|
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerinin "kuddise sirruh", Nakşibendî, müceddidî yolundan dört büyük şeyhinin yüksek hâlleri: Seyyidüs-sâdât hazret-i Seyyid Nûr Muhammed Bedevânî "rahmetullahi aleyh" [Silsile-i aliyyeden.] Zâhir ve bâtın ilmlerinde âlim idi. Fakîh, kâmil, ârif-i mükemmîl idi. Tesavvufda feyzini, büyük âlim ve mürşid-i kâmil Şeyh Seyfeddîn Fârûkîden aldı. Bu zât Urvet-ül-vüskâ Muhammed Ma'sûm hazretlerinin oğlu ve halîfesi, o ise, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin oğlu ve halîfesidir. Yine Şeyh Abdülhak muhaddis hazretlerinin evlâdından ve Muhammed Ma'sûm hazretlerinin halîfelerinden olan Hâfız Muhammed Muhsin hazretlerinin huzûrunda bulunup, ondan senelerce feyz aldı. Böylece üstün hâllere ve yüksek makâmlara kavuşdu. Kuvvetli bir istigrâk hâline sâhib idi. Ya'nî ilâhî aşk ile kendinden geçme hâli pek ziyâde idi. Onbeş sene bu hâl üzere yaşadı. Sâdece namâz vakitlerinde ayıklık hâline döner, sonra yine istigrâk hâli kaplardı. Ömrünün son zamânlarında bu hâlden kurtuldu. Vera' ve takvâsı ya'nî şübheli şeylerden ve harâmlardan sakınmakdaki gayreti son dereceye ulaşmışdı. Sünnet-i seniyyeye uymakda, edeb ve âdetlerde Resûlullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" tâbi' olmakda büyük bir dikkat gösterirdi. Peygamber efendimizin hayâtını ve yüksek ahlâkını anlatan kitâbları devâmlı yanında bulundurur, bunları okuyup, hâllerinde ve işlerinde Resûlullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" uyardı. Bir defasında helâya girerken, yanlışlıkla önce sağ ayağını içeri atmışdı. Bunun üzerine hâllerinde bağlanma oldu. Tazarru' ile Allahü Teâlâya çok düâ edip, yalvardı. Sonra hâlleri tekrâr açıldı. Yiyeceklerinin halâldan olması husûsunda son derece dikkat ederdi. Birkaç günlük ekmeğini kendi pişirir, açlığı şiddetlenince o ekmekden bir parça yirdi. Sonra murâkabeye dalardı. Dâimâ murâkabe hâlinde bulunmakdan, Allahü Teâlâdan başka her şeyi unutup, hep ibâdet ve ta'âtla meşgûl olmakdan beli bükülmüşdü. Buyurdu ki, "Otuz seneden beri kalbimden insanın tabiî gıdâsı olan şeyleri yimek geçmedi. Ne zamân yiyeceğe ihtiyâc duysam, ne varsa yir, onunla iktifâ ederdim." Günde bir def'a yemek yimeyi bid'at bilerek ve takvâsının çokluğundan, çocuklarından birine yağ, diğerine de şeker verirdi. Ekseriyyetle zulmet şübhesi bulunması sebebiyle zenginlerin yemeğini aslâ yimezdi. Bir defasında zengin bir kimsenin evinden huzûruna yemek getirilip, takdîm edildi. Nâzik bir tavırla "Bu yemekde bir zulmet gözüküyor, bunu bir araşdırınız!" buyurdu. Bu yemek halâldendir dediler. Fakat araşdırıp, gösteriş niyyeti ile hâzırlandığını anladılar. Eğer dünyâya düşkün birisinin evinden emânet olarak bir kitâb isteseler, üç gün bekletir, sonra okurdu. Buyururdu ki: "Konuşmaların zulmeti o kitâb üzerini bir kılıf gibi kaplamış." Sohbetinin bereketi ile o zulmet dağıldıkdan sonra o kitâbı okurlardı. Seyyid Nûr Muhammed Bedevânî hazretlerinin en meşhûr talebesi olan Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretleri, ondan bahs ederken göz yaşlarını tutamaz ve şöyle derdi: Sizler Seyyid Nûr Muhammed Bedevânî hazretlerinin zamânına yetişemediniz. Eğer onu görmüş olsaydınız, îmânınız tâzelenir ve Allahü Teâlâ ne büyük kudret sâhibidir ki, böyle mubârek bir zât yaratmış derdiniz "radıyallahü Teâlâ anh". Onun keşfi son derece kuvvetli ve isâbetli idi. Hattâ denilebilir ki, onun kalb gözüyle gördüğü kadar bizler baş gözümüzle göremeyiz. Kuvvetli tasarruflara sâhibdi. Sevenlerinin ihtiyâçlarını gidermek için himmet ederdi. Himmet etdiği gibi gerçekleşmemesi çok nâdir olurdu. Bir gün bir kadıncağız, huzûruna gelip; Cinler kızımı kaçırdılar. Ne kadar uğraşdıysak da bir çâresini bulup, kızımı kurtaramadık. Siz bu husûsda lutf edip, teveccüh buyurunuz da kızım kurtulsun, dedi. Bunun üzerine bir müddet murâkabeye daldı. Sonra inşâallah kızın falan zamân kurtulup gelecek, dedi. İşâret etdiği vakitde kız cinlerin elinden kurtulup, geldi. Nasıl kurtuldun diye sorduklarında; Sahrâda idim. Bir büyük zât elimden tutup, beni buraya getirdi, dedi. Bu hâdiseye şâhid olan bir kimse, "Efendim, kızın kurtulacağını niçin hemen söylemediniz de, murâkabeye dalıp, ondan sonra söylediniz diye sorunca; "O kızın kurtulması için himmet gösterip, Allahü Teâlâya düâ etdim. Bana ilhâm-ı ilâhî ile onun kurtulacağı bildirildi. Bu fakîrin teveccühü ve himmeti bu işe te'sîr etdi" buyurdu. Her işi Allahü Teâlânın rızâsına uygun idi. Bir defasında iki râfizî huzûruna gelip, râfizî olduklarını saklayıp, tâbi' olmak istediklerini söylediler. Onların sapık i'tikâdda olduklarını anlayıp, "Önce bozuk i'tikâdınızdan vazgeçip, sonra tâbi' olun" buyurdu. Bu iki râfizîden biri huzûrunda tevbe edip, bozuk inanışlarından vazgeçdi ve se'âdete erdi. Diğeri ise, sapıklığından vazgeçmeyip, se'âdetden mahrûm kaldı. Talebelerinden biri nefsinin hevâsına kapılıp, bir kadınla buluşmak istedi. Hocası Seyyid Nûr Muhammed Bedavânî hazretleri birden bire karşısına çıkıp, engel oldu. Kadın bu hâli görünce dehşete kapıldı, feryâd ederek yere düşüp bayıldı. Talebesi bu hâlinden dolayı çok pişmân olup, tevbe etdi. Uzun müddet hocasının huzûruna çıkamadı. Bir kimse onun evinin yakınına bir dükkân açıp, benc otu (uyuşturucu ot) satmaya başladı. Buyurdu ki: "O otun zulmeti bâtın nisbetimizi bulandırıyor." Bunun üzerine ba'zı talebeleri gidip, o kimsenin dükkânını zorla harâb etdiler. Bu işi duyunca, "bu sefer bâtın hâllerimiz dahâ çok bulandı. Çünki bizim sebebimizle dîne muhâlif bir hesâblaşma, hâdise vuku' buldu. Önce o dükkân sâhibine yumuşaklıkla bu işten vazgeçip tevbe etmesinin anlatılması gerekirdi. Eğer vazgeçmezse o zamân mâni' olunurdu" buyurdu. Talebeleri o dükkân sâhibini arayıp, güçlükle iknâ edip huzûruna getirdiler. Talebelerinin yapdığı bu işden dolayı, o kimseden özr diledi. Sonra dînimizde yasaklanmış bir iş ile uğraşmayı bırakıp, o halâl bir san'at ile meşgûl olmak gerekir, buyurarak nasîhat etdi ve ona altın verdi. O kimse tevbe edip, talebelerinden oldu. Seyyid Nûr Muhammed Bedevânî hazretleri şöyle anlatmıştır: Bir gün hocam Hâfız Muhammed Muhsîn hazretlerinin mezârını ziyârete gitdim. Kabri başında iken murâkabeye daldım. Bu hâlde iken, hocamı kabrinde görüp, konuşdum. Kefeni ve bedeni hiç çürümemişdi. Sâdece ayaklarının alt tarafına toprak te'sîr edip, hafîf dökülmüşdü. Bunun sebebini kendilerine sordum. Buyurdu ki: Sâhibinden iznsiz geri vermek üzere bir taşı alıp abdest aldığım yere koydum. Abdest alırken o taşın üzerine basdım. Ayaklarımda toprağın te'sîri bu sebebledir. Takvâda çok ileri giden, Evliyâlıkda da yükselir. Seyyid Nûr Muhammed Bedevânî hazretleri 1135 [m. 1722] senesinde vefât etmişdir.
Hâcı Muhammed Efdâl "rahmetullahi aleyh"
Huccetullah Nakşibend hazretleri Şeyh Abdül Ehade şöyle
buyurmuşdur: "Büyük mürşidlerden bizim sînemize ne ulaşmışsa temâmını aynen
sizin kalbinize akıtdık." Müellîf der ki: Tarîkatın imâmı hazret-i Müceddid "radıyallahü Teâlâ anh" buyurdu ki: Bâtın hâllerinin belirsizlik ve bilinmezliğe ulaşması, tecellî-i zâtinin zuhûrunun alâmetidir. Nitekim âyet-i kerîmede meâlen (... Gözler Onu göremez...) (En'âm sûresi: 102) buyuruldu. Bu husûsda bu âyet-i kerîme kat'î delîldir. Hâcı Muhammed Efdâl hazretleri, Harameyni şerîfeyni ziyârete gitti. Orada ilâhî lütflara ve Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" ihsânlarına kavuşdu. Binlerce fütûhat ile döndü ve hakkı taleb edenlerin mercî'i oldu. İnsanları zâhir ve bâtın feyzlerine kavuşdurdu. Hazret-i Şâh Veliyyullah Muhaddis Dehlevî "rahmetullahi aleyh" ondan hadîs ilmini tahsîl etdi ve rivâyet için ona isnâd etdi. Kendisine hediyye olarak gelen paralarla her ilmde pekçok kitâb satın alıp, vakf etdi. Bir defasında onbeş bin rupye hediyye edilmişdi. Bu paranın temâmına kıymetli kitâblar satın alıp vakf etdi. O kadar çok kitâb vakf etdi ki, bu hizmetiyle ilmin yayılmasına vesîle oldu. "Allahü Teâlâ hayrlı karşılıklar ihsân buyursun". Buyurdu ki: İnsanın ömründe bir kerecik olsun Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" kabr-i şerîfini ziyârete gitmemesine çok şaşılır. Hâlbuki dünyâ ve âhıret maksadlarının Onun vâsıtasıyla hâsıl olduğunu bilmekdedirler. Yine kısa zamânda öğrenilmesi mümkin olduğu hâlde zarûrî tecvîd kâidelerine göre Kur'ân-ı kerîmi okumayı öğrenmeyenlere çok şaşılır. Hâlbuki namâzın doğru kılınması kırâetin doğru olmasına bağlıdır. Nakşibendî büyüklerinden birinin teveccühü ile latîfelerin zikrini elde etmeyenlere de çok şaşılır. Bu yolun büyüklerini tanımak öyle büyük bir ni'metdir ki, muhabbet-i ilâhînin tohumu ve îmânı korumaya vesîledir. Bu ni'met, mihnetsiz ve kısa zamânda elde edilebilir. Muhammed A'zam, Hâcı Muhammed Efdâl hazretlerinin büyük halîfelerindendir. Keşfi sahîh ve nisbeti kuvvetli idi. Talebelerin çoğu onun sohbetinde tarîkatın vâridâtına kavuşmuşlardır. "Rahmetullahi aleyhim." Hâfız Sa'dullah "rahmetullahi aleyh" Muhammed Ma'sûm hazretlerinin torunu ve halîfesi olan Muhammed Sıddîk hazretlerinin seçkin halîfelerindendir "rahmetullahi aleyhimâ". Otuz sene bu zâtın sohbetine devâm edip, yüksek makâmlara ve tarîka-i Ahmediyyenin en üstün derecelerine ulaşdı. Onun lakabı, hocasının dergâhında iftihâr vesîlesi olarak "Seyyid-üs-sofiyye" idi. Buyurdu ki: "Mürşidimin dergâhına otuz sene başımın üzerinde su çekdim. Bu sebeble başımda saç kalmadı. Hattâ Mevlâ yolunda gözümün nûru kayboldu. Şöyle ki: Hocam beni sıcağı şiddetli bir zamânda Ahmedâbâd şehrine gönderdi. Güneşin şiddetli sıcağından, gözlerim görmez oldu. Fakat bu yüksek dergâha hizmet etmenin bereketiyle, dahâ sonra benim kapımda pekçok hizmetci toplandı. O kadar ki, hepsine hizmet sırası gelmedi. Kalb gözüm ma'rifet nûruyla görür oldu. Baş gözüm mâsivâyı görmeye ihtiyâc duymadı. Devâmlı murâkabe hâli hâsıl oldu. Göz ile gönüle ulaşan gayrın [başka şeylerin] nâkışları bâtın aynama ulaşmaya yol bulamaz oldu. Elhamdülillahi alâ nevâlihî vessalâtü vesselâmü alâ Resûlihî ve âlihî." Hâfız Sa'dullah "rahmetullahi aleyh" tarîkata intisâbının ilk sıralarında, rü'yâsında büyük bir şehr gördü. Bu şehrin her mahallesi vilâyetin bereketleri ve nûrlarıyla ma'mûr bir hâlde idi. Orada Evliyâdan bir cemâ'at ikâmet ediyordu. Bir defasında evliyâdan büyük bir cemâ'atin o şehre teşrîfiyle şehr büyük bir şöhrete kavuşdu. O şehrde bulunanlar o Evliyâ cemâ'atini karşıladılar. O azîzlerin büyüklüğü ve üstünlüğü ile nûrlara gark oldular. Bu gelen zâtlar kimlerdir, diye sordular. Bir zât şöyle cevâb verdi. Allahü Teâlâ bu zamânda yeni bir kemâlâtın zuhûrunu irâde buyurdu. Bu büyükler, seçilmişlerin kavuşduğu yoldan Allahü Teâlâya kavuşmuşlardır. Bu halkanın başındaki zât, Müceddid-i elf-i sânî lakabına sâhib olan Şeyh imâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretleridir. Bu büyüklerin bereketlerini müşâhede için çıkdık. Hâfız Sa'dullah "rahmetullahi aleyh" müceddidiyye yoluna tam bir bağlılıkla bağlandı. Tam bir gayret ile bu yolun sülûkunu yapıp temâmladı. Allahü Teâlânın seçkin kullarından oldu. Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretleri onun için buyurdu ki: Tevâzu' hâli kendisinde son derecede idi. Eğer talebelerinden biri bir şahsı incitse, o şahsa kendisi gidip özr dilerdi. Bu noksanlık benden kaynaklanmakdadır, benim için onu afv eyle derdi. Hattâ ayaklarına kapanırdı "rahmetullahi aleyh". Nevvâb Hân Fîrûz onun talebelerinden idi. Huzûrunda şöyle dedi: Seyyid Hasen Nümâ "rahmetullahi aleyh" her kim için isterse onun rü'yâsında Resûlullahı "sallallahü aleyhi ve sellem" görmesini sağlıyor. Bunun üzerine Hâfız Sa'dullah hazretleri buyurdu ki: Biz her kim için istersek, iki def'a Resûlullahı "sallallahü aleyhi ve sellem" rü'yâsında görmekle şereflenmesini sağlarız. Bu gece Fâtiha okuyup, Resûlullahın mubârek rûhâniyyetine müteveccih olarak uyu. Söylediğini yapdı. Resûlullahı rü'yâda görmekle şereflendi. Yüz rupye hediyye etmeye niyyet etdi. Bir Fâtiha dahâ okuyup tekrâr uyudu. İkinci def'a Resûlullahı rü'yâda görmekle şereflendi. Yüz rupye dahâ hediyye etmeye niyyet etdi. Sabâhleyin Hâfız Sa'dullah hazretlerinin huzûruna gidip, yüz rupye takdîm edip, Elhamdülillah yüksek teveccühünüzle ni'mete kavuşdum, dedi. Bunun üzerine yüksek firâsetleriyle anlayıp, ikinci yüz rupye nerede buyurdu. Mahcûb olup, onu da takdîm etdi. Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretleri onun için buyurdu ki: İlm-i zâhirde derin değildi. Sohbetlerinde keşflerden ve vâkı'âtdan bahs etmezdi. O sâdece hocasının dergâhında hizmetleri sebebiyle gönüle girmişdi. Fakat bâtın nisbeti çok yüksek ve kuvvetli idi. Dergâhında büyük bir kedi vardı. Hâfız Sa'dullah hazretlerinin tesarrufu ile kedi serçelere acıyarak ağzını açar ve kuşlar etrâfına toplanırlar, getirdikleri buğday dânelerini onun ağzına atarak oynaşırlardı. Onun tasarrufu ile pekçok kimse kurb makâmlarına ulaşmıştır. Hicrî binyüzelli senesi oniki şevvâlde vefât etdi. Şeyh Sıbgatullah onun halîfelerinden olup, mubârek bir zât idi. Bu fakîr onu ziyâret etdi "rahmetullahi aleyh". Şeyhüş-şuyûh Muhammed Âbid "rahmetullahi aleyh" Şeyh Abdül Ehad hazretlerinin Serhenddeki halîfelerinin büyüklerinden idi. İlmde, amelde, vera' ve takvâda yüksek bir şâna sâhib idi. Nisbeti hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîka ulaşır. Çok ibâdet ve zikr yapardı. Teheccüd namâzında Yâsin-i şerîf sûresini altmış def'a okurdu ve her iki rek'atden sonra zikr ve murâkabe yapardı. Geceyi seher vaktine kadar ibâdet ve ta'atla geçirirdi. Vefâtından önce altı ay ishâle yakalandı. Bu hastalığı sırasında, her gece teheccüd namâzı kılmaya kalkar ve otuzbeş Yâsin-i şerîf okurdu. Yirmi bin kelime-i tevhîd söyler. Nefesini tutarak da bin nefy ve isbât zikri yapardı. [Lâ ilâhe illallah söylerdi.] Kur'ân-ı kerîm ve salevât-i şerîfe okurdu. Bunları kendine vazîfe edinmişdi. Bir defasında, Serhend şehri hâkimi baskın yaparak, hayvanları toplayıp götürmüşdü. Bu sebeble Şeyh Muhammed Âbid hazretleri yirmi sene et ve ondan yapılan yiyecekleri yimedi. Dehlîye yolculuğu esnâsında halâlinden te'mîn etdiği basit bir azıkdan başka birşey yimezdi. Her işinde azîmetle amel etmeyi gözetirdi. Herkes tarafından tam bir hürmet görmüşdü ve herkes ona mürâce'at ederdi. Dergâhı, Allah adamlarının barınağı idi. Âlimlerden ve sâlihlerden ikiyüze yakın kimse, onun zikr ve sohbet halkasında bulunurdu. Pekçok tâlib onun teveccühleriyle Makâmât-ı Ahmediyyenin nihâyetine kavuşdu. Onun mubârek sohbetinde, benliğinden kurtulup, yüksek ahlâka, fenâ ve bekâya kavuşan kimseler sayılamayacak kadar çokdur. Hadîs-i şerîf ve fıkh dersinden sonra, kıbleye doğru oturarak, murâkabe yapardı. Her kim huzûruna giderse, onun kalbine zikri ve cem'iyyet nûrlarını yerleşdirirdi. Cum'a günleri huzûrunda pekçok kimse toplanırdı. Mubârek nazârına muhâtab olan herkesin kalbine teveccüh ederek zikr eder hâle getirirdi. Birisi ona, bu kimseler zikr-i kalbîyi aslâ bilmezler. Kalbin tabiî hareketini ve zikr etme hareketini birbirinden ayıramazlar diye söyleyince, buyurdu ki: İşler Allahü Teâlânın kudretindedir. Bir kimsenin bildirmesi ile olmaz. Bir büyüğün nazârıyla zikr-i kalbîye kavuşan kimse, bunun netîcesini ve fâidesini kabrde görecek ve bilecekdir. Çünki, zikr-i kalbînin nûrunun bereketiyle îmânını kurtaracakdır. Tarîka-i Ahmediyyenin nûrları, Şeyh Muhammed Âbid hazretlerinin bereketi ile her tarafa yayıldı. Bu yola bağlılık, revâç buldu. Bu sebeble, gayb âleminde onun lakabı "El-Kâsım li hazâinillah: Allahü Teâlânın hazînelerini taksîm eden"dir. Bir gün bir mescide gitmişlerdi. Orada bir şahs kendine mürîd edindiği bir cemâ'at ile bulunuyordu. Oraya gelenleri de mürîd ediniyordu. Hâlbuki bu şahsın bâtınında, sofiyye-i aliyye arasında meşhûr olan nisbet ve Allahü Teâlâ ile berâber olma nûru yokdu. Bu işe ehil değildi. Tesavvuf büyüklerine göre, kalbin fenâsı hâsıl olmadan, evliyâlığa âid vâridâta ve güzel ahlâka kavuşmadan, mürîd edinmek harâmdır. Muhammed Âbid hazretleri, o şahsın hâline acıdı. Ona bir müddet teveccüh etdi ve vilâyet-i kalbî mertebesine kavuşdurdu. O sırada huzûrunda bulunan yüksek hocamıza,ya'nî Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerine iltifât ederek, onun hâlini tasdîk etmesini istediler. Sâdece bir teveccühünüz ile onun kalbi zikr eder hâle geldi. Onun kalb latîfesi nûrlandı. Sıcak bir hava gibi kendi aslına doğru uçdu. Kalbin fenâsından çok şeye kavuşup, âlem-i emrin seyrine yöneldi. Tecelli-i ef'ale erişip, fenâ hâsıl oldu. Böylece tarîkat icâzeti alacak hâle geldi diye, arz etdi. Bunun üzerine söylediğiniz doğrudur, bize de aynı hâller ma'lûm oldu, buyurdu. Bir gün bir kabristanın yanından geçiyorlardı. Kısa bir müddet orada yatan mevtânın hâllerine teveccüh edip, murâkabede bulundu. Sonra buyurdu ki: Bu bîçâreler, feyz istiyorlar. Onlara teveccüh etdiler. Bu fakîr, hocam Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerinden bizzat işitdim. Buyurdu ki, o sırada ben de orada idim. Kabrdekilere teveccüh etdiği sırada hakîkat-ı Muhammedî "sallallahü aleyhi ve sellem" zuhûr etdi. Onun teveccühü ile o kabristandaki bütün ölüler bu makâmın bereketlerine ve nûrlarına kavuşdular. Muhammed Âbid hazretleri, Harameyn-i şerîfeyni ziyârete yürüyerek gitdi. Server-i kâinâtın "sallallahü aleyhi ve sellem" iltifâtlarıyla şereflendi. Buyurdular ki: Öteden beri kavuşma arzûsu, içimde yanan bir ateşdi. Aslâ sönmüyordu. Nihâyet Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" inâyeti ile sükûn buldu ve maksad hâsıl oldu. Pek çok talebe orada sohbetinden feyz aldılar. Bir şahs Medîne-i münevverede pekçok riyâzet, mücâhede ve nâfile ibâdetlerle meşgûl olurdu. Server-i âlem "sallallahü aleyhi ve sellem", [rü'yâda] o şahsın Muhammed Âbid hazretlerinin huzûruna gidip, feyz almasını emr buyurdu. Bunun üzerine onun huzûruna gitdi. Onu mücâhedelerden men' edip, ibâdetde orta bir yol tutmasını emr etdi. Fakat o şahs ağır riyâzetleri âdet edindiğinden söylediklerine uymadı. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" o şahsa, Muhammed Âbid hazretlerine tâbi' olmasını ve sohbetlerine devâm etmesini tekrâr emr, buyurdu. Nihâyet onun sohbetinden istifâde edip, güzel bir şekilde yetişdirmesiyle yüksek makâmlara ulaştı. Muhammed Âbid hazretleri hicrî binyüzaltmış senesi onsekiz Ramezânda vefât etdi. Pekçok halîfesi vardır. Hâce Mûsâ Hân Mahdûm-i A'zamî Dihbîdî, vera' sâhibi, muttekî, keşf, kerâmet ve tasarruf sâhibi bir halîfesi idi. Mâverâünnehr bölgesinde, insanları irşâd husûsunda zamânının bir tânesi idi. Çeşidli beldelere oniki halîfe göndermişdir. Birgün talebelerinden birine buyurdu ki: Senin bâtınında bir bulanıklık görüyorum. Bunun sebebi nedir? Meğer o dervîş şübheli birşey yimiş. Dergâhın yemeğinden başka birşey yimedim dedi. Nihâyet bir boyacının evinde hazret-i Gavs-üs-sakaleynin "radıyallahü anh" rûhu için verilen yemekden yedim, diye i'tirâf etdi. Herkesin yemeğini yimemeli demişdim. Bir dahâ kimsenin yemeğini yime diye îkâz etti. Muhammed Âbidin bir talebesi Mirzâ Muzafferdir. Mirzâ Muzaffer "rahmetullahi aleyh", vakitlerini ibâdet ve ta'atla ma'mûr etmekde, bâtın nisbetinin kuvvetliliğinde hâllerinin ve vâridâtlarının çokluğu eşsiz idi. Onun talebelerini gördüm. Bu yolun erbâbında bulunması zarûrî olan şeyler onların gönüllerinde mevcûddu. Onun vefâtından sonra, talebelerinden birinde kuvvetli bir kabz hâli meydâna geldi. İki sene bu hâl devâm etdi. Nihâyet hocasının mezâr-ı şerîfine gitdi. Dahâ hocasının mezârının temîz toprağını görür görmez hâlleri düzeldi. Derhâl kendi nisbetine kavuştu. Muhammed Âbidin bir talebesi Muhammed Mîrdir. Muhammed Mîr "rahmetullahi aleyh" bâtın nisbetinin yüksekliği, unutulmuşluk, inzivâ ve insanları irşâd husûsunda mümtâz idi. Sâlih bir kimseden işitdim, dedi ki: Yirmi kimse onun sohbetinde vilâyetin fenâ ve bekâ mertebesine ulaşdı. Bir cin ona talebe olmak istedi ve günlük ne kadar masrafınız olursa getiririm diye arz etdi. Başkasının malını getirir düşüncesiyle kabûl etmedi.
Muhammed Âbidin talebelerinden biri de Şâh Abdülhafîzdır.
Sofî Abdürrahmân, Mîr Behâdır, Dervîş Muhammed, Muhammed Hasen gibi kıymetli
halîfeleri "rahmetullahi aleyhim" kurb-ı ilâhî makâmlarıyla mümtâz idiler. Hak
tâliblerini irşâdıyla meşgûl olurdu. Bu halîfelerden birini ziyâret etdim. Şeyh
Muhammed Mîrin kız kardeşi "rahmetullahi aleyhâ" asrının hanım evliyâsındandır.
Resûlullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" çok yakınlığı ve yardımlarına çok
kavuşmakla mümtâz idi. Ondan şaşılacak rü'yâlar nakl edilir. İstediği her
kimsenin hâlini Resûlullaha arz eder ve cevâbını alırdı. Vilâyet ve nübüvvet
nûrunda sahîh keşf ile mümtâz olan büyüklerden biri buyuruyor ki, o sâlihâ
hanımın evi Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" nûrlarıyla dolu idi.
Resûlullaha muhabbetinin çokluğundan fakîrlik ve ihtiyâç hâline düçâr oldu.
Nitekim hadîs-i şerîfde şöyle buyurulmakdadır: (Fakîrlik beni sevene selden
dahâ çok hızlıdır...) Fakîrliğin sıkıntısına tahammül edemeyip, Afganistana
gitmek istedi. Fakat Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" onu bundan men'
edip, fakîrliğe sabr etmesini emr buyurdu. Çünki fakîrlik, Allahü Teâlâya
yakınlığa ve Onunla berâber olmaya vesîledir. (Allahü Teâlâ sabr edenlerle
berâberdir) (Bakara sûresi 153). |
||