KUR’ÂN-I KERÎM’DE

KIYÂMET ve ÂHİRET

Müellifi

İmâm-ı Gazâlî

Mütercimi

Ömer Beğ

Düzenleyen

Dr. Necati Aksu

 

 

 

 

DOKUZUNCU FASIL

 

Allahü teâlâ meâlen buyurur ki, (Yâ Muhammed, başını secdeden kaldır! Söyle, dinlenir. Şefaat et, kabûl olunur). Bunun üzerine, Peygamber : (Yâ Rabbî! Kulların arasından iyileri ve kötüleri ayır ki, zamanları gayet uzadı. Herbiri, günahlarıyla arasât meydanında rezil ve rüsvây oldular) der.

Bir nidâ gelir: (Evet yâ Muhammed!) denilir. Cenâb-ı Hak, Cennete emreder ki, her cins zîneti ile zînetlenir. Arasât meydanına getirilir. O derece güzel kokusu vardır ki, beş yüz senelik yoldan duyulur. Bu hâlden kalbler ferahlanır. Ruhlar dirilir. Amelleri habîs, kötü olanlar, Cennetin kokusunu duymazlar.

Cennet, Arş-ı âlânın sağ tarafına konulur. Bundan sonra, cenâb-ı Hak, Cehennemi getirmeyi emreder. Cehenneme korku gelir, feryâd eder. Kendisine gönderilen meleklere: (Allahü teâlâ, bana azâb ettirmek için bir mahlûk yarattı da, onunla bana azâb mı edecek) der. Onlar da: (Allahü teâlânın izzeti ve celâli ve ceberûtü hakkı için, Rabbin seninle âsîlerden, İslâm düşmanlarından intikam almak için, bizi sana gönderdi. Sen ise, bunun için halk olundun) derler. Cehennemi dört tarafından çekerek götürürler. Yetmiş bin ip takıp çekerler ki, her bir ipte yetmiş bin halka vardır. Dünyadaki demirlerin hepsi toplansa onun bir halkası kadar olamaz. Her halkada, zebânî denilen azâb meleklerinden yetmiş bin melek vardır ki, yalnız birine dünyadaki dağları koparmak emrolunsa, parça parça ederdi. O vakit, Cehennemin bağırması ve gürültüsü ve ateş saçması ve şiddetli dumanı vardır ki, bütün gökyüzünü simsiyâh eder. Mahşer yerine bin senelik yol kalınca, meleklerin ellerinden kurtulur. Gürültüsü ve gümbürtüsü ve sıcaklığı tahammül olunmayacak derecededir. Mahşerdekilerin hepsi, bundan çok korkarlar. Bu nedir diye sorarlar. Haber verilir ki, Cehennem, zebânîlerin elinden kurtulmuş, size yaklaşıyor da, onun gürültüsüdür derler. Bunun üzerine, herkesin dizinin bağı çözülüp çöküverirler. Hattâ Peygamberler ve Resûller dahî kendilerini tutamaz. Hz. İbrâhîm, Hz. Mûsâ, Hz. Îsâ, arş-ı âlâya sarılır. İbrâhîm kurban ettiği İsmâ'îl'i unutur. Mûsâ birâderi Hârûn'u ve Îsâ vâlidesi Hz. Meryem'i unuturlar. Her biri: (Yâ Rabbî! Bugün nefsimden başka birşey istemem) der.

O zaman Muhammed ise: (Ümmetime selâmet ve necât ver yâ Rabbî) der.

Orada buna tahammül edebilecek kimse bulunmaz. Zîrâ Allahü teâlâ, bunu haber verip; Câsiye sûresinin yirmi sekizinci âyetinde meâlen, (Her ümmeti, dizleri üzre cenâb-ı Hakkın korkusundan çökmüş olarak görürsün. Her biri, dünyada işledikleri amellerin kitabına dâvet olunurlar) buyurmuştur. Cehennemin böyle kurtulup kükremesi üzerine, herkes boğulma derecesinde ve kederlerinden yüzleri üzerine kapanırlar. Bu da, Allahü teâlânın Furkan sûresinin on ikinci âyetinde meâlen: (Nâr ehl-i mahşeri uzak mahalden gördüğü vakit, nâs ondan boğuk ve çirkin ve gayet büyük ses işitirler) buyurmasıyla sâbittir.

Allahü teâlâ, Mülk sûresinin sekizinci âyetinde meâlen, (Gayz ve şiddetinin çokluğundan, Nâr ikiye ayrılacak gibi olur) buyurur. Bunun üzerine, Peygamberimiz ortaya çıkıp, Cehennemi durdurur. Buyurur ki, (Hakîr ve zelîl olarak geriye dön! Tâ ki, sana ehlin gürûh gürûh gelsinler). Cehennem dahî (Yâ Muhammed, bana müsâ'ade et! Zîrâ, sen bana haramsın) der. Arştan nidâ gelerek: (Ey Cehennem, Muhammed aleyhisselâmın kelâmını dinle! Ve ona itaat et) der. Sonra Resûlullah, Cehennemi çeker, Arş-ı âlânın sol tarafında bir yere yerleştirir. Mahşerdekiler, Peygamber efendimizin bu merhametli muamelesini birbirine müjdelerler. Korkuları bir miktâr azalır. Enbiyâ sûresinde yüz yedinci âyet-i kerimenin (Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik) meâl-i şerifi zâhir olur.

Bu zamanda nasıl olduğu bilinmeyen mîzân kurulur. Mîzânın iki kefesi, yâni gözü vardır. Birisi nûrdan ve biri zulmetten yâni karanlıktandır.

Bundan sonra, Allahü teâlâ zamandan, mekândan, cisimden münezzeh ve berî, uzak olduğu hâlde, kudretini izhâr buyurması üzerine, insanlar ona tâzîm ederek, secdeye varırlar. Fakat kâfirler, mürtedler, secde edemezler. Zîrâ, onların belleri demir kesilip secde etmeleri mümkün olmaz. İşte bu da, Nûn sûresi, kırk ikinci âyet-i celîl-i ilâhiyyesinin (Gözlerden perde kaldırılıp sıkıntıların arttığı zamanda secde etmeye çağrılırlar. Fakat secde edemezler) meâl-i şerifidir.

İmâm-ı Buhârînin, [Muhammed Buhârî 256 [m. 870] de Semerkand'da vefât etti.] bunun tefsîrinde, Peygamberimize kadar senedini yâni râvîlerini zikrederek bildirdiği hadis-i şerifte buyuruldu ki, (Allahü teâlâ kıyâmet gününde sâkından keşf eder. Bütün müminler secde ederler). Ben, bu hadis-i şerifin tevilinden korktum. Meseldir diyerek söz söyliyenlerin sözünü dahî beğenmedim. Mîzân yâni terâzî de, melekûta mahsûs olan bilinmeyen şeylerdendir, dünya terâzîlerine benzemez. Zîrâ iyilikler ve kötülükler, madde ve cism değildir. A'raz, yâni sıfattırlar. A'razları, özellikleri, bildiğimiz terâzîler ile, maddeyi tartar gibi, vezn etmek sahih olmaz. Ancak, bilinmeyen terâzî ile tartmak sahih olur.

Müminler secdede iken, Allahü teâlâ nidâ eder. Yakından ve uzaktan işitilir. İmâm-ı Buhârî'nin rivayet ettiği gibi, cenâb-ı Hak; (Ben azîm-üş-şân herkese mücâzât eden deyyânım. Bana hiçbir zâlimin zulmü tecâvüz etmez. Eğer tecâvüz ederse, ben zâlim olurum) buyurur.

Bundan sonra, hayvânât arasında hükmeder. Boynuzlu koyundan, boynuzsuz koyunun hakkını alıverir. Dağ hayvanlarıyla kuşlar arasındaki hakları ödeştirir. Sonra da bunlara: (Toprak olunuz) der. Hemen hayvanlar toprak oluverirler. Kâfirler, bu hâli görünce her biri, Nebe' sûresi kırkıncı âyetinin meâlinde haber verildiği üzere (Ne olaydı, toprak olaydım) derler.

Sonra, Allahü teâlâ tarafından nidâ olunup, (Levh-i mahfûz nerededir?) buyurur. Bu ses, akıllara hayret verecek sûrette işitilir. Allahü teâlâ, (Ey Levh! Tevrât ve İncîl ve Kur'an-ı azîm-üş-şândan sende yazdığım şey nerededir?) der. Levh-i mahfûz der ki: (Yâ Rabb-el'âlemîn! Bunu Cebrâîl'den suâl buyur!).

Bu vakit, Cebrâîl getirilir ki, âdetâ kendisini titremek alır. Hayretinden diz üstü çöker. Cenâb-ı Hak buyurur ki: (Yâ Cebrâîl! Bu Levh der ki, sen benim kelâmımı ve vahyimi kullarıma nakleylemişsin, doğru mudur?) Cebrâîl (Yâ Rabbî doğrudur) der. Allahü teâlâ, (Onu nasıl yaptın?) buyurur. Cebrâîl, (Yâ Rabbî, Tevrâtı Mûsâa, İncîli Îsâa, Kur'an-ı kerimi Muhammed'e inzâl ve her bir Resûle risâleti ve her bir suhuf sahibi Peygambere de sayfalarını ulaştırdım) der.

Bir nidâ gelir ki; (Yâ Nuh!), Nuh getirilir. Titrediği hâlde, huzur-i ilâhîye gelir. Ona hitâben: (Yâ Nuh! Cebrâîl der ki, sen Resûllerdensin). (Evet yâ Rabbî! Doğrudur) der. Yine buyurur ki, (Kavminle ne iş gördün?). Nuh, (Yâ Rabbî! Onları gece ve gündüz îmana dâvet ettim. Benim dâvetim onlara bir fayda vermedi. Benden kaçtılar). O zaman, yine nidâ olunarak, (Yâ Nuh kavmi!) denir. Onlar bir fırka olarak getirilir. Denilir ki, (İşbu kardeşiniz Nuh der ki, size benim risâletimi teblîğ etmiş). Onlar: (Ey bizim Rabbimiz, yalan söylüyor. Bize bir şey teblîğ etmedi) derler. Risâleti inkâr ederler.

Allahü teâlâ, (Yâ Nuh! Senin şâhidin var mıdır) buyurur. Nuh, (Yâ Rabbî! Benim şâhidim, Muhammed ile ümmetidir) der.

Allahü teâlâ, (Yâ Muhammed!). Bu Nuh risâleti teblîğ ettiğine seni şâhit kılar) buyurur. Peygamberimiz, Nuh'un risâleti teblîğ ettiğine şâhit olup, Hûd sûresinin yirmi beşinci âyet-i kerimesini okur. Bu âyet-i kerimede meâlen, (Biz Nuh'u insanlara Peygamber olarak gönderdik. Onları Allahü teâlânın azâbı ile korkuttu. Allahü teâlâdan başka şeylere ibâdet etmeyiniz dedi) buyurulmuştur. Cenâb-ı Hak, Nuh'un kavmine: (Sizin üzerinize azâb hak oldu. Zîrâ, azâb kâfirler üzerine lâyıktır) buyurur.

Böylece, hepsi Cehenneme atılır. Ne amelleri tartılır, ne de hesap olunurlar.

Bundan sonra (Âd kavmi nerededir?) diye nidâ olunur. Nûh'un kavmine yapıldığı gibi, Hûd ile, kavmi olan Âd kavmi arasında muamele cereyân eder. Peygamberimiz ile ümmetinin hayırlıları şehâdet ederler. Peygamberimiz Şuarâ sûresinin yüzyirmiüçüncü âyet-i kerimesini okur. Bu kavm de Cehenneme atılır.

Bundan sonra (Yâ Sâlih veya Semûd) diye nidâ olunur. Sâlih ve kavmi gelirler. İnkârları üzerine, Hz. Peygamberden şehâdet taleb olunur. Peygamberimiz Şuarâ sûresinin yüz kırk birinci âyet-i kerimesini okur. Onlar da, evvelkiler gibi Cehenneme atılır.

Kur'an-ı azîm-üş-şânın haber verdiği gibi, ümmetler, birbiri arkası sıra, Allahü teâlânın huzuruna gelirler. Furkan sûresinin otuz sekizinci ve İbrâhîm sûresinin sekizinci âyet-i kerimeleri bunu haber vermektedir. Bunda tenbîh vardır ki, bunlar âsî ve azgın kavmlerdir. (Bârîh, Mârih, Duhâ, Esrâ) kavmleri ve bunlar gibi kâfirlerdir. Bunlardan sonra, nidâ, Ashâb-ı res ve tübba' ve İbrâhîm'in kavmine gelir. Bunların hiç birinde mîzân kurulmaz. Ve hesap sorulmaz. Bunlar, o gün Rablerinden mahcûbdurlar. Allahü teâlânın kelâmını onlara bir tercümân söyler. Çünkü, bir kimse, nazar ve kelâm-ı ilâhîye mazhar olursa, o kimse azâb olunmaz.

Bundan sonra, Mûsâ'ya nidâ olunur. Şiddetli rüzgârda yapraklar nasıl titrerse, öyle titreyerek gelir. Cenâb-ı Hak, ona hitâben: (Yâ Mûsâ! Cebrâîl sana risâletini ve Tevrât'ı kavmine teblîğ ettiğine şahâdet ediyor) buyurur. Mûsâ (Evet yâ Rabbî) der. (Öyle ise, minberine çık! Sana vahyolunan şeyleri oku!) buyurulur. Mûsâ, minbere çıkar, okur. Herkes kendi mevkı'inde sükût ederler. Tevrât'ı daha yeni nâzil olmuş gibi okur. Yahudi âlimleri, sanki bundan evvel, Tevrât'ı hiç görmemişler, bilmemişler gibi olurlar.

Sonra da, Dâvud'a nidâ olunur. Bu da, sanki şiddetli rüzgârda yaprak titrer gibi, son derece titreyerek gelir.

Allahü teâlâ: (Yâ Dâvud! Cibrîl Zebûru ümmetine teblîğ ettiğine şahâdet ediyor) deyince, Dâvud, (Evet yâ Rabbî!) der. Cenâb-ı Hak, (Minberine çık ve sana vahyolunan şeyi tilâvet eyle) buyurur. Dâvud minbere çıkar. Güzel sesle Zebûr-u şerifi okur. Hadis-i şerifte bildirildi ki, Dâvud Cennet ehlinin münâdîsidir. [Dâvud'un sesi çok güzel ve gür idi.] Nidâ edince sesini tâbût-i sekînenin imamı işitir ve cemaatin içine girerek safları yararak, Dâvud'un yanına gelir. Ona sarılır. Der ki: (Sana Zebûr vaaz vermedi mi ki, benim için yanlış niyet ettin?). Hz. Dâvud, çok utanır, sıkılır. Cevap veremez. Arasât ızdırâba gelir. İnsanlar Dâvud'dan gördüğü hâllerden dolayı çok üzüntülü olurlar. Bundan sonra Dâvud'a sarılıp, huzur-i Mevlâya çıkarır. Üzerlerine perde iner. Tâbütün imamı der ki: (Yâ Rabbî! Dâvud'un hürmetine bana rahmet eyle ki, bu beni harbe gönderdi. Hattâ öldürüldüm. Nikâh etmek istediğim hâtunu kendine almak istedi. Hâlbuki o zaman bundan başka, doksan dokuz hâtunu vardı). Allahü teâlâ, Dâvüda sorar, (Yâ Dâvud! Bunun sözü doğru mudur?) buyurur. Dâvud utancından ve Allahü teâlânın azâbı korkusundan, mağfiret vaadini ricâ ederek, başını aşağı eğer. Zîrâ, insan bir şeyden korkar ve mahcûb olursa, başını önüne eğer. Birşey umar ve ricâ ederse, başını yukarı kaldırır. Bu vakit, Allahü teâlâ tâbütün imamı olan zata buyurur ki: (Ben, buna mukâbil, sana köşk ve vildândan şu kadar, bu kadar şey verdim. Râzı mısın?) O zat da: (Râzıyım yâ Rabbî) der. Bundan sonra, Dâvud'a: (Sen de yâ Dâvud, git seni de mağfiret ettim) buyurur.

Bundan sonra Dâvud'a: (Minberine dön, Zebûrun devamını oku) buyurur. O da, Allahü teâlânın emrini yerine getirir. Bu zamanda, Benî İsrâîle iki kısım olmaları emrolunur. Bir kısmı, müminler ile, bir kısmı da, kâfirler ile berâber olur.

Bundan sonra, bir ses işitilir ki: (Îsâ nerededir?) der. Îsâ getirilir. Allahü teâlâ ona hitâben Mâide sûresinin yüz on dokuzuncu âyet-i kerimesinin meâl-i şerifi olan, (Yâ Îsâ! Sen insânlara Allahtan başka beni ve annemi ilâh edininiz dedin mi?) buyurur.

Îsâ Allahü teâlâya hamd eder ve çok senâlar eder. Sonra meâl-i şerifi, (Yâ Rabbî! Seni noksan sıfatlardan tenzîh ve takdis ederim ki, hakkım olmayan şeyi benim için söylemek olmadı. Eğer ben onu söyledimse, hakîkaten Sen onu bilirsin. Yâ Rabbî! Sen benim nefsimde olanı bilirsin. Ben Senin zâtında olanı bilmem. Yâ Rabbî! Sen gâibleri bilensin) olan Mâide sûresinin yüz on altıncı âyet-i kerimesi ile cevap verir.

Bunun üzerine cenâb-ı Hak, cemâl sıfâtını gösterir ve meâl-i şerifi, (Bu zaman, sâdıklara sıdkının menfaat vereceği zamandır) olan Mâide sûresi yüz on dokuzuncu âyet-i kerimesini buyurur ve (Yâ Îsâ! Sen doğru söyledin. Minberine git! Sana Cebrâîl'in teblîg ettiği İncîl'i tilâvet eyle) der. Îsâ, (Evet Yâ Rabbî) der. Sonra tilâvete başlar. Tilâvetin te'sîrinden herkesin başı yukarı kalkar. Zîrâ, Îsâ rivayet cihetinden insanların en ziyâde hakîmidir. Okumada, o kadar tâzelik ve nezâket gösterir ki, Hıristiyanlar, ruhbânlar, kendilerini, İncîl'den hiçbir âyet bilmiyorlarmış zannederler.

Bundan sonra, nasârâ da, iki kısım olurlar. Bozuk olanları, yâni Hıristiyanlar kâfirlerle, bozulmamış olan müminleri, müminlerle haşr olunur.

Bundan sonra, bir nidâ işitilir ki, (Muhammed nerededir?) Peygamberimiz gelir. Cenâb-ı Hak buyurur ki: (Yâ Muhammed! Cibrîl, sana Kur'an-ı kerimi teblîg ettim diyor). O da: (Evet yâ Rabbî) der. Cenâb-ı Hak: (Yâ Muhammed, minberine çık ve Kur'an-ı kerimi kırâet et) buyurur. Peygamberimiz Kur'an-ı kerimi tilâvet edip, gayet güzel ve tatlı bir şekilde okur. Müminleri müjdeler. Onların yüzleri güler ve sevinirler. Kur'an-ı kerime inanmıyanların, bu mübârek kitaba (Hâşâ) çöl kanûnu diyenlerin ise, yüzleri gayet çirkin olur.

Buraya kadar beyan olunan Peygamberlere olunacak suâli, A'râf sûresindeki, (Biz kendilerine Peygamber gönderilen kavme elbette suâl ederiz. Peygamberlere de suâl ederiz) meâlindeki beşinci âyet-i kerimesi haber vermektedir.

Bazıları, Mâide sûresinin yüz on ikinci (Allahü teâlâ, büyük Peygamberleri cem' eylediği vakit, kavminizden nasıl icâbet ve kabûl olundunuz?) meâlindeki âyet-i kerime ile haber verilmiştir dediler. O zaman Peygamberler: (Yâ Rabbî! Seni tesbîh ederiz ki, bizim için hiç ilim yoktur. Sen gaybleri en iyi bilensin) derler. Evvelki âyet-i kerimenin haber verdiğini söyleyen âlimlerin sözü daha doğrudur. (İhyâ-ül-ulûm) adındaki kitabımızda da bunu bildirdik. Zîrâ Peygamberlerin dereceleri vardır. Îsâ ise, onların büyüklerindendir. Zîrâ O (Ruhullah)dır. (Kelimetullah)dır. Peygamberimiz Kur'an-ı kerimi tilâvet buyurduğu zaman, ümmeti zanneder ki, hiç işitmemişlerdir. Bu bahste, Hz. Esma'îye dediler ki: (Sen Kur'an-ı kerimi en ziyâde ezberlemiş olansın. Sen de, böyle mi olursun?) Cevabında, (Evet, Hz. Peygamberden işittiğim vakit, hiç işitmemiş gibi olurum) buyurdu. [Ebû Sa'îd-i Esma'î (122) de Basra'da tevellüd, 216 [m. 831] de Merv'de vefât etti. Asıl adı Abdülmeliktir.]

Kitapların kırâ'eti tamam olduktan sonra bir nidâ gelir ki: Ey mücrimler, şimdi sizler ayrılınız!) denir. Bu nidâ üzerine, mevkıf yâni Arasât meydanı harekete gelir. O zaman, herkesi büyük korku alır. Birbirlerine girift olurlar. Melekler cin ile ve cin insanlar ile karışır. Bundan sonra, nidâ gelir ki: (Yâ Âdem! Evladından Cehenneme lâyık olanı gönder!) Âdem ise, (Yâ Rabbî! ne kadar?) diye suâl eder. Cenâb-ı Hak, buyurur ki: (Binde dokuz yüz doksan dokuzu Cehenneme ve biri Cennete). Kâfirlerden ve Ehl-i sünnetten ayrılmış mülhidlerden ve gâfillerden, çıkara çıkara, ancak Allahü teâlânın bir avuç buyurduğu kadar mümin geride kalırlar. Ebû Bekr-i Sıddîkın (Rabbimizin avuçlarından bir avuç kalır) buyurduğunun mânası budur.

Bundan sonra İblîs şeytanlarıyla birlikte getirilir. Bunların mîzânının da seyyiâtları, hasenâtlarının üzerine ağır gelmiştir. Her kime ki, din ulaşmıştır, onun sevapları ile günahları muhakkak tartılacaktır. Şeytanlar, günahları ağır gelip, azâb göreceklerini yakînen bildikleri vakit: (Bize Âdem zulmetti. Zebânî denilen melekler saçlarımızdan tutarak bizi Cehenneme sürükledi) derler.

Bunun üzerine, cenâb-ı Hak tarafından bir nidâ gelir ki, Mümin sûresinin onyedinci âyet-i kerimesinin, (Bu zamanda zulüm yoktur. Allahü teâlâ hesapta sür'atlidir) meâlindedir. Herkes için büyük bir kitap çıkarılır ki, şark ve garp arasını tutar. Onda mahlûkların bütün amelleri yazılıdır. Küçük ve büyük hepsini bildirir. Allahü teâlâ, hiçbir kimseye zulmetmez. Mahlûkların her gün yaptıkları amelleri bu kitap ile Allahü teâlâya arz olunur. Allahü teâlânın emri ile Abese sûresinin on altıncı âyet-i kerimesinde bildirilen (Kiramün berere) meleklerine yâni kerim ve itaatkâr meleklere, o amelleri yazmağı emreder. Bu kitap işte odur. Câsiye sûresinin yirmi sekizinci âyet-i kerimesinin (Biz yaptığınız amellerin hepsini yazdırdık) meâl-i şerifi bunu haber vermektedir.

Bundan sonra, bir münâdî herkesi ayrı ayrı çağırır. Herkes, ayrı ayrı hesaba çekilir. Nûr sûresi, yirmi dördüncü âyetinde meâlen, (Yaptıklarının hepsine, o gün dilleri ve elleri ve ayakları şehâdet eder) buyuruldu.

Doğru haberde bize bildirildi ki, bir kimse Allahü teâlânın huzurunda durdurulur. Cenâb-ı Hak ona (Ey fena kul! Sen mücrim ve âsî oldun) der. O kul: (Yâ Rabbî! Ben işlemedim) der. (Senin aleyhine delîller ve şâhitler vardır) denir. O kimsenin Hafaza melekleri getirilir. O kimse: (Onlar benim üzerime yalan söylediler) der. Bu hâl, meâl-i şerifi (O gün herkes getirilir. Herkes kendi nefsi ile mücâdele eder) olan, Nahl sûresinin yüz on dördüncü âyetinde bildirilmektedir. Sonra ağzına mühür vurulur. Bu da Yasîn-i şerifin altmış beşinci âyetinin (Kıyâmet gününde, ben azîmüş-şân, mücrimlerin ağızlarını mühürlerim. Ne ki kazanıp kesb ettiler ise, bize elleri söyler ve ayakları şehâdet eder) meâl-i şerifi ile bildirilmiştir. Öyle ise, âsîlerin âzası şehâdet edip Cehenneme götürülmeleri emrolunur. Mücrimler âzalarına levm etmeye, bağırmaya başlar. Âzası da, der ki, (Bu şahâdet bizim ihtiyârımızla değildir. Bizi Allahü teâlâ söyletti. Herşeyi söyleten Odur). Bunlar Fussilet sûresinin yirmi birinci âyet-i kerimesinde bildirilmektedir.

Hesaptan sonra, bütün insanlar Sırât köprüsüne gönderilecektir.

Sırât köprüsünden geçemeyip düşen mücrimler, Cehennem hazenesine, yâni azâb meleklerine teslim olunurlar. Ağlamaya ve inlemeye başlarlar. Hele müminin ve müvahhidînin âsîleri Cehenneme konulurken, gayet dehşetli ağlarlar. Melekler bunları yakalayıp atarken, (İşte bu, vaat olunduğunuz kıyâmet günüdür) derler. Bu hâl Enbiyâ sûresinin yüz üçüncü âyet-i kerimesinde bildirilmektedir.

Büyük feryâd – Cehennem ehlinin çok feryâd edip ağladıkları dört yerden birincisi, sûr üfürüldüğü vakitte, ikincisi, Cehennem meleklerden kurtulup, mahşer ehli üzerine sıçradığı vakitte, üçüncüsü, Âdemi Allahü teâlâya şefaatçi göndermek için çıktıkları vakitte, dördüncüsü, Cehennemdeki azâb meleklerine teslim olundukları zamandır.

Cehennemlik olanlar mahallerine gidip, Arasât meydanında yalnız, Müminler, Müslimler, hayr ve ihsân edenler, Ârifler, Sıddîklar, Velîler, Şehitler, Sâlihler ve Resûller kalır. Îmanlarında şüpheleri olanlar, münâfıklar, zındıklar, bid'at sahipleri, zaten Cehenneme gönderilmişlerdir. Allahü teâlâ (Ey insanlar! Rabbiniz kimdir?) buyurur. Onlar (Allahdır) derler. Allahü teâlâ: (Siz Onu bilir misiniz?) buyurur. (Evet biliriz yâ Rabbî) derler. O zaman, onlara Arş-ı âlânın sol tarafından bir melek görünür. O melek, o kadar azametlidir ki, yedi deniz başparmağının ucuna konsa içine alıp, hiçbir damlası gözükmez. O melek, mahşerde bulunanlara Allahü teâlânın emri ile, imtihan cihetinden (Ene Rabbüküm) yâni, ben sizin Rabbinizim der. Ehl-i mahşer: (Senden Allahü teâlâya sığınırız) derler.

Arşın sağ tarafında bir melek görünür ki, eğer ayağının ucu ile basmış olsa, on dört deniz, görünmez olurdu. Ehl-i mahşere (Ene Rabbüküm) der. Yâni, sizin Rabbinizim der. Ona dahî (Senden Allahü teâlâya sığınırız) derler.

Bundan sonra, Allahü teâlâ, onlara istedikleri şekilde gayet yumuşak ve hoş muamele buyurur. Mahşer ehlinin hepsi, secde ederler. Cenâb-ı Hak, onlara (Öyle bir yere geldiniz ki, sizin için yabancılık ve korku yoktur) buyurur.

Allahü teâlâ bütün müminleri Sırât üzerinden geçirir. Müminler derecelerine göre Cennete götürülür. İnsanlar gürûh gürûh geçerler. Önce Resûller, sonra Nebîler, Sonra Sıddîklar, sonra Velîler, Ârifler, sonra hayr ve ihsân edenler, sonra Şehitler, sonra diğer müminler götürülür. Müslümanlardan günahları affedilmeyenler yüz üstü düşmüş, bazıları da A'râfta mahbus kalırlar. Îmanı zayıf olanlardan bazısı Sırâtı yüz senede, bazısı da bin senede geçerler. Bununla berâber, Cehennemde yanmazlar.

Bir kimse ki, Rabbini görür, o kimse Cehenneme sokulmaz. Müslim ve muhsin olanların makamlarını (İstidrâc) nâmındaki kitabımızda anlattık. Onlar yüzü gülenlerdir. Çoğu Sırâtı şimşek gibi geçer. Çoğu da, açlık ve susuzlukla giderler ki, ciğerleri parça parça olmuş, solukları âdetâ duman gibi çıkar. Bunlar, kâseleri gökteki yıldızlar adedince ve suyu, kevser ırmağından ve büyüklüğü Kudüs'ten Yemen'e kadar ve Aden'den Medîne-i münevvereye kadar olan Kevser havzından içerler. İşte bu, Peygamberimizin (Benim minberim, havzım üzerindedir). Yâni, minberim, Kevser havzının iki kenârından biri üzerindedir buyurmasıyla sâbittir. Kevser havzından uzak olanlar, kabahatlerinin derecesine göre, Sırâtta habs olunurlar.

Nice abdest alanlar vardır ki, abdesti güzel almaz ve tamam etmez. Ve nice namaz kılanlar vardır ki, sorulmadığı hâlde, namazını başkalarına anlatır. Hudû' ve huşû' ile kılmazlar. Eğer kendini karınca ısırmış olsa, namazı bırakıp o karınca ile meşgul olurlar. Hâlbuki, Allahü teâlânın azamet ve celâletini ârif olanların ellerini ve ayaklarını kesmiş olsalar hiç direnmezler. Zîrâ onların ibâdetleri Allahü teâlâ içindir. Allahü teâlânın huzurunda duran kimse, Onun “celle celâlühü” heybet ve azametini bildiği, tefekkür ettiği kadar huşû' eder, korkar. Öyle olur ki, pâdişâhlardan birinin huzurunda kişiyi akreb sokar, o da sabr eder. Pâdişâha hürmet için hiç hareket etmez. İşte bu, adamların mahlûkla berâber olduğu vakitteki hâlidir. Mahlûk ise, o derece menfaat ve zararını ayıramaz.

O, azîz ve celîl olan Allahü teâlânın huzurunda duranın hâli nasıl olur ki, heybet ve saltanat ve azamet ve ceberût ve kahr-ü galebe-i ilâhiyyeyi bilen bir kimsenin Allahü teâlânın huzurunda durması, elbette ziyâde huzuru ve huşû'u Îcap ettirir.

İbâdetleri yaptığı hâlde, zulmeden ve tevbe etti ise de, mazlumu bulamayan, bununla dünyada helalleşmeyen bir kimse hakkında hikâye olundu ki, Allahü teâlânın huzuruna götürülür. Dünyada helâlleşemediği kul hakları varsa, meydana çıkarılır. Mazlum onun boynuna sarılır. Allahü teâlâ mazluma (Ey mazlum! Yukarıya bak) buyurur. O mazlum baktığı vakit görür ki, bir köşk var. Gayet büyüktür. Zîneti ve büyüklüğü akıllara hayret verir. O mazlum: (Yâ Rabbî! Bu nedir?) der. Allahü teâlâ: (Bu satılıktır. Benden satın alır mısın?) buyurur. O mazlum ise: (Yâ Rabbî! Bunun kıymetini ödeyecek benim birşeyim yoktur) der. Allahü teâlâ buyurur ki: (Kardeşini zulümden affedip halâs edersen, köşk senindir). O kul da: (Yâ Rabbî! Emr-i ilâhin sebebiyle ondaki hakkımdan vazgeçtim) der.

Allahü teâlâ tevbe eden zâlimlere böyle muamele eder. Nitekim İsrâ sûresinin yirmi beşinci âyetinde meâlen, (Ben azîm-üş-şân, tevbe eden kimseleri mağfiret ederim) buyurur. Tevbe eden, zulümden, günahtan ayrılıp da, ebediyyen bir daha o günahı işlemeyendir. Dâvüd (Evvâb) ile tesmiye olunur. Resûllerden Hz. Dâvud'un gayrileri de böyledir.