|
Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerinin nesebi ve doğumu İlâhî nûrların kendisinde zuhûr etdiği, âsâr ve huzûr kaynağı ve agâhî olan, tarîka-i Ahmediyyeyi devâm etdiren, sünnet-i nebeviyyeyi ihyâ eden, asrının bir dânesi, Semseddîn Habîbullah hazret-i Mirzâ Cân-ı Cânân "radıyallahü Teâlâ anh" seyyidlerdendir. Neseb-i şerîfi yirmisekiz göbek sonra Muhammed bin Hanefiyye vâsıtasıyla Emîr-ül-mü'minîn hazret-i Alî Mürtezâya "kerremallahü vecheh" ulaşır. Kıymetli dedeleri büyük ümerâdan idiler. Timûriyye Sultânlarının yakınlarından olup, üstün vasflar ve beğenilen hasletlere sâhib idiler. Mürüvvet, adâlet, şeceât, cömerdlik ve dîne tam bağlılıklarıyla tanınmış kimseler idiler. Dedesi Emîr Abdüssübhân, mevki' ve makâm sâhibi olmasına rağmen, Çeştiyye tarîkatında yüksek hâller sâhibi idi. Seher vakitlerinde kalkar, muhabbet gözyaşları dökerdi. İnsanları irşâd ile meşgûl olurdu. Talebelerinin hepsi zikrle meşgûl idiler. Teheccüde kalkarlardı. Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerinin ninesi, vezîr Esed hânın kızkardeşi idi. Üstün vasflar sâhibi eşsiz bir hanımdı. Onun sohbetinin bereketiyle Esed hân, Ehl-i sünnet vel cemâ'at yolunu tanıyıp, mânevî yönden çok şeylere kavuşdu. Cansız varlıkların tesbîhini işitirdi. Zevk ve şevk hâlinde olup, muhabbeti ilâhiyye ile dolu idi. Zâhirî ilmleri de öğrenmişdi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin (Mesnevî)sini okuturdu "rahmetullahi aleyhimâ". Babası Mirzâ Cân mevki' ve makâmı terk edip, fakîrliği ve kanâ'ati tercîh etdi. Servetini Allah için fakîrlere dağıtdı. Kızını evlendirmek için ayırdığı yirmibeşbin rupye mikdârındaki altını, bir dostunun şiddetli sıkıntıda olduğunu işitince, temâmen ona hediyye etdi. Güzel ahlâkda ve üstün vasflarda zamânın en seçkini idi. Vefâkârlık, hayâ, şükr etmek, sabr, onun tabî'ati hâline gelmişdi. Bir defasında evinin önüne kabak dikmişdi. Hizmetcisi; hem tevekkül da'vâsındasınız, hem de kabak mı yetişdiriyorsunuz. Yokluk vaktinde onun yaprağını yerim diye düşünüp, sebeblere i'timâd etmiş olmayasın dedi. Hizmetciye bu sözü Allahü Teâlânın söyletdiğini kabûl edip, kabak fidesini kökünden sökdü. Uzlet ve inzivâyı tercîh edip, iki cihân şerefini Allahü Teâlâyı anmakda gördü. Tesavvufa yöneldi. O zamânda kuvvetli cezbeler ve açık tasarruflarıyla meşhûr olan hazret-i Sâh Abdürrahmândan Kâdiriyye tarîkatını aldı. O zâtın sohbetinin bereketiyle yüksek hâllere kavuşdu. Vaktlerini zikr, tâ'at ve Kur'ân-ı kerîm okumakla ma'mûr etdi. Bir defasında hocası enbe denilen meyveyi yiyordu. Ekşi olduğu için meyvenin suyunu ağzından yere dökdü. Hocasına son derece bağlılığı sebebiyle nezâket ve makâmını bir tarafa bırakarak hocasının ağzından yere dökdüğü suyu dili ile yalayıp, yutdu. Bu hareketinin ve kendini hiç saymasının bereketiyle yüksek bir hâle kavuşdu "rahmetullahi aleyhimâ". Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretleri 1111 [m. 1699] veyâ 1112 [m. 1700] yâhud 1113 [m. 1701] senesinde Ramezân-ı şerîfin onbirinde Cum'a günü fecr vaktinde doğdu. O güneş doğup cihânı aydınlatdı. Ebced hesâbına göre "Tulû'u şems-il-mille ve'ddîn tevellüddü sâhib-i şer'" sözü onun doğum târihini gösterir. Onun doğumunda iki fark dışında diğer husûslar, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" ile aynıdır. Bu sebeble rüşd ve hidâyet eserleri kendisinde zuhûr etdi. Dahâ küçük yaşda iken, rüşd ve hidâyet alâmetleri görülüyordu. Alnında anlayış ve zekâ nûrları parlıyordu. Firâset sâhibleri onun yaratılışındaki üstünlüğü görüp, bu çocuk kemâl sâhiblerinin rehberi olur, zamânında herkesden önde olur derlerdi. Bu sebeble babası onun ilm öğrenmesine, ta'lîm ve terbiyesine çok önem verdi. Dahâ küçük yaşda iken, olgunlaşması için, ona zamânın kıymetini anlatırdı. Vakt ve ömr pahâ biçilemeyecek derecede kıymetlidir. Boş yere geçirilmemeli derdi. Ona pâdişâhlık âdâbını, askerlik bilgilerini ve çeşidli mahâretleri öğretdi. Kendisine, eğer sen emîr olsan, hüner sâhiblerinin kadrini bilirsin derlerdi. Eğer gönlümüz istediği şekilde fakr ve terki tercîh etsen, san'at ve hüner erbâbına ihtiyâç kalmaz. Sonra ona her fende mahâret nasîb oldu. Her san'atın mâhirleri san'atlarının inceliklerini ondan sorup öğrenirlerdi. Onunla görüşen her san'at erbâbı, o san'atda onun mütehassıslığını kabûl ederdi. Güvenilir bir kimseden, onun elbiseyi elli dürlü biçdiğini işitdim. Buyurdu ki: Silâhları kullanmakda o kadar mahâret kazandım ki, yirmi kişi kılıçlarını çekip bana hücûm etseler, benim elimde de sâdece ağaçdan bir sopa olsa, onlardan birisi bile beni yaralayamaz. Bir defasında, birisi, akşâm namâzının selâmını verdiğim sırada, karanlıkda bana hançerle saldırdı. Hançeri onun elinden aldım. Tekrâr eline verdim. Yine saldırdı. Elinden alıp, geri verdim. Yedi def'a alıp verdim. Nihâyet özr dileyip ayaklarıma kapandı. Yine bir defasında yolda azgın bir fil geliyordu. Ben de at üzerinde karşıdan geliyordum. Filin sâhibi bana, yaklaşma, kenâra çekil diye bağırdı. Böyle bir hayvândan kaçmaya gönlüm râzı olmadı. Fil tam bir kızgınlıkla, beni hortumuyla sarıp kaldırdı. Belimden hançeri çekip, filin hortumuna vurdum. Fil feryâd ederek beni bırakdı. Allahü Teâlânın lütfu ile kurtuldum. Bir def'a bir savaşda idik. Savaş o kadar şiddetli idi ki, iş ok ve mızrak kullanmaya düşdü. Bindiğim filde kumandan benimle birlikde idi. Benim korkduğumu zan ediyordu. O sırada ben bir şi'r okumaya başladım. Kumandan benim bu hâlime çok şaşdı. Yine kendileri şöyle anlatmıştır: Dokuz yaşında iken hazret-i İbrâhîmi "aleyhisselâm" rü'yâda gördüm. Çok iltifât ve ihsânlarına kavuşdum. O yaşlarımda her ne zamân hazret-i Ebû Bekrden "radıyallahü anh" bahs edilse, mubârek sûreti bana görünürdü. Onu def'alarca baş gözümle gördüm. İltifâtlarına kavuşdum. Buyurdu ki: Bir gün bir şahs, babamın huzûrunda, önceki sûfîler vahdet-i vücûd ehli idiler. Hazret-i Müceddid "radıyallahü anh" ise vahdet-i şühûdu tercîh etdiler, dedi. Bunlar konuşulurken, o sırada güneş ışığı gibi bir nûrun parladığını ve hazret-i Müceddidin o nûrlar arasında görünüp, bana oradan kalkmamı işâret buyurduğunu gördüm. Bunu babama anlatdım. Anlaşıldı ki sen, imâm-ı Rabbânî hazretlerinin yolundan istifâde edeceksin, dedi. Buyurdu ki: Allahü Teâlâ benim tabî'atımı son derece mu'tedîl yaratmış. Benim yapıma Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" sünnet-i seniyyesine uyma hasletini yerleşdirmişdir. Buyurdu ki: Çocukken babamla berâber, hocası hazret-i Sâh Abdürrahmânı "rahmetullahi aleyh" ziyârete gidiyordum. Sâh Abdürrahmân kerâmet sâhibi birisiydi. Ancak, namâz kılarken pek dikkat etmezdi. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" sünnetine ri'âyet etmiyen kimse rehberliğe lâyık değildir, diye gönlümde ona karşı bir soğukluk vardı. Babamın bana, ona bî'at etmemi teklîf etmesinden de korkuyordum. Bir gün babama hazret-i Sâh Abdürrahmân namâz kılarken niçin dikkatli değildir diye sordum. Onda sekr hâli gâlibdir. O ma'zûrdur, dedi. Namâzda sekr hâli gâlib, diğer işlerde ise uyanık hâldedir, dedim. Babam hayret ederek, Allahü Teâlâ sana akl ve zekâyı pîrimize i'tirâz edesin diye mi verdi, dedi. Bu söz onun şeyh Abdürrahmân hakkındaki düşüncelerinden vaz geçmesine sebeb oldu. Buyurdu ki, aşk ve muhabbet heyecânı benim hamurumun mayasıdır. Çocukluğumdan beri bende güzel şeylere karşı tam bir meyl vardır. Söyle hâtırlıyorum, altı aylık çocuk iken, güzel biri beni kucağına alıp, bir köşede emziriyordu. Onun güzelliği bana çok te'sîr etdi. Gönlüm ona tutuldu. Onu görmeden edemiyordum. O ayrılınca ağlıyordum. Beş yaşına girince, benim âşıklığım dillere düşdü. Halk arasında bu çocuk âşık bir mizâca sâhibdir diye yayıldı. Buyurdu ki, bendeki muhabbet hâli o dereceye ulaşdı ki, güzel kimselerin cisimlerine âid özellikler benim tabî'atımda görülüyordu. Bir gün sıtmalı bir genci gördüm. Ben de sıtma oldum. O genç ilâç içdi iyileşdi. Ben de iyileşdim. Mehtâblı bir gece yarısı idi. Evin kapısı da kapalı idi. O genç ansızın evde görünüverdi. Yâsemin ağacının çiçeklerini toplamışdı. O çiçekleri benim başıma koydu ve gözden kayboldu. O çiçekler sabâha kadar yatağımın üzerinde kaldı. Buyurdu ki, her kimin gözü ve yüzü aşk zevallılığı toprağında eskimemişse, hadîs-i şerîfe muvâfık olarak, Allahü Teâlâya secde eden kimsenin secdesinin şevkinin lezzetini ne bilir. Ba'zı ilâhî tecellîler, gözü cezb eder. Ba'zıları ise, zülüf kemendi ile yakalar. Tecellîlerde yanak ve benin görünmesinin te'sîrinin zevki ayrı ayrı muhabbetle anlaşılır. Hâce Hâfız Şirâzî, Şeyh Fahreddîn Irâkî ve Şeyh Evhâd Kirmânînin "rahmetullahi aleyhim" şi'rlerinde tecellîlere işâret olarak söyledikleri ta'bîrler doğrudur. Şi'rlerinde güzel dilber, aşk bîtablığı ma'nâsında kullanılmış olup, hakîkî güzelin cemâlinin cezbesidir. Çünki, dilberde zuhûr eden güzellik, hakîkî güzelin parıltısıdır. Evhâd Kirmânînin dîvânında şöyle denilmekdedir. Nazm: Körün gözü olsa da görünme boşanadır, Bu cihân cemâlin aynasının aynasıdır. Güneş, ay, yer ve semânın hepsi şeklin aynasıdır, Kendi perdesinde âşık için bir süs vardır.
Bu husûsda Ârif-i Câmî "rahmetullahi aleyh" şöyle buyurmuşdur:
Mukaddes iklimin dışına mahbûb çadır kurdu, Âfak ve enfüse tecellî etti. Onun ışığından bir parıltı güle düştü, Gülden bülbülün cânına bir ateş düştü. Yanağı o ateşin ışığıyla aydınlandı, Her kâşâne yüz pervâneyi yaktı.
Aşk-ı mecâzî, katı, donmuş gönüllerin yanması için ilâhî bir ateşdir. Ancak, bu ateş kavuşma olmamak şartıyladır. Çünki, kavuşma gönüldeki ateşi soğutur. Bundan dolayı aşk ateşi bulunmayan kimse, tarîkata lâyık değildir. Buyurdular ki, güzel, islâm dîninin güzel gördüğü şeydir. Çirkin de, islâm dîninin çirkin gördüğü şeydir. Vera' ve takvâ yolunda nûr ve safâ varsa da, muhabbet yolunda yanma ve erimeden zevk alma vardır. Nakl edildi ki, Mugîs adında bir şahs, hazret-i Âişe-i Sıddîkanın "radıyallahü anhâ" câriyesi Berîreye âşık olmuşdu. Berîre her ne zamân pazara çıksa, onun peşini ta'kîb eder ve göz yaşı döker, hep âh çekerdi. Sakalı göz yaşıyla devâmlı ıslanırdı. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" onun bu hâline acıdı. Berîreye onunla nikâhlanmasını tavsiye buyurdu. Berîre, yâ Resûlallah, bu husûsda vahy gelirse o zamân kabûl ederim, yoksa kabûl etmem. Çünki ben onu görünce râhatsız oluyorum, dedi. Bu söz üzerine Mugîs aşk derdiyle oradan sür'atle uzaklaşdı. Bunun üzerine Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", (Kim âşık olur, aşkını gizler, iffetini muhâfaza eder, sonra ölürse, şehîd olarak ölür) buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi Dârimî rivâyet etdi. Muhabbetin te'sîrine dâir nâdir haberlerden birini şöyle anlatdılar. Bir âşık ayrılık ateşine dayanamayıp, kendini denize atdı ve boğuldu. Sevgilisi onun ölüm haberini işitip, onun üzüntüsünden o da kendini denize atdı. Her ikisini de arayıp, bularak denizden çıkardılar. Muhabbetleri sebebiyle birbirine sarılmış olduklarını gördüler. Beyt:
Bir kimseyi kılıcın ikiye böldüğünü çok gördüm, Aşk kılıcını gör ki, iki kimseyi bir yapdı. Buyurdular ki: Zevallı âşık gözetleyiciler karşısında tâkad getiremeyip, sevdâ ile o kadar dîvâne oldu ki, sevgilisini yaralamak istiyordu. Birisi kusûru nedir dedi. Onun kusûru gönlümü darmadağınık yapmasıdır, dedi. Göğsünü yarıp, kalbini çıkardı, hançerle parça parça yapdı.
Buyurdular ki: Bir âşık, sevgilisini başkalarının meclisine gitmekden men' etdi. Sevgilisi, güzelliğinin gurûrundan onun sözünü dinlemedi. İstediği yere gitdi. Bîçâre âşık, bir müddet gayretinden gamlandı. Gayret ateşi zevallı cânını yakdı ve öldü. Onun ölümünü sevgilisine bildirdiler. Sevgilisi yapdığına çok pişmân oldu. Çok kısa bir süre sonra rûhu sevgilisinin rûhunun peşine takılıp o da öldü. İkisini birlikde defn etdiler. Beyt:
Cehennemde yanayım eğer Cennetde hevesim varsa, Senin bulunduğun mahâlleden bir karış bana yeter.
Buyurdular ki: Bir tavus kuşu güzel bir kadına âşık oldu. Başı etrâfında dolaşıyor. Kadın hayvanların âşık olduğu kimse diye insanların diline düşdü. Kadın insanların bu kınamasından gayrete gelip, tavus kuşunu çağırdı. Tavus kuşu oynayarak yanına geldi. Kuşa gözünü bana çevir, dedi. Canıyla oynayan âşık tavus, gözünü çevirdi. Kadın tavusun gözüne mil çekip, kör etdi. Diğer gözünü de çevir, dedi. Çevirince ona da mil çekdi. Tavus, toprak üzerinde çırpınıp bir müddet sonra âşık olduğu kadının ayakları dibinde öldü. Böyle bir zulmün pişmanlığından birkaçgün sonra o kadın da öldü. Buyurdular ki: Merhametsiz bir genç, üveyk kuşu çiftinden birini avladı. Diğeri ondan ayrı kalmak ve yalnızlık acısına tehammül edemeyip, kendini helâk etmek istedi. Çer-çöp toplayıp, kanatları üzerine yığdı. Bir ateş parçasını gagasıyla alıp, o çer-çöp üzerine koydu. Kendini ateşe verip, şöyle dedi: Beyt:
Halîlullah gibi benim gönlümde bir ateş var, Bu ateşi kendimde gül sayıyorum.
Buyurdular ki: İlkbehârda bir bülbülün kafesine gül asdılar. Bülbül, yüzünü o gülün yaprağına sürüp, veznli iniltiler yapmağa başladı. Uzun bir müddet feryâdlar etdi. Ansızın sesi kesildi. Bir müddet sonra öldüğünü görmüşler. Beyt:
Dostun çadırında ölmeğe şaşılmaz, Can çıkdıkdan sonra yaşamaya şaşılır.
Bu kitâbın yazarı fakîr (Abdüllah-i Dehlevî) der ki: Muhabbet yolunun nice koşan yolcuları vardır ki, dostun muhabbetinin îcâbı alevlenip tutuşarak can vermişlerdir. İki cihândan ellerini çekmişler. Mahbûbun (sevgilinin) müşâhedesine dalmışlardır. Allahım! Beni, Senin muhabbetinle dirilt. Muhabbetinle rûhumu al. Muhabbetinle beni haşr eyle. Buyurdular ki: Babam şöyle derdi: "Senin ayağın bize bereketli geldi. Senin doğduğun sene, elimi dünyâya âid bağlardan çekdim. Fakr ve kanâ'at devletini seçdim." Babamın sohbeti bereketi ile tabî'atımda terk ve tecrîde rağbet meydâna geldi. Fakrı, zenginliğe tercîh hâsıl oldu. Buyurdular ki: Onaltı yaşındayken babam vefât etdi. Vefât ederken şöyle vasıyyet etdi: Ömrünü fâidesiz meşgûliyetlere sarfetme. Babanı, başında, hayâtda say. Babanın varlığından maksad, hüner sâhibi olmanı ve kemâle ermeni te'mîn etmekdir. Buyurdular ki: Babamın vasıyyetinin bereketiyle, vakitlerimi, ilm, amel ve dostların, sevdiklerimizin sohbetine ayırdım. Bu husûslarda ömrümden ve hayâtımdan büyük pay aldım. Buyurdular ki: Babamın vefâtından sonra, benim iyiliğimi isteyenler, dedelerime pâdişâhlıkdan mîrâs kalan makâmı edinmeye teşvîk etdiler. Pâdişâhın mubârek gidişâtına yapışmamı söylediler. Her nasılsa, pâdişâh nezle hastalığına yakalandı. Serâya çıkmadı. O gece, bir rü'yâ gördüm. Bir büyük zât, mezârından çıkıp, külâhını başıma koydu. O zât, Hâce Kutbüddîn "kuddise sirruh" idi. Bundan sonra, gönlümde hiç, makâm ve mevki' arzûsu kalmadı. Gönlümü dervîşleri ziyâret arzûsu kapladı. Nerede kemâl sâhibi birini işitsem, onun ziyâretine giderdim. Bir defasında zamânın meşâyihinden olan Şeyh Kelîmullah Çeştîyi "rahmetullahi aleyh" görmek için gitdim. Hadîs-i şerîf dersi yapıyordu. Hadîs-i şerîfde şunlar anlatılıyordu: Cinnîlerden bir ifrit Resûlullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" hücûm etdi. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" onu yakalamak istedi. Süleymân aleyhisselâmın düâsıyla tasarrufda bulunmadı. Hâtırıma, acabâ şeyh hadîsi nasıl açıklayacak diye geldi. Bunun üzerine Kelîmullah Çeştî şöyle buyurdu: Bu hadîs-i şerîfden, şeyhinin izni olmadan yabancı mürîde tasarrûfda bulunmamak lâzım olduğu anlaşılmakdadır. Buyurdular ki: Şâh Muzaffer Kâdirînin ziyâretine gitmişdim. Birisi ona, "Zamânımızda ebdâl ve evtâd var mıdır?" diye sordu. Cevâben şöyle buyurdular: Hiçbir zamân dünyâ, Allah dostlarından boş değildir. Ebdâli ziyâret etmek istiyen, bu gence baksın diyerek, beni gösterdi. Hâlbuki o sırada tarîkata girmemişdim. Fakat şeyh benim hakkımda bu sözü firâsetiyle söyledi. Buyurdular ki: Sâh Gulâm Muhammed Muvahhidi ziyâret etmişdim. Onun dergâhı, sabr, kanâ'at, zühd ve tevekkül bakımından hazret-i Cüneydin "rahmetullahi aleyh" dergâhına benziyordu. Buyurdular ki: Mîr Hâşim Câliserîyi ziyâret etmişdim. Sohbet sırasında hocalarının Kur'ân-ı kerîmi beş bin kerre hatm etdiğini söylediler. Mîr Hâşime buyurdular ki; Ölümün yakındır. Keşmîrde bir yere defn olunacaksın, diye ilhâm olundu. Mîr Hâşim "rahmetullahi aleyh" Keşmîrdeki o yere gitdiler. İşte Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretleri, böyle birçok büyüğü ziyâret edip, onların sohbetlerine, nazâr ve teveccühlerine kavuşdu.
|
||