|
|
|
KAĞIZMANLI RECEP HIFZÎ (1893-1918)
SAİT KÜÇÜK
Düzenleyen: Dr. Necati Aksu ÖNSÖZ Hıfzı Doğu Anadolu’da bulunan Kars ili Kağızman ilçesinin yetiştirmiş olduğu en kudretli ozanlarından biridir. Yirmi beş yıllık ömrü ve on yıllık sanat hayatı içerisinde çok güzel şiirler yazarak başarısını kanıtlamış ve ismini günümüze kadar ulaştırmıştır. Hıfzı’nın yetişmesinde şüphesiz yaşadığı coğrafyanın büyük etkisi vardır. O sırtını Ağrı-Eleşkirt’e dayamış Şah Yolu Sıra Dağları’ndan kopup gelen bir derenin iki yakasında kurulmuş, yeşil bir ilçenin havasını soluyarak, soğuk sularını içerek büyümüştür. Yazın meyve ağaçları üzerine konarak geceleri öten ishak kuşunun, katar katar uçan turnaların sesiyle coşmuş, Toprakkale’nin Aras’a bakan yanında yeşilliklere uzanarak şiirler yazmıştır. Kağızman’ın eski yerleşim yeri olan Toprakkale’de doğması Hıfzı için ayrı bir şanstır. Esmani, Cevlani, Esrari, Sezai gibi usta âşıklar bu mahallede doğmuş büyümüşlerdir. Hıfzı bu âşıkların eserlerini duyarak, dinleyerek sanatına yön vermiştir. Âşık Yusuf Sezai ile yakın komşu olduklarından ondan şiir ve saz dersleri almıştır. Edindiği bilgileri doğuştan gelen sanatçı ruhuyla birleştirince ortaya güçlü bir ozan ve her okunuşta başka zevk veren güzel şiirler çıkmıştır. Hıfzı’nın bir kadersizliği de genç bir fidan iken, yirmi beş yaşında Ermenilerce şehit edilerek öldürülmesidir. Hıfzı şayet öldürülmeyerek uzun yıllar yaşamış olsaydı kim bilir Sefil Baykuş gibi, Çiçekler gibi, İshak Kuşları gibi, Turnalar gibi, Seher Yelleri gibi nice güzel şiirler yazardı. Onun bıraktığı şiirlerin büyük bir bölümünün kaybolduğu kanaatindeyiz. El yazma şiir defterinin bir hayli kalın olduğu ve okuyan şahıslarca sayfalarının yırtılarak alındığı ve böylece defterin küçük bir bölümünün kaldığı söylenmektedir. Bu söylenenler doğru olsa gerek. Çünkü çok yakın bir zamanda onun “Bu Dünya” adlı hiç yayınlanmamış uzun bir şiirini bulduk. Belki de bu şiir gibi birçok şiiri ortalıkta kaybolup gitmiştir. Hıfzı’nın elde kalan şiirlerini derleyerek edebiyatımıza kazandıran merhum Kırzıoğlu’na Kağızman olarak minnet borçluyuz. Hıfzı hayatı hakkında bazı yanlış bilgiler edinilmiş, yazılmış ve yayınlanmıştır. Bunları bir makaleyle açıklayarak dergi ve gazetelerde yayınladık. Aynı yazıyı kitabın sonuna ekledik. Bu kitapta Hıfzı’yı en doğru biçimde tanıtmaya çalıştık. Şiirlerindeki yazım yanlışlıklarını ve matbaa hatalarını tek tek gözden geçirerek en doğru biçimiyle sunduk. Hıfzı’nın şaheseri sayılan on beş “Sefil Baykuş” ağıtının karşılığı olan on beş kıtanın yedi kıtası kayıp olduğundan sekiz kıtası bulunmuştur. Ancak bu güzel ağıt noksan kalmasın diye şair dilimizin döndüğünce yedi kıta yazarak on beş kıtaya tamamladık. Toprakkale, geçmişte olduğu gibi günümüzde de ozanlar yetiştirmeye devam etmektedir. Esmani, Cevlani, Esrari, Sezai, Hıfzı ve Durak Ahmet’in ardından Sıtkı Yaşar, Garip Yusuf, Beyhudi mahlaslı şairlerimiz bu geleneği sürdüren ozanlardandır. Bu kitap Hıfzı’ya birlikte Gamir Damı’nda şehit düşenlerin ruhuna armağan olsun. Sait KÜÇÜK Haziran 2007 HAYATI: Hıfzı, Kağızman’ın en eski mahallelerinden olan Toprakkale Mahallesinde 1893 yılı sonkânununda yani 1309 Recep ayında doğmuştur. Doğduğu aya göre Recep adı verilmiştir. Babasının adı Ağadede, onun babası Yakup Bey, onun da babası Veyis’tir. Bunların lakaplarına Yakup Bey’den itibaren Kıla Yakuplar denilmiştir. Toprakkale mahallesinden olan anasının adı Sona’dır. Okuryazar derecede okumuş olan babası, 1920 de taşınmış oldukları Kağızman’ın Aşağı Zuvar mahallesinde, 1922 de 60 yaşında iken ve ümmi olan anası da 1920 de 57 yaşında iken ölmüştür. Recep’in kendisinden büyük, sıra ile Dursun, Mehmet, Yakup adlı üç kardeşi ve Serfiraz adlı bir bacısı ve kendisinden küçük Ali adlı bir kardeşi vardır. Recep 4 yaşında iken Toprakkale mahallesinde Hasan Ağagilin İsmail’in bağındaki medresede Hasankaleli Hafız Lütfi Efendi’den Kuran okumaya ve yazı dersi almaya başlamıştır. Çok yüksek kavrayışlı ve hafızası pek kuvvetli olan Recep 1902 kışında ve 9 yaşında iken bu mektepte hocasından tam hafızlık icazetini almıştır. Recep bundan sonra hep Hafız diye anılmıştır ki bugün de bütün Kağızmanlılar onu bu ad ile yâd ederler. Hafız Recep 9 yaşında böylece icazet aldıktan sonra o zaman bütün Kars Elinde olduğu gibi Kağızman’da daha yüksek medrese kalmadığından artık evinde, eşiğinde iş ve güçle uğraşmaya başlar. Kışları cami ve medreselerde son derece güzel olan sesiyle Kur’an okumakla, yazları meyvecilerle birlikte ara sıra Kars’a gelip gitmekle vakit geçiren Hafız, altı yıl böylece kalır. Bu arada gittikçe kaynamaya başlayan ruhunu dinlendirmek isteği ile kendisini yeni uğraşlara verir. 12 yaşında kaval çalmaya başlar. Pifikli Şeyh Yusuf’a intisap ederek Nakşibendî yolağına girip, Küfrevî daha sonra da Halidî olur. 15 yaşına girince küçüklüğünden beri hoşlandığı şiirlerle daha uğraşıp manzumede ilk denemesini yazar. Bu ilk denemelerin çoğu otlakçılara, tütün tiryakilerine, komşular arasında kendini yücelerden görenlere ait şiirlerdir. Hafızası son derece yüksek ve geniş olduğundan kendiliğinden Hıfzı mahlasını alır. Fakat bir yandan evinin ve komşularının taassubu ve bir yandan da hafızlığı yüzünden sıkılarak şiirlerini gizli tutar. Âşıklığını kimselere belli etmez. Yine bu sırada 1908 güzünde kendi evlerindeki bir odayı medrese yaparak komşu çocuklarından 70–80 kadar kız ve oğlana Kuran, inşa ve benzeri dersler okutmaya başlar. 16 yaşına girince, evlerinin bitişiğindeki komşularından Cêllolar’ın Hamza’nın pek gökçek olan kızı Sona’ya gönül bağlar. Bu sıralarda, çok iyi çalmakta olduğu kaval ile gönlünü eyleyemez olduğundan Erzurum’dan Kağızman’a yeni gelmiş olan Şeyh Şükrü Efendi’ye intisap ederek Mevlevi olup inabe aldıktan sonra def vurmayı öğrenir. Toprakkale’deki medresesinde üç yıllık hoca olan Hafız 1911 de 15 yaşına giren Sona ile evlenir. Bundan bir yıl sonra, 1912 Temmuz’unda bir gece bağlarını suvarmada iken mavi bir ışık belirerek içerisinden güzel bir kız çıkar, Hıfzı’ya bir aşk badesi uzatır. Hıfzı badeyi içince kendinden geçer. Bağda baygın bir halde bulunarak eve götürülür. Baygınlığı geçip gözlerini açınca yatağı başında yığılan yakınları arasında ki baldızı Anşa’yı ona aşk badesi sunan güzel kıza benzeterek âşık olur. O günden sonra şeriat ve törenin yasak ve melâmet saymasına bakmadan, kalbindeki aşkı artırarak sönmez bir alevle yanıp tutuşur. Ruhunu saran bu aşktan kendini kurtaramaz. Herkesten sakladığı ve büyük bir beceriyle söylediği şiirlerini uzunca kâğıtlara yazmakla, bazen saatlerce bağda kaval çalmakla ve bazen kardeşi Mehmet’e def vurdurup akşamdan sabaha dek hiç ara vermeden pervane dönmekle kaynayan, coşan gönlünü eylemeye uğraşır. 1913 güzünde hocalığının beşinci yılını tamamlayan Hıfzı bütün bu yaşadıklarından uzaklaşmak isteği ile Kağızman’ın kuzeyinde bulunan Şaban köyüne giderek imamlık yapmaya başlar. Bundan bir yıl sonra âşıklığı anlaşılan Hıfzı, her gün ikindiden sonra yalnızken bir tepeye çıkarak “yar ülkesi” olan Kağızman’a doğru bakarak aşk ve ayrılık acısıyla yanık ve uzun türküler söyler. Bir buçuk yıl Şaban’da imamlık yaptıktan sonra 1915 baharında Kağızman’a döner. Büyük Harbin bu kırgın sırasında bir yandan talebelerine dersler verirken bir yandan da mahalle komşularından Âşık Yusuf Sezai Usta’dan saz dersleri almaya başlar. Hıfzı’nın karısı sona 1918 yılının mart ayında ölür. 7 yıllık karısından olan 4 yaşındaki kızı Telli, 2 yaşındaki oğlu Haşim ve 8 aylık kızı Hüsniye adlı üç çocuğu öksüz kalır. Telli ve Haşim büyür, ancak Hüsniye yaşamaz ölür. Bundan bir ay sonra Erzurum ve Sarıkamış’tan ordumuz önünden kaçarak uğradıkları yerlerdeki Türk ahaliyi görülmemiş kıyıcılık ve canavarlıkla yok etmeye başlayan Ermeni komitecileri Kağızman’da da kırgına başlar. Çarşı merkezindeki Gamir Damı denilen hapishaneye doldurulup şehit edilenler arasında Hıfzı’da vardır. Hıfzı, iki süngü yarası başından, bir süngü yarası da yüreğinin üstünden alarak yaralanır. 8 Nisan’da Kağızman’a giren ordu kuvvetleri ve milis güçleri yetiştiğinde Hıfzı’nın kanlar içerisinde olduğunu, dize gelerek durmadan Allah, Allah diye zikretmekte olduğunu görürler. Hıfzı yaralı bir biçimde oradan alınarak yakındaki bir eve götürülür. Bir gün yaşadıktan sonra 9 Nisan 1918 günü vefat ederek şehitlik mertebesine ulaşır. Mezarı Kağızman şehitliğindedir. SANATI: Hıfzı’nın şiirlerini incelediğimizde Kars halk edebiyatı içerisinde ayrı bir tada, ayrı bir yapıya ve ayrı bir ruha sahip olduğunu görmekteyiz. Gerçi onun bazı şiirlerinde sergilediği dini yönü ve kahramanlık ruhu çağdaşı olan Karslı ve Kağızmanlı şairlerde de bulunmaktadır. Ancak Hıfzı’yı onlardan ayıran asıl yan onun turnalarla, ishak kuşlarıyla, çiçeklerle, tabiattaki varlıklarla haşır haşır neşir olma, arkadaşlık kurma, selamlaşma halidir. Hıfzı bu hususta benzerine çok az rastlanan ender bir şair, hayal gücü gayet yüksek, söyleyişi derin, üslubu akıcı, betimlemesi harika olan edebi bir kişiliktir. Buna örnek olarak başta Çiçekler olmak üzere İshak Kuşları ve Turnalar gibi şiirlerini verebiliriz. AĞIT Savaşlar, kavgalar, çekilen acılar, yaşanan ölümler sonucu ağlanarak söylenen, yakılan ağıtlar vardır. Bu ağıtların yakıcısı genelde halktır. Analardır, babalardır, ehli dil insanlardır. Halk ozanlarıdır. Hıfzı, ağıt hususunda yeri kolay doldurulmayacak bir güce, bir yeteneğe sahiptir. Onun ağıt yakmaktaki başarısını 1915 yılında Türklere yapılan toplu katliamın dile geldiği uzun ağıt teyit etmektedir. Hıfzı, bu ağıtından sonra amcasının kızı Ziyade için yaktığı Sefil Baykuş ağıtıyla sanatının zirvesine ulaşmıştır. Bu ağıtın haricinde ölen eşi Sona içinde bir ağıt yakmıştır. O ağıtlarını yalın ve içli bir söyleyişle dile getiren, büyük bir ağıt ustasıdır. ÖLÜM Hıfzı, yaşadığı ölüm acılarını yüreğinin en derin yerinde hissetmiş ve duygularını ağıtlarla mısralara dökmüştür. Onun Sefil Baykuş adlı ağıtı ve amcasının kızı Ziyade ağzından yazdığı, her iki ağıtın 30 kıtaya ulaştığı uzun şiiri bir şaheserdir. Sefil Baykuş’un 15 kıtası tamam olarak bulunmuş, ancak Ziyade’nin ağzından söylediği şiirin 8 kıtası ele geçmiş olup diğer 7 kıtası derlenememiştir. Hıfzı’nın aynı mahallede bulunan ve birlikte büyüdüğü amcasının kızı Ziyade’nin halk arasında ince hastalık denilen verem hastalığına yakalanarak ölmesi üzerine yaktığı Sefil Baykuş ağıtı, sade bir dile, akıcı bir üsluba ve içten bir söyleyiş özelliğine sahip bir eserdir. Bu eserin böyle güzel ve eşsiz olmasına şairin büyük hayal gücü ve onun sanatkârane kişiliği bir vesiledir. Hıfzı, bu ağıtında ölen amcasının kızını ve defnedildiği mezarlığı çoğu âşıkların kavrayamadığı çok özel bir anlayışla dile getirmiştir. O mezarlığı bir virane meskene, göçüp mezarlığa konan insanı da bir baykuşa benzetmiştir. Halk arasında söylendiği gibi mezarlık bir virane şehirdir. Bu virane şehirde ancak baykuşlar tüner. Bu şehirde bülbüllerin işi yoktur. Bülbüllerin meskeni bahçeler bağlardır. Baykuşlar ise hikâye ve masal anlatımlarında Süleyman peygambere karşı geldiklerinden “Bey-Kuş”luk unvanı ellerinden alınıp, azarlanarak “Baykuş” ilan edilmiş ve viranelere sürülmüştür. Hıfzı, amcası kızı Ziyade’nin mezarlıkta yattığını görünce sormaya başlar: Sefil baykuş ne gezersin bu yerde Yok mudur vatanın ellerin hani Küsmüş müsün selamımı almadın Şeyda bülbül şirin dillerin hani
Ecel tuzağını açamaz mısın? Açıp da içinden kaçamaz mısın? Azat eyleseler uçamaz mısın? Kırık mı kanadın kolların hani İlk hitabında gönlü istemeyerek ona “Sefil baykuş” diye seslenir. Baykuşun başına “Sefil” deyimini koyarak söylemini yumuşatır. Zaten 15 yaşlarındaki amcası kızı sessiz, sakin ve sefil yaratılışlı bir insandır. Mezar dada sessiz yattığı için sefil ve zararsızdır. Hıfzı bu virane yerde yatan Ziyade’ye “Sefil baykuş” söyleminin ardından belki incinmiştir diyerek verdiği selamı alması için hemen “Şeyda bülbül” diye seslenmektedir. Hıfzı, amcası kızının mezarı başında 15 kıta ağıtla seslenerek ondan bir cevap alıp da yüreğinin acısını dindiremeyince yine aynı acı ve aynı duygularla Ziyade’nin ağzından sorduğu suallere cevaplar verir: Emmim zâde küsmemişim ben senden Ölüm lal eyledi dillerim yoktur Eydi kametimi büktü belimi Kalkamam ayağa hallarım yoktur
Ecel tuzağını açamaz oldum Açıp da içinden kaçamaz oldum Azat eylediler uçamaz oldum Kırılmış kanadım kollarım yoktur Hıfzı, ilk göz ağrısı, çocuklarının anası ve sevgili eşi olan Sona’nın ölümü üzerine yine sade bir dil ile üç hanelik bir ağıt yakar: Gelen olmaz giden olmaz yollardan Haber alsam dağdan taştan çöllerden Sorsam akan sudan esen yellerden Hani bu gönlümün telli Sona’sı ... Dert bir iken kâr eyledim yüzleri Gitmez kulağımdan şirin sözleri Düştükçe hatrıma ala gözleri Sızlar bu HIFZI’nın kalbi sinesi AŞK Hıfzı’daki büyük aşk, onu âşıklar mertebesine ulaştırmıştır. O aşk ile doğmuş, aşk ile büyümüş, aşk ile yaşamış ve aşk ile ölmüştür. Katliamda yaralanıp kanlar içinde, acı çekerek ölürken bile aşk ile “Allah, Allah” diyerek şehit olmuştur. Hıfzı’da Allah aşkı, Peygamber aşkı, tabiat aşkı, vatan aşkı, beşerî aşk bir mükemmellik göstermektedir. Zaten böyle olmasaydı şiirleri bu derece etkileyici ve güzel olmazdı. Hıfzı “Yar Yar” adlı şiirinin ilk kıtasında aşkını şu mısralarla dile getirmektedir: Gece gündüz zikrim virdim hayalim Olmuştur dilimde süftegu yar yar Azalarım dile geldi söyledi Tâ baştan ayağa der kamu yar yar Hıfzı, vücudundaki bütün azaların aşk ile tutuştuğunu ve baştan ayağa “yar, yar” diye inlediğini söylemektedir. Bu söyleyiş şiirin sonunda kendini Aslı’nın Kerem’i gibi yanmaya terk etmektedir. HIFZI’yı Kerem’den şen mi sanarsın Yanarım billahi yer gök anarsın Yaklaşma sevdiğim sen de yanarsın Uzaktan serime serp bir su yar yar
Hıfzı, sevdiğini seyrana çıkarak âşık diliyle takdime çalışır ve sorar:
Ezel seyranımda cihan bağında Serimi sevdaya salan bu mudur? Gece gündüz hasretine yandığım Aklımı başımdan alan bu mudur?
Kesti bedenimi kanı kuruttu Deşti yüreğimi hicran yürüttü Eti yağı dirhem dirhem eritti Eyleyen cismimi talan bu mudur?
Sevdiği, gönül bağladığı güzelin isminin dört harfli olduğunu belirten Hıfzı ona yakışanı giyindirmek ister:
Dört harften dizilmiş mübarek ismin Değer bu cihanı kıymette kısmın Yakışır ziynete o nazik cismin Giyin şallarına kurban olduğum
Hıfzı, sevdiğine canını kurban etmekten çekinmez. Onun gelişine, söyleyişine hayranlıktan öte bir bağlılık gösterir:
Geldiğin izlere kurban Dediğin sözlere kurban Sürmeli gözlere kurban Kaşı kemanım merhaba …
HIFZI’yım meylim sendedir Bilmem sana layık nedir Gönül sana hediyedir Götür sultanım merhaba Aşk ile talana uğrayan Hıfzı, yârine olduğu gibi inandığı ve bağlı olduğu İslam dininin hak peygamberi Hazreti Muhammed’e de büyük bir aşk ile bağlı ve onun hasreti ile de yanıp yakılmaktadır: Hakikat âlemi seyran edende Allah Muhammed’i göster göreyim Ümmetini alıp cennet tutarken Allah Muhammed’i göster göreyim
Altın nalınları var ayağında Şölvesi gün gibi kuşluk çağında Kırmızı gül bitmiş al yanağında Allah Muhammed’i göster göreyim DİN Hıfzı’nın küçük yaştan aldığı dini eğitim, onun Kuran’ı Kerim öğrenmesini, çok genç yaşta hafızlık mertebesine ulaşmasını sağlamıştır. Bu eğitimin neticesinde yol ehli olarak tarikatlara girmiştir. Kuvvetli bir hafızaya sahip oluşu sebebiyle çok küçük yaşlarda Kuran’ı hıfzetmiştir. O, Allah’a yakarışında dilinden dökülen mısraları şöyle sıralamaktadır: Zulümden münezzeh adil Padişah Ey şahların şahı sana sığındım Kulunum kapında kurbana geldim Beklerim dergâhı sana sığındım ... Senden gayrı penah yoktur bilmişim Rahman-ı rahına umut olmuşum Settarına yüzü kara gelmişim Affeyle günahım sana sığındım Hıfzı bir hafız, bir din adamı olarak dine bağlılığını, ahiret inancını ifade ederken bu dünyanın geçiciliğine ve baki âleme değinmeden geçmez: Uyan ey gözlerim hab-ı gafletten Âlem rüşan oldu vakit şafaktır Günde yüz bin katar gelip de geçer Faniden bakiye geçmesi haktır Hıfzı yaşadığı dünyanın geçiciliğini, insanların atası olan Âdem ile Havva’nın dahi baki âleme intikal ettiklerini bir şiirinde dile getirerek herkes gibi kendisinin de bir gün canını teslim edeceğini söylemektedir:
Âdem Havva evvel dadına yetti Nice yüzyıl anlar ömür sarf etti Encamı anlarda dünyadan gitti Havva’dan ayırdı anı bu dünya … Hak-taala evrakları saçanda Herkes cihed bulup gözün açanda HIFZI der ki biz mahşere göçende Orda teslim eder canı bu dünya TABİAT Hıfzı, tam bir tabiat aşığıdır. Doğayla içli dışlıdır. Onunla bir bütündür. Çiçeklerle dertleşir, turnalarla konuşur, kuşlarla sohbet eder. Şiirini yazarken doğa onun vazgeçilmez süsü, nakışı olur. Yerler desen olur mısralarına. Tabiat Hıfzı’nın ilham kaynağı, duygu kaynağıdır baştanbaşa. Hıfzı ağıt yakarken bile doğadan bir şeyler katmadan yazmaz. Sefil Baykuş ağıtının ismini bile doğada ki bir kuştan almıştır. Bu ağıtın bir kıtasında doğayla insanı nasıl bütünleştiriyor bakın: Bir kuzu koyundan ayrı ki durdu Yemez mi dağların kuş ile kurdu Katardan ayrıldın şahan mı vurdu Turnam teleklerin tellerin hani
Yine aynı ağıtın bir başka kıtasında insanla doğanın bir başka bütünleşmesi sergileniyor:
Dolanırdın sol ve sağlarımızda Körpe maral idin dağlarımızda Taze fidan idin bağlarımızda Felek mi budadı dalların hani Hıfzı, doğayla olan haşır neşirliğini, iç içeliğini en çok Çiçekler adlı şiirinde sunuyor bize. Çiçeklerle âdete sohbet ediyor: Ruhum kızıl gülden kokusun alsa Gam değil dikeni bağrımı delse Ne zaman sevdiğim seyrana gelse Selam söylen o canâne çiçekler Sevgilisiyle kavilleşerek buluşmak için bağa inen Hıfzı beklediği yârin gelmediğini görünce gitmeye karar verir. Ancak gelmesinden umut kesmediği sevgilisine verilmek üzere bir emanet selam bırakır. Çiçekleri koparmadan, dermeden onların gölgesinde bir misafir gibi barınmak ister. Yârine vermek için gül bahçesinden bir gül koparmak için izin ister.
Misafirem gölgesinizde kalayım Bir tek yaprağına kurban olayım Kızmasan koparıp satın alayım Ne vereyim bu gülşane çiçekler Çiçekler yar eline yakışır diye koparılmalarına izin verir, lakin bu seferde Hıfzı kıyamaz koparmaya:
Bu da yaza çıkmış nasıl kırayım Ruhum koymaz döşüreyim dereyim Götürüp desteden yâre vereyim Hangisi ki nazikâne çiçekler Baharın müjdecisi olan ve karın erimeye başladığı günlerde biten kar çiçeğini büyük bir sevinçle, büyük bir hasretle karşılar Hıfzı:
Onudur Şehr-i Şubat’ın Şükür bitmiş kar çiçeği Nişandır müjdeye gelmiş Ezel-yaz bahar çiçeği
Esir olur kar altında Hapsolur yerler katında Azad olur satında Her bir günün var çiçeği Kar çiçeğinin verdiği müjde kâfi gelmez Hıfzı’nın doğayı seven gönlüne. Hemen ardından turnalar devreye girer:
Bir bölük turnalar müjde getirdi Bugün ezel bahar yaz eyyamıdır Hu çeker ötüşür sevdalı kuşlar Muhabbet sefası saz eyyamıdır
Ne hoş hayallendi çimenli göller Ne sarhoş esiyor bu şirin yeller Durmaz dalgalanır sonalı göller Ötüşür ördeği kaz eyyamıdır Turnaların ardından ishak kuşları gelir. Bağ bahçe tam yeşermiştir. Çiçekler çiçeklerle konuşur olmuştur artık. İshak kuşları başlar gündüz susup geceleri ötmeye. Hıfzı, ishak kuşlarının her yanık yanık ötüşünde gamlanır, efkârlanır, dertlenir. Bu acıyla der ki: Ötme ishak kuşu ötme Garip gönlüm viran etme Gitme yaz baharım gitme Duralar ishak kuşları
Hasret kaldım yüzlerine Mail oldum sözlerine Uygu girmez gözlerime Gireler ishak kuşları Hıfzı Turnalar adlı şiirinde ise onların yaralısını görür acışır. Yorgununu görür dinlenecekleri yeri bulmaya çalışır. Bulutlarda kaybolacak kadar yüksek uçmalarına, gözden ırağa düşmelerine razı gelmez: Yaralı yorgunlar geldi yerişti Oldu katar katar çaldı çağrıştı Eyvah gitti bulutlara karıştı Sesi kulağımda kalan turnalar … Sefil turnam bizim dilden kanamaz Ağırdır gövdesi dala konamaz Şahandan havfeder yere ineme Eyler dil şehrini talan turnalar
Hıfzı, doğayı bir giysi olarak sevdiği dilberin vücuduna giyindirir:
Yanağı gülistan sinesi bostan Vermez bu ayvayı bağ-ı Hindistan Yüz bin Mısır, Bağdat, çöl Arabistan Değer bin baharı bin yazı dilber Seher Yelleri adlı şiirinde akıcı bir üslup ile hava akımı olan rüzgârları bir mest edici, bir uykudan uyandırıcı, bir kılavuz, bir name taşıyıcı vasfında görür: Âlemi insanı zevk ü sefada Mest eder kandırır seher yelleri Her gece dokunsa şirin uykuda Sesler uyandırır seher yelleri … Gönül şüphelendi seher yelinden Belki eser gece zülfün telinden HIFZI bir haber sor canan elinden Nâme dolandırır seher yelleri
KAHRAMANLIK Hıfzı Kars’ın, Kağızman’ın yaşadığı “Kırk Yıllık Karagünler” içinde doğmuş, esaret altında büyümüş, katliamlar yaşamış bir şairdir. Yaşadığı zulmün acısını yüreğinde hissederek ağıtlar, destanlar yazmış, Kağızman’ın kurtuluş günlerinde ise sevincini mısralara yansıtmıştır. 1915 yılında Kağızman halkının bir bayram günü Rus ve Ermeniler tarafından zalimce katledildiğine şahit olan Hıfzı uzunca bir ağıt yakar: Bin üç yüz otur bir tarih rivayet Derd-i halım işidiben kanasın Esir oldu nice karye-i İslam Derdin koyup bu firkate yanasın … Aziz bayram günü etrafı aldı Gafil iken bizi feryada saldı Kaçan can kurtardı kalanlar kaldı Gam geldi götürdü aşk aşinasın Düşman birlikleriyle mücadele ederek esaret altındaki Kars topraklarını kurtarmaya gelen Osmanlı ordusunu görünce ona övgü yağdırarak nasıl kahramanlık gösterdiklerini anlatır: İslam’a bir müjde dünyalar kadar Devletimiz Ali-Osman’dır gelen Hazreti Ali’dir binmiş Düldül’e Şah-ı Merdan Şir-i Yezdan’dır gelen … Kara günler geçer açılır eyyam Kars ile Kağızman kurtulur tamam Şad olur sevinir hep ehl-i İslam Albayrak elinde aslandır gelen UMUT Hıfzı, yaşadığı acılar, ayrılıklar, hasretler, esaretler ne denli büyük olursa olsun hiç mi hiç umudunu yitirmemiştir. Geleceğe hep umutla bakmıştır. Umutlu yüreğiyle ağlayan gözlerine teselli vermiştir: Ağlama gözlerim Mevla kerimdir Her daim rüzigarı böyle de kalmaz Dermansız dert olmaz sabreyle gönül Geçer bu ah ü zar böyle de kalmaz … Ne kadar çok olsa dağların karı Eridir Huda’nın hoş rüzigarı Yetişir bağların ayvası narı Açılır nevbahar böyle de kalmaz … Ne ise Hak’tandır Galü Bela’dan Kelem böyle yazmış Arş-ı Ala’dan Gel HIFZI gümanın kesme Mevla’dan Bu çark-ı berkarar böyle de kalmaz ŞEKİL VE DİL Hıfzı bir halk şairi olduğu için şekil olarak bütün şiirlerini hece vezni ile yazmıştır. Hece vezninin yedili, sekizli, on birli, on altılı kalıplarını kullanmıştır. Şiirleri genelde dörtlükler halindedir. Ancak Şeki Sicilleme olarak söylediği şiirinde yapı gereği mısra sayısı on bir’dir. Hıfzı uzun soluklu bir şair olup yirmi beş kıtaya varan şiirleri mevcuttur. Hıfzı’nın dili gayet anlaşılır bir dildir. Halkın anlayabileceği dil ile yazdığı şiirlerin hemen hepsini sade kelimeler ile örmüştür. Arapça ve Farsçaya olan yakınlığı nedeniyle şiirine bu dillerdeki kelimelerde girmiştir. Ama bu kelimelerin çoğu anlaşılan kelimelerdir. Şiirlerindeki duraklar genel olarak 6+5, 4+4+3, 4+4, 4+3 şeklindedir. Bu duraklar sayesinde şiirler gayet bir akıcılık kazanmıştır. Hıfzı, kafiye ve redif hususunda geleneğin icaplarına uymuş ve yerine getirmeyi bilmiştir. Şiirlerinde zengin, tam, yarım ve tunç kafiye çeşitlerini kullanmakla birlikte kafiye hatalarına hemen hemen hiç rastlanmaz. Hece sayısında da artış ve eksiklik yoktur. Hıfzı 8+8 ölüsüyle yazdığı Divani’lerde divan edebiyatından heceye geçen vezni kullanmıştır. Bu şiirlerde bile güzel duraklar oluşturarak şiirlerini akıcı bir üslup ile söylemiştir.
|
|
|