ONUNCU BÖLÜM

Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerinin sohbet-i şerifinin te'sîrleri ve yüksek teveccühleri:

Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerinin "radıyallahü Teâlâ anh" meclisini envâr-ı Hüdâ kaplar ve o meclisde füyûz-i Mustafâ "sallallahü aleyhi ve sellem" toplanırdı. Nakşibendiyye nisbetinin huzûr ve istigrâkı orada gönülleri, kendinden kapıp götürürdü. Kâdiriyye hâllerinin safâsı ve parlaklığı o kudsî meclisde zuhûr ederdi. Çeştiyye zevkleri ve şevkleri o yüksek meclisde Hüdânın muhabbetini artdırırdı.

Ahmediyye yolunun yeni nisbetlerinin latîfliği ve belirsizliği o kudsî meclisde hâllere tâzelik ve safâ bahş ediyordu. Hazret-i Îşânın sükût ve murâkabesi, düşünce sahîfelerinden mâsivâ nakışlarını yok ediyordu. Ahkâm-ı islâmiyye, tarîkat ve bâtınî nisbet keyfiyyetleri, hâllerin sermâyesi olur, hâller hâsıl eder. Hadîs-i şerîf ve tefsîrden bahs etmek safâ ve tumânineti ayrıca artdırır. Bütün bunlarla tecelliy-i zâtî nisbetleri ele geçmeye başlar. İnşâ ve şi'r zevkler hâsıl eder. Bu bâbda zikr edilenlerin hepsi, zevk ve hâl içindir. Bâtının değişmesini sağlayan muhabbete dâir söylenilenler mubârek olup, gözlerden şevk yaşlarını akıtır. Solgunluklar harârete dönüşür. Sâlihlerin menkîbelerini anlatarak, gönülleri ilâhî keyfiyyetlerle (ma'nevî hâllerle) doldururdu. İlmî mes'eleleri açıklarken, açık ve berrak tahkîkler yaparak, herkesin gönlünü râhatlatırdı. Sofiyye-i aliyyeye âid hakîkat ve ma'rifetleri açık bir şekilde anlatır, esrâra dâir kapalı konuları gönüllere iyice yerleşdirirdi. Her ince bilgiyi açıklar, çözülmeyen her mes'eleyi kâfî derecede çözerdi.

Bütün bu hâller ve yüksek sıfatlara sâhib olmakla berâber, ilâhî kabûle kavuşmuş olması onu cihânın rehberi yapdı. Dört meşâyıhın "rahmetullahi aleyhim" âhırete intikâlinden sonra, büyüklerin halîfelik makâmı Mazhâr-i Cân-ı Cânânın "kuddise sirruh" se'âdetli varlığıyla süslendi. Tarîka-i aliyyenin yayılması, onun mubârek zâtı ile ayakda kaldı. Allahü Teâlâyı taleb edenler, her tarafdan onun huzûruna koşdular. Hazret-i Şeyhin talebelerinin en büyükleri ve asrın meşâyıhı, bereketlerinden istifâde etdiler. Âlimler ve sâlihler ilâhî feyzlere kavuşmak için onun dergâhında toplandılar. Onun kemâlâtının yüksekliği bütün insanlar arasında konuşulur oldu. İnsanlar dahâ başlangıçda, onun şerefli teveccühünün te'sîriyle kendilerinden geçerler, kemâl-i istigrâkdan bîhodluk şerâbının serhoşu olarak düşerlerdi. Şevk harâreti gönüllere sülûk yolunun harâretini verirdi. Muhabbet câzibesiyle makâmları geçerlerdi.

Hazret-i Îşânın bâtınında latîflik ve belirsizliğin fazlalaşdığı son zamânlarında, talebeler bâtınlarında cem'iyyet ve itminân bulup, ma'nevî yakınlık derecelerine ilerlerlerdi. Tarîkat esrârına kavuşmakla mümtâz olurlardı. Ba'zısına âlem-i misâl zâhir olurdu ve görünürdü. Ba'zısına ervâh ile münâsebet nasîb olurdu. Ba'zısı, nûrları seyretmeye dalardı. Ba'zısına tevhîd ve ma'rifet sırları zâhir olurdu. Ba'zısının bütün bu mertebelerle münâsebeti olurdu. Bir kimse de vardı ki, ilâhî makâmlara seyrini ve tarîkat-i Ahmediyyede yaygın olan şeyleri açıkca görürdü. Her makâmın ilmlerini, ma'rifetlerini, hâllerini ve vâridâtını ayrı ayrı açıklardı.

Gerçi o hazretin talebelerinin ekserîsi, tarîkatın makâmlarını keşfedemezlerdi. Ancak hepsi her makâmda, o makâmın hâlleri, keyfiyyetleri ve vâridâtını bâtınlarında tadarak ve vicdânî olarak bulurlardı. Fenâ ve bekâ ile şereflenip, Hakkı müşâhedeye dalarlardı. Bâtın nisbetinin genişlemesinde ve artmasında, gönülden ve dimâgdan düşüncelerin giderilmesinde terakkî gösterirlerdi. Kötü ve çirkin şeylerden tasfiye ve tezkiye, Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerinin hâlinin sermâyesi oldu. Ta'âtlardan lezzet ve tad alırlar, bid'at ve günâhdan nefret ederlerdi. Sohbetlerinde ri'âyet olunan zâhir ve bâtın edebler ve görülen nûrlar ve bereketler, sâliklerin nefslerinde yapdığı ıslâh, önceki büyüklerin zamânında tâliblere elvermesi nâdir olurdu.

Meşâyıh-ı kirâm, Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretleri hakkında şöyle buyururlardı. Yalnızca sizin sohbetinizde bulunmakla Hak tâliblerine feyz, başkalarının himmet ve teveccühlerinde hâsıl olmamakdadır. Nitekim bir şahs onun huzûrunda bulunsa, mevrîd-i eltaf olurdu, ma'nevî hâllere kavuşurdu. Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretleri hazret-i Hâce Mebrûru "rahmetullahi aleyh" görmeye gitmişdi. İnsanlar ona, meğer sen onların tarîkatını almışsın. Senin bâtınını bu tarîkatın nisbetleri kaplamış dediler. O da cevâben dedi ki: Hâyır, o tarîkata girmedim. Yalnız Îşânın huzûruna gidiyorum.

Buyurdular ki:

Beyt:Pâris (Sûfî) ile âşinâ olan demir,

Hemen altın sûretinde olmuş.

 

Bunun gibi, o hazretin hizmetcisi zikr halkasında bulunmazdı. Hazret-i Şeyhin "kuddise sirruh" huzûruna gitmişdi. İnsanlar ona, hazret-i Îşânın sohbetinin eserleri ve nûrları sana da ulaşmış. Allahü Teâlâya şükr et dediler.

Allahü Teâlâ, Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerine irşâd ve bâtınî nisbete kavuşdurmada büyük bir kuvvet ihsân etdi. Hazret-i Îşânın gıyâben yapdığı teveccühlerle de uzak beldelerde bulunan bu yolun sâlikleri terakkî ederlerdi. Huzûrunda bulunanların bir nûr parıltısı olarak kavuşdukları hâller, uzak mesâfelerde bulundukları zamân da onlara hâsıl olurdu. Hazret-i Şeyh Abdül Ehadın "rahmetullahi aleyh" torunlarından olan Şâh Behîk, Kâbil beldesinde idi. Hazret-i Îşânın Delhîden gıyâben yapdığı teveccühlerle yüksek makâmlara ve vâridâtlara kavuşdu.

Bunun gibi, diğer azîzler kendi maksadlarına ulaşdılar. O hazret, ihsân ve ikrâmları bol olduğu için, sâliki henüz sonuna kavuşamadığı makâmdan sıçratarak, dahâ yüksek makâma ulaşdırıp, azıcık bir iltifât ve teveccühle o makâmın hâllerini ve keyfiyyetlerini ona verirlerdi. Hattâ her makâmla münâsebet kurup, çok zikr ve murâkabe ile işi nihâyete ulaşdırırdı. Yüksek makâmların nûrlarından ve bereketlerinden nasîbdâr olurdu. Nitekim halîfesi Muhammed İhsân cezbe makâmının bitkinliğinden ve aşk ve heyecânından halkada bulunan ve zikr sâhiblerinin ma'iyet ve itminânına karışıklık verirdi. Onları husûsiyeti, bâtının itminân ve teskîni olan dahâ yüksek makâmlara sıçratır. O heyecân ve ızdırâb hemen gider, onların bâtın nisbeti başka bir tarzda hâllerin geldiği yer olurdu. Yüksek himmetini bütün vakitlerinde, tarîka-i Ahmediyyenin dünyâda revâc bulmasına ve tarîka-i müceddidiyyenin husûsiyyetlerinden olan yeni nisbetlerle cihânı aydınlatmaya sarf ederdi. Gerçekden o hâller ve makâmlar, hazret-i Îşânın yüksek teveccühleriyle sâliklerin ekserîsine elverdi. Bilinen vâridâtları ve hâlleri geçip, yüksek makâmlara ilerlediler. Îşâna olan ihlâsları kadar azîzân onların muhabbetine ve Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" ziyâretine (görmeğe) kavuşuyorlardı. O ihlâs ve muhabbetle, cezbe ve ıstıfâ makâmlarında terakkî ediyorlardı. Binlerce insan, hazret-i Îşândan tarîkat almış, devâmlı zikr-i Hüdâ ile meşgûl olmuşlardır. İkiyüze yakın kimse tarîkat ta'lîmi icâzetine kavuşmuş, Allahü Teâlânın rızâsını kazandıran yolu göstermekle meşgûl olmuşlardır.

Enbâleden elli kişi, makâmât-ı Ahmediyyenin nihâyetine erişip, erbâb-ı tarîkata rehber olmuşlardır. Bu tarîkatda devâmlı huzûr, fenây-ı kalb, tehzîb-i ahlâk, sünnete ittibâda istikâmet mertebesi hâsıl olmadan icâzet verilmez. Bu, icâzet makâmı mertebesinin en aşağısıdır. Bunun en ortası nefs latîfesinin fenâsının ele geçmesi, sâlikin varlığına "ene, ben" lafzının ıtlâkının, söylenmesinin yok olması ve nisbet nûrlarının dalga dalga olmasıdır. Bunun en yükseği, kalb ve nefs latîfesinin fenâ ve bekâ şerefi hâsıl oldukdan sonra, âlem-i halk latîfelerinin tehzîbidir. Çünki bu mertebede talebin karârsızlığı sükûnet bulur. Bâtının itminânının kemâli ve hevâyı bırakıp, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" getirdiklerine tâbi' olmak hâsıl olur. Bu mertebelerden biri hâsıl olmadan icâzet alacak olana icâzet vermek, aldatmak ve kendinden istifâde edecek olanı mahrûm etmekdir. Bundan Allahü Teâlâ korusun! Hazret-i Îşânın halîfeleri, her tarafda, bu tarîkata irşâd ederlerdi. İlerde bu büyüklerden ba'zısı zikr edilecekdir. Allahü Teâlânın lütfu ile hazret-i Îşânın zât-ı şerîfini bu yolun makâmlarına yükseltmekle ile şereflendirdi. Otuz sene hocalarının huzûrunda tarîkat ve hakîkatın nûrlarını ve bereketlerini kazanıp, kemâl ve kemâle erdirmenin en yüksek mertebesine ulaşdı. Otuz seneden çok mevlânın yolunun sâliklerini terbiye ile meşgûl olup, zamân sahîfesine güzel eserler (izler) bırakdılar "radıyallahü anh".