

Tasavvûfî mânâ:

Kâinattaki döngüler gibi insanlar da hâlden hâle girer; bazen nefs ağır basar, bazen ruh öne çıkar. Tasavvufta bu “kabz–bast”, yani daralma ve genişleme hâllerine işarettir.

 

84. Beyit

Aslı

خلوص اوزره همیشه روضۀ پر نورینه اولسون
صلوة قلب نورانی سلام سینه صافانی

Osmanlıca

Hulüs üzre hemişe ravza-i pür-nûrına olsun
Salat-i kalb-i nûrani selam-ı sine-safanı

 

Sadeleştirilmiş

Samimiyetle, her zaman O'nun nurlu kabrine olsun,
Nurlu bir kalbin salatı (duası) ve tertemiz bir gönlün selamı.

 

Mânâ

Şair, şiirini en güzel şekilde sonlandırır. Efendimizin Medine'deki nurlu kabrine (Ravza-i Mutahhara) her zaman samimiyetle, nurlu bir kalpten gelen duaların ve tertemiz bir gönülden gelen selamların ulaşmasını diler.

 

Tasavvûfî mânâ:

Rasûlullah’a salavat, kalbi saflaştıran bir nurdur. Mürid salavatla gönlünü temizler, Peygamber’in huzuruna mânen yönelir. Bu beyit, “kalbin selâmı” denilen ince bir aşk makamını anlatır.

 

85. Beyit

Aslı

دخی ارواح پک و آل و اصحابه سلام اولسون
نته کیم غرق ایده دریای رحمت اهل عصیانی

Osmanlıca

Dahi ervah-ı pâk-i al u ashâba selam olsun
Nitekim gark ide deryâ-yı rahmet ehl-i 'isyanı

 

Sadeleştirilmiş

Ayrıca (onun) ailesinin ve ashabının temiz ruhlarına da selam olsun,
Tıpkı rahmet denizinin, isyan ehlini (günahkârları) tamamen kaplayıp boğacağı gibi.

 

Mânâ

Şair, duasını Peygamberimiz'in ailesini (ehl-i beytini) ve arkadaşlarını (ashabını) da kapsayacak şekilde genişletir. Şiiri, muhteşem bir benzetme ile bitirir: "Benim bu selamım, Allah'ın rahmet denizinin bütün günahkârları tamamen kaplaması ve affetmesi dileğiyle birlikte onlara ulaşsın." Bu, hem bir dua hem de bütün ümmet için bir af dileğidir.

 

Tasavvûfî mânâ:

Ehl-i Beyt ve sahabe, rahmetin vasıtalarıdır; onların ruhaniyetine selam göndermek, kulun manevi yola bağlılığını gösterir. Aynı zamanda ilahî rahmetin büyüklüğü vurgulanır: isyan eden bile rahmete gark olabilir.

معراجية عليه السلام
بسم الله الرحمن الرحيم

يتر ژنکاور اولدی معصیتله قلب نورانی
يتر چرکاب عصیان ایلدی آلوده دامانی

يتر ريش سفیدك اولدی کلکون رنك صهبادن
خون جکر آیا سرشك چشم تر قانی


يتر آلفته لك آشفتۀ لك خوبان دورانه
يتراي دل هوای آرزوی نفس شیطانی

در آغوش ایتمکه یوق اقتدارم ضعف پیریدن
ینه مائل اولور جان كوكلدن كورسه خوبانی

دریغا ناطقه پیرای انسانی زبون اولدی
سمين اولدقجه ضبطه کیرمز اولدی نفس حیوانی

بنی قول ایلدی راه املده نفس اماره
قنى رسم عبودیت قنی آئین عرفانی

شو دکلو خاکسار معصیتده ایلدی پامال
بنی ایلر دکرکون خاطره کلدکجه طغیانی

نه غفلتدر نه حالتدر نه کیفیتدر احوالم
بو معنایی بیلورکن آخرت باقی جهان فانی

اولور تازه جوان فسقا کلنجه فرط شوقندن
عبادته کلورسه کوسترر کسلان پیرانی


ثوابه وضع نقطه اولمامشدر لیك عصيانم
صیقشمز صفحه نوه طاق کردن اولسه دیوانی

نيه ميجر اولور انجم کارم دیو فکر ایتسم
دل بیچاره نك عر شه‌ چيقار فریاد و افغانی

بو مضمونی خیال ایلر تسلی ياب اولور کوکلم
بکا دردی ویرن برکون وبرر البته درمانی

هوای نفسمه اویدم اوداخی اویدی شیطانه
جهانده قالمدی بر معصیتکم ایتمدم آنی

كنه کارم سیه کارم تبهکارم سفهکارم
سزادر اولسه سرمنده بنمله نوع انسانی

غریق بحر عصیانم اسیر نفس اماره
ملاذم اولدی زیرا دامن محبوب یزدانی

جناب احمد مرسل پناه روسیه کاران
انكله جوش ایدر دریای رحمت عفورحمانی

حبیب حضرت مولا شفیع روز واویلا
ندیم قرب او ادنی کمال نوع انسان

ظهور اسم اعظم علت غائیۀ عالم
برات قدرينك لولاك لولاك اولدی عنوانی

جهانك روحی عاشقلر سروری عارفلرك سرّى
كوكللر شوقی ارواحك حیاتی جانلرك جانی

شه تنها نشین تختگاه لی مع اللهی
شه فرمان روای عالم اسرار ربّانی

نه شه اول پادشاه مسند آرای حقیقت کم
سراسر انس و جن ارواح نافذ حکم و فرمانی

نه شه اورنك پرای حکومتحنۀ ‌معنی
اودر آنجق جهانك اوّل و آخر جهانبانی


شفاعتکار امت رهنمای کلشن جنت
وجودی عالمه رحمت آمین سرّ سبحانی

نه مظهر اولديغك چون عقل اوّل ايلمز ادراك
نیچه فهم ایلسون ناقص اولان عقل هیولانی

بیلنمز حاصلی ذات شریفی اوزکه معنادر
سوزم يو قدر بیلورسه اهل ذوق ارباب وجدانی

نه وجدان لجّهۀ دريای رحعت بار در فیضی
نه لجّهۀ غرق انوار تجلّی اولدی حیرانی


جمالندن تجلی زار اولان صحرالرك موری
یدی بیضای نورانی ایدر دست سلیمانی

عدودن انتقام آلمق مراد ایتسه کلیم آسا
عصايی اژدرها پیکر ایدر چويی بیابانی

يد اعجاز هنگام غزاده صوندیغی خاشاك
کف حیدرده اولدی بر مرصع يیغ برّانی

وجودی عالمه بر حجت ظهریه در گویا
مبارك آرقه سنده خاتم امضای ربّانی

مبارك سینه سی مشکوة انوار الم نشرح
مکمل کحل مازاغ البصر له چشم عرفانی

کبوتر له عناکب حکمتن اظهار در یوخسه
نه حاجت غیره بر ذاتك خدا اولسه نگهبانی

سر وشان الهی کز درر چتر همایوندر
مبارك باشی اوستنده دکلدر ابر بارانی

يتر برهان قاطع بر اشارتله سپهر آسا
دو پاره ایتدی شمشیر بنان ماهتابی

عجبمی سایه سی همتاسی کبی اولسه ناپیدا
مجسم نور ايچون اولماز سواد ظلّ ظلمانی

آقتدی چشمۀ آب زلال انگشت اعجازی
بنانی اولدی کویا جویبار آب حیوانی


وزان اولدی نسیم عطر خلق نار نمروده
عجبمی اولسه اخگر پاره سی ورد کاستانی

خلیلی ایتدی چون سفره کشای خوان انعامی
سزادر یوسف اسمعیل اولسه قول و قربانی

ایشیتدیلر جدا دوشد یکی حالده زمرۀ اصحاب
درخت خشکدن ظاهر اولان فریاد و افغانی

زهرلر يوتدیغنی دشمن الندن ايلدى تقرير
كتوردی معجزاتی یانه یانه نطقه بریانی

فصاحتله بلاغتله کتوردی نظقه اعجازی
جمادات و نباتاتی چارپادن وحشی حیوانی

جميع معجزاتی انبیايه مظهر اولمشدر
ولی تفصیل ایله ممکن دکل تعداد و تبیانی

به قنغي انبیا نك معجزاتی باقی قالمشدر
یتر اعجازی باقی حشره دك آیات قرآنی

خدو انبیا معراجله ممتاز و مستثنا
خدا وند رسول اسری بعبده شوکت شانی


او شبکم دعوت اولدی عالم بالای سیرانه
کیروب رقصۀ فلکلر ایلدی انجم چراغانی

ایریشدی مسجد اقصی يه اولدی حکم باریله
امام انبیا و مرسلین اول ذات روحانی

چون اول منزلدن اولدی رخش رن عالم بالا
رکابه جان آتوب ماه فلك قالدیردی تابانی

میان بسته اولوب زرّین دواتی در میان ایتمش
عطارد اولدی گویا کاتب احکام دیوانی

قدمه ایتدی شنلك زهرۀ اما ليل تل قيردی
ایشتدی نهی سازه صادر اولمش امر و فرمانی

مهیا اولدی مهر عالم آرای سروری پا
اوره اوعرصه تنهاده زرّین طوپه چوکانی

سلحدار اولمغه شایسته در بهرام خون افشان
طاقنسون بویننه حاضر اولوب شمشیر برّانی

دخی کورمزدی نحس طالع تحو یل ایدر سعده
ایدرسه مطبخ جودنده آشجی باشی کیوانی

قپوده مشتریدر قوللغه بی سیم و زر اما
کیم الورکیم صاتارمش اویله یرده بویله دربانی

امام انبیا کرسی نشین نصح و پندا ولدی
ثوابت آسمان هشتمله جمع اولسه ارزانی

ثور کردن نهاده کشت آمال جهان بانه
قبول ایتسه حمل قوچ باشنه اولمازمی قربانی

مکملدر سلاحی قوللغه جوزا کمر بسته
اسد اولمق عدوی دینه گویا حیدر ثانی

درنده سنبله زاد و نوا سز درد مندیدر
اولورسه شایکان در خوشه چین کشت احسانی


کوز آچمشدر کواکب خاکپای کحلنی کوزلر
نوله آغر صاترسه آسمان دستنده میزانی

سرطان ایله عقربدن بویوللرده نشان اولمز
رهندن دور ایدرلرموزیاتی دور باشانی

شهابی زه هلالی ایلسه زهگیر بر عبدی
ایدردی بر گیاده قوس چرخ اولسه آدمانی

نواله قيدی اولماز سیر چشم ذوق دیداره
تناول ایتمسه شایسته در جدی اولسه بریانی

دلودولاب ایله پر چشمه خوردن چکوب انی
صوررسه شایکاذدررهکذار شاه دورانی

پشوب تنور خورده اول خدیوه زاد راه اولسون
بو لنمازدی یم اخضرده هر کز حوتك اقرانی

قتی ساده بولندی یوق نثاره قدرتی اما
فلك اطلس دوشردی پاینه السیدی شایانی

کیچوب بو پرده دن چون ایرشدی سرّ مکتومه
تمام اولدی سخن اندیشه بولدی حدو پایانی

قدم احوالنی حادث نه بلسون صورمه بیهوده
محصل بو مقامی در که ایرمز عقل انسانی

مقام اوزکه در زیرا مقام لی مع اللهی
جهالتله دوشرمه وادی انگاره یارانی

یتر چك دیزکنی بسدر تکاپویه مساغ اولماز
کمیت خامه نك یوقدر بو وادیلرده جولانی

ایاشاه رسل فخر دو عالم سید کونین
سنك شوقکله ایلر چرخ کردن رقص دورانی

سن اول سلطان عالم سنکه دنیا زیر حکمنده
قپوکده عبد کمتردر جهانك تاجدارانى

سکا لایق سنی مدح ایتمکه قادر دکل انسان
کذر ایتمش سنك نعت شريفك حد امکانی

نیچه ایتمز کذر نعت شريفك حد امکانی
سنی مدح ایلین باری خدادر ای کرمکانی

کنهکاران پناهی امتك عمخواری سلطانم
کیمه عرض ایلیم سن وآرایكن حال پریشانی

کنهکارم یوزم قاره سوزم بیهوده آواره
بکا سندن اولور چاره مدد ای مرحمت کانی

سوزك کچمز دکلدر ای شفاعت اسی سلطانم
دیلك ايله خدادن (حاذق) پر جرم و عصیانی

لسانكدن چون اولدی نطق لولم تذهبوا صادر
دریغ ایتمه بوعبد کمترکدن خوان غفرانی

آغرمشدرسنی تصدیقله توحید باریده
زبانی دستنه ریش سفیدم کورمه ارزانی

بنی آتمه بیابان فراقه خاکپا یکدن
بکا کوسترمه هجرانی نه روحانی نه جسمانی

شفاعت ايله ای كان شفاعت لطف و احسان ایت
قومه نار جحیمه بن دکل هیچ بر مسلمانی

اولورلر اهل محشر قهقهه آرای استهزا
ایدرسن آشکاره ایتدیکم عصیان پنهانی

نه بدناملق نه رسوالق نه سیران نه تمشادر
معاذ الله گناهم اولمسه مستور دامانی

عصات امتك تا كيم هراسی قهر باریدن
ایدرلر يا رسول الله دیو فریاد و افغانی

نه کیم کردش دورا نله ماه فلك پيما
کهی تقدیم و که تأخیر ایدر ماه درخشانی

خلوص اوزره همیشه روضۀ پر نورینه اولسون
صلوة قلب نورانی سلام سینه صافانی

دخی ارواح پک و آل و اصحابه سلام اولسون
نته کیم غرق ایده دریای رحمت اهل عصیانی

Gül