|
ONSEKİZİNCİ BÖLÜM Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerinin sevenlerinden ba'zılarına yazdığı mektûbları: Efendim! Fakîrden birkaç def'a haseb ve nesebimi yazmamı istemiştiniz. Zarûrî bir şey olmadığı için, üzerinde durmuyordum. Fakat şimdi müsâmahânızın çokluğundan haseb ve nesebim hakkında kısaca yazıyorum. Biliyorsunuz, hakîkatde, bu fakîrin varlığının sermâyesi, başlangıçda bir damla ve sonunda bir avuç toprakdır. Bu âcizin nesebi; Muhammed bin Hanefiyyenin vâsıtasıyla Alî Mürtezâya "aleyhittehiyye ve's-sena' " ulaşır. Fakîrin dedelerinden biri olan Emîr Kemâleddîn, yaklaşık hicrî sekiz yüz yılında Tâifden, Türkistâna geldi. O bölgenin hâkimlerinden olan Serdâr Aluskaşkala'nın kızı ile evlendi. Serdârın oğlu olmadığı için o bölgenin hâkimiyyeti Kemâleddînin çocuklarına geçdi. Hümâyûn Sultân Hindistânı sûr efganlılarının elinden kurtarınca, o hânedândan soyları üç vâsıta ile Emîr Kemâleddîne ulaşan Mahbûbhân ile Babahân adındaki iki kardeşi berâberinde getirdi. Bu iki kardeşin ahvâli Tevârih-i Ekberî adındaki kitâbda yazılıdır. Bu büyüklerin anne tarafından nesebi Emîr Sâhibkıran'ın [Timûrun] hânedânına ulaşır. Fakîrin nesebi dört vâsıta ile Babahâna ulaşır. Babam, Ekber Sultân zamânında isyânın müsebbîbi olan adı geçen hânın suçu sebebiyle tenzîli rütbeye girifdâr oldu. Bir ömrü Sultân Evrengzibe hizmetle geçirip, sonunda dünyâyı terk etme ni'meti ile şereflendi. Kâdirîyye tarîkatı halîfelerinden bir büyükden istifâde edip, hicrî binyüzotuzda vefât etti. Fakîr, hicrî 1113 de doğdum. Onaltı yaşında yetîm oldum. Yirmi yaşında iken himmet kemerini bağlayıp, dünyâdan elimi çekdim. Başımı fakr yoluna koydum. Babam hayâtda iken, o devirde okunan ilmleri okudum. Hadîs kitâblarını Şeyhül-muhaddisîn Şeyh Abdullah bin Sâlim Mekkînin talebesi Muhammed Efdâl Siyâlkûtîden okudum. Kur'ân-ı kerîmi Şeyhül-kurrâ Şeyh Abdülhâlıkın talebesi Hâfız Abdürresûl Dehlevî'den okudum. Hırka ile birlikte Nakşibendiyye tarîkatının zikrini ve icâzet-i mutlakâyı iki vâsıta ile Kayyûm-i Rabbânî Müceddid-i elf-i sânîye "radıyallahü anh" ulaşan Seyyid Nûr Muhammed Bedevânî'den "radıyallahü anh" aldım. Fakat bir ömrü onun huzûrunda geçirdim. Onun vefâtından sonra bu tarîkate mensûb müteaddîd şeyhlerden istifâde ettim. Nihâyet Seyhü'ş-şüyûh Muhammed Âbid Senamî'nin "radıyallahü anh" feyzli dergâhına gitdim. Bir müddet onun huzûrunda yetişip, Kâdirîyye, Sühreverdiyye ve Çeştîyye tarîkatlarından hırka ile icâzet aldım. Bugün ya'nî hicrî 1185 târîhine kadar bu büyüklerin tasdîkiyle otuz seneden beri Hak tâliblerini terbiye ile meşgûl olmaktayım. Allahü Teâlâ Habîbinin "sallallahü aleyhi ve sellem" bereketiyle bu fakîre hayırlı âkıbet nasîb eylesin! Tarîka-i Ahmediyyenin mensûblarına yapılan bir i'tirâzı gidermek hakkındadır. Bu yolda bulunanların hâllerinin, yüksek makâmların bulunduğuna dâir sözlerine uygun olduğunu bildirmektedir. Kıymetli efendim! İki şübhe yazmışsınız. Biri, Serhend büyüklerinin halîfeleri yüksek makâmlar da'vâsında bulunmaktadırlar. Hâlbuki önceki evliyâda böyle şeyler meydâna gelmemişdir. Diğeri ise: Onlar mürîdlerine yüksek müjdeler veriyorlar. Hâlbuki durumları o yüksek müjdelere delâlet etmemektedir. O dervîşlerin önceki büyüklerle müsâvî hattâ onlardan üstün oldukları lâzım gelir. Bu ise doğru değildir, denilmektedir. Birinci şübhenin cevâbı: Biliniz ki, önceki büyükler de, fenâ mertebesine ermekle berâber, yüksek kemâlât da'vâsında bulunmuşlar. Tasavvuf ehlinin kitâbları böyle sözlerle doludur. Hülâsâ bu tâifeden bir cemâ'at böyle şeyleri izhâr etmekle, açıklamakla me'mûrdur. Onlardan bir topluluk sekr hâlinin gâlib gelmesi sebebiyle ma'zûrdurlar. O hâlde onlar hakkında bu her iki ihtimâlden biri câiz görülebilir. Peygamberlikten başka hiçbir kemâl asâleten son bulmadı. Allahü Teâlâ hakkında cimrilik mümkün değildir. O hâlde bu büyükler hakkında hüsn-i zanda bulunmaya ne ma'nî vardır. Netîcede onlar sâlih müslümânlardır. Kemâl eserlerinin zuhûrundan murâd, eğer kerâmetin fevkinde olan istikâmet ise, bu ma'nâ bu yolun açık ve kuvvetli delîllerinden olur. Za'îf delîllere i'tibâr yoktur. Eğer maksâd avâmın i'tibâr ettiği hârikul'âde hâller ve mükâşefeler ise, bunlar tasavvuf ehlinin sözbirliği ile evliyâlığın şartlarından olmazsa olmazlarından değildir. Bütün ümmetin en üstünleri olan Sahâbe-i kirâmdan böyle şeylerin çok az meydâna geldiği ma'lûmdur. Bu yolun mücâhede ve riyâzetleri, Sahâbe-i kirâm ve tâbi'în-i i'zâmda olduğu gibi, kitâb ve sünnete uymak olunca, bu yolda bulunanların zevkleri ve mevâcidleri de bu cemâ'atin zevklerine benzemekdedir. Âyet-i kerîmede meâlen: "Mümterînden [şübheye düşenlerden] olma" [En'âm sûresi: 114.cü âyeti] buyurulmakdadır. İkinci şübhenin cevâbı: Kemâl sâhiblerinin bâtınî durumlarını anlamak kolay bir iş değildir. Bilhâssa bu yolun nasıl olduğu bilinemeyen nisbetini herkes anlayamaz. Fakat doğru firâset sâhiblerine gizli değildir. Tâ'at ve riyâzetin çokluğu, zevk, şevk, tecerrüd ve ınkitâın ifrâtı demek olan zâhirî sebeblerde ihlâs ve riyâ sâhibleri, hak ve bâtıl ehli ortakdır. Ba'zan günâhların meydâna gelmesinden ma'sûmlardan başkası mahfûz değildir. Gerçek şu ki: Nübüvvet zamânından uzaklaşıldığı ve kıyâmet yaklaşdığı için, zâhir ve bâtın işlerinde tam bir za'îflik meydâna gelmişdir. Fakat bu müjdeler aslsız değildir. Bu büyüklerin müjdeden maksadları, mürîdin o makâmdan bir pay aldığını bildirmekdir. Yoksa meşhûr evliyâ gibi o makâmdaki kuvvete ve yükseğe erişdiklerini bildirmek değildir ki, bundan o büyüklerle müsâvî oldukları anlaşılsın. Fakat kâbiliyyetli bir kimse, bir ömr boyunca bu işe ciddiyetle ve gayretle sarılırsa, o büyüklerin kavuşduğu ni'mete kavuşmuş olması imkânsız değildir. Beyt: Rûhu'l-kudüsün feyzi yine imdâd ediyor, Başkaları da Mesîhin yapdığını yapıyor. Biliniz ki, bu büyüklerin nisbeti in'ikâsîdir. Tıpkı güneşin ışığının aynada yansıması gibidir. Mürşidin nûrlarının mürîdin kalb aynasına gelmesi in'ikâsın (yansımanın) hakîkate dönüşmesi, mürîdin kemâle ermesi ve erdirebilme mertebesine ulaşması için bir fırsat lâzımdır. O hâlde ba'zan makâmın aksi mürîdin bâtın aynasına düşer. Fakat henüz o makâm tahakkuk etmemiş, gerçekden o makâma kavuşmamıştır. O makâm sâdece kalb aynasına aks etmişdir. Mürşid keşf-i dakîk ve nazar-ı tahkîk ile sâdece mürîde o makâmı müjdeler. Ayrılıktan, aksin kaybolmasından sonra aynı hizâda olma ve aksleşme şartıyla zuhûr etmiş olan o nisbet örtülü kalır. Sonra eserleri zuhûr etmez. Bu hatâlar bu zamânda çok revâç bulmuş olup, pîrler arasında nisbet-i keşfîye kavuşan azdır. Mürîdlerin makâm müjdesini isteme ve irşâd icâzetini alma husûsundaki himmetleri za'îf olduğu için, bir tahammülsüzlük içindedirler. Nisbet lafzının tasavvuf ehlinin ıstılâhında ne ma'nâya geldiğini sormuşsunuz. Nisbet, arabîde iki taraf arasındaki alâka demekdir. Tasavvuf ehlinin ıstılâhında ise, Allahü Teâlâ ile yaratdıkları arasındaki alâkadır. Kelâm âlimleri buna sâniiyyet, yaratıcılık ve masnûiyyet, yaratılmışlık demekdedirler. Gilâlin (testi yapanın) testiye nisbeti de böyledir. Kitâbın ve sünnetin zâhirinden böyle anlaşılıyor. Sofiyye eğer vahdet-i vücûd ehli ise, bu nisbete vahdetde kesret diyorlar. Suyun dalgalar ve kabarcıklar sûretinde zuhûr etmesi gibi. Vahdet-i vücûd ehli bu kesret i'tibârîdir. Mevcûd vahdet-i hakîkî, mutlak su değildir, derler. Vahdetde kesret ta'bîrinin hulâsâsı, mahlûkun Hak ile aynı olduğunu savunmaktır. Bu ma'nâyı çeşidli te'vîller ve misâllerle meşrû' ve ma'kûl göstermeye çalışıyorlar. Eğer ehl-i tasavvuf şühûdiyyeden ise nisbeti, aslın zılla nisbetidir derler. Güneşten yayılan ışıkların güneşe nisbeti gibi. Zil burada tecellî ma'nâsındadır. Ya'nî bir şeyin ikinci derecede zuhûrudur. Bu zıllî kesret de güneşin vahdet-i hakîkîsinin mahalli olamaz. Nisbetin birinci ta'rîfi ile ikinci ta'rîfi arasındaki fark şudur: Her ne kadar zillin kendi aslından başka ayrı bir hakîkatı olmayıp, o asl ikinci mertebede zuhûr etmiş, kendini zil olarak ortaya çıkarmış olsa da. Ancak birinin, diğerinin aynı olduğunu söylemek burada doğru olmaz. Deniz ve dalgalar için böyle söylemek doğru olur. O hâlde şuhûdiyye denen tasavvuf ehli, tevhîd akîdesine bir zarar gelmemesi için, bu nisbet ta'bîri ile bir bakıma asl ile zillin birbirinden ayrı olduğunu söylemektedirler. Böyle olduğu Kitâb ve sünnetden kolayca çıkarılabilir. Nisbetin asl ile zillin aynı olduğu ma'nâsının îzâhını vahdet-i vücûd ehli sofiyyenin kitâblarından öğrenmek lâzımdır. Vahdet-i vücûd ehline göre nisbetin îzâhı ise şöyledir: Bu büyüklere göre mümkinâtın hakîkatleri ilm-i ilâhîde ademlerden (yokluklardan) ve varlıklardan ibârettir. Söyle ki, ademler izâfîdir. Ya'nî adem-ül-ilm (ilmin yokluğu), cehl ile kudretin yokluğu acz ile ifâde edilmesi gibi bu ademler izâfî olup, birbirinden farklı ma'nâlardadırlar. Bunlar ilm-i ilâhîde mevcûddurlar. Ademlerin mukâbili olan sıfat-ı hakîkiyyenin görüntüleri olmuşlar. O sıfatların nûrları bu görüntülere aks etmiş, bu karışım taayyünât-ı âlemin aslı olmuşdur. Sühûdiyye ehline göre a'yân-ı sâbite ilm-i ilâhîde izâfî ademlerden ve sıfât-ı hakîkiyyenin zillerinden mürekkebdir. Hâricî hakîkînin zilli olan hâricî zıllînin aynasında hâricî eserlerin aslı olmuştur. O hâlde a'yân-ı hâriciyye (hâricî varlıklar) şühûd ehline göre zıllî olarak vardırlar. Hakîkî varlıkla değil, hâricî zıllîde var olurlar. Hakîkî varlığın tahakkuk ettiği hâricî hakîkîde değildir. Âlemde varlık zil ve aks olarak ne varsa hepsi Allahu Teâlâ'dandır. O hâlde Allahü Teâlâ'dan başka hakîkî varlık yokdur. İşte tevhîd inancı budur. Adem, şerrin ve noksanlığın kaynağı, varlık hayr ve kemâlin aslı, âlem de yokluk ve varlıktan mürekkeb, hattâ adem onun aslı varlık ise onda emânet olunca, ister istemez âlem güzellik ve çirkinliğin mecmûn olacaktır. Ancak güzellikler varlıktan, çirkinlikler ise âlemin adem tarafından meydâna gelmektedir. Buna göre sâlik, kuvvetli istî'dâdı cezbe-i ilâhînin zilli olan meşâyıhın cezbi ile seyr-i ilmî ile imkân derekesinden vücûb derecesine doğru, hadîs-i şerîfde bildirildiği üzere Hâlık ile mahlûk arasında bulunan zulmânî ve nûrânî perdeleri geçer. Hakîkat güneşinin nûrlarının sâlikin aynasında zuhûr etmesine mâni' olan bu perdelerin kalkmasıyla zâhir ile mazhar arasında meydâna gelen nisbet-i muhâzâtın bereketleri tam olarak görünür. Bu nûrlar o aynayı görünmez hâle getirir. Bu hâle nisbet-i fenâî derler. Fenâdan sonra Allahü Teâlânın ihsân ettiği varlığın her makâma uygun hâle getirilmesi gerekir. Fenâdan sonra sâlikin beşerî varlığını ayakda tutup, şerî'at ahkâmını yerine getirebilmesi için, Allahü Teâlâ'nın ihsân ettiği varlığın her makâma uygun hâle getirilmesi gerekir. Buna nisbet-i bekaî derler. Sâlik zulmânî ve nûrânî perdeleri tamâmen yırtar, tecelliyât-ı sıfat ve şüyûnâtı geçer, sırf tecelli-i zât ile müşerref olursa, Nebîlerin ulaşdığı mertebeye ulaşır. Kötülüğün meydâna gelmesi ihtimâli bulunmaması demek olan ismet mertebesine kavuşur. İmkân derekesinden vücûd derecesine doğru kat'ettiği mesâfeye göre, sırf şer olan ademden ileriye geçer. Allahu Teâlâya dahâ yakın olur. Adem zulmetleri varlık nûrlarının kaplamasıyla yok olunca, dahâ çok hayr kaynağı olur. Fakat ba'zan şerrin meydâna gelmesi ihtimâli ile velî ve nâib-i nebî olur. İnsanları ıslâh ve terbiye eder. "Enbiyâ ma'sûm, evliyâ mahfûzdur" sözünün ma'nâsı budur. Şühûdiyye ehlinin ıstılâhındaki nisbetin zuhûrunun ma'nâsı kısaca sofiyye-i müceddidiyye meşrebine göre böyledir. İlm-i huzûrî ile ilm-i husûlî hakkındadır. Efendim! Huzûrun devâmlılığına sebeb olan fenânın hâsıl olmasından sonra, ba'zan Allahü Teâlâdan gaflet hâsıl oluyor. Bunun sebebi nedir diye soruyorsunuz. Biliniz ki, bu şübhe, karıştırma sebebiyledir. Şöyle ki: Huzûr, ilm-i hudûrî ve husûlî olmak üzere iki kısmdır. Hudûrî, bu ilme sâhib olanın kendisinden ayrılmayan özellik veyâ kendisidir. Kişinin kendisini ve kendisinde meydâna gelen şeyleri bilmesi böyledir. İlm-i husûlî, bilinen şeylerin akl ve duyu organları vâsıtasıyla zihnde şekillenmesidir. Seyr-i ilmî ile imkân derekesinden vücûb derecesine yükselen sâlikin bu ilmi, ilm-i hudûrî kabîlindendir. Husûlî değildir. Ârifin ilm-i hudûrîsi dâimâ Allahü Teâlâ'ya taalluk eder. Sofiyyeye göre eşyânın varlığı zıllîdir. Hakîkî değildir. Ya'nî görünen bu kesret, vücûd-u hakîkînin zilleridir. Hâricde o tek varlıkdan başkası yokdur. Çokluk, vücûdun şüyûnâtının çokluğundandır. Zil kendinin zil olduğundan haberdâr olmadığı müddetce varlığı yalnız kendine mahsûs zanneder. Sâlik ben derken o vehmî varlığa işâret eder. Sâlik, tasavvuf ehlinin ıstılâhı olan kat-ı mesâfe denilen ve hadîs-i şerîfde bildirilen Hâlık ile mahlûk arasındaki zulmânî ve nûrânî perdeleri geçip, kendi aslına kavuşunca, kendini o aslın zıllından başka bir şey görmez. Kendi varlığını ve ona bağlı olan şeyleri Allahü Teâlâ'dan emânet olarak bilir. Zillin kendi başına bir hakîkatı olmadığını hattâ o aslın ikinci mertebede zil sûretinde zuhûr ettiğini idrâk eder. O zamân kendisine ben derken o benin zil değil, asl olduğunu anlar. Ondan sonra ene (ben) diyenin ilm-i hudûrîsi asla bağlanır. Artık ben deyince, önceki asl kasd edilir. Sonra da asla tâbi' olarak ikinci derecede zil kasd edilir. Bu durum devâmlı olunca buna devâm-ı huzûr denir. Fenâ gerçekleşdikden sonra, bu huzûr artık kaybolmaz. Eğer ba'zan bu hâlde gevşeklik görülürse bu ilm-i huzûrîye sâhib olanın ilminde meydâna gelir. İlm-i huzûrînin kendisinde değil. İnsanlarının işlerinin yürümesi his organlarına bağlı olduğu için, his organları devâm ettiği müddetce ârifin ilm-i husûlîsi avâmınki gibidir. Bu ilm, Allahü Teâlâ'ya ulaşamaz. Çünki his organları o yüce makâma erişemez. Bu şübhelerin kaynağı şudur: Âlimin ilmini unutması, ilm-i hudûrîde za'îflik zannedilip, devâmlı huzûr hâli yokdur denmesinden dolayıdır. Hazret-i Ömer Fârûk "radıyallahü anh" Namâz kılarken orduyu techîz ediyorum" buyurmuşdur. Bununla her iki ilme işâret etmişdir. Çünki ordunun techîzi, ilm-i husûlî ile ilgili namâzdaki huzûr, ilm-i huzûrî kâbilindendir. Hazret-i Ömerin "radıyallahü anh" namâzını huzûr hâlinden uzak olarak kılmayacağı ve cihâda âid tedbîrinin sebeblerinin düşüncesi meydâna gelmeyeceği açıkdır. O hâlde her iki ilm, biraraya gelmedikçe, her iki işin aynı anda meydâna gelmesi mümkin değildir. Yoksa ikinci halîfenin "radıyallahü anh" sözünün ma'nâsı olması, mümkün değildir. Bu ma'nâyı iyi anla. Hazret-i Müceddidin "kuddise sirruh" sözleri hakkındaki şübhelere cevâb vermektedir. Mes'ûd ve bahtiyâr kardeşim! Aklsızların zannınca Müceddid-i elf-i sânînin "radıyallahü anh" kıymetli sözleri hakkında vârid olan şübhelerin cevâblarını soruyorsunuz. Bu konuyu inceledim. Biliniz ki, bu i'tirâzlar ya cehâlet, yâhud da hased sebebiyledir. Bu inkâr âdeti, taassûb ehlinin eskiden beri âdetidir. Şeyh-ül-Ekberi "radıyallahü anh" ve diğer büyükleri senelerce yazılarıyla tekfîr etmişlerdir. Hazret-i Müceddid mektûblarında bütün bu şübhelerin cevâblarını yazarak onların müdâhelelerini gidermişdir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından hazret-i Sâh Yahyâ bu husûsda geniş bir kitâb yazmıştır. Hazret-i Mevlevî Ferrûh Sâh "radıyallahü anh" (Keşf'ül-gıtâ an vech-il-hatâ) adlı muhtasar bir kitâb yazmıştır. Yine imâm-ı Rabbânî hazretlerinin sevenlerinden Mevlânâ Muhammed Türkî, Şeyh Kürdînin talebesi Muhammed Berzencînin kitâbına geniş süâl ve cevâbları ihtivâ eden (Atıyyet-ül-vehhâb el-fâsıla beynel-hatâ ves-sevâb) adında bir kitâb yazmış ve bunu arab diyârındaki dört mezhebin âlimlerinin mührleriyle tasdîk ve tescîl ettirmişdir. Onların hasedlerinin sebebi, imâm-ı Rabbânî hazretlerinden bilinmeyen ma'rifetlerin zuhûr etmesidir. Bu bilgiler birinci ve ikinci asrda her tarafa yayılmış, hayrla yâd edilen ilk üç asrdan sonra unutulmuştur. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" temiz tînetinin bakiyyesi olan, imâm-ı Rabbânî hazretlerinin temiz tînetiyle tekrâr ortaya çıkmıştır. İnsâf şunu gerekdirir ki, önce bu sözleri söyleyenin sânına, hâline baksınlar. Eğer kitâb ve sünnete uyuyorsa ve işlerinin ve sözlerinin ekserîsi şerî'at terâzîsiyle tartılmış ise, o zamân onun sözlerinin şübhe ettikleri yerlerini açık olan yerlerine göre te'vîl etsinler. Yâhud da zâhirî ve bâtınî ilmleri bilen bir âlime sorsunlar. Böylece işin esâsını anlayıp, onu ma'zûr görsünler. Çünki tasavvuf ehli için pekçok mâzeretler vardır. Ba'zan hâl galebe çaldığında, söyledikleri sözler maksadlarını ifâde etmeye yetmiyor. Ba'zan vehm ve hayâl karışması sebebiyle keşfle elde edilen bilgilerde hatâ meydâna geliyor. Onlar bu hatâda ictihâddaki hatâlarda olduğu gibi ma'zûrdurlar. Ba'zan da onların ıstılâhlarına, kasd ettikleri ma'nâlara vâkıf olunamadığından da, onların sözleri hakkında şübhe meydâna geliyor. İşte bütün bu sebeblerden dolayı o büyüklerin sözlerine i'tirâzı terk etmek lâzımdır. Bilhâssa hazret-i Müceddidin sözlerine i'tirâz tamâmen fuzûlî ve lüzûmsuzdur. Çünki onun tarîkatı, sünnet-i seniyyeye ittibâ üzerine kurulmuşdur. Onun eserleri sünnete ittibâyı bildiren nasîhatlarla doludur. Ehl-i tasavvufu inkâr etme fitnesinin sebebi, en çok tevhîd-i vücûdîyi inkâr etmek ve tevhîd-i şühûdîyi isbât etmekden kaynaklanmaktadır. Çünki dörtyüz seneden beri, ya'nî hazret-i Şeyh İbn-i Arabîden "radıyallahü anh" imâm-ı Rabbânî "radıyallahü anh" hazretlerine kadar insanlar, devâmlı vahdet-i vücûd mes'elesini işitmişler ve bu husûsda düşüne gelmişlerdir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin tevhîd-i vücûdîye i'tirâzı, zâhir ülemâsının i'tirâzı gibi değildir. Bilâkis tevhîd-i vücûd ehlinin söylediği makâmı kabûl ediyor. Şu kadar var ki, asıl maksadın bu makâmın üstünde olduğunu söylemişdir. Hâricî hakîkîde mevcûd olan vücûd-i hakîkînin vahdetini bozmayacak tarzda Hâlık ile mahlûkun birbirinden başka olduğunu isbât ediyor. Fakat tevhîd-i vücûdî ehli böyle demiyor. Onlar Hâlık ile mahlûkun aynı olduğunu söylüyorlar. Vahdet-i vücûd ile vahdet-i şühûd mes'elesinin dahâ geniş açıklaması bundan sonraki mektûbda yazıldı. Vesselâm. Şübhelere cevâb hakkındadır. Allahü Teâlâya hamd ve Resûlüne salât olsun. Fakîr Cân-ı Cânân tarafından, Mevlevî Sâhib Mihribân selleme-hurrahmân bilsinler ki, hazret-i Kayyûm-i Rabbânî Müceddid-i elf-i sânî'nin "radıyallahü anh" yüksek sözlerine dâir şübheleri ihtivâ eden iltifâtkâr ve uzun mektûbunuz geldi. Kıymetli efendim! Bu şübheler imâm-ı Rabbânî hazretlerinin ıstılâhlarına vâkıf olmamakdan doğmuşdur. Eğer nasîb olursa, üç cildlik (Mektûbât)ını mütâlaa ediniz. Bu şübheler gidecektir. Fakîre bu şübhelerin cevâblarını yazınız diye emr ettiğinizden, bu emre uymak için birkaç satır yazıyorum. Bilmek lâzımdır ki, tasavvuf büyükleri vücûd lafzını üç ma'nâda kullanmışlardır. Birincisi; emr-i imtizâî ve ma'kûl-i sânî olan, meydâna gelmek ve olmak ma'nâsındadır. İkincisi vücûd-i münbasitdir. Birinci ma'nânın çıkış kaynağıdır. Zâhir-i vücûd diye ifâde edilir. Bu her iki vücûd da Allahü Teâlânın zâtından sonra gelir. Zât bu her iki vücûd ile de eserlere kaynak olamaz. İlklerin ilki, başlangıçların başlangıcı olan vücûddur. Ehl-i tevhîdin zannına göre bu vücûd zâtın aynıdır. Zât bu vücûd ile eserlere menşe', kaynak olur. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyorlar ki, Allahü Teâlânın zâtının kendisi yaratdıklarının menşe'idir. Vücûd ve zât, her ikisi hakîkatde bir olunca, eserlerin meydâna gelmesini ister. Vücûd nisbet etmeli ister zâta, maksad aynıdır. O hâlde ihtilâf lafzîdir. Teselsülün burada hiç yeri yokdur. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin, Allahü Teâlânın zâtına vücûd lafzını söylemekden sakınması, birinin diğeri yerine söylenilmesinden sakınması ihtiyâtından dolayıdır. Çün ki şerî'atde böyle söylenilmemiştir. Allahü Teâlânın sıfatları ve isimleri tevkîfîdir. Hakîkat-ı Kâ'benin, hakîkat-ı Muhammedîden üstün olduğuna dâir olan diğer iki şübhe (Mektûbât)ın üçüncü cildi okununca gider. Bunların cevâblarını yazmak uzun sürer. Hazret-i Gavs-üs-sakaleynin, "Benim iki ayağım her velînin boynu üzerindedir" sözünün te'vîli husûsunda yazdığınıza gelince, eğer kendi zamânındaki evliyâyı kasd etmiş ise, bu sözünden dolayı ona bir noksanlık gelmez. Ancak kendinden öncekileri bu hükümden istisnâ etmek edeben gerekir. Çün ki öncekilerden ba'zıları, onun hem dedeleri, hem de hocalarıdır. "Evveli mi hayrlıdır, yoksa sonu mu bilinmez" hadîs-i şerîfi gereğince, sonrakileri istisnâ da câizdir. Takdîm ve te'hîr izâfî bir şeydir. Çün ki her sonra gelenden sonra bir sonra gelen vardır. Bu takdîrde Gavs-ül-A'zamdan sonra geleni ondan üstün tutmak mümkündür. Fakîre iltifâtkâr mektûbunuzda hak ile bâtıl arasını ayırmam için emr ettiniz. Me'mûr ma'zûrdur. Allahım bize hakkı hak bâtılı bâtıl olarak göster, vesselâm. Hazret-i Gavs-üs-sakaleynin ve hazret-i Müceddidin üstünlüğü bildirilmekdedir. Allahü Teâlâya hamd ve Resûlüne salât ve selâm olsun. Kayyûm-ı Rabbânî Müceddid-i elf-i sânî ile Mahbûbu Sübhânî Şeyh Abdülkâdir Geylânînin "radıyallahü Teâlâ anhümâ" birinin diğerine üstünlüğünü süâl eden iltifâtkâr mektûbunuz geldi. Kıymetli efendim! Üstünlük cüz'î ve küllî olmak üzere iki kısmdır. Süâlin cüz'î üstünlük husûsunda olmadığı açıkdır. Küllî üstünlüğün esâsı Allahü Teâlâya yakınlığın çok olmasıdır. Bu ise bâtın ile ilgilidir. Aklla anlaşılmaz. Ancak menâkıbın azlığı ve çokluğundan bir işâret maksada götürebilir. Fakat kat'î birşey söylenemez. Nakl, Kitâb, sünnet ve birinci asrın icmâ'ından ibârettir. Her iki büyüğün Kitâb ve sünnetin geldiği ve icmâ'ın vuku' bulduğu zamândan sonra yaşadıkları ma'lûmdur. Şerî'atin bu üç kaynağında bu husûsda bir bilgi yokdur. Bu husûsda keşfin ise hatâlı olması muhtemeldir. Bir mes'elede muhâlefet edene huccet gerekmez. Pîrâna muhabbetde taşkınlıkdan uzak olmayan mürîdlerin sözlerine i'tibâr edilmez. Bu her iki büyüğün kemâlâtını iyi bilen ve ikisinin de küllî üstünlüğüne göre kat'î hükmde bulunan keşf sâhibinin sözüne de i'tibâr edilmez. O hâlde en sâlim yol, bu işi Allahü Teâlâ bilir demek ve böyle lâzım olmayan şeyleri konuşmamakdır. Her iki büyüğün fazîletlerini söylemek gerekir. Bu husûsda edeben ağzı açmamalıdır. Bu mes'ele dînin zarûrî mes'elelerinden değildir ki, bunlardan bahs edilsin. Bizim imâm-ı Rabbânî hazretlerine âşıklıkdan dolayı dîvânelikden bahs etmemiz doğru değildir. Şii'r: Aslâ az ve çok hakkında konuşmamalı, Ayağı sınırdan ileri koymamalı. Bütün âlem cemâl-i ezelînin aynasıdır, Bakmalı, fakat konuşmamalı.
Hazret-i Müceddidin birbirine zıt gibi görünen sözünden iki ma'nânın birbirine uygunluğu bildirilmektedir. Kıymetli efendim! Söyle yazıyorsunuz, mümkinâtın hakîkatleri mes'elesinde hazret-i Müceddidin keşfi şudur: İlm-i ilâhîde kemâlât-i ilâhiyyenin tafsilâtından ibâret olan, vâhidiyyet mertebesinde her kemâl sıfatının karşılığında o sıfatın izâfî ademi bir varlık ve farklılık peydâ etmiştir. Meselâ, ilm sıfatının karşılığında cehl diye ta'bîr edilen adem-ül-ilm, kudret sıfatının karşılığında acz ile ifâde edilen adem-ül-kudretin bulunması gibi. Başkalarını da buna kıyâs ediniz. Bu mukâbele ile temâyüz eden bu ademler, o sıfatların nûrlarına ve zillerine mahâl olup, teayyünât-ı âlemin aslları ve mümkinâtında hakîkatleri olmuşlardır. Bu imtizâc sebebiyle o hakîkatler cetveli üzerine olan mümkinâtın a'yânı hâriciyesi işlerin kaynağı olmuşdur. Bunlar var olmaya da yok olmaya da elverişlidir. Bu sebeble hayr ve şerrin kaynağıdırlar. "Peygamberlerin "aleyhimüsselâm" taayyünâtının aslları sıfatlardır" sözü, imâm-ı Rabbânî hazretlerinin keşfidir. Buradaki sıfatlar, bahsi geçen zillerin aslıdır. Varlıkları lâzımdır. O hâlde bu büyüklerin hakîkatlerine ulaşmak lâzımdır. Hâlbuki bu büyükler de mümkinâtdırlar. Mümkinin hakîkatı imâm-ı Rabbânî hazretlerinin tahkîkine göre ebedî değildir. Bu ma'nâların arasını bulmak nasıl olur diye soruyorsunuz. Kıymetli efendim! İlm-i ilâhîde birbirinden farklı ademler ve mukaddes sıfatların varlıkları arasında birbirine karşılık sâbit olunca, ademler sıfatların zuhûr ettiği yer oldukları gibi sıfatlar da o ademlerin görüldüğü yerler olmuşlardır. Fakat burada iş aksinedir. Burada sıfatlar madde yerinde, ademler de sûretler yerindedir. Bu durumda adem ciheti za'îf, vücûd ciheti kuvvetli olmuşdur. Bu sebeble peygamberler ma'sûmdurlar ve onlarda aslâ şer bulunmaz. Onların vücûd-ı hâricîyeleri adem ve vücûdun her ikisine de elverişlidir. Onların hakîkatlerine ademin bu kadar te'sîri varlıklarının mümkin olması için kâfîdir, vesselâm. Tasavvuf ehlinin, "Sofî kendini frenk kâfirinden dahâ aşağı görmedikce, frenk kâfirinden dahâ aşağıdır" sözünün ma'nâsını bildirmekdedir. Soruyorsunuz ki: Büyüklerden biri, sofî kendini frenk kâfirinden dahâ aşağı bilmedikçe, frenk kâfirinden dahâ kötüdür, diyor. Bu söz nasıl doğru olur. Çünki sofî elbette mü'mindir. Ba'zan muttakî bir âlim de oluyor. Kendinde bulunduğu zamân kendi vasflarını bilmektedir. Bir kimsenin diğerine üstünlüğünün esâsı taşıdığı özelliklerden dolayıdır. Yoksa zâtı ve hakîkatı i'tibâriyle değildir. O hâlde sofî, frenk kâfirinin küfr ve günâhlarla, kendisinin ise, îmân ve diğer fazîletlerle muttasıf olduğunu bildiği hâlde, kendini frenk kâfirinden nasıl aşağı tutabilir. Eğer böyle bir zorlama ile kendini aşağı bilirse, kendi fazîletlerini onun rezâletlerinden dahâ aşağı bilmiş olur ki, böyle inanmanın bozukluğu aklen ve şer'an gâyet açıkdır. Kıymetli efendim! Hazret-i Müceddidin mezhebine göre, mümkinâtın hakîkatleri izâfî ademlerden ve sıfât-ı hakîkiyyenin zillerinden meydâna gelmektedir. Ya'nî o ademler isimler ve sıfatlara karşılık olmak sebebiyle ilm-i ilâhîde bir varlık kazanmışlar, isimlerin ve sıfatların zuhûr ettiği yerler olmuşlardır. Âlemin taayyünlerinin aslları olmuşlardır. Hâricî hakîkînin zilli olan hâricî zıllîde Allahü Teâlânın yaratmasıyla zıllî bir varlık olmuşlardır. Adem ve vücûdun bu mürekkebliği, biraraya gelmesi sebebiyle hayr ve şerrin menşei olmuşlardır. Ademi zâtî olmaları bakımından şerri kesb etmişler, ademleri zıllen var olmaları bakımından da hayrı kesb etmişlerdir. Varlık âleminde ne zamân bir kimse güneşin ışığı ile dolu olan bir aynaya baksa, ilk önce ışıkları görür, aynayı görmez. Çünki ayna güneşin ışıklarının parıltısı ile görülmez olur. Yine bir kimse aynada kendine baksa, aynaya ilk bakışda kendini görür. Çünki onun bakışı aynanın kendisine değildir. O hâlde Sofî kıymetli ve kıymetsiz şeylere bakarken varlık cihetinden bakıyor. Varlık ise, hayrın kaynağıdır. Kendisine ise kendi aslı adem cihetinden bakıyor. Adem ise, şerrin kaynağıdır. Bu sebeble kendini her türlü hayr ve kemâlden uzak görüyor. Varlık cihetinden kazanılan ve âriyet olarak bulunan hayr ve kemâli kendine âid bulmaz. İster istemez kendini frenk kâfirinden ve aşağı olan diğer şeylerden dahâ kötü bilecekdir. Bundan anlaşılıyor ki, bu sözü söyleyenin maksadı şudur: Kâmil olan sofî hayr ve kemâli aslâ kendisine nisbet etmez. Onu kendisine emânet bilir. Tam fenânın ve sahîh şühûdun hülâsâsı budur. Eğer sofî kendine emânet olan varlık ve nûrlar cihetinden bakarsa ve adem olan aynalık yönü ona gizli kalırsa, ben güneşim der. İşte Hüseyn bin Mansûrun (enelhak) demesinin sırrı budur. Gerçi o kendini görmekte ma'zûr idi. Fakat görmede hatâ etti. Sekrin galebesi sebebiyle varlık ciheti ile yokluk cihetini birbirinden ayıramadı. Bu yolun sâliklerinden çok kimsede böyle hatâlar meydâna gelmektedir. Habîbinin "sallallahü aleyhi ve âlihi ve sellem" bereketiyle Allahü Teâlâ'nın korudukları müstesnâdır. Bu mektûb, şiddetli belâya mübtebî olan velînin sabr etmesi ve o belânın giderilmesi için duâ etmemek fazîletli olduğu hâlde, Eyyûb aleyhisselâmın belânın kalkması için duâ yapması sebebiyle, onun sabrından şübhenin giderilmesi hakkındadır. Büyüklerden biri, hazret-i Eyyûb aleyhisselâmın başına gelen musibete benzeyen şiddetli bir musîbete mübtelâ oldu. Başka büyük bir zât da onu ziyârete gitdi. Hâlin nasıl diye sordu. Söyle cevâb verdi: Hâlimi görüyorsun, henüz "Yâ Rabbî bana bir zarar dokundu" demedim. Henüz Eyyûb aleyhisselâm gibi canımdan bezmedim. Emân istemedim. Bu durumda bu velînin sabr makâmı Eyyûb aleyhisselâmın sabr makâmından dahâ yüksek olduğu anlaşılıyor. Sabr makâmı çok yüksek bir makâm olduğundan, bundan velînin nebîye üstünlüğü lâzım geldiği anlaşılmakdadır. Bu şübheyi giderir misiniz, diye yazmışsınız. Cevâb: Kıymetli efendim! İlk bakışda böyle bir şübhe meydâna geliyor. Fakat iyi düşünülürse, böyle bir şübheye lüzûm yokdur. Şöyle ki, gerçi Eyyûb aleyhisselâm (Yâ Rabbî bana gerçekden hastalık isâbet etti. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin) (Enbiyâ sûresi: 83) ve yine (Gerçekden şeytân beni zorluk ve eleme uğratdı) (Sâd sûresi 41) dedi. Bu âyet-i kerîmeler, zâhiren onun başına gelen musîbetden dolayı âciz kalıp, sabr etmediğini gösterse de, gizlileri bilen Allahü Teâlâ (Gerçekden biz onu sabrlı bulduk. O ne güzel kuldu. Şübhesiz o tamâmen Allah'a yönelmişti) (Sâd sûresi: 44) buyurmakdadır. Buradan şu anlaşılmakdadır. Eyyûb aleyhisselâmın zâhiren sabr göstermemesi de sabrla ilgili başka bir inceliği ihtivâ etmekdedir. Yoksa Allahü Teâlâ, onun sabrsızlığı açık olmakla birlikde onun sabrlı olduğunu bildirmiş olur ki, böyle bir şey düşünmek mümkün değildir. Buradaki incelik şudur: Eyyûb aleyhisselâm, mallarının, evlâdının helâk olması, şiddetli hastalık, fakîrlik ve insanların kendisini aşağılaması gibi belâlara uzun müddet sabr gösterdi. Ancak rahmet-i ilâhînin ulaşması vakti geldiğini görünce ve bu musîbetin kalkmasının yalvarmaya ve inlemeye bağlı olduğunu bilince, sabr makâmını geçip, bütün makâmların üstündeki rızâ makâmına ulaşdı. Sabrsızlık ârına sabr etti. Yalvarmaya ve inlemeye başladı. Bu edebinin karşılığında "O ne iyi kul idi" diye medh edildi. "O gerçekden evvâb idi" makâmına kavuşdu. Evvâb kelimesi Evb kelimesinden türemişdir. Ya'nî nefsin hevâsı olan sabra senelerce dönmedi. Bilâkis, Hakkın rızâsına rücu' etti, döndü. Elhamdülillah, Hak Teâlâ onun imdâdına yetişdi. Onun hâlinin görünüşü sabrsızlık olmakla berâber, Allahü Teâlâ onun bâtınına bakıp, onun sabrlı olduğunu bildirdi. (Gerçekden o, tamâmen Allaha yönelmişti) (Sâd sûresi: 44) buyurdu. Hazret-i Seyh-i Ekber "radıyallahü anh" (Füsûs) kitâbının Eyyûb aleyhisselâm ile ilgili bölümünde buyurdu ki: "Sabr, nefsi başkasına şikâyetde bulunmakdan men' etmekdir. Hazret-i Eyyûb aleyhisselâm, başkasına şikâyetde bulunmayıp, hâlini Allahü Teâlâya arz etti. Bu i'tibârla o, sabrı terk etmiş olmadı." Bu açıklama bu şübheye cevâb olamaz. Çünki o velî de, başına gelen musîbetin kalkması için tazarrû ve niyâzda bulunmadı. Bu sebeble o velînin sabrının Eyyûb aleyhisselâmın sabrından fazla olduğu şübhesi kalkmamakdadır. Hâlbuki burada maksad, velînin nebîden üstün olduğu şübhesini gidermekdir. Nübüvvet ve ubûdiyyet kemâlâtının zevkinden ve rızâ makâmının kemâlinden habersiz olan bu bîçâre velî, sekr hâli sebebiyle her söylediğinde ma'zûr idi. Vesselâm. Bu mektûb, zikr-i cehrîyi ve zikr-i hâfîyi bildirmekdedir. Allahü teâlâya hamd ve Resûlüne salât olsun. Ma'lûmdur ki, hanefî âlimlerinden bir kısmı, zikr-i cehrîyi inkârda ileri gitmiş ve harâm olduğuna fetvâ vermişlerdir. Hadîs âlimlerinden ba'zısı ise, zikr-i cehrînin meşru' olduğunu isbât edip, zikr-i hâfîden üstün olduğunu söylemişlerdir. Her iki taraf ifrât ve tefrîte düşmüşler ve insâfla konuşmamalardır. Bu mevzu'nun iyice düşünülüp, muhâkeme edilmesi ve düzeltilmesi gerekiyor. Bilinmelidir ki, zikr sözünün ma'nâsı, hâtırlamak demekdir. İki kısma ayrılır. Biri kalbin haberi olmadan yalnız dil ile zikrdir. Bu zikr mu'teber değildir. Gafletin kısmları içine girer. İkincisi, yalnızca kalbin zikridir. Tasavvuf erbâbının ıstılâhında buna zikr-i hafî denir. Tasavvuf ehlinin murâkabeleri bu zikre dayanır. Bu zikr bütün tarîkatlarda yapılır. Bu da iki şekilde olur. Ya sıfatlar düşünülmeden sâdece zât zikr edilir. Yâhud da sıfatlar da düşünülerek zikr edilir. Bu her iki kısm zikr, meâl-i şerîfi, (Sabâh ve akşam içinden yalvararak ve korkarak âşikâre (içten hafîf) bir sesle Rabbini an (duâ ve zikr et). Gâfillerden olma.) olan, A'râf sûresinin ikiyüzbeşinci âyet-i kerîmesinden alınmıştır. İkincisi, zikr edileni, verdiği ni'metler ve Ona âid şeyleri düşünerek hâtırlamakdır. Bu yol eserden müessire gitme yoludur. Şerî'at lisanında buna tefekkür denir ve yakînin artmasını sağlar. Kitâb ve sünnet bunun fazîletleriyle doludur. Üçüncü kısmı, zikr-i lisânînin zikr-i kalbî ile berâber olmasıdır. Zikrin en kâmil kısmı budur. Bunun da iki şekli vardır. Birincisi, zikr edenin, zikr sırasında zikri sâdece kendisinin işiteceği kadar yapmasıdır. Şerî'at lisanında zikr-i hafî budur. Bu zikr meâl-i şerîfi (Rabbinize yalvararak ve gizlice duâ edin, muhakkak ki, Allah bağırıp, çağırarak haddi aşanları sevmez) olan, A'râf sûresinin 55.ci âyet-i kerîmesinden alınmıştır. Zikr-i hafînin ikinci kısmı, zikri başkalarına duyurmakdır. Buna şerî'at lisanında zikr-i cehrî denir. Bu zikr, ba'zı husûsî yerlerde bir hikmete binâen zikr-i hafîden efdaldir. Mutlak olarak değil. Nitekim ezânda, kırâ'atin açıkdan okunduğu namâzlarda durum böyledir. Buralarda sesli okumakla, uyuyanlar ve gâfiller uyandırılmakdadır. Zikr-i hafîdeki hikmet ise, amelin kabûlüne mâni' olan şöhret ve riyâ fesadından kurtulmakdır. Zikr-i hafînin, zikr-i cehrîden üstün olduğu Kitâb ve sünnet ile sâbitdir. Hattâ, (Siz sağıra ve gayb olana duâ etmiyorsunuz) hadîs-i şerîfinin ma'nâsından da zikr-i cehrînin men' edildiği anlaşılmakdadır. Zikr-i cehrî, husûsî şekllerle yapılan murâkabeler, Kitâb ve sünnetden alınmamış, belki tarîkat büyükleri ilhâm yoluyla bildirmişlerdir. Serî'at bunlardan bahs etmemekdedir. Bunlar mübâh olan şeylerdir. Bunlarda fâide vardır. İnkârı zarûrî değildir. Kitâb ve sünnetle sâbit olmayanlardan dahâ üstün olduğu açıkdır. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" Alî bin Ebî Tâlibe kelime-i tayyibeyi cehr ile ta'lîm buyurmuşdur. Böyle olduğu Evs bin Seddâdın bildirdiği hadîs-i şerîfle sâbitdir. Çünki hadîs-i şerîfin başında bildirildiği üzere, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" hazret-i Alîye kapıyı kapamasını emr etmiş, ondan sonra zikri ta'lîm buyurmuşdur. Bu durum genel olarak zikri gizlemeyi bildirmekdedir. İhtilâf, cehrî zikrin câiz olup olmamasında değildir. Bilâkis birinin diğerine üstünlüğündedir. Zikr-i cehrînin, zikr-i hafîye mutlak üstünlüğünü söylemek nassları inkârdır. Zikr-i cehrînin bütün kısmlarını inkâr da böyledir. Çünki ba'zı yerlerde cehrî zikr meşru'dur. Yapılmakda olan murâkabeler ma'nâsına, zikr-i hafînin sünnet olduğunu isbât etmek, yine sonraki asrlarda revâc bulan zikr-i cehrînin meşru' olduğunu isbâta çalışmak da, boşuna uğraşmakdır. Çünki isbât edilecek şey, zikrin fazîletidir. Ba'zı kimselerin birbirine üstünlük taslayarak yapdıkları münâzara iki taraf için de makbûl değildir. İfrât ve tefrît beğenilmeyen bir şeydir. Orta hallî olmak güzeldir. Sözün en hayrlısı, az ve maksadı ifâde edenidir. Hidâyete tâbi' olanlara ve Muhammed aleyhisselâma tâbi' olmaya sarılanlara selâm olsun. Bu mektûb, simâ'ı bildirmekdedir. Kıymetli efendim! Simâ' mes'elesinde fıkh âlimleri ve tasavvuf büyükleri "rahmetullahi Teâlâ aleyhim ecma'în" arasında kuvvetli bir ihtilâf vardır. Fıkh âlimleri, ifrâta mâni' olması için simâ'ın mutlak harâm olduğunu, tasavvuf ehli ise, zevkin ve hâlin artmasına vesîle olduğu için, mutlak halâl olduğunu söylediler. Doğrusu şudur: Simâ' iki kısmdır. Biri, fitne mahalli olmayan yerde bir şahsın şer'an mahzûrlu bir şey karıştırmadan, veznli bir sesle inşâd etmesidir. Bundan, dinleyenlerin bâtınında bir fesad meydâna gelmez. Belki kalbde bir sevinç veyâ hüzün hâsıl olur. Bu kısm simâ' elbette mubâhdır. Çünki iki mubâhdan meydâna gelmekdedir. Biri veznli söz, diğeri veznli sesdir. O hâlde niçin mubâh olmasın. Yine nikâh gibi dînî işlerin yapılmasını kolaylaşdırmak ve büyüklerin teşrîfini sağlamak için, ilk asrda simâ' yapılmıştır. Ümmet arasında takvâ sâhibleri ve ülemâ ba'zan simâ' yapmışlardır. Böyle olduğu hadîs kitâblarından anlaşılmakdadır. Yalnız bu iş, büyüklerden rastgele meydâna gelmiş olan ve yapılması zarûrî bir iş değildir. İkinci kısm simâ'a sonradan gelenlerin ekserîsi rağbet etmiş ve ona ciddî olarak sarılmışlar. Meşru' olmayan şeyleri de ona karışdırmışlardır. Bu kısm simâ', mubâh olmayan şeyler karışdığı kadar, mekrûhlukdan harâmlığa kadar varır. Sözbirliği ile harâm olan şeylerin mubâh olduğuna i'tikâd etmek küfre düşürür. Kemâl erbâbından bir cemâ'atin mubâh olan simâ'a da rağbet etmemesi, zevk ve tabî'at i'tibâriyledir. Ser'î ahkâmdan olduğu için değildir. Meselâ şerâb içen, tatlı mezeye rağbet etmez. Bununla berâber bunlardan biri, diğerinin mezesine bir şey demez. Bunun gibi Çeştîyye büyüklerinin yolunun zevki, şerâb zevkine benzemekdedir. Na'melerin verdiği coşkunlukdan zevk alıyorlar. Sükûtdan, sessizlikden böyle zevk almıyorlar. Nakşibendiyye büyüklerinin yolunun zevki, afyonun bulunmasına uygundur. Sükûtdan haz alırlar. Hareketlilikden haz almazlar. O hâlde bu ihtilâfın menşei, zevkden ve tabî'atdan kaynaklanmakdadır. Ser'î bir sebebden değildir. Bütün hak tarîkatların büyükleri dîne tâbi'dirler. Hevâ ve tabî'atlarına tâbi' değildirler. Yine hepsi mubâh olan şeylerden de sakınmakda sözbirliği etmişlerdir. Her iki tarafda bulunan câhillerin sözlerine i'tibâr yokdur. İfrât ve tefrît yasakdır. Bu mes'elenin tafsîlâtı Hüccet-ül-islâm imâm-ı Gazâlî, Seyh-üş-şüyûh Sühreverdî ve diğerleri gibi tahkîk ehli olan derîn âlimlerin yazdıkları geniş kitâblardan öğrenilmelidir. Elhamdülillah, bu fakîr mubâh olmayan simâ'dan tevbe ettim. Mubâh olan simâ'yı ise terk ettim. Simâ'ın mubâh olması veyâ olmaması husûsunda Kitâb ve sünnete tâbi'yim. Zevk ve vicdânla ilgili bundan fazlasını konuşmak zarûrî değildir. Tasavvuf ehlinin kitâblarında, doğru hâl sâhiblerinin ve yüksek makâma kavuşmuş olanların, mubâh olan simâ'dan dolayı can verdikleri bildirilmekdedir. Tasavvuf ülemâsının zevklerine vâkıf akl-ı selîm ve sahîh zevke sâhib olan kimseler, bu kadar açıklamayı kâfi' görür. Sözlerin en hayrlısı az ve maksadı ifâde edenidir. Vesselâm. Bu mektûb cebr ve ihtiyâr mes'elesini bildirmekdedir. Kıymetli efendim! Cebr ve ihtiyâr mes'elesinde ülemâ çeşidli şeyler söylemişlerdir. Bu husûsda zihnin tatmînkârsızlığı hâlen devâm etmekdedir. Çünki akl, ba'zı temel dînî bilgileri anlamakda kâfi' değildir. Eğer kâfi' olsaydı, kulların işlerini ıslâh için vahyin gelmesine ihtiyâç kalmazdı. Bilinmelidir ki, kulun müstakil ihtiyâr sâhibi, işlerini tercîhde serbest olduğunu ve sırf cebrî işlerini yapmakda mecbûr olduğunu iddia etmek, Kitâb ve sünnetde bildirileni inkâr etmek olur. Zîrâ kulların işleri, kendi bedenleri gibi Allahü Teâlâ tarafından yaratıldığı, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmişdir. O hâlde kulun işlerini yapmakda temâmen serbest olduğu nasıl söylenebilir. Diğer tarafdan, işlerinde tamâmen mecbûr olan kimsenin hesâba çekilmesi de zulm olur. Zulm ise, şer'an ve aklen, hâşâ Allahü Teâlâ için söylenemez. O hâlde kul işlerinde niçin tamâmen mecbûr olsun. İşlerimizin gayr-i ihtiyârî bir hareket olmadığı, bilâkis bilerek, isteyerek, güç kullanarak yapıldığı gâyet açıkdır. İhtiyârın, tercîh etmenin işlerdeki payı ve ihtiyârî fi'lin ma'nâsı budur. Fakat bu üç kuvvetin ya'nî ilm, irâde ve kudretin ortaya çıkması bizim ihtiyârımızda değildir. Kul istediği zamân Allahü Teâlâ dilerse yaratır. İşte kulların işlerindeki cebrin payı ve mecbûr olmanın ma'nâsı budur. Tam ihtiyâr ve sırf cebr bulunmadığına göre, kulun işi bu ikisi arasındadır. [(Müjdeci Mektûblar), 1.ci cild, 289.cu mektûba bakınız!] Nitekim imâm-ı Zeynel'âbidînin "radıyallahü anh" imâm-ı Hasen-i Basrî "radıyallahü anh" hazretlerinin süâline verdiği meşhûr cevâbdan, kulun fi'linin cebr ve tam bir ihtiyâr ile olmadığı, bu ikisinin arasında kesb diye ifâde edilen emr-i mutavassıt işte budur. Bu kesb lafzı, kulların fi'llerinden başka bir şey için söylenemez. O hâlde anlaşıldı ki, bizim işlerimiz cebr ve ihtiyâr ile karışıkdır. Bu kadarcık za'îf bir tercîh edebilme, kulun mükellef olmasının sebebidir. Allahü Teâlânın rahmetinin gadabını geçmesi, kulun ihtiyârının za'îfliği sebebiyle olduğu söylenmişdir. Hâlbuki bunun dışında Allahü Teâlânın hiçbir sıfatı diğerini geçmemişdir. Allahü Teâlânın fi'lleri ilm, irâde ve kudret ile olur. Bu i'tibârla kulların fi'lleri bir cihetden Allahü Teâlânın fi'llerine benzemekdedir. Kulun fi'lleri, irâdesi dışında bir titreme değildir. Böyle olunca, kulun işlerinden dolayı hesâba çekilmesi adâlete aykırı değildir. Bu sebeble, sofiyyeye göre kulun işlerinde ihtiyârının payının var olduğunu söylemek mümkündür. Çünki onlara göre, Allahü Teâlânın varlığı kâinâtın her zerresinde tam zuhûr etmişdir. Çünki Allahü Teâlânın yüce varlığı basît-i hakîkîdir, parçaları yokdur. Bu sebeble herşeyde herşey vardır, buyuruldu. İhtiyâr (irâde), Allahü Teâlânın sıfatlarından bir sıfat olduğuna göre, bu sıfatın zuhûr ettiği her yerde, husûsen yeryüzünde, halîfe olarak yaratılma makâmıyla müşerref olan insanda, az da olsa ihtiyâr sıfatından bir pay bulunur. İşte emr ve nehy ile kulun mükellef olması bu ihtiyârdan dolayıdır. Yaratılmışların en üstününe salât ve selâm olsun. Hidâyete tâbi' olanlara selâm olsun! Bu mektûb, Hind kâfirlerinin âyinleri hakkındadır. Hind kâfirlerinin arab müşrikleri gibi aslı olmayan bir dinleri var. Veyâ dinlerinin aslı var, fakat nesh edilmişdir. Onların geçmişleri hakkında nasıl i'tikâd etmeli diye soruyorsunuz. Bu husûsu inceleyerek doğru ve kısa bir şekilde yazıyorum. Biliniz ki, Hindlilerin eski kitâblarından anlaşılan şudur: Allahü Teâlâ rahmetiyle insan nev'ini yaratmaya başladığı vakit, onların dünyâ ve âhıret se'âdetleri için emr ve yasakları ihtivâ eden ve dört kısmdan meydâna gelen ve Bîd denilen bir kitâbı melek vâsıtasıyla gönderdi. Onların müctehidleri o kitâbdan dört mezheb kurdular. Îmânın esâslarını bu kitâbdan çıkardılar. Îmân bilgilerini anlatan ilme, dehrûm-i şayister ya'nî ilm-i kelâm demek olan fenn-i îmâniyân denildi. İnsanları da dört fırkaya ayırdılar. O kitâbdan dört yol çıkarıp, her fırkaya o yollardan birini tahsîs ettiler. Amel ile ilgili bilgileri de o kitâbdan çıkardılar. Bu ilme kereme-i şayister ya'nî fıkh ilmi ma'nâsında fenn-i ameliyât denildi. Ancak onlar ahkâmın neshini inkâr ettiler. Hâlbuki, her asrda gelen insanların tabi'atlarına göre işlerde değişiklik olacağını câiz görmek zarûrîdir. Bu aklın gereğidir. Âlemin uzun ömrünü dört kısma ayırıp, herbirine cuk adını vermişler. Her cukda yaşayanlar için, o dört defterden bir yaşama tarzı çıkarmışlar. Sonra gelenlerin yapdıkları değişiklikler mu'teber değildir. Onların bütün fırkaları Allahü Teâlânın bir olduğuna inanıyorlar. Âlemin sonradan yaratıldığını biliyorlar. Âlemin yok olacağını, iyi ve kötü işlerin karşılığının görüleceğini kabûl ediyorlardı. Aklî ve naklî ilmlerde riyâzât ve mücâhedelerde, ma'rifetler ve keşfler husûsunda çok derin idiler. Onlardan seçkin kimseler, insan ömrünü dört kısma ayırmışlar. Birinci kısmını ilmlerin öğrenilmesine, ikinci kısmını geçim sağlamaya ve çoluk çocuk sâhibi olmaya, üçüncü kısmını amelleri düzeltmeye ve nefsin ıslâhına, dördüncüsünü insanın kemâlinin zirvesi olan dünyevî alâkalardan irtibâtı kesip, âhırete yönelmeye ve âhıretde kurtuluş için sarf ediyorlar. Dinlerinin kuralları son derece düzenlidir. Bundan anlaşılıyor ki, din onları terbiye etmiş ve sonradan bu dînin hükmü kaldırılmıştır. İslâmiyyetde hükmü kaldırılan dinler olarak yehûdîlik ve nasrânîlik bildirilmişdir. Hâlbuki böyle çok nesh edilmiş ve hükmü kaldırılan din olmuşdur. Âyet-i kerîmede meâlen (Hiçbir ümmet yokdur ki, içlerinde Cehennem ile korkutucu bir peygamber geçmiş olmasın) (Fâtır sûresi: 24) buyuruldu. Diğer âyet-i kerîmelere göre de, Hindistâna da nebîler ve resûller gönderilmişdir. Bunların kitâblarında o peygamberlerle ilgili bilgiler vardır. Onların kitâblarından kemâl ve kemâle erdirme mertebesine sâhib oldukları, rahmet-i ilâhî buralara da ulaşmıştır. Resûlullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" peygamberliğinin bildirilmesinden önce, her kavme kendilerine gönderilen peygambere tâbi' olmaları mutlaka gerekli idi. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" bütün insanlara peygamber olduğu bildirilmesinden ve islâmiyyetin bütün dinlerin hükmünü kaldırmasından sonra, herkesin Ona îmân etmesi şart oldu. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" zamânından günümüze kadar geçen zamânda Ona îmân etmeyen herkes kâfirdir. İslâmiyyet, meâlen ((Ey Resûlüm) Gerçekden biz senden önce peygamberler gönderdik, onlardan kimi sana haber verdik, kimini de sana haber verip anlatmadık) (Mü'min sûresi: 78) buyurulan bu âyet-i kerîme hükmünce peygamberlerden çoğunun ahvâlini bildirmemişdir. Hindistânda gelen peygamberler hakkında sükût evlâdır. Bize, onlara tâbi' olanların kurtulacakları husûsunda ve küfrü, helâkları husûsunda kesin konuşmak lâzım değildir. Fars milleti hattâ islâmiyyetden önceki her memleket halkı hakkında, taassub karışdırmadan hüsn-ü zanda bulunmalıdır. Çünki islâmiyyet onlar hakkında bilgi vermemişdir. Onların kitâbları ve hükmleri i'tidâl yoluna uygundur. Evlâ olan böyle inanmakdır. Kat'î delîl olmadan bir kimseye kâfir demeyi kolay bilmemelidir. Onların putperestliğinin hakîkatı şudur: Allahü Teâlânın emriyle dünyâda tasarruf sâhibi olan ba'zı melekler veyâ vefât edip, bedenleri ile bağlantıları kesildikden sonra, dünyâdaki tasarrufları devâm eden ba'zı kâmil kimselerin rûhları, yâhud onların Hızır aleyhisselâm gibi devâmlı hayâtda bulunan ba'zı diri kimselerin resmlerini yapıp, onlara yöneliyorlar. Bir müddet sonra onlarla irtibât kuruyorlar. Din ve dünyâ işlerini bu münâsebete bağlıyorlar. Onların bu işi tasavvuf ehlinin yapageldiği râbıta zikrine benzemekdedir. Sofî kendi pîrinin sûretini düşünür ve böylece feyze kavuşur. Bu râbıta ile hindlilerin yapdıkları arasındaki fark şudur: Zâhirde şeyhin sûretini heykel şeklinde yapmazlar. Bu sebeble sofîlerin yapdıklarının arab müşriklerinin yapdıkları ile bir alâkası yokdur. Çünki onlar, putların ilâhî tasarrufa bir vâsıta değil, bizzat tasarruf sâhibi olduğunu söylüyorlardı. Putları yeryüzünün, Allahü Teâlâyı da gök tanrısı olarak biliyorlardı. Bu ise şirkdir. Hindlilerin secdesi selâm secdesidir. İbâdet secdesi değildir. Onların âdetlerinde anneye, babaya, hocaya selâm yerine secde edilir. Onların tenâsüh inancı küfrdür. Vesselâm. Bu mektûb namâzda parmak kaldırmak hakkındadır. Hazret-i Müceddid-i elf-i sânî "radıyallahü anh" bir mektûbunda nemâzda parmak kaldırmayı men' etmişlerdir. Hâlbuki siz onları sevdiğinizi söylediğiniz hâlde, namâzda parmağınızı kaldırıyorsunuz. Seven sevdiğine tâbi' olmalıdır diye yazmışsınız. Kıymetli efendim! Allahü Teâlâ kullarına Kitâb ve sünnete uymalarını farz kılmış ve Ahzâb sûresi 36.cı âyetinde meâlen: (Allah ve Resûlü bir işe hükm verdiği zamân mü'min bir erkekle mü'min bir kadın için kendi işlerinden dolayı Allahın ve peygamberinin hükmüne aykırı olanı seçmek hakkı yokdur) buyuruldu. Resûlullah da "sallallahü aleyhi ve sellem" şöyle buyurmuşdur: (Sizden birinizin hevâsı benim getirdiğime tâbi' olmadıkca kâmil bir mü'min değildir.) Hazret-i Müceddid-i elf-i sânî "radıyallahü anh" Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" kâmil bir nâibidir. Tarîkatını Kitâb ve sünnete tâbi' olmak üzerine kurmuşdur. Ülemâ namâzda parmağı kaldırmayı isbât için sahîh hadîs-i şerîfleri ve hanefî fıkhının rivâyetlerini ihtivâ eden risâleler yazmışlardır. Hattâ hazret-i Müceddidin küçük oğlu Sâh Yahyâ "radıyallahü anh" da bu husûsda bir kitâb yazmıştır. Namâzda parmak kaldırmayı men' eden hiçbir hadîs-i şerîf yokdur. Hazret-i Müceddidin parmak kaldırmayı terki, ictihâdı sebebiyledir. Neshe uğramamış olan sünnet müctehîdin ictihâdından öndedir. Parmak kaldırmaya dâir sünnet bulundukdan sonra, onu hazret-i Müceddid terk ettiği için, terk etmek ma'kûl değildir. Hâlbuki hazret-i Müceddid, sünneti terk etmekden çok sakındırmışlardır ve kendileri de hanefî mezhebindedir. İmâm-ı Ebû Hanîfe "radıyallahü anh" hadîs-i şerîf mevcûd olunca benim mezhebim odur. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" sözü bulununca benim sözümü terk ediniz buyurmuşdur. O hâlde, hazret-i Müceddidin parmak kaldırmayı terki husûsunda şu söylenebilir. Onun bu işi ictihâdı sebebiyledir. Sahîh hadîs-i şerîflere uymasında hiçbir değişiklik yokdur. Eğer hazret-i Müceddid o kadar geniş ilmine rağmen parmak kaldırma ile ilgili hadîs-i şerîfden haberleri olmadığı için kaldırmamış denirse, cevâben derim ki, hazret-i Müceddid zamânına kadar bu kitâblar ve eserler, hind diyârında meşhûr olmamışdı. O bu kitâbları görmemişdi. Yoksa parmak kaldırmayı aslâ terk etmezdi. Çünki onlar bu ümmetin büyükleri arasında sünnete ittibâya en çok sarılanıdır. Eğer Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" bu işden râzı olmadığını keşf yoluyla anladığı için terk etmişdir denirse, cevâben derim ki, keşf tarîkat işlerinde mu'teberdir. Serî'at ahkâmında mu'teber değildir. Bununla berâber, o mektûbda keşf delîl gösterilmemişdir. Burada yine şöyle denebilir. Bu cüz'î muhâlefet, onun Resûlullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" ittibâya son derece teşvîkleri olan küllî kâideye ri'âyetleri sebebiyledir. Böyle bir netîce hâsıl olmuşdur. Vesselâm. Bu mektûb, hadîs-i şerîf ile amel hakkındadır. Hadîs-i şerîf ile amel ve bir mezhebden diğer mezhebe geçmek hakkında ne buyurursunuz diye soruyorsunuz. Kıymetli efendim! Hadîs-i şerîf ile amel husûsunda Medîne-i münevvereli muhaddis, Şeyh Muhammed Hayât bir risâle yazmış. Onun fârisî olarak hulâsâsı şöyledir. Allahü Teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen ((Resûlüm) Şöyle de: Eğer siz Allah'ı seviyorsanız, hemen bana uyun ki, Allah da sizleri sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın...) (Âl-i imrân sûresi: 31) buyurdu. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" de ("Sizden birinizin hevâsı benim getirdiklerime tâbi' olmadıkca, îmân-ı kâmil mü'min olmaz.") buyurdu. Bu hadîs-i şerîf sahîhdir. Onu Ebü'l-Kâsım bin İsmâ'îl bin Fadl İsfehânî Kitâb-ul-mihaccede yazmakdadır. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe "radıyallahü anh" Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" hadîs-i şerîfi ve Sahâbe-i kirâmın sözü bulununca, benim sözümü bırakınız, buyurmuşdur. Yine Onun "radıyallahü anh": "Sahîh hadîs benim mezhebimdir" diye buyurduğu meşhûrdur. O hâlde, hadîs ilminde ihtisâsı bulunan, nâsih ve mensûhu ve kuvvetli ile za'îfi birbirinden ayırabilen bir kimse, hadîs-i şerîfle amel ederse, İmâm-ı a'zamın mezhebinden çıkmış olmaz. Çünki İmâm-ı a'zamın "radıyallahü anh", "Hadîs-i şerîf varsa o benim mezhebimdir, sözü bu konuda açık bir delîldir. Böyle birisi, hadîs-i şerîf varken, bunu bildiği hâlde onunla amel etmezse, İmâm-ı a'zamın "radıyallahü anh", Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" hadîs-i şerîfi bulununca, benim sözümü terk ediniz, sözüne muhâlefet etmiş olur. Resûlullahın "sallallahü aleyhi vesellem" bütün hadîs-i şerîflerini bilen bir âlimin bulunamıyacağı açıkdır. Nitekim İmâm-ı a'zamın "radıyallahü anh" Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" hadîs-i şerîfi bulununca benim sözümü terk ediniz" sözü, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" bütün hadîs-i şerîflerinin kendisine ulaşmadığını, belki onların bir kısmına ulaşamadığını göstermekdedir. Niçin böyle olmasın. Hülefâ-i râşidîn bu ümmetin en âlimi oldukları ve devâmlı Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" sohbetinde bulundukları hâlde, onların bile ulaşamadığı hadîs-i şerîfler olmuşdur. Böyle olduğunu, hadîs ilmini bilen herkes bilir. Ümmetin ferdlerine Resûlullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" tâbi' olmaları vâcibdir. Bu imâmlardan herbirine ittibâ vâcib değildir. Müslümânlar istediği müctehidin mezhebini seçmekde serbestdir. Hadîs-i şerîfle ameli, müctehidin mezhebinden yüksek tutan kimsenin delîli varsa, onu getirir. Fakat dört mezhebden, birinden diğerine geçmeye gelince, bu tafsilât ister. İmâm-ı Süyûtî "rahmetullahi aleyh" (Cezîlül-mevâhib fî intikâlil-mezâhib) adında bir kitâb yazmıştır. Bunun hulâsâsı şudur: Bir mezhebden diğerine intikâl etmek câizdir. İmâm-ı Râfiî böyle olduğunu kesin olarak ifâde etmiş, imâm-ı Nevevî de onun peşinde gitmişdir. (Ravdâ) kitâbında şöyle denilmişdir: Mezheblerin tedvîninden sonra, acabâ mukallide bir mezhebden diğer mezhebe geçmek câiz midir? Deriz ki: Her iki müctehidin ahvâlini öğrenen mukallidin zannı, ikinci taraf dahâ âlimdir şeklinde gâlib olunca, birinci mezhebden ikinci mezhebe geçmek câiz, hattâ vâcibdir. Eğer serbest yapsak yine câizdir. Mukallidin birkaç hâli vardır. Bunlar aklen dört hâldir. Çünki mukallid ya avâmdır ya âlimdir. Bu iki durumda ya'nî mukallid avâm veyâ âlim olunca, onun bir mezhebden diğerine geçmesi için, ya dînî ya da dünyevî bir sebeb vardır. Eğer mukallid avâm, fıkh bilgisinden yoksun, mezhebinin isminden başka bir şey bilmiyorsa ve onun diğer mezhebe geçmekden maksadı mal veyâ makâm elde etmekse onun diğer mezhebe geçmesi en hafîf bir durumdur. Çünki bu intikâli hakîkatde intikâl değil, bir başlangıçdır. Ya'nî o henüz bir mezhebe yeni geçmekdedir. Eğer mukallid, âlim ve fakîh ise, dünyevî bir maksad için diğer mezhebe geçiyorsa, onun durumu çok mes'ûliyetli bir işdir. Çünki o dünyevî bir maksad için mezhebini değişdirmesi, mezheblerle oynamakdır. Bu câiz değildir. Eğer mukallid, kendi mezhebinde fakîh (âlim) ise, dînî bir sebebden dolayı diğer mezhebe geçiyor ve geçeceği mezhebi delîlleri kuvvetli olduğu için, tercîh etmiş ise, onun ya'nî böyle bir kimsenin o mezhebe geçmesi vâcibdir. Bir rivâyete göre câizdir. Eğer mukallidin başka mezhebe geçmesi dînî ve dünyevî hiçbir sebebi yoksa, belki her iki mezhebden yalnız amel etmeyi kasd ederse, böyle bir intikâl âmî (câhil) için câizdir. Âlim olana câiz değildir. Zîrâ o bu mezhebin fıkhını belli bir müddet içinde öğrenmiş, diğer mezhebe geçince o mezhebi öğrenebilmek için ayrı bir ömr gerekir. Bu yüzden o mezhebe geçince maksad olan amelden geri kalabilir. O hâlde onun mezheb değişdirmeyi terk etmesi evlâdır. Hanefî olmayan bir kimsenin, hanefî mezhebine geçmesi câiz, aksi câiz değildir demek, sırf taassûbdur. Delîli yokdur. Zîrâ bütün mezheb imâmları hakîkatde berâberdirler. Eğer hanefî mezhebini ya da başka bir mezhebi, diğerine takdîm etmekde nass ya'nî âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf olsaydı, o mezhebi taklîd etmek ümmetin her ferdine vâcib olurdu. Diğerini taklîd etmek câiz olmazdı. Böyle bir şeyin olması icmâ-ı ümmete muhâlifdir. Hanefî mezhebinde olan Câmî-ül-fetâvânın sâhibi şöyle demekdedir: Erkek veyâ kadının şâfi'î mezhebinden hanefî mezhebine geçmesi ve aksi câizdir. Fakat diğer mezhebe tamâmen geçmelidir. Sâdece ba'zı mes'elelerde geçmemelidir. Halef ve selefden çok kimse bir mezhebden diğerine geçmişlerdir. Eğer böyle geçmek câiz olmasaydı, onlar bu işi yapmazlardı. Bunun aksini söyleyen delîlsiz konuşmuş olur ki, makbûl ve ma'kûl değildir. Hidâyete tâbi' olanlara selâm olsun! Ehl-i sünnet vel-cemâ'atin Eshâb-ı kirâm "radıyallahü anhüm" hakkındaki i'tikâdını bildirmekdedir. Eshâb-ı kirâmdan Mu'âviye bin Ebî Süfyân, yardımcıları ve ona tâbi' olanlar "afallahü anhüm ve radıye anhüm" hakkında nasıl i'tikâd etmek lâzım diye yazmışsınız. Biliniz ki: Ehl-i sünnet ülemâsı, Eshâb-ı kirâm hazretlerinin arasındaki ihtilâfları, onların asrları, asrların en hayrlısı olduğu için, onlar hakkında lâzım gelen hüsn-i zanna göre te'vîl ediyorlar. Te'vîli mümkün olmayan husûsları, Allahü Teâlâya havâle ediyorlar. Ta'n ve kötülemeyi yasak biliyorlar. Zîrâ, asr-ı se'âdete yakın oldukları, onların ahvâline muttali' oldukları ve hazret-i Alî Murtazâya muhâlefet edenlerin hatâ ettiklerini söyledikleri hâlde, haklarında hayrla şâhidlik yapılan üç asrda, hiçbir hadîs âlimi ve müctehîd, bu topluluğu ta'n etmeyi câiz görmemişdir. Sâm ordusu ile Kûfe ordusu arasında muhârebe olmuşsa da bu, birbirlerini kâfir bildiklerinden dolayı değildir. Bu husûs, mu'teber kitâblarda yazılıdır. Emîr-ül-mü'minîn Osmânın "radıyallahü anh" şehâdeti fitnesinin temeli budur. Zîrâ ihtilâf sırasında Eshâb-ı kirâm üç kısma ayrıldı. Bir kısm hak halîfe olan Alî bin Ebî Tâlibin tarafını tutdu. Bir kısmı Sâm emîrinin tarafına gitdi. Üçüncü kısm hiç bir tarafa gitmediler. Sübhesiz ki, o asrın hadîs âlimleri ve müctehidleri bu üç kısmın hepsinin rivâyet ettikleri hadîsi şerîfler üzerine binâ etmezlerdi. Eğer bu âlimler onlar hakkında ta'nı ve kötülemeyi revâ görselerdi, islâm dîni zarar görürdü. O hâlde, o büyükleri kötülemekden sakınmakda dînî bir hikmet vardır. Buna ilâveten, Hayr-ül-beşerin "aleyhisselâtü vesselem" sohbetinin hurmeti gözetilmiş olur. Eğer bu dediklerimizi kabûl etmeyen muhâliflerimiz, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" yakınlık hurmetini gözetmek dahâ zarûrîdir. (Ya'nî biz Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" akrabâsı olan hazret-i Âişeye sevgiden dolayı ona muhâlefet edenleri kötülüyoruz derlerse), biz de, fakat Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" akrabâsı, muhâliflerinin fâsık olduğunu söylememişdir, deriz. O zamân aralarındaki ihtilâfın yalnız nefretleşmeden kaynaklandığı lâzım gelir ki, en hayrlı asrın ehli hakkında bu hatânın böyle bir düşünceden kaynaklandığını düşünmek son derece hakîkatden uzak ve çirkindir. O hatâ ictihâdî de olsa, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" yakınlarını sevmek bütün ümmete vâcibdir. Arada istikrâhda (çirkin görme) olma, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" akrabâsının eziyyetine rızâ göstermiş olunur. Artık bu mes'eleden bahs etmek münâsib değildir. Bu mevzu'da son derece üzülüp, susmak evlâdır. Sî'a fırkası i'tikâd yolundan ayrıldılar ve aslsız haberlere i'timâd ettiler. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" mubârek sohbetinde temizlenmiş olan Eshâb-ı kirâmın nefslerini, kendi habîs nefslerine kıyâs ettiler. Gitgide, islâmiyyeti bize ulaşdıran Kitâb ve sünneti nakl eden Eshâb-ı kirâmı tekfîr etme felâketine düçâr oldular. Bilmediler ki, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" son peygamberdir. Bütün insanlara peygamber olarak gönderildi. Onun dîni diğer bütün dinleri nesh etti ve kıyâmete kadar bâkîdir. (Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik) (Enbiyâ sûresi: 107) meâlindeki âyet-i kerîme, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" hakkındadır. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" hayâtda olduğu müddetce, Onun sohbetinde bulunmuş, O hayâtda olduğu müddetce mallarıyla, canlarıyla, vefâtından sonra da islâmiyyeti yaymak için bir an geri durmayan Eshâb-ı kirâm "radıyallahü anhüm" Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" yardımıyla elbette küfr tehlikesinden kurtulmuşlardır. Onlar önce gelenler hakkında böyle bir iddi'âda bulununca, Allahü Teâlâdan nasıl rahmet ümmîd edecekler ve Resûlullahdan "sallallahü aleyhi ve sellem" nasıl şefâ'at bekleyecekler. Önceki peygamberlerin ve onların ümmetlerinin hâlleri ve bu ümmetin evliyâsının hâlleri gizli değildir. Büyüklerden biri vefât ettikden sonra, onun sevenlerinin hepsinin mürted ve münker oldukları, o büyüğün âl ve evlâdına düşman oldukları hiç işitilmiş ve görülmüş müdür. Bu durumda ümmetin ıslâhından maksad olan Peygamber efendimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" bî'setinin ne fâidesi olur. Yine bu durumda ya'nî iş onların dediği gibi olsaydı, en hayrlı asr, en şerli asr olurdu. Allahü Teâlâ şî'aya insâf nasîb eylesin. Vesselâm. Bu mektûb, ehl-i sünnet vel-cemâ'at i'tikâdını kısaca beyân etmekdedir. Allahü Teâlâya hamd ve Resûlüne "sallallahü aleyhi ve sellem" salât ve selâm olsun. Yazmışsınız ki, şî'a ile ehl-i sünnetin Sahâbe-i kirâm ve ehl-i beyt "rıdvânullahi aleyhim ecma'în" hakkındaki ihtilâflarından gönül râhat değildir. Zîrâ bu konuda ehl-i sünnet i'tikâdı haberlere dayanmakdadır. Haberlerin doğru ve yalan ihtimâli vardır. Yalnız mütevâtir haberler kat'iyyet ifâde ederler. Böyle mütevâtir haberler çok azdır. Onun için bu konuda mütma'in olmanın ilâcı nedir? Kıymetli kardeşim! Bu mes'ele zarûriyâtı dinden ve îmânın şartlarından değildir. Kısaca, Allahü Teâlânın varlığına ve birliğine inanmak ve nübüvveti tasdîk etmek, âhıretde kurtuluş için kâfi'dir. İcmâlî îmân kurtarır. Kelime-i tayyîbenin ma'nâsına inanmak kâfi'dir. Çünki onun ma'nâsını tasdîk ve ikrâr ile kişi müslümân olur. Sahâbe-i kirâm ve ehl-i beyt "rıdvânullahi Teâlâ aleyhim ecma'în" Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" sohbetinde bulundukları, Resûlullaha güzel hizmet ettikleri ve ehl-i beyt oldukları için onlar hakkında genel olarak hüsn-i zanda bulunmak ve onları sevmek de yeter. O büyüklerin hâllerinin tafsilâtını târîh kitâblarından okumak, fitne heyecânı meydâna getirmekdedir. Ehl-i sünnet mezhebine göre, ismet mertebesi peygamberlere "aleyhimüsselâm" mahsûsdur. Sıddîklardan ve evliyâdan da olsa, peygamberlerden başkası bu mertebeye sâhib olamaz. O hâlde, o büyüklerden ba'zan ba'zı muhâlif işler meydâna gelebilir. Fakat o da hemen afva uğrar. (Ya'nî onlar hemen afva sebeb olacak işler yaparlar ve böylece afva kavuşurlar.) Bâtınları son derece temizdir. Kalbleri o muhâlif iş sebebiyle hâsıl olan istenmeyen şeylerden tasfiye bulur. Habîs kimselerin kendilerine kıyâs edip, o büyükler arasında devâmlı kin ve düşmanlık olduğunu söyleyip, bundan dolayı noktayı dâire (pireyi deve) yapmalarına i'tibâr edilmez. Biliniz ki, Eshâb-ı kirâmın büyüklüğünü, üstünlüğünü kabûl etmemek, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" varlığının te'sîrini inkâr etmek ve Onun peygamberliğinin fâidesiz olduğunu söylemek anlamına gelir. Fakîr, bir gün bu mes'ele üzerinde düşünüyordum. Helâk edici olan bu şübhelerden kurtarması için Allahü Teâlâya yalvardım. Bu sırada fakîrin kalbine şu cümleler geldi: Allahü Teâlâya kendi katındaki gibi, Resûlullaha Rabbinin katındaki gibi, onun Âline ve Eshâbına Resûlullahın katındaki gibi inandım de. Biliniz ki, bu yüksek ma'nâlar, bütün ihtilâflarının mertebelerinin fevkindedir. Bu mes'eleyi Allahü Teâlânın ilmine havâle etmek, işin doğrusudur. Hiçbir fırkanın bu konuda konuşmaya mecâli yokdur. Verdiği ni'metlerinden dolayı Allahü Teâlâya hamd, Resûlü Muhammed aleyhis-selâma ve âline salât ve selâm olsun. Hadîs-i şerîfe göre oniki halîfenin kureyşden olacağı bildirilmektedir. Yazmışsınız ki, hadîs-i şerîfde Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem": (Benden sonra, Kureyşden oniki halîfe gelecek) buyurmuşdur. Ehl-i sünnet, bu onikiden dördünün hilâfet-i hâssayı derûhde ettikleri, Eshâb-ı kirâmın seçmesiyle halîfe oldukları, diğer sekizinin ise, hilâfete güç ve kuvvetle hâkim olduklarını kabûl ediyor. Sî'a da oniki imâmdan bahs ediyor. Bu mes'elede sizin i'tikâdınız nedir? Kıymetli kardeşim! Hak olan doğru olan Ehl-i sünnetin söylediğidir. Biliniz ki, hilâfet lafzı umûmîdir. Zâhirî veyâ bâtınî olur. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" halîfeleri hem zâhirî hem de bâtınî hilâfeti kendilerinde toplamıştır. Hilâfet işini yürütene halîfe denir. Zâhirî hilâfet güç ve kuvvet sâhibi olmaya bağlıdır. Ya'nî hilâfet işi, hâkimiyetin şartı olan hazînelere ve kalabalık cemâ'atlere sâhib olmayı gerekdirir. Dört halîfenin otuz yıllık ve hazret-i imâm-ı Hasenin altı aylık hilâfetinden sonra, ya'nî bu mubârek halîfelerden sonra gelen halîfelerden hiçbiri, bu işe kâdir olamadılar. Öncekiler gibi yerine getiremediler. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" halîfeler kureyşdendir diye buyurması da buna işâret etmekdedir. Yoksa halîfelik, ehl-i beytden veyâ benî hâşimden buyururdu. Ehl-i sünnet ile şî'anın arasını şöyle cem' etmek mümkündür. Zâhir sebeblere bağlı olan dînin zâhirini yayma vazîfesini, o büyük imâmlar "aleyhimürrahme" îfâ etmişlerdir. Nitekim ehl-i sünnet olan tasavvuf ehli oniki imâmın "rıdvânullahi Teâlâ aleyhim ecma'în" kutubluğunda müttefîkdirler. Dört halîfenin "rıdvânullahi Teâlâ aleyhim ecma'în" mubârek şahslarında her iki ma'nâ toplanmıştır. Şâm emîri ile hazret-i imâm-ı Hasen "radıyallahü anhümâ" arasında sulh oldukdan sonra, sâhibüzzamân hazret-i imâm-ı Mehdî zamânına kadar bâtınî, hilâfet bu büyüklere geçdi. Sâhibüzzamân hazret-i Mehdînin şahsında da her iki ma'nâ tahakkuk edecek. Zâhirî hilâfet diğer halîfelerde olacak. Fakat bu durumda oniki imâmın ta'yîninde tekellüf, sıkıntı olacak. Vesselâm. Bu mektûb, hazret-i Âişenin, hazret-i Alîden melâletinin, memnûniyyetsizliğinin bulunmadığını beyân etmekdedir. Diğer memnûniyyetsizlik sebeblerini de ihtivâ eden Cemel harbinden başka, sahîh hadîs-i şerîflerde hazret-i Sıddîkanın "radıyallahü anhâ" Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" zamânında Cenâb-ı Murtezâdan memnûniyyetsizliği bildirilmekdedir diye yazmışsınız. Böyle söylemek hazret-i Âişenin, hazret-i Murtezâdan ayrıldığı şeklinde, hazret-i Âişe ile hiç ilgisi olmayan bir süâli hâtıra getirir. Hâlbuki hazret-i Sıddîka, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" insanlar arasında ençok hazret-i Alî Murtezâ ile Fâtıma-tüz-zehrâyı sevdiğini bizzat kendisi bildirmişdir. Kıymetli kardeşim! İhtilâf ve niza'da ba'zan iki taraf da ma'zûr oluyor. Her iki tarafın haklılığı oluyor. Nitekim ifk hâdisesinde hazret-i Murtezâ da Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" gibi râhatsızlığını hissetdirdi. Resûlullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" muhabbetinin gereği ve durumun îcâb ettirdiği maslahat sebebiyle, Resûlullahı teskîn ve tesellî için hazret-i Âişe ile ilgili Resûlullahın gönlünü râhatlatacak ba'zı sözleri, Resûlullaha arz etti. Hazret-i Âişe bunları duyunca râhatsız oldu. Niçin râhatsız olmasın ki. Çünki hâne-i se'âdete yakın olanlardan birinin böyle bir zamânda, böyle şeyler söylemesi, sevenin sevdiğinin gözünden düşmesine sebeb olmakdaydı. Onun için kendisine bundan dahâ büyük bir eziyyet olamayacağı açıkdır. Bu yüzden hazret-i Sıddîkanın, hazret-i Murtezâdan inhirâfı, râhatsızlığı, Resûlullaha olan muhabbetindeki gayreti ve beşer olmak i'tibâriyledir. Yoksa bundan başka bir şeyden dolayı değildir. Hazret-i Alî Murtezânın bu sözleri söylemesi de, hazret-i Sıddîkaya düşmanlıkdan değildi. Çünki, sevilenin sevdiği de sevilir. Onun bu sözleri söylemesi, böyle sıkıntılı bir durumda sevdiğini bir an olsun râhatlatmak gayretinden hâsıl olmuşdur. Böyle zamânlarda, böyle konuşmalardan sakınmak imkânsızdır. O hâlde böyle bir durumda iki taraf da haklıdır ve ma'zûrdurlar. Hattâ me'cûrdur, sevâb kazanmakdadırlar. Çünki, her iki tarafın tavrı da Resûlullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" olan sevgiden kaynaklanmakdadır. Nitekim hazret-i Hayrünnisâ aleyhittahiyye ves'senânın, Cenâb-ı hazret-i Sıddîk-ı ekberden memnûniyyetsizliği sahîh haberlerle bildirilmişdir. Burada iki şübhe vardır. Birincisi, hazret-i Betûl, az bir mala rızâ gösterip, dünyâdan kesilmiş olduğu hâlde ve hazret-i Sıddîkdan ma'kûl bir cevâbı aldığı hâlde, ona niçin kırgın oldu? İkincisi: Hazret-i Sıddîk, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" evlâdını gözetme husûsunda halli kolay bir mes'elede niçin müsâmehâ göstermedi? Birincisinin cevâbı: Dünyâda en halâl mal mîrâs malıdır. Böyle bir malı istemek, ne dünyâyı terk etmeye ma'nîdir ne de takvâdan uzakdır. Hattâ halâl malın kıymetini takvâ sâhibi olan kimse dahâ iyi bilir. İnsan hayâtı devâm ettiği müddetce ihtiyâçdan kurtuluş yokdur. Hazret-i Sıddîk (Biz peygamberler mîrâs bırakmayız) hadîs-i şerîfini delîl getirip, mîrâs vermedi. Hazret-i Sıddîk Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" bu hadîs-i şerîfini işitince, onun için kat'î bir delîl oldu. Böyle işlerde müsâmahâ câiz değildir. Hazret-i Hayrünnisânın bu hadîs-i şerîf ile delîl getirilmesine râzı olmaması, mîrâs âyetinin mevcûd olması ve o hadîs-i şerîfin o zamâna kadar şöhret derecesine ulaşmamış olduğundan, bu hadîs-i şerîf onun yanında hüccet olamazdı. Veyâ o büyüklere (ehl-i beyte) mensûb olmanın îcâbı, ince mîzâclı olmasından dolayı da olabilir. Nitekim âyet-i kerîmede meâlen: (... Allahın yaratdığı bu dîni değiştirmeye kimsenin gücü yetmez...) (Rûm sûresi: 30) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme hükmünce hiçbir kemâl mîzâcdaki özellikleri değişdiremez. Nitekim hazret-i Mûsânın son nefesine kadar gazâblılığı gitmedi. O Cenâbın melekül-mevtin "aleyhisselâm" yüzüne vurması meşhûrdur. O hâlde, bu durumda her ikisi de, hazret-i Sıddîk da, hazret-i Betül de "radıyallahü anhünne" ma'zûrdur. Her iki taraf da haklıdır. Ehl-i sünnetin her iki taraf hakkında hüsn-i zan etmesi ve güzel te'vîlde bulunması vâcibdir. Doğru yolda olanlara selâm olsun. Sünnet-i seniyyeye yapışmağı, huzûr, cem'iyyet ve âgâhlık mertebesini elde etmeyi bildirmekdedir. Kıymetli efendim! Zamânımızın talebelerinin za'îfliğini, bunların tasavvuf ehlinden keşf ve kerâmet istediklerini ve ilk asrdaki nisbete önem vermediklerini yazmışsınız. Söyledikleriniz anlaşıldı. Biliniz ki, başka şeyhlere meyl edip, onlar gibi sefîhleri mürîd edinmek lâzım değildir. Akıllı ve muhlis olan kimselerden mürîd edinmeyi isteyen kimse şöyle düşünmelidir. Hâkim-i mutlak olan Allahü Teâlânın meâlen: (De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tâbi' olunuz. (Bana tâbi' olursanız) Allah sizi sever.) (Âl-i İmrân sûresi: 31) buyurduğu âyet-i kerîmeye göre, Allahü Teâlâ, bütün tarîkat erbâbının maksadı olan kendi sevgisini (rızâsını) Resûlüne "sallallahü aleyhi ve sellem" tâbi' olmaya bağlı kılmıştır. O tabîb-i hâzıka, gaflet ve hastalığa tutulmuş olan ümmeti ıslâh için, ilâç ve perhîz gibi olan emrler ve yasaklar bildirmişdir. Kim bu reçeteye uyarsa, sıhhat bulur, iyileşir. Kim de ona uymazsa, kendini zâyi' eder. Bu reçetenin bir sûreti, bir de hakîkati vardır. Sûreti, müslümânların avâmının nasîbidir. Bu reçete Kitâb ve sünnete göre i'tikâdı düzeltdikden sonra, a'zâları (bedeni) Allahü Teâlânın emrlerine ve yasaklarına uygun olarak kullanmakdır. Âhıretde kurtuluş için bu kâfi'dir. Bu reçetenin hakîkati ise, seçilmişlerin kavuşduklarıdır. Bu ise, bahs edilen reçeteye uyarak, riyâzet ve mücâhedelerle kalbleri nûrlandırmak ve nefslerin tezkiyesidir. Bunun netîcesi ise, tecellîlerin ve mükâşefelerin zuhûr etmesidir. Sûret îmân ve islâm ile, hakîkat ise, hadîs-i şerîfde, (Sen Allahü Teâlâyı görmesen de Onu görüyormuş gibi Allahü Teâlâya ibâdet etmendir) diye bildirilen ihsândan ibârettir. Hakîkatsız sûret, derinin dışındaki hastalıkları tedâvî etmek mertebesindedir. Merhemle iyileşdirilen kabarcıklar kabîlindendir. Fâidesiz değildir. Hakîkatın sûretsiz zuhûru gibidir. Hattâ hakîkat değildir, mekr-i ilâhîdir. Allahü Teâlâ bizi bundan korusun. Hakîkat, hastalık kalmaması için, bütün bozuk maddeleri çıkarmak, temizlemek demek olan ameliyat yerindedir. Ma'lûm hastanın tam iyileşmesi, bu her ikisinin, sûret ve hakîkatin bir arada bulunmasından başka şeyle mümkün olmaz. Bu açıklamalardan Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" Eshâb-ı kirâmın tabi'atlarında nasıl bir tedâvî yapdığını ve bunun netîcesinde onların tabi'atlarında nasıl sıhhat ve şifâ eserleri görüldüğü anlaşılmalıdır. Eshâb-ı kirâmda Allahü Teâlânın muhabbetinin galebesinden, Resûlullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" tâbi' olma ve onun rızâsını taleb yolunda büyük gayretden, tâ'atden lezzet alma ve günâhlardan nefret etmekden başka bir şey mevcûd değildi. Onların devâmlı kalb huzûru hâli ve nefslerinin ıslâh ve temizlenmesi hâlleri görülüyordu. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" sohbetinin bereketine kavuşdular. Onun şerî'atinin reçetesini kullandılar. Kendilerinden sonraki asrların zevklerinden ve vecdlerinden bahs ettiler. Sûreti ve dahâ fazlası tasavvur edilemeyen hakîkati elde ettikleri hâlde, dahâ çok hakîkatin muhâfazası olan, fâidesi avâm ve havâs herkese ulaşan bu sûreti (reçeteyi) muhâfazaya ehemmiyyet verdiler. Keşf ve kerâmete kıymet vermediler. Keşf ve kerâmetleri kemâl mertebesine ermenin şartlarından saymadılar. Tam bir sıhhati, ya'nî nisbet-i Muhammediyyeyi taleb eden bir hastanın, sünnet-i nebeviyyeye uymayı, bütün riyâzetler ve mücâhedelerden dahâ üstün, sünnet-i nebeviyyeye uymanın meyvesi olan nûrları ve bereketleri bütün feyzlerden üstün bilmelidir. Bâtının cem'iyyeti (toparlanması), huzûr ve âgâhlık hâlinin meydâna gelmesinde bilinen mevâcid ve zevklere i'tibâr etmemelidir. Bütün bunlardan nasîbini almış ve kendini Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" nâibi (vârisi) bildiği bir büyük mürşidin sohbetine ve hizmetine yapışmalı, bu yolun her ne kadar lezzetli de olsa, cevizine ve mevizine aldanmamalıdır. Bu mektûb, Tarîka-i Müceddidiyyenin ba'zı derecelerinin beyânına dâirdir. Sâh Ebül-Fethe cevâb vermekdedir. Ömerî ve ayrıca mahdûmzâde olan zât-ı âlinizin iltifâtkâr mektûbu geldi. Rûhumuzu râhatlatıp, ihlâs nisbetini tâzelendirdi ve kuvvetlendirdi. Sülûkun başına ve sonuna dâir yazdıklarınız mütâlea edildi. Görülen bu tavırlar ve eserler ümmîd vericidir. Bilhâssa hâsıl olan bu işlere ki insanların ekserîsinde bunlar aldanmaya sebebdir, kıymet vermek Allahü Teâlânın rızâsını kazanmada yardımcı olmak için, biz nâmurâdlara talebde bulunmak, vahdet-i vücûd dalgalarından korunmak için kenâra çekilmek, riyâzetleri sünnet-i seniyyeye tâbi' olmak, ma'rifetleri şerî'at-ı âliyyenin hakîkatlarının esrârı olan büyüklerimizin nisbetini arzû etmek, talebin ve yüksek himmetin delîlidir. Allahü Teâlâ sizin iyi hâllerinizi ve yüksek derecenizi mubârek kılsın. Kıymetli efendim! Yüksek babanızın ve hazret-i Meyân Himmet Hân Sâhibin şaşılacak vâridâtları ve hâlleri, gaybet hâlinin kaplaması ve vahdet-i vücûd hâlinin zuhûru ile ilgili yazdıklarınızın hepsi kalb latîfesinin telvînâtının eserleridir. Bu latîfenin nihâyeti, imkânın dar alanından çıkıp, vücûbun sonsuzluğunun genişliğine ulaşmakdır. Teayyunât-ı âlemîn mebdeleri olan esma' ve sıfatın zillerinin dâiresini seyr etmek, mebde-i ayn-ı emr olan zilli hâsda fânî olmak ve bu zille bekâ elde etmekdir. Bu ma'nâya tasavvuf ehlinin ıstılâhında kalbin fenâsı ve evliyânın vilâyeti olan velâyet-i sugrâdır. Vahdet-i vücûd ma'rifetleri, sekre sebeb olan vilâyet-i zıllîden doğmakdadır. Bu makâmda kalbin zımminde nefse de fenâdan bir mikdâr (benzerlik) hâsıl olur. Bu vilâyetin hâsıl olduğunun alâmeti, devâmlı Allahü Teâlâ ile olmakdır. Öyle ki artık ondan sonra gaflet meydâna gelmez. Mâsivâya bağlılık hiç kalmaz. Bundan dahâ yüksek bir makâm vardır ki, o makâmda sâlik, esmâ ve sıfat diye anılan bu zillerin asllarına seyr eder. Ve âlem-i halkdan olan nefs latîfesi ile mu'âmele hâsıl olur. Nitekim önceki makâmda âlem-i emrden olan kalb ve diğer dört latîfe ile ve zillerin merkezine kadar bunlar meydâna gelmişdi. Burada, nefse fenânın hakîkati hâsıl olur. Nefs-i emmâre mutme'in olur. Düşman ve muhâlif olan, seven ve muvâfık olur. Bu fark ba'del cem makâmı olunca doğru bir temyîz kâbiliyyeti elde edip, Hakkın halkdan (yaratıklarından) ayrı olduğunu bildiren vahdet-i şühûdun sırrı anlaşılır. Bu yüksek makâma kavuşmak, mahbûb-ı hakîkînin râzı olduğu şeylere yapışmak ve beğenmediklerinden sakınmak hâlidir. O derecede ki, artık aradan külfet, beğenilenleri yaparken ve beğenilmeyenlerden sakınırken zorlanma kalkar. Şerî'at onda tabî'at hâline gelir. Düşünmeden ve külfetsiz, Kitâb ve sünnete göre i'tikâd ve amel müyesser olur. Bu makâma fenay-ı nefs ve Enbiyânın aleyhimüs-selâm vilâyeti olan vilâyet-i kübrâ denir. Resûlullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" tâbi' olmanın bereketiyle, ümmetinin havassına, seçilmişlerine de hâsıl olur. Burada hüvelbâtına âid kemâlâta seyr edilir. Bu vilâyetin hâsıl olmasının fâidesi, tecelliy-i zâta kâbiliyyet, elverişlilik hâsıl olmasıdır. Bu makâmın üstü nübüvvet ve risâlet kemâlâtıdır. Burada esmâ sıfatın hazret-i Zâtdan teâlet ve tekaddeset ayrı olmamakla berâber, ârifin müşâhede ettiği zâtın yalnız tecellîsi vâki' olur. Burada nefs latîfesinin aslları olan anâsır-ı erbe'a ile meşgûl olunur. Ya'nî vilâyet-i ülyâda, toprak hâriç üç unsûr ile, nübüvvet kemâlâtında yalnız toprak unsûru ile meşgûl olunur. Yüce zâtın çok i'tibârları ve şu'ûnları olsa da bu makâmların yukarısında da makâmlar vardır. Bunlar ilgili yerde zikr edilmişdir. Bu yoldaki maksadların en mühimi kalbin ve nefsin fenâsıdır. Diğer mertebeler, bu her iki fenâ üzerine binâ edilir. Bu yazılan makâmların herbirinde urûc ve nüzûl vardır. Fenâ ve bekâ ile ilgili bu yazdıklarımız, müceddidiyye büyüklerinin "rıdvânullahi aleyhim ecma'în" tahkîkine ve önceki büyüklerin zevklerine (sözlerine) muvâfıkdır. Fakat diğer meşâyıh bu bâbda sâlikleri etkileyen ihtimâllere sâhibdirler. Bu tarz da cezbe sülûka takdîm edilir. Her ne kadar nefse te'sîr fâideliyse de şeyhin, mürîdin bâtınına tam bir te'sîri vardır. İstifâde edenin, ya'nî mürîdin de isti'dâdı olması şartdır. Buluşmak (sohbet) arzûsu çokdur. Allahü Teâlâ adliyle bize ve size yetişsin, vesselâm. Şâh Ebül-Fethin Çeştiyye yolunda meşgûl olunan ba'zı fâideleri ihtivâ eden mektûbundan birkaç satır: Bir vazîfe verirler, bu vazîfe ile meşgûliyyete çok devâm edince, göğüsden arı sesi gibi basit uzun bir ses işitilir. Bu ses hergün artar. Hattâ gitgide onun hareketinin başı ve sonu olan kalbe ulaşır. O hareketi ism-i celâle haml etmek sahîh olur. Uzun ve basit ses yapar. Nitekim kalbin başından rûhun makâmı tarafına bir mikdâr ses uzar. Bütün göğüs sathını kaplar. Aynı ses bir mikdâr sonra o kadar genişler, artar ki, bütün bedeni kaplar. Hattâ teveccüh sırasında, o ses hiç kaybolmaz. O kadar hâkim olur ki, o ses, tabî'i alışılmış şeylere zorla yönelir. Gayr düşüncesi aradan kalkar. Mevcûdâtın kendilerinde hazret-i zâta seyr geç müşâhede olunur. Bir mikdâr uyanıklık hâli hâsıl olunca şaşılacak hâller ve mükâşefelerin kaynağı olur. Nitekim, o teveccüh olunan sûret bir azîzin kabri yapılırsa ya'nî bu tarzda bir büyüğün kabrine teveccüh edilirse, o kabr sâhibinin hâllerini keşf müyesser olur, hâlleri görülür. Eğer geleceğe âid hâdiseler araşdırılırsa, çoğunlukla noksansız ortaya çıkar. Eğer umûmî olarak isti'dât sâhibi olan bir kimseye teveccüh edilirse, onun harâretinin te'sîrini gönlünde hisseder. Dahâ çok bir mikdâr rûhun zikri müyesser olur. Simdi o ses bununla (rûhun zikriyle) karışıp, rûh ve kalbin zikrini birbirinden ayırmak zor olur. ("-Suları acı ve tatlı olan-iki denizi salıvermiş birbirine kavuşuyorlar.") (Rahmân sûresi: 19) Bu mektûb tevhîd-i vücûdîyi açıklamaktadır. Kıymetli efendim! Tevhîd-i vücûdîyi istediğiniz şekilde yazıyorum. Biliniz ki, (Şerh-i kitâb-merâtib-i sitte)de şöyle yazıyor. Allahü Teâlâ ilm-i ezelîsiyle küllî ve cüz'î hakîkatleri biliyordu. Bir şeyi bilmek, ilmde o şeyin varlığını göstermekdedir. O hâlde eşyâ tamâmıyle ilm-i ezelînin varlığıyla mevcûddur. Bunun içindir ki, sofiyye, ilm-i ezelîde a'yân-ı sâbiteye kâildirler. Tasavvuf ehline göre, bâtın-ı vücûd denilen ve eşyânın ilm mertebesindeki varlıklarında öncelik ve sonralık yokdur. Vücûd-i hâricî böyle değildir. Onda öncelik ve sonralık açıkdır. Vücûd-i ilmînin (ilmdeki varlığın) vücûd-i hâricîden (hâricdeki varlıkdan) başka ve ona mukaddem, ondan önce olması gerekir. Vücûd-i ilmînin vücûd-i hâricîye önceliği aslın fer'e, zil sâhibinin, zille olan önceliği gibidir. Varlıkların vücûd-i hâricîsinin, vücûd-i ilmîden hâsıl olmasının keyfiyyeti şöyledir: Allahü Teâlâ suver-i ilmiyyeden (ilmde ilm olarak var olan sûretlerden) bir sûreti (ki bu vücûd-i münbesitden ibâret olup, sofiyye ona zâhirî vücûd der) var etmeyi ve o sûrete âid eserleri o sûretden zuhûra getirmeyi murâd edince, o sûret ile bu vücûdun (varlığın) nûru arasında, zihnde bilinen, fakat nasıl olduğu meçhûl bir nisbet yaratır. Vücûd-i münbesitin aynası, o sûretin aksinin zilliyle boyanır. Söyle ki, aynı isimle boyanmak (adlanmak) vücûd olmaz. (... En yüksek sıfatlar ise Allah'ındır...) (Nahl sûresi: 60). Nitekim aynanın karşısında duran ve aynaya bakan kimsenin aksi aynada görünür. Bununla berâber aynanın ziyâsı bu aks sebebiyle yok olmaz. Akl, görüntünün ve aynanın sûretinin ya'nî şekl, renk ve aynanın sûretini iyice düşününce, oraya bir görüntünün girmediğini söyleyemez. Her ne kadar, zâhiren ve avâmın anlayışına göre görüntünün sûreti ve aynalık sıfatı aynı tarafda, ya'nî aynada olsa da ve gerçekde, sûretden ve sûretin aynalığından herbiri aynadan ortaya çıkmıştır. Aynanın derinliği ve tümsekliği sûretden meydâna gelmişdir. Mevlânâ Câmî, (Merâtib-i sitte) kitâbında şöyle buyuruyor: Vücûd (varlık) için mertebelerin varlığı kabûl edilirse, zâhir olan onda suver-i ilmiyyenin (ilmde veyâ ilm olarak var olan sûretlerin) hükmleri ve eserleri vardır. O sûretlerin bizzat kendisi değil. Çünki a'yân-ı sâbite hâricde vücûd (varlık) kokusu koklayan şeylerdir. Eğer suver-i ilmiyyeye ayna denirse, zâhir olur ki, onda hazret-i Vücûdun esmâ, sıfat ve şüyûnâtı vardır. Vücûdun kendisi yokdur. Nitekim varlık aynasının ve ilm hazînesinin durumu şeklli bir sahîfe gibidir. Vücûd-ı münbesit (yayılmış olan varlık) ise, onun karşısındaki parlak bir ayna durumundadir. O sahîfeden bir şekl çıkmamış, varlık aynasına da bir şekl bir sûret girmemişdir. Çünki, suver-i ilmiyyenin ilm mertebesinden çıkması cehli gerekdirir. Sûretin vücûd aynasına girmesi ise, hadîsin (sonradan var olanın) kadîmle (başlangıcı olmayanla) kâim olmasını gerekdirir. Her ikisi de muhâldir. O hâlde bâtın-ı vücûd (varlığın bâtını) ile zâhir-i vücûd arasında muhkem bir tılsım vardır. Sûfiyye ıstılâhında buna vehm mertebesi ve dâire-i imkân denir. Dâire-i imkân, meşhûr beş tenezzülâtdan, tenezzülât-ı selâse-i imkâniyyeyi ihtivâ eder. Bunlar tenezzülât-ı rûhî, misâlî ve cesedîdir. Nitekim ilm-i vâcibî iki tenezzül-i vücûbîyi ihtivâ eder. Ya'nî vahdet ve vâhidiyyeti. Bu ikisi Allahü Teâlânın mulahâzasından (düşünülmesinden) ibârettir. Vahdet-i vücûda kâil olan sûfiyye, hâricde tek vücûddan (varlıkdan) başka hiçbir şeyin tahakkûku, sübûtu (varlığı) yokdur. Kesret, vehm mertebesinde olmakdadır. Hikmet-i bâliga bu vehme sağlamlık vermişdir. Ebedî eserler onun üzerine kurulmuşdur. Vehm edenin yok olmasıyla kaybolan, yok olan bir vehm üzerine değil, demişdir. Tevhîd-i vücûdî ehli olan sûfiyyenin, buna vehm demesinden murâd şudur: Bu kesret için başka bir hakîkat yoktur. O tek varlık, vücûd-ı münbesit aynasında, kesret tecellîleriyle tecellî etmişdir. Bu tecellîlerin çokluğunun kaynağı şüyûnâtdır. Bunlar, hazret-i vücûdda mündemic, ağacın tohumdan açılması, çıkması gibi, ilm mertebesinde açılmış, mümkinâtın hakîkatleri olmuşlardır. Bu hakîkatler, vücûd-ı mümbesit aynasına aks edip, âlem diye adlandırılmıştır. Eşyânın vehmî varlığının başka bir hakîkatı yokdur. Bilâkis eşyâ, vücûd-i ilmînin aksidir. Hakîkatde eşyâ o vücûd-ı ilmî ile vardır. Dahâ önce anlatıldığı gibi, ilm mertebesinden çıkmamıştır. İlm, sıfât-ı ilâhiyyeden bir sıfatdır. Vahdet-i vücûd ehli olan sûfiyyeye göre sıfatlar, zâtın aynısıdr. Bu îzâha göre, eşyânın varlığı, Hakkın varlığının aynısıdır. Nitekim, hazret-i Şeyh-i Ekber "rahmetullahi aleyh" buyuruyor ki: İstersen tek varlıkdan başka hâricde hiçbir varlık yokdur dersin. Vahdet-i vücûdun ma'nâsı budur. Bu ma'nâ büyüklerin "rahmetullahi aleyhim" keşfi ve müşâhedesidir. Bu mektûb, hazret-i Müceddid-i elf-i sânînin torunu Muhammed Sa'îdin oğlu Şeyh Abdül Ehade tâbi' olanlara "rahmetullahi aleyhim" yazılmışdır. Kayyûm-i Rabbânî hazret-i Müceddid-i elf-i sânî Şeyh Ahmed-i Serhendîye "radıyallahü Teâlâ anh ve nefeanâ bi berekâtihî" mahsûs olan yol kısaca şöyledir: İnsan on latîfeden meydâna gelmişdir. Bunlara letâif-i aşere (on latîfe) denir. Beş tânesi âlem-i halkdan olup, nefs ve anâsır-ı erbe'adır. Diğer beş tânesi âlem-i emrdendir. Bu âlemde cisimlerin özellikleri yokdur. Âlem-i emrden olan beş latîfe, kalb, rûh, sır, hafî ve ahfâdır. Allahü Teâlâ, insanı âlem-i halkdan yaratdıkdan sonra, arşın üstünde mekânsız olan âlem-i emrin beş latîfesinden herbirini insan bedenindeki alâkalı yerle irtibâtladı ki, insan âlem-i halka ve âlem-i emre câmî olsun ve âlem-i sagîr ismine müstehâk olsun. Bu sebeble önce kalb latîfesiyle meşgûl olunur. Onun sol memenin altındaki et parçasıyla alâkası vardır. Ona kalb-i sanevberî denir. Onun meşgûl olma şekli şöyledir: Sâlik kalb-i sanevberîye teveccüh eder. Bu et parçasının hücre (oda) mesâbesinde olduğunu bilir. Allah mubârek ismini o et parçası üzerinden geçirir. O sırada nefesini göbeğinin altında tutar. Dilini dimâğına yapışdırır. Bütün his organlarını bir tarafa yöneltip, kalbi sanevberîye tam olarak teveccüh eder. Allah mubârek isminin müsemmâsını bîçûn ve bîçigûne vasfıyla düşünür. Kalbin sûretini ve yalnız Allahü Teâlâyı düşünür. Semî', basîr, hâzır ve nâzır gibi hiçbir sıfatını düşünmez. Nefesi (huzûr) hâlinde gevşeklik ve halel (bozulma) oluncaya kadar tutar. Bu şekilde devâm eder. Otururken, kalkarken, yirken, içerken ve uyurken şu'ûr hâli devâm eder. Sâlik, nigâhdaşt (Allahü Teâlâdan başka herşeyi unutma) husûsunda, büyük gayret gösterir. Elbette Allahü Teâlânın lütfuyla, harâret, şevk ve zevke kavuşur. Onun nûrları ve eserleri hâsıl olur. Kalb nûru sarı denilmişdir. Fenâ ve gaybet de ele geçer. Gaybet hâlinde isti'dâda göre bir şey açılır. Bu latîfenin kemâl derecesinde açılması şöyledir. Sâlik, Allahü Teâlânın fi'linde fânî olur. O fi'l ile bâkî olur. Sâlik o vakitde kendinin fi'li olmadığını görür. Bütün bu fi'llerini Hakkın fi'lleri olarak bilir. Allahü Teâlâdan başkasını bilmez, görmez. Mâsivâyı tamâmen unutur. Bu unutma, ba'zısı için uzun bir müddet sürer, ba'zısı için ömr boyunca sürer. Bu unutma, o derecede olur ki, ona zorla hâtırlatsalar yine hâtırlamaz. Sâlik bu vakitde, vilâyet dâiresine dâhil olur. Bu mertebeye, tecelli-i fi'lî ve fenâ-i kalb denir. Bu latîfenin vilâyeti, hazret-i Âdemin "alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm" ayağının altındadır. Âdem aleyhisselâmın meşrebinde olan kimsenin Allahü Teâlâya kavuşması bu latîfe ile olur. Onun seyri, diğer latîfelere olmaz. Mürşid-i kâmilin himmet edip, çekdiği kimse bundan müstesnâdır. Sonra rûh latîfesiyle meşgûl olunur. O latîfe sağ memenin altındaki yere bağlanır. Bu latîfe Allahü Teâlânın sıfât-ı sübûtiyyesinde fenâ ve bekâ ile müşerref olur. Sâlik bu latîfenin seyrinde kendi sıfatlarını kendinden nefy eder. (Kendindeki sıfatları yok görür.) Bu sıfatları Allahü Teâlâya nisbet eder. İster işitmek, ister görmek olsun, bütün sıfatları Allahü Teâlâ işitiyor, o görüyor diye bilir. Kendi işitmesini ve görmesini yok bilir. Bu hâlin meydâna gelmesinin, tecelli-i sıfatdan olduğunu söyler. Bu latîfenin nûru kırmızıdır. Bu latîfenin vilâyeti, hazret-i İbrâhîmin "alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm" ayağının altıdır. İbrâhîm aleyhisselâmın meşrebinde olanların Allahü Teâlâya kavuşmaları, kalb latîfesini geçdikden sonra, bu latîfe ile olur. Sonra sır latîfesi ile meşgûl olunur. Sır latîfesi göğsün ortası ve kalbin arası ile irtibâtlıdır. Bu latîfeye tecelliyi şüyûnât-ı zâtiyye ile fenâ ve bekâ hâsıl olur. Bu latîfeyi beyâz nûr gösterir. Bu latîfenin vilâyeti, hazret-i Mûsânın "alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm" ayağı altındadır. Mûsâ aleyhisselâmın meşrebinde olan bir kimsenin Allahü Teâlâya kavuşması, önceki mertebelerden sonra bu latîfe ile olur. Sonra hafî latîfesiyle meşgûl olunur. Bu latîfe rûh ile göğsün ortasına bağlıdır. Bu latîfenin fenâsı, sıfât-ı selbiyyededir. Bu latîfenin nûru siyâh nûr ile belirlenmişdir. Bu latîfenin vilâyeti, hazret-i Îsânın "aleyhisselâm" ayağı altıdır "alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm". Îsâ aleyhisselâmın meşrebinde olan bir kimsenin Allahü Teâlâya kavuşması, önceki dereceleri kat'ettikden sonra, bu latîfe ile olur. Sonra ahfâ latîfesi ile meşgûl olunur. Bu latîfe, göğsün ortasına bağlıdır. Bu latîfenin fenâsı, mertebe-i tenzîh ve mertebe-i ehâdiyyeti mücerredede, mertebe-i berzâhiyyenin tecellîsiyle olur. Bu latîfenin nûru, yeşil nûrdur buyurmuşlardır. Bu latîfenin vilâyeti, Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusu Muhammedin "sallallahü aleyhi ve sellem ve âlihî ve ashâbihî efdalüssalâti etemmühâ ve ekmelühâ" ayağının altıdır. Muhammed aleyhisselâmın meşrebinde olan kimsenin, Allahü Teâlâya kavuşması bu latîfe ile olur. Önceki mertebeleri kat'ettikden sonra, kalb latîfesinin tecelliy-i sıfatının tecellisinden ve evliyânın vilâyeti olan dâire-i zılâlî vilâyeti sugrâya seyrden nasîbi vardır. Nefs latîfesinin, sıfatın tecellîsinden ve Enbiyânın aleyhimüsselâm vilâyeti olan dâire-i sıfatı, vilâyet-i kübrâya seyrden nasîbi vardır. Anâsır-ı erbe'âdan, toprak hâriç diğer üç unsûrun ism-i bâtın i'tibâriyle tecelli-i sıfatdan hissesi vardır. Nefsin ism-i zâhir i'tibâriyle tecelli-i sıfatdan nasîbi olduğu gibi. Bu vilâyet-i ulyâ dâiresine seyr vilâyet-i melâikeye seyrdir. Toprak unsûrunun, nübüvvet kemâlâtı olan tecelliy-i zâtdan nasîbi vardır. Letâif-i aşere kemâlâtını ve bunların fenâsını elde ettikden sonra tecellî, heyet-i vicdânî üzere olur. Çünki âlem-i emrin beş latîfesinden ferâğ hâsıl olur. (Ya'nî âlem-i emrin beş latîfesini bitirir.) Âlem-i halkın latîfeleri ile mu'âmele vâki' olur. Âlem-i halkın latîfeleri, nefs ve anâsır-ı erbe'âdır. Önce nefs mutma'inne olur. Rızâ ile şereflenir. İslâm-ı hakîkî ele geçer. Sonra anâsır-ı erbe'ânın asllarına seyr vâki' olur. Sonra nübüvvet kemâlâtı, Kur'ân-ı kerîmdeki mukatta'a harflerinin ve müteşâbih âyet-i kerîmelerin keşfi, risâlet ve ülûl-azm kemâlâtı hâsıl olur. Bilmek gerekir ki, latîfelerin fenâsını elde etmek için, nefy ve isbât zikri yapılır. Bu zikr şu şeklde yapılır: Önceki üsûllerle haps-i nefes edip, (Lâ) lafzı göbekden çekilir. Nefs latîfesinin yeri olan dimâga ulaşdırılır. (İlâhe) lafzı sağ tarafa götürülür. (İllallah) lafzı göğüsde bulunan latîfelere uğrayacak şekilde kalbe vurulur. Bu sırada Allahü Teâlânın hiçbir şeye benzemeyen zâtından başka hiç ma'bûd ve maksûd olmadığı düşünülür. Buna bâzgeşt denir. Bir nefesde, zikrin adedi yirmibire ulaşınca, şartlarına uygun olarak hergün bir vuruş yapar, fenâ bundan hâsıl olur. Beyt: İstenen hazînenin nişânını verdik sana, Belki sen varırsın, biz varamadıksada. Bu satırları yazan fakîr (Abdullah-i Dehlevî) derim ki: Bu yolun sonra gelenleri, sâliklerin fırsatı olmadığından, terkîb bakımından yedi olan letâif-i aşereye zikr hareketi verdikden sonra, nefs latîfesinin tehzîbinden (ıslâhından) sonra, kalb latîfesinin tehzîbinin eserlerini tercîh etmişlerdir. Zîrâ bu her iki latîfenin zımmında, âlem-i emrin dört latîfesine de kendi asllarına kadar, fenâ, bekâ, urûc ve su'ûddan bir renk hâsıl olur. Tedrîcen kendi kemâline ulaşır. Hazret-i Îşândan ve onun eshâbı tarafından yapılagelen Allahü Teâlânın zikrinde, habs-i nefes yokdur. Kalbin hareketi o kadar zarûrî değildir. Maksad teveccüh-i ilallahdır (Allahü Teâlâya yönelmekdir.) Ba'zı fâideleri ihtivâ eden bu yazılar teberrüken yazıldı. Allahü Teâlâya râzı olduğu ve beğendiği şekilde hamd olsun. Efendimiz Muhammed aleyhisselâma ve Onun âline ve eshâbına salât ve selâm olsun. İnsanlardan eziyyet ve sıkıntı olarak bize ne gelirse, hep amellerimizin cezâsı ve karşılığıdır: Beyt: Sana gam ve zulmetlerinden ne gelirse, Hep ağlamakdan ve küstahlıktandır. Eğer büyüklere edeb, küçüklere şefkat göstererek yaşansa, hiç kimse size kötülük yapamaz. Kocanıza hizmet ve itâ'ate gayret ediniz. Zîrâ, dünyâ ve âhıretde kurtuluşunuz ve Allahü Teâlânın rızâsı bundadır. Kızmayı ve üzülmeyi yutmak gerekir. Dili, uygun olmayan sözlerden uzak tutmalıdır. Namâza dikkat etmelidir. Bundan sonra kimse size sıkıntı vermez. Farz olmak şartıyla, hangi müslümân bir müslümânın hac yolculuğuna mâni' olabilir. Fakat size farz değildir. Eğer mestûre hanımlara nasîb olur da, sizden teveccüh isterlerse, elbette teveccüh ediniz. Bu husûsda izinlisiniz. Fâideli olacakdır. Bunun için büyüklerimizden ümmîdim kuvvetlidir. Allahü Teâlânın zikrinde ve Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" sünnetine uymakda dikkatli olunuz. Hak sâhiblerinin haklarına ri'âyete ve güzel ahlâka yapışınız. Bunlar, iyi anılmaya ve iki cihân se'âdetine kavuşmaya sebeb olur. Vesselâm. Ma'lûm oldu ki, zâhirî dindârlığınızdan dolayı hacca gitmek istiyorsunuz. Bâtın nisbetiniz ise uzak görünmekdedir. Zîrâ farz olmadığı hâlde, anne ve babanızın haklarına ri'âyet edip, o kadar gam ve eleme mübtelâ olan hanım hakkını zâyi' etmeyi tercîh etmek, bir müstehabı yapmak için büyük günâh işlemek, sizin gibi kâmillere lâyık değildir. Zemânın sıkıntı ve eziyyetlerine sabr edip, yüksek makâm sâhibleri gibi kazâya rızâ göstermelisiniz. Bu düşünceyi, farz olmadığı hâlde gönlünüzden çıkarınız. Yoksa fakîri çok üzersiniz. Hak sâhibi dervîşlere sıkıntı vermek, onları üzmek iyi değildir. Hakdan başkasının muhabbetinin zemmine dâir yazılması gerekeni siz yazmışsınız. Fakîrin tekrâr yazmasına gerek yok. Allahü Teâlâya dönmeli. Zîrâ âhıretde fâidesinden başka, dünyâdaki râhat da bundandır, vesselâm. Beyt: Hiçbir nasîb, sıkıntısız ve tuzaksız değildir, Hakkın halvetgâhından başkasında râhat yoktur. Fakat ta'ziye husûsunu soruyorsunuz. Üzüntülü vakitde ta'ziyede bulunmak, vefât edenin iyiliklerini hâtırlatdığı, dolayısıyla gammı ve üzüntüyü tâzeleyeceği için, ta'ziye yapmayı gecikdirdim. Merhûmeye teveccüh ettiğimden, fazlı ve kerem-i ilâhî beni kapladı. Hatmler de yapdım. Gönlünüzü toparlayınız. Onun için ne kadar mümkin olursa, kelime-i tehlîl okuyunuz. Bâtın terakkîlerine şükrle alâkalı yazdıklarınız yerindedir. Fakîr şunu da bildirmek isterim. Hergün sabâh halkasında önce size teveccüh ediyorum. Hakkınızda nübüvvet kemâlâtı görünüyor. Bu sizin isti'dâdınızın iyiliğindendir. Vaktlerinizi tâ'atlere göre taksîm etmeye ve dostlara teveccühe ehemmiyyet veriniz. İnşâallah peşipeşine fütûhât-ı ma'nevî, açılmalar hâsıl olur. Mektûblaşamama özrünü beyân eden mektûbunuz geldi. Özrünüz kabûl edildi, afv edildiniz. Bu pervâsızlıklar, ihlâsa ihtimâmsızlığı gösteriyor. Havsala bunu almıyor. Bundan sonra uyanık olunuz. İki cihânın fütûhâtının, dergâhdan olduğundan ümidvâr olunuz. Vesselâm. Abdülganî bin Ebî Sa'îd el-Ömerî Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü Teâlâya hamd ve Resûlüne salât olsun. Bu gönlü yaralı dervîş Abdülganî Müceddidî şunu izhâr ederim: Zamânımızda üstün çalışmasıyla gayret ve îmân ma'deni, tarîkat birâderi Abdürrahmân Hân, hazret-i Semsüddîn Habîbullah cenâb-ı Mirzâ Mazhâr-i Cân-ı Cânân şehîdin "rahmetullahi aleyh" hayâtı hakkında yazılan kıymetli eseri bastırdı. O kitâbın müellifi, hazret-i kutb-ı felek-il irşâd gavs-ul-aktâb vel-evtâd hafî ve celî kemâlâtın mazhâri mürşidimiz, Sâh Gulam Alî ismiyle meşhûr Sâh Abdullah Dehlevîdir "rahmetullahi aleyh". Kendi hâllerini son derece gizlemek ve inkisâr sâhibi olmak onun mîzâc-ı şerîfi idi. Yazdığı o eserde hazret-i Mazhâr-i Cân-ı Cânân şehîdin halîfelerinden bahs edip, kendi hâlinden hiç bahsetmemişdir. Böyle bir kitâbda onun gibi şânı yüksek bir halîfesinden bahs edilmemesi garîb bir durumdur. Bu sebeble bu fakîr o hazretden ve halîfelerinden (Cevâhir-i aleviyye) adlı kitâbdan seçerek kısaca bahs edeceğim. Bu kitâbı fakîrin amcası olan Raûf Ahmed Müceddidî merhûm yazdı. [(Dürr-i Me'ârif) kitâbını da bu zât yazmıştır.] Onun büyük bir denizden damla misâli yazdığı bu bilgilerden birazı da bu fakîre ulaşdı. Beyt: Şâyet Sa'dî onların hepsini yazsaydı, O zamân diğer bir defter de dolardı. Sunu kabûl etmek lâzım ki, Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin irşâdı, dahâ kendisi hayâtda iken o dereceye ulaşdı ki, geçmiş büyüklerimizin ba'zılarının irşâdı gibi oldu. Rûm diyârının en ücrâ köşelerine, Sâmdan tâ Çine kadar, doğudan batıya o hazretin halîfeleri dahâ o hayâtda iken dünyâya yayıldılar. Miskin kokusu kendinden yayılır. Misk satanın bu güzel kokar demesine gerek yokdur. İstihâreden ve hayâtının yazılmasına işâret eden rü'yâlardan sonra hayâtının yazılması anlaşıldı ve yazıldı. Allahü Teâlâ en iyi yardımcıdır. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin doğumu: Abdullah-i Dehlevî hazretleri 1158 [m. 1745] senesinde Pencab vilâyetinin Tebâle kasabasında doğdu. Doğum târihi ebced hesâbına göre "Mazhâr-i Cûd (cömerdlik aynası)" ifâdesine denk düşmekdedir. Nesebi hazret-i Alî Mürtezâya "kerremullahi vecheh" ulaşır. Babası Şâh Abdüllatîf, zâhid ve mücâhid bir zât idi. Şübheli korkusuyla insanların hâzırladıkları yemekleri yimez, kırlarda yetişen meyvelerle yetinirdi. Sahrâya gider, zikr-i cehrî ile meşgûl olurdu. Onun hocası Nasûriddîn Kâdirî idi. Hocasının ve kendisinin mezârı Dehlîde Ceyşpûr denilen yerde Muhammed Şâhînin mezârı yanındadır. Çeştiyye ve Şettâriyye yolundan da pay almışdı. Tam kırk gün hiç uyumadan ve geceleri az bir şey yiyerek, gündüzleri oruc tutarak nefsini ıslâha çalışdı. Abdüllatîf Şâh efendi, oğlu Abdullah-i Dehlevînin doğumundan bir kaç gün önce rü'yâsında hazret-i Alîyi "radıyallahü anh" gördü. Çocuğuna benim ismimi koy buyurdu. Doğunca ismini Alî koydu. Büyüyüp temyîz yaşına gelince, kendisi edeben hazret-i Alînin hizmetçisi ma'nâsında, ismine Gulam Alî dedi. Bu isimle meşhûr oldu. Annesi de o günlerde rü'yâsında bir zât gördü. O zât, doğacak çocuğun ismini Abdülkâdir koyasın buyurdu. Müellif der ki, rü'yâda gördüğü o zât, Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir Geylânî "rahmetullahi aleyh" olsa gerekdir. Amcası büyük bir evliyâ idi. Bir ayda Kur'ân-ı kerîmi ezberlemişdi. O da Peygamber efendimizi "sallallahü aleyhi ve sellem" görüp, çocuğa Abdullah isminin verilmesi emrini aldı. Doğunca babası Alî, annesi Abdülkâdir, amcası da Abdullah ismini koydu. Babası, onu Hızır aleyhisselâm ile sohbet ehli olan, kendi hocası Nasruddîn hazretlerinden bî'at alması için Dehlîye götürdü. Takdîr-i ilâhî, oraya vardıkları gece o zât Receb ayının onbirinde vefât etti. Bunun üzerine babası ona biz bî'at için gelmişdik, nasîb değilmiş! Simdi sen serbestsin. Nereden bir me'arîf gelirse, seni yetişdirebilecek bir âlim ve velî bulabilirsen ona gidip, büyüklerin yolunu öğrenebilirsin, dedi. Bunun üzerine, o zamânda Dehlîde bulunan Allah adamlarının sohbetinde bulunmaya gayret etti. Hazret-i Hâce Muhammed Zübeyrin halîfelerinden olan, hazret-i Ziyâullah ve Şâh Abdüladlin, Hâce Nâsırın oğlu Hâce Mîr Derdin, Mevlevî Fahruddînin, Şâh Nâvû ve Şâh Gulâm gibi Çeştî yolunun büyüklerinin ve diğer büyük zâtların sohbetlerine devâm etti. Hicrî 1180 senesinde yirmiiki yaşına girdiği sırada, Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerinin dergâhına gitdi. Su beyt onun hâline uygun idi. Beyt: Aşk secdesi için bir eşik buldum, Öyle bir yer ki, göklere denk gördüm. Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerine kendisini talebeliğe kabûl buyurmasını, bî'at etmek istediğini arz etti. Bizim yolumuz tuzsuz taş yalamak gibidir. Sen zevk ve şevk bulunan bir yere bî'at et, buyurdu. Benim arzûm, sizin yolunuzdur deyince, mubârek olsun diyerek talebeliğe kabûl buyurdu. Bu bî'atından sonraki hâlini Abdullah-i Dehlevî hazretleri kendisi şöyle yazmıştır: Tefsîr ve hadîs ilmini tahsîl ettikden sonra, Kâdiriyye tarîkatı bî'atını hazret-i Şehîd Mazhâr-i Cân-ı Cânânın mubârek elinden aldım. Bana tarîkat-ı Nakşibendiyye-i Müceddiyyeyi de telkîn buyurdu. Onbeş sene zikr ve murâkabe halkasında bulunmakla şereflendim. Sonra bu fakîre mutlak icâzet verip, halîfesi yapmakla şereflendirdi. İlk zamânlarda Nakşibendiyye yoluna girip, bu yolda çalışmamdan dolayı Gavs-ül-a'zam hazretleri râzı olur mu diye tereddüd ettim. Ma'nâ âleminde gördüm ki, hazret-i Gavs-ül-a'zam bir makâma gelip, oturdu. O makâmın tam karşısına da Sâh-ı Nakşibend hazretleri gelip, oturdu "rahmetullahi aleyhimâ". Sâh-ı Nakşibend hazretlerinin huzûruna gitmek istedim. Gavs-ül-a'zam Abdülkâdir Geylânî hazretleri, maksad Allahü Teâlâya kavuşmakdır. Oraya gitmenizde hiçbir mahzûr yokdur, buyurdu. Yine kendisi şöyle anlatmıştır: İlk zamânlarda geçimimde çok güçlüklerle karşılaşdım. Elimde ne kadar dünyâ malı varsa hepsi tükendi. Allahü Teâlâya tevekkülü ahlâk edindim. Eski bir hasırı yatak, bir tuğlayı da yastık edindim. Bir defasında za'îflikden o kadar çâresiz kaldım ki, bulunduğum oda benim mezârım olacak diye düşünmeye başladım. Bu durumda iken, Allahü Teâlâ yardım eyledi. Bir kimse vâsıtasıyla bu hâlden kurtulmayı nasîb etti. Elli seneyi kanâ'atle geçirdim. Söyle anlatmışlardır: O hazret odasında tevekkül köşesine çekilip, ölürsem bu odada öleyim demişdi. O sırada Allahü Teâlânın ihsânı yetişdi. O günlerde odasının yanına bir kimse geldi. Kapıyı açınız, dedi. Kapıyı açmadı. Tekrâr açınız, diye ısrâr ettiyse de açmadı. Bunun üzerine pencereden bir mikdâr para atıp gitdi. O gün kalb gözü açılıp, büyük ihsânlara kavuşdu. Âlim ve sâlihlerden yüzlerce kimse uzak memleketlerden huzûruna geldi. Onun hizmetiyle şereflenip, kalblere devâ olan sohbetlerine kavuşdular. Ba'zıları da rü'yâsında Resûlullahı "sallallahü aleyhi ve sellem" görerek, onun huzûruna gitmesi için emr alarak geldiler. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Şeyh Ahmed Kürdî, Seyyid İsmâ'îl Medenî, bu zâtlardandır. Ba'zıları da büyüklerin işâretiyle huzûruna gelip, bî'at ettiler. Mevlânâ Muhammed Cân bunlardandır. Ba'zıları ise, kendisini rü'yâda görüp, talebe olmakla şereflendi. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin dergâhında hergün ortalama ikiyüz kişi bulunurdu. Dergâhdaki az bir yiyeceğe ve mâla Allahü Teâlâ bereket verir, herkesin bütün ihtiyâcı râhatlıkla karşılanırdı. Abdullah-i Dehlevî hazretleri çok yüksek derecelere ve makâmlara sâhib olmasına rağmen, devâmlı kırıklık ve tevâzu' içinde yaşardı. Bir gün karşıdan gelen bir köpeğe bakarak: "Yâ Rabbî! Şu mahlûkun hurmetine bana merhamet eyle! Ben kimim ki, her tarafdan talebeler akın akın Allahü Teâlâya kavuşmak için geliyorlar. Bizi vesîle ve vâsıta yapıyorlar. Hâlbuki ben, o gelenlerin hâtırı için Rabbimden istiyorum" buyurdu. Abdullah-i Dehlevî hazretleri hadîs-i şerîflere uygun yaşardı. Hadîs ilminde Sâh Veliyyulah Muhaddisin oğullarından ve kendi hocasından hadîs-i şerîf rivâyeti isnâdı aldı. Kur'ân-ı kerîmi ezberlemişdi. Fakat herkes bunu bilmezdi. Çok az uyurdu. Geceleri teheccüd namâzına kalkınca, talebeleri uykuya dalmışlarsa, onları da uyandırırdı. Teheccüd namâzından sonra yatmaz, Kur'ân-ı kerîm okur, murâkabe ve zikr ile meşgûl olurdu. Hergün on cüz' okurdu. Sabâh namâzını ilk vaktinde cemâ'at ile kılardı. Sonra işrak vaktine kadar murâkabe ve zikr ile meşgûl olurlardı. Talebelerinin çok kalabalık olması sebebiyle birkaç halka kurulurdu. Önce gelenler kalkar diğerleri otururdu. Dahâ sonra, hadîs-i şerîf ve tefsîr dersi verirdi. Ziyâret için gelenlere, ikrâmlarda bulunur, onlarla kısa görüşür, sıkıntılarını giderdikden sonra müsâde ederdi. Dervîşler kabr düşüncesiyle meşgûldürler, buyururdu. Bir gün Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin neslinden ve Muhammed Bâkîbillahın "radıyallahü anhümâ" torunlarından Muhammed Emîr Hân ziyâretine geldi. Büyüklerin torunu olması hasebiyle çok alâka gösterdi. Bir müddet sohbetden sonra, bugünlük bu kadar buyurup, kalkmasını arzû etti. Fakat Muhammed Emîr Hân muhabbetinin çokluğundan huzûrundan pek ayrılmak istemedi. Hizmetciye Nevvâb Sâhible alâkadar olunuz, o kalkmadı, biz kalkalım, buyurdu ve kalkdı. Öğleye doğru biraz yemek yirdi. Zenginlerin gönderdikleri mükellef yemekleri yimez, talebelerine de yedirmez, komşulara, şehr halkından gelen misâfirlere verirlerdi. Ba'zan içinde yemek gelen tencereleri olduğu gibi bırakırlar, herkes istediğini alıp götürürdü. Eğer bir kimse para gönderse ve bu paranın şübheli yerden kazanılmadığını, halâl olduğunu anlarsa, önce kırkda birini zekât için ayırırdı. Çünki, İmâm-ı a'zam hazretlerine göre, nisâba mâlik olunca, bir sene dolmadan zekâtını vermek câizdir. Ayrıca farz olan zekât sevâbına nâfile sevâbı da eklenmiş olur. Sevâbı büyüklerin, bilhâssa hazret-i Hâce Behâeddîn Nakşibendin "rahmetullahi aleyh" rûhları için tatlı ve yemekler hâzırlatır, fakîrlere dağıtırdı. Kendi babası için de duâ ederdi. Dergâhda bulunan fakîrlerin borçlarını öder, huzûruna gelip, ihtiyâcını arz eden herkese verirdi. Ba'zan bir kimse haber vermeden götürse, onu görmezlikden gelirdi. Ba'zı kimseler kütübhânesinden kitâbları götürürler, sonra da o kitâbları satmak için getirirlerdi. O kitâbı medh eder, sonra para vererek alırdı. Ba'zan bir kimse efendim bu kitâb sizin kütübhânenizin kitâbıdır. İşâreti ve damgası da üzerindedir, derdi. Bunu görmezlikden gelir, o kitâbı satmak için getiren kimseyi incitmeyi men' ederdi. Bir kâtib aynı kitâbdan bir kaç tâne yazmış buyururdu. Sözümüzün başına dönelim. Öğleye yakın, bir mikdâr yemekden sonra, kaylûle yapardı. Sonra (Nefehât), (Adâb-ül-müridîn) ve benzeri kitâbları bir müddet okuturdu. Sonra öğle namâzını kılardı. Dahâ sonra ikindiye kadar hadîs ve tefsîr dersi yapardı. İkindi namâzını kıldıkdan sonra hadîs-i şerîf kitâbları, (Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî), (Avârif-ül-me'ârif), (Risâle-i Kuşeyrî) gibi kitâblar okuturdu. Sonra akşama kadar zikr ve teveccühle meşgûl olurdu. Akşam namâzından sonra has talebelerine teveccüh eder ve akşam yemeği yirdi. Yatsı namâzını kılıp, gecenin çoğunu zikr ile geçirirdi. Eğer uyku çok galebe çalarsa, seccâdesi üzerine sağ yanına yatardı. Ayaklarını uzatarak yatdığı hiç görülmedi. Çoğu zamân murâkabe hâli olan iki diz üstü oturarak uyurdu. Resûlullahın da "aleyhissalâtü vesselâm" böyle yapdığı nakl edilmişdir. Evliyâ-ı kirâmdan da, meselâ Gavs-ül-a'zam da hayâsının çokluğundan böyle oturur, ayaklarını nâdir uzatırdı. Vefâtı, bu edeb hâlinde, ya'nî otururken vuku' bulmuşdur. İhsânları fakîrlere taksim ederdi. Sert ve kalın elbise giyerdi. Birisi kıymetli bir elbise hediyye etse, onu satar parasıyla bir kaç elbise alarak fakîrlere sadaka olarak dağıtırdı. Birkaç kişinin giyinmesi bir kişinin giyinmesinden dahâ iyidir, buyururdu. Diğer eşyâlar için de böyle yapardı. Resûlullah da "sallallahü aleyhi ve sellem" sert ve kalın elbise giyerdi. Hattâ vefâtında üzerinde böyle bir elbise olduğunu hazret-i Âişenin "radıyallahü anhâ" bildirdiği (Buhârî) ve (Müslim)de yazılıdır. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin cömerdliği son derecede idi. Bu husûsda gizliliğe çok ri'âyet ederdi. Ders ve murâkabe halkası sırasında hayâsının çokluğundan insanların yüzlerine bakmaz, gözgöze gelmemeye çalışırdı. Aynada kendi yüzüne dahî bakmazdı. Müslümânlara o kadar şefkatli ve merhametli idi ki, gecenin ekserisinde, onlara duâ ederdi. Hakîm Kudretullah Hân onun komşusu idi. Çoğu zamân Abdullah-i Dehlevî hazretlerini gîbet ederdi. Bir defasında bir sebebden habse düşdü. Abdullah-i Dehlevî hazretleri onu habsden çıkarmak için her çâreye başvurdu. Huzûrunda dünyâlıkdan bahs edilmezdi. Meclisinde ümerâdan ve fukarâdan bahs edilmezdi. Meclisi sanki Süfyân-ı Sevrînin meclisi gibi idi. Eğer bir kimse gîbet etse, o kötülüğe en lâyık benim, derdi. Bir şahs pâdişâh Sâh-ı Âlemi kötüledi. O gün Abdullah-i Dehlevî hazretleri oruclu idi. Eyvâh oruc gitdi buyurdu. Bir şahs siz gîbet etmediniz ki dedi. Biz her ne kadar gîbet etmediysek de gîbeti işitdik. Gîbetde söyleyen de dinleyen de aynıdır, buyurdu. Emr-i bil-ma'rûf ve nehy-i anil-münker onun şîvesi hâline gelmişdi. Bunları dâimâ yapardı. İnsanları harâmlardan ve kötülüklerden sakındırmakda kimseden korkmazdı. Pâdişâha îkâz için yazdığı bir mektûb (Mekâtib-i şerîfe) kitâbında mevcûddur. Seyyid İsmâ'îl Medenî, Medîne-i münevvereden Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" izni ve işâreti ile Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzûruna gelmişdi. Bir defasında hazret-i Îşânın işâretiyle, Sâh cihân Câmi'ine, mukaddes emânetleri ziyârete gitdi. Dönüşünde, orada her ne kadar Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" bereketleri hissediliyor ise de küfr zulmeti de var diye arz etti. Bunun üzerine araşdırdılar. Oraya ba'zı meşhûr kimselerin resmlerinin konmuş olduğunu gördüler. Abdullah-i Dehlevî hazretleri bu husûsda pâdişâha bir mektûb yazıp, o resimleri o mescidden kaldırtdı. Bendîlkuhend denilen yerin reîsi, Nevvâb Simşîr Behâdır huzûruna geldi. Başında bir hıristiyan başlığı bulunuyordu. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin kalbi daralıp, üzüldü ve bir dahâ bunu giymeyiniz, dedi. O da, eğer bana emr-i ma'rûf yapdıysanız bir dahâ buraya gelmem deyince; Allahu Teâlâ sizi bizim evimize getirmesin, buyurdu. Behâdır Hân gadâbına mağlûb olarak oradan kalkıp gitdi. Dışarı çıkıp, başındaki hıristiyan külâhını hizmetçisine verip, geri geldi ve bî'at edip, talebelerinden oldu. Ba'zı kimseleri harâmlardan sakındırırken yumuşaklık ve kolaylık gösterirdi. İlk def'a emr-i ma'rûf yaparken kolaylık göstermek gerekir, buyururdu. Mîr Ekber Alî şöyle anlatmıştır: Amcamın sakalı yokdu. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin sohbetine gitmişdi. Hazret-i Îşân onun bu hâlini görünce yumuşakca, Mîr kardeşimizin sakalının olmamasına şaşılır, buyurdu. Sonra gâyet yumuşak bir tavırla huzûra geldi. Buyurdu ki: Sizin hânedânınız, büyükleriniz ne buyurmuşlarsa, biz onların buyurduğunu yapıyoruz. Nihâyet o şahs huzûrdan ayrıldı ve sakal bırakdı. Abdullah-i Dehlevî hazretleri dünyâya hiçbir zamân meyl etmezdi. Dünyâyı terk etmekde o hâle geldi ki, zamânın pâdişâhı ve diğer devlet adamları dergâha harcanması için para gönderirlerdi. Bunları kabûl etmesi için yalvarırlardı. Çok kere şu şiiri cevâb olarak bildirirdi. Şii'r: Toprakda oturan bir Süleymânım, Ki, bana sultânlık tâcı ar olur. Kırk yıldan beri hep onu giyerim, Uryânlık hil'atim berkarar olur. Tûk ve Surunç beldesinin vâlîsi Emîr Hân da hediyye göndermişdi. Önde gelen talebelerinden Şâh Raûf Ahmede, hediyye gönderen Emîr Hâna şu beyti cevâb olarak yazınız buyurdu: Beyt: Biz fakirliği ve kanâ'ati şeref biliriz, Emîr Hâna söyle ki, mukadderdir rızkımız. Buyurdu ki: Bizim dayanağımız Allahü Teâlânın şu va'dıdır: (Semâda ise, rızkınız (yağmur) ve va'd olunduğunuz Cennet vardır.) (Zâriat sûresi: 22). Sübhânallah! Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin dergâhının din ve dünyâya âid bütün mühim ihtiyâcları gaybdan gönderilirdi. Buyurdu ki: Bizim bu yolumuzda dört şey zarûrîdir. Eli harâmdan çekmek, ayağı harâmdan alıkoymak, dîne tam sarılmak ve tam yakîn sâhibi olmak. Ömrünün son zamânlarında son derece za'îf düşdü ve hâlsiz kaldı. Fakat Hâfızın şu beytine ne zamân okusalar, hemen doğrulup otururdu ve kuvvetli bir hâlde teveccühde bulunurdu. Beyt: Her ne kadar gönlü hasta dermânsız bir ihtiyârım, Gençleşirim her ne zamân yüzünü hâtırlarım. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin, server-i kâinât Peygamber efendimize "sallallahü aleyhi ve sellem" aşk derecesinde bir muhabbeti vardı. İsm-i şerîfini duyunca kendinden geçerdi. Bir defasında nakş-i kademi şerîfin hizmetçisi teberrüken su getirdi. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" mubârek feyz ve nûr gölgesi üzerinize olsun, dedi. Bu sözleri duyunca kendinden geçdi ve hizmetçinin alnından öpdü. Biz o şerefe lâyık bir kimse olabilirmiyiz diyerek, hizmetçiye duâ etti. Vefât hastalığı sırasında Tirmizînin hadîs kitâbını göğsü üzerinde tutarak okur, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" yapdığı işleri bildiren bir hadîs-i şerîfe rastlarsa, o hadîs-i şerîfe göre amel ederdi. Sünnet olması sebebiyle keçi eti isteyip onu pişirtdi. Kur'ân-ı kerîm dinlemekden çok zevk alırdı. Fakîrin babasından (Ebû Sa'îdden) evvâbîn ve teheccüd namâzlarında çok hatimler dinledi. Şevk hâlinin gâlib olduğu zamânlarda dinleyince, kendinden geçerek düşüp kalırdı. Yeter, dahâ okumayınız, dayanamıyorum, buyururdu. Ekseriyâ yanık şiirleri dinler. Kendilerini vecd hâli kaplardı. Fakat hiçbir zamân istikâmetden ayrılmaz, dînin emr ve yasaklarının aslâ dışına çıkmazdı. Ebül-Hasen Nûri raks etti. Seyyidüt-tâife Cüneyd-i Bağdâdî hareketsiz oturdu. Ebül-Hasen Nûri meâlen: (Senin da'vetini, samîmiyyet ve can kulağı ile dinleyenler ancak kabûl eder...) (En'am sûresi: 36) buyurulan âyet-i kerîmeyi esâs aldı. Cüneyd-i Bağdâdî ise meâlen: (Bir de dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Hâlbuki onlar bulut geçer gibi geçer...) (Neml sûresi: 86) âyet-i kerîmeyi esâs aldı. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri istikâmetin son derecesinde idi. Müellif der ki: Ba'zan tarîkat-ı müceddidiyyede hazret-i Müceddidin babasından intikâl eden Çeştiyye tarîkatı nisbeti de zuhûr ederdi. Hazret-i Müceddid kemâl derecesinde temkîn sâhibi olmasına rağmen ondan da ba'zan Çeştiyye nisbeti zuhûr ederdi. Ba'zan zevk ve şevk hâlinin kapladığı nakl edilmişdir. Beyt: Güzellerin sâhib olduğu güzelliklerin hepsine, Sen tek başına şekl, şemâil, harekât ve sekânatda sâhibsin. Sübhânallah, söz nereden nereye geldi. Mısra': Ezelî üstâd ne söyle derse onu söylerim. Abdullah-i Dehlevî hazretleri çok nâzik ve son derece nazîf (temiz) idi. Eğer huzûrunda bir kimse tönbeki (tütün) içse, onun dumanından râhatsız olurdu ve güzel kokulu ud yakdırırdı. Mescidimizi afganlılar helâs bildiler [eziyyet yeri yapdılar], buyurdu. Ba'zı talebelerinden şöyle işitdim: Hocamız odasında iken odasından zamân zamân son derece hoş kokular yayılırdı. O zamân anlardık ki, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" ve Evliyânın büyüklerinin rûhâniyyetleri teşrîf etmişlerdir. Abdullah-i Dehlevî hazretleri buyurdu ki: Hazret-i Hâce Nakşibendin ve hazret-i Müceddidin rûhâniyyetlerini görüyorum. Bir defasında karnım ağrıdı, hastalandım. Hazret-i Müceddidin rûhâniyyetinden yardım istedim. O ânda mubârek yüzünü yüksekde gördüm. O hastalığı benden çekip kaldırdı, sıhhate kavuşdum. Buyurdu ki: Çeştiyye yolunun büyüklerinin katığı muhabbetin zevkiyle kendinden geçmek, sima' ve salavâtdır. Bunlar kalbe çeşid çeşid şevk verir ve yârin yüzünden perdeyi kaldırır. Biz silsile-i Nakşibendiyye mensûbları katık olarak muhabbet şerbetini içenleriz. Bizim muhabbetimizi artdıran, kalblerimize çeşid çeşid zevk bahş eden şeyler hadîs-i şerîfler ve salavât-ı şerîfelerdir. Mısra': Onlar öyledir, ben de böyleyim yâ Rabbî, Allahü Teâlânın mubârek ismini andığı zamân âh, âh diyerek kendinden geçer, aşk-ı ilâhî ile yanıp tutuşduğu görülürdü. Mevlânânın "aleyhirrahme" şiirlerini okurdu. Beyt: Âlimlerin âdâbı başkadır, Cânı yanmışların âdâbı başkadır.
Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin sözleri: Buyurdu ki: Fakîr kelimesindeki (fa) harfi, fakîrlik, yoksulluk çekmek, (kaf) harfi kanâ'at etmek, (yâ) harfi Allahü Teâlâyı yâd etmek, (ra) riyâzet çekmekdir. Bunların hepsi yapılırsa (fa) fadl-ı hüdâ, (kaf) kurb-i mevlâ, (yâ) dostluk, (ra) rahmete kavuşmak olur. Yoksa bunlar yapılmazsa (fa) fadîhat, rüsvâ olmak (kaf) kahr, (yâ) ye's ve (ra) rüsvâlık olur. Buyurdu ki: Zevk, şevk, keşf ve kerâmete tâlib olan kimse, tâlib-i Hüdâ olamaz. Müellif der ki: Hâfız şöyle buyurdu: Beyt: Eğer bu fadl ve kereme verirsek kerâmet adı. Benlikle boyanmış olan hırka bize âr olur, Yine o şöyle demiştir: Harabât ile oturanlar kerâmetden bahs etmesin, Her sözün bir vakti ve her nüktenin bir yeri vardır. Buyurdu ki: Kemâlâtda vasl-ı uryânî hâsıl olur. O makâmdan sâlikin nasîbi ye's ve mahrûmlukdan başka bir şey değildir. Her ne kadar vüsûl varsa da husûl değildir. Buyurdu ki: Tâlibin her vakit her ibâdetden ayrı ayrı lezzet alması, uyanık olması lâzımdır. Namâzda nasıl hâllere kavuşduğunu, Kur'ân-ı kerîm okurken nasıl bir nisbetin, bağlılığın zuhûr ettiğini, hadîs-i şerîf dersinde nasıl şevklerin hâsıl olduğunu, kelime-i tevhîd söylerken nasıl bir zevkin meydâna geldiğini bilmelidir. Bunun gibi, şübheli lokmalardan nasıl bir zulmetin yükseldiğini ve diğer günâhları da buna kıyâs ederek te'sîrlerini bilmelidir. Buyurdu ki: Vilâyetde hatarat (hâtıra gelen düşünceler) zararlıdır. Bunlar nübüvvet kemâlâtında zararlı değildir. Emîr-ül-mü'minîn Ömer "radıyallahü anh" buyurdu ki: "Ben namâzda olduğum hâlde, ordunun hâzırlığını düşünürüm." Güneşe bakmak, kalbe hatarâtın gelmesine ma'nî değildir. Buyurdu ki: Yemekde nefsin bir rızâsı, bir de hakkı vardır. Nefsin rızâsı çok ve lezzetli yiyecekleri yimekdir. Nefsin hakkı ise, farzları ve sünnetleri yapmak için güç kazanacak kadar yimekdir. Buyurdu ki: Nakşibendiyye yolu dört şeyden ibârettir: Bîhatıragî (Allahü Teâlâdan başka herşeyi unutmak), devâm-ı huzûr, cezebât ve vâridât. Buyurdu ki: Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" bütün kemâlâtı kendinde toplamış idi. O kemâllerden, her asrdaki ümmetinde o zamâna uygun olanlar zuhûr etmişdir ve edecekdir. Feyzler hazînesi olan mubârek bedeninin kemâlleri, aç durmak, cihâd ve ibâdet etmek olup, bunlar Eshâb-ı kirâmda göründü. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" mubârek kalbi ile alâkalı olan kemâller, istigrâk (nûrlara gark olmak), kendinden geçme, zevk ve şevk, âh, feryâd ve vahdet-i vücûd sırları olup, Cüneyd-i Bağdâdînin "rahmetullahi aleyh" dilinden evliyâya verildi. Bâtın nisbetinde kendini yok etmek, yok olmak, Nakşibend büyükleri ile Hâce Nakşibend Muhammed Buhârî hazretlerinde ortaya çıkdı. Şerefli Muhammed ismi ile alâkalı kemâl mertebeleri ve olgunluklar, Müceddid-i elf-i Sânî zamânında zuhûr etti. Buyurdu ki: Halâl kazanç sağlamak mü'minlere farz, zarûrîdir. Âriflere ise halâlin fazlasını da terk zarûrîdir. Müellif der ki; tasavvuf ehli azîmet ile amel ederler. Buyurdu ki: Nefsinin arzûlarına tâbi' olan, Allahü Teâlâya nasıl kul olur? Ey insan! Kime tâbi' isen, onun kulu olursun. Buyurdu ki: Açlıkla geçen gece dervişlerin mi'râcıdır. Buyurdu ki: Sofî, dünyâ ve âhıreti bırakıp, Allahü Teâlâya yönelen kimsedir. Mevlânâ Celâleddîn Rûmî şöyle demişdir: Beyt: Âşıklar insanlardan başka bir millettir. Onlar için mezheb ve millet Hüdâdır. Buyurdu ki: Duâ ederken nûrlar akıp gelir. Duânın kabûl olması bakımından bu bereketleri ayırmak zordur. Ba'zıları demişlerdir ki, eğer iki elde ağırlık hissedilirse, duânın kabûl alâmetidir. Biz deriz ki, eğer sadrın inşirâhı, ya'nî göğüsde bir genişleme, kalbde açıklık hâsıl olursa, kabûl alâmetidir. Buyurdu ki: Bî'at üç kısmdır: Birincisi, mürşid-i kâmillere tevessül için bî'atdır. İkincisi, günâhlardan tevbe içindir. Üçüncüsü, nisbet elde etmek için yapılan bî'atdır. Buyurdu ki: İnsanlar dört kısmdır. Nâmerdler, merdler, civânmerdler ve ferdlerdir. Dünyâyı isteyen nâmerd, âhıreti isteyen merd, âhıretle birlikde Hak Teâlâyı isteyen civânmerd, yalnız Hak Teâlâyı isteyen ferddir. Buyurdu ki: Hatarâ, kalbe gelen düşünceler, dört kısm olup, şeytânî, nefsânî, melekî ve hakkânîdir. Seytânî olanı sol tarafdan gelir. Nefsânî olanı yukarıdan, ya'nî dimâgdan gelir. Melekî olanı sağ tarafdan gelir. Hakkânî olan fevkalfevkden gelir. Buyurdu ki: Nübüvvet hâriç, insan için mümkin olan her kemâlât hazret-i Müceddidde zuhûr etmişdir. Rubâî: Gayb perdesinin ardında bulunan güzellikler, Senin eşsiz sima'nda hepsi zuhûr ettiler. Hayâl kalemi gönül sahîfesine ne çizse, Senin düzgün şeklini ondan güzel ettiler. Buyurdu ki: Resûlullahdan "sallallahü aleyhi ve sellem" üveysî olmak isteyen yatsı namâzından sonra, Peygamber efendimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" mubârek ellerini kendi ellerinde imiş gibi tutup, şöyle demelidir: Ey Allahın Resûlü, sana beş şeyde bî'at ettim: Eşhedü enlâ ilâhe ilallallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû, demek, namâz kılmak, zekât vermek, Ramezânda oruc tutmak ve gücüm olduğunda Kâ'beye gidip, hac etmek. Bir kaç gece bunu yapmalıdır. Eğer büyüklerden birine üveysî olmak istiyorsa, yalnız olarak oturup, iki rek'at namâz kılıp, sevâbını onun rûhuna göndermeli ve rûhuna müteveccih olarak oturmalıdır. [Se'âdet-i Ebediyye: 957.ci sahîfe.] Buyurdu ki: Allahü Teâlâ bana öyle bir idrâk, ya'nî anlama kuvveti ihsân etti ki, bedenim de, kalb gibi oldu. Önden, arkadan, sağdan, soldan kim gelirse, onun nisbetini bilirim. Buyurdu ki: Üç kitâbın benzeri yokdur. (Kur'ân-ı kerîm), (Sahîh-i Buhârî) ve Mevlânâ Celâleddîn Rûmînin (Mesnevî)si. [Ya'nî, evliyâlık yolunun kemâlâtını bildiren kitâbların en üstünü Mesnevîdir. Evliyâlık ve nübüvvet yollarının kemâlâtını ve inceliklerini bildirmekde ise, imâm-ı Rabbânînin Mektûbâtının eşi yoktur. (Se'âdet-i Ebediyye: 186)] Buyurdu ki: Evliyâ üç kısmdır. Erbâb-ı keşf, erbâb-ı idrâk ve erbâb-ı cehl. Buyurdu ki: Evliyâdan çok az kimse hazret-i Müceddidin ulaşdığı kemâlâta ulaşabilmişdir. Eğer o vahdet-i vücûd evliyâsının tamâmına teveccüh etseydi, onları vahdet-i şühûdun ana caddesine ulaşdırırdı. Buyurdu ki: Sa'dî şirâzî, Sühreverdi yolunda anlayış sâhibi bir kimseydi. Tasavvufu iki sözle ne güzel anlatmıştır: Şii'r: Âlim, mürşid üstâd Şihâbeddîn Sühreverdî, Bana su üzerinde iki nasîhat verdi. Biri aslâ kendini hiç iyi bilmemekdir, Diğeri başkasını hiç kötü görmemekdir. Buyurdu ki: Bizden konuşan bizim elbisemize bürünür ve bizim tavrımızı seçmiş olur. Rubâî: Ya mâvi gömlekli yâr ile gezme, Ya da evi barkı hâtırından sil. Ya file bakanla arkadaş olma, Ya da içine fil sığacak, yap binâ. Buyurdu ki: Mü'minlerden ba'zısının rûhunu melekül mevt alır. Ehass-ül-hasın (seçilmişlerin) rûhu kabz edilirken melek de bulunmaz. Müellif derim ki: Muhtemeldir ki, bu söz şu âyet-i kerîmelere işârettir: Meâlen: (Allah, nefslerin ölümü zamânında henüz ölmemişlerin de uyudukları sırada canlarını alır...) (Zümer sûresi: 42) ve "(Ey Resûlüm, onlara) de ki: Sizin canınızı almağa vekîl kılınan ölüm meleği, (Azrâil) caınınızı alacak...) (Secde sûresi: 11) Buyurdu ki: Dervişlerin geçimi şöyle olmalıdır ki, İbni Yemîn kübreıvî bunu nazmla şu şekilde bildirmiştir: Nazm: Bir arpa ekmeği, bir yün hırka, bir acı su, Bir mushaf ve hadîs-i peygamberî doğrusu. İki üç cüz' yetişir fâideli ilmlerden, Öf, bu İbni Sinânın ve Unsûrînin boş sözlerinden. Bir de karanlık kulübe ki, aydınlatmak için, Güneşe minnet etmek değer mi bunun için. Bir iki ahbâbla ol ki, yarım arpa etmez, Melik Sencer katında onlara yer verilmez. Bu sa'âdete hasret gitdi nice sultânlar, Kayserin, İskenderin tâcını arayanlar. Yine Cemâlînin şii'rlerini de okudular: Rubâî: Hak bana bir izar, bir de ridâ verdi, Ne hırsız derdi var ne de mal derdi. Bedenimde hasır ve post izi var, Bir de gönül dost derdiyle bî karar. Cemâlîye kâfi'dir bu kadarlık, Rindlik, sarhoşluk ve aldırmazlık. Buyurdu ki: Nûrânî akl, vâsıtasız maksûda yol gösterir. Zulmânî akl ise, mürşidin hidâyet ışığı ile yol bulur. Buyurdu ki: Tâlib bir ân bile matlûbu anmakdan gâfil olmamalı. Beyt: Bu aşk şerbetinden, Hüsrev bulunmaz, Ciğer kan olmadıkça tad alınmaz. Buyurdu ki: Dünyâ sevgisi bütün kötülüklerin, günâhların başıdır. Günâhların başı da küfrdür. Beyt: Dünyâya tapanlar, kâfirânı mutlakdırlar, Gece gündüz vak vak ve zak zakdadırlar. Buyurdu ki: Kendini yok bilmek öyle bir şeydir ki, sâlik aslâ ben diyemez. Nitekim Hâce-i Ahrâr "radıyallahü anh" şöyle buyurdu: Enel-Hak demek kolaydır. Eneyi yok etmek müşkildir. Buyurdu ki: Senaînin beyti de bu ma'nâdadır: Beyt: Dostdan geri kaldığın söz, ister küfr veyâ îmân olsun, Seni yârdan ayıran harf, ister çirkin veyâ güzel olsun. Buyurdu ki: Sâlik başlangıçda nâfilelerden geri durur, farzlar ve sünınet-i müekkedelerle iktifâ eder. Buyurdu ki: Müceddidiyye tarîkatı dört feyz deryâsına sâhibdir. Bunlar, Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Çeştiyye ve Sühreverdiyyedir. Lâkin birincisi, dahâ fazladır. Buyurdu ki: Tarîkatı inkâr odur ki, imtiyâzı kaldırıp, Hakdan başka hiçbir şeyi görmemekdir. Buyurdu ki: Hizmet görmek isteyen hocasına hizmet etsin. Mısra': Hizmet edene hizmet edilir. Buyurdu ki: Simdi za'îf düşdüm. Dahâ önce Sâhcihân âbâdda Câımi-i mescidin havuzundan acı su içer, günde otuz cüz' Kur'ân-ı kerîm okurdum. Onbin def'a kelime-i tevhîd söylerdim. Bâtın nisbetim o kadar kuvvetlenmişdi ki, mescid tamâmen nûr ile dolardı. Bunun gibi geçdiğim her köşe nûrla dolardı. Azîz bir zâtın kabrine gitsem, onun nisbeti kaybolurdu. Fakat ben kendi nisbetimi örterek o büyük zâta tevâzu' gösterirdim. Beyt: Âcizliğimizden bu kadar haber veriyorum, Çünki yanağından gözümü ayıramıyorum.
Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin "kuddise sirruh" ilhâmları ve keşfleri: Buyurdu ki: Bir gün Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" hasretinden dolayı kendimden geçip, üzerime toprak serpdim. Dîn-i islâmıda hoş bir iş olmayan bu davranışımdan dolayı bir de zulmet peydâ oldu. Sehîd Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerinin seçkin talebelerinden olan Mîr Rûhullahı rü'yâmda gördüm. Bana dedi ki, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" oturmuşlar seni bekliyor. Büyük bir şevkle huzûrlarına koşdum. Beni kucakladılar. Abdüllâh-ı Dehlevî hazretleri bunu söylerken kollarını açıp, kucaklar gibi yaparak anlatdı. Sonra şöyle anlatdı. Sonra Seyyid Emîr Gilâlin "rahmetullahi aleyh" şeklini aldılar. Buyurdu ki: Birgün yatsı namâzını kıldıkdan sonra uyumuşdum. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" teşrîf edip, beni uyumakdan men' edip, sakındırdı. Buyurdu ki: Bir defasında Resûlullahı "sallallahü aleyhi ve sellem" rü'yâmda gördüm. Yâ Resûlallah (Beni rü'yâsında gören gerçekten görımüştür) sözü sizin hadîs-i şerîfiniz mi, diye sordum. Evet, buyurdu. Devâmlı tesbîh ve tahmîd okuyarak, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" mubârek rûhuna gönderirdim. Bir defasında okumamışdım. Bunun üzerine Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" Tirmüzînin şemâilinde ta'rîf ettiği şemâli ile teşrîf ederek, beni uyardı, okumamışsın, buyurdu. Bir defasında beni Cehennem ateşi korkusu sardı. Resûlullahı "sallallahü aleyhi ve sellem" gördüm. Buyurdu ki: Her kimin bize muhabbeti varsa, o Cehenneme gitmeyecekdir. Bir defasında Resûlullahı "sallallahü aleyhi ve sellem" gördüm. Senin ismin Abdullah ve Abdülmuheymin, buyurdu. Bir defasında gördüm ki, yüzüm Sultân-ül-meşâyıh Nizâmeddîn Evliyânın mubârek yüzüne çok benziyordu. Bir defasında şöyle gördüm, bir şahs, Nizâmeddîn Evliyâ hazretlerinin gömleğini getirip, o senin pîrindir, dedi. Ben dedim ki: Benim pîrim Mirzâ Cân-ı Cânândır "rahmetullahi aleyh" dedim. Bir kaç def'a o sözümü tekrâr edip, sonunda o Sultân-ül-meşâyıh senin sohbet pîrindir, dedi. Bir defasında hazret-i Müceddid teşrîf ederek sen benim halîfemsin, buyurdu. Bir defasında da hazret-i Hâce Nakşibend teşrîf buyurarak gömleğimin altına girdi, buyurdu. Bir gün büyük bir zât gelip, yanıma oturdu. İsmini sordum. Behâeddîn, dedi. Bir defasında bir şahs bir hil'at getirerek Gavs-ül-A'zam bunu sana ihsan etti, dedi. Mevlânâ Hâılid "kuddise sirruh" bu hil'at-i kutbiyyettir, diye arz etti. Bunun üzerine tevâzu'sundan o makâmın adını dilime alamam, buyurdu. Bir gün hazret-i Bâkîbillâhın mezârına giderek, teveccüh etmelerini arz ettim. Mezârdan çıkarak teveccüh buyurdu. O sırada öğle vakti (çok sıcak) idi. Çabuk kalkdım. Niçin kalkdım diye hâlâ hasretini çekerim. O teveccühün keyfiyyeti beyân edilemez. Bir gün Hâce Kutbuddînin mezârına gitdim. Allah için bir şey ihsân ediniz, dedim. Bunun üzerine ağzına kadar su dolu bir havuz gördüm. Su, havuzun kenârlarından taşıyordu. Kalbime şöyle ilka oldu. Senin sînen müceddidiyye nisbetiyle bu havuz gibi doludur. Başka nisbete yer yok. Yine bir defasında Sultân-ül-Meşâıyıhın (Nizâmeddîn Evliyâ hazretlerinin) mezârına giderek, teveccühde bulunmasını arz ettim. Sizde kemâlât-ı Ahmediyye hâsıl olmuşdur, buyurdu. Kendi nisbetlerini de ihsân etmesini arz ettim. Teveccüh buyurdu. Onun yüzünü kendim, kendimi de onun yüzü şeklinde gördüm. Son derece haz, pay aldım. Bir defasında Hâce Muhammed Zübeyrin "rahmetullahi aleyh" vefât yıldönümü gününde bulundum. Teşrif edip, çok ibâdet ediniz. Bu yolda çok kulluk etmek gerekir, tâ ki tasarrufdan bir kapı açılsın, buyurdu. Sizin mertebeniz nasıl hâsıl oldu diye arz ettim. Çok ibâdet etmekle, buyurdu. Bir gün bulunduğum yeri güzel bir koku sardı. Bakdım ki, üst tarafımda güzel kokular saçan nûrlu bir rûh göründü. Çevresini güneş gibi aydınlatıyordu. Bu kimdir diye hayrân kaldım. Sonra hâtırımdan Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" mubârek rûhu mu, yâhud da Gavs-ül-a'zamın "radıyallahü anh" rûhu mu dur diye geçdi. Bir gün böyle güzel bir hâl yine hâsıl oldu. Dergâhda bulunanlar arasında bir niza' çıkmışdı. Hazret-i Müceddidin "radıyallahü anh" rûhâniyyeti gelip, buyurdu ki: Her kim niza' yaparsa, onu dergâhdan çıkarınız buyurdu. Bir gün Seyyidetün-nisâ "radıyallahü anhâ" bulunduğum yere gelip, ben senin için dirildim ve geldim buyurdu. Bir gün şübheli bir yemek yimişdim. Hazıret-i şehîd Mazhâr-i Cân-ı Cânânı gördüm. Beni kusdurdu ve her yemeği yimemek gerekir, buyurdu. Bir defasında bana kayyûmiyyet makâmı sana ihsân edildi diye ilhâm olundu. Bir gün de senden yeni bir tarîkat hâsıl oldu diye ilhâm edildi. Bir gün bulunduğum mekânı genişletmeyi düşündüm. Senin ehl-i lyâlin yok, ne lüzûmu var diye ilhâm olundu. Bir def'asında komşumun yerini almak istedim, niçin komşuna zorluk çıkarıyorsun diye ilhâm olundu. Bir def'asında Haremeyni şerîfeyni ziyâret için hâzırlandım. Senin burada kalman dahâ iyidir diye ilhâm olundu. Bir gün, ey Şeyh Abdülkâdir Geylânî, Allah için bir şey ihsân et, dedim. Yâ Erhaımerrâhimîn bir şey ihsân et de diye ilhâm olundu. Bir günde şöyle ilhâm olundu: Hazret-i Sultân-ül-Meşâyıh kendi halîfelerini Dekkene gönderdi. Sizi de Kâbil ve Buharâya. Ses ve lahnden müberra' olan kelâm-ı Rabıbânîyi üç def'a işitdim. Bir def'a medresede, iki def'a da şu ânda ikâmet ettiğim mekânda, ya'nî dergâh-ı şerîfde işitdim. Bir gece, yâ Resûlallah diye seslendim. Söyle ey sâlih kul buyurdu. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin ba'zı kerâmetleri: Bütün âlimler, velîler ve sonsuz feyzlerin tâlibleri açıkca bilirler ki; hiçbir kerâmet ve hârika, Allahü Teâlâyı sevmek ve Seyyid-i Enbiyâya "sallallahü aleyhi ve sellem" tâbi' olmak gibi olamaz. Bu iki temel husûs, Abdullah-i Dehlevî hazretlerinde kemâl üzere idi. Ya'nî, kerâmetden üstün olduğu bildirilen istikâmet üzere idi. Onun kerâmetlerinin en büyüğü ve hârikalarının en üstünü, tâliblerin kalblerine tasarruf etmesi, hakkın feyz ve bereketlerini kalblerine akıtması idi. Bu büyük iş, Abdullah-i Dehlevî hazretlerinde o kadar çok oldu ki, anlatması ve misâlleri cildlerle kitâb olur. Binlerce tâlibin kalbini devâmlı Allahü Teâlâyı zikr eder hâle getirdi. Yüzılercesini cezbelere ve ilâhî feyzlere kavuşdurdu. Çoklarını yüksek hâllere ve makâmlara erişdirdi. Bütün bunların yanında dünyâya âid kerâmetleri, ilâhî ilhâmlarla gaybdan haber vermeleri ve haber verdiği gibi hâdiselerin vukû'u çok idi. İnsanların müşkillerini çözer, derdleri ve istekleri için duâ ederdi. Çoklarının işleri onun duâları ile hâllolurdu. Beyt: İşlerin olması mutlak Allah'dandır. Sakın zannetmeyin ki, Abdullah'tandır. O yüksek makâmlar sâhibinin her sözü, hârika olup, Allahü Teâlânın Peygamberinin "sallallahü aleyhi ve sellem" mu'cizelerinin şu'âları idi. Birçokları Abdullah-i Dehlevî hazretlerini rü'yâda görüp, büyüklerin yolunu anlar, içine düşen şevk ile huzûruna gelir, yüksek makâmlara kavuşarak memleketlerine dönerlerdi. Tâliblerin sayısı çok olmasına rağmen, teveccüh ederek, herbirini makâmdan makâma geçirir, hâlden hâle ulaşdırırdı. Teveccühünün kuvvetli olması sebebiyle, senelerce sürecek işleri günlere sığdırırdı. Çok fâsık ve fâcir kimse onun teveccühleri sebebiyle tevbe edip, doğru yola girmişdir. Ba'zı kâfirler onun küçük bir ilıtifâtı ile müslümân olmakla şereflenmişdir. Hind brehmenlerinden birinin gâyet güzel yüzlü, yakışıklı bir oğlu var 162ıdı. Bu gayr-i müslim bir genç birgün Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin meclisine geldi. Severek sohbetini dinlemeye başladı. O meclisde bulunanlar, onun bu hâline hayret ettiler. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin başlıkları o gencin üzerine düşünce, gencin kalbinde birdenbire bir değişiklik oldu. Hemen küfrden tevbe edip, müslümân oldu. Böylece yüz güzelliğine bir de islâmın ve îmânın güzelliğini, nûrunu ekledi. Beyt: Evliyâ ile onları candan severek otur, Onlarla oturan köle, kalkınca sultân olur. Abdullah-i Dehlevî hazretlerine hizmet edenlerden Mevlevî Kerâmeıtullah, zâtülcenb hastalığına yakalanmışdı. Abdullah-i Dehlevî hazretleri elini onun üzerine koyarak himmet etti. Allahü Teâlânın izniyle hastalık o ânda geçdi. Bir defasında gitmekde olan bir gemiye teveccüh etti. Gemi olduğu yerde kaldı. Talebelerinin ileri gelenlerinden Ahmed Yâr, ticâret için sefere çıkımışdı. Dönerken yolda hocası Abdullah-i Dehlevî hazretlerini birdenbire yanında gördü. Ona, hızla git, kâfileden uzaklaş, yolda soyguncalar vardır. Kâfileyi basmak istiyorlar, buyurdu ve gözden kayboldu. Ahmed Yâr şöyle anlatmıştır: Sür'atle kâfileden uzaklaşdım. Ben uzaklaşıp gitdikden sonra, yol kesiciler gelip, kervânı soymuşlar. Ben kurtuldum ve sağ sâılim evime ulaşdım. Muhlis talebelerinden Zülf Sâh şöyle anlatmıştır: İlk zamânlarımda, hocam Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzûruna (talebe olmaya) gidiyordum. Onu hiç görmemişdim. Çölde yolumu kaybettim. Heybetli bir zât karşıma çıkdı ve bana yolu gösterdi. Siz kimsiniz, dedim. Ben ziyâreti için yanına gitmek istediğin kimseyim, buyurdu. Bu hâl bir kaç def'a başıma geldi. Meyân Ahmed Yâr şöyle anlatdı: Bir gün hocam Abdullah-i Dehlevî hazretleri ile, kızı vefât etmiş olan ve hocama muhabbeti olan yaşlı ve sâlihâ bir hanımın evine ta'zîyeye gitdik. Hocam o hanıma hitâben: Allahü Teâlâ sana vefât eden kızına karşılık dahâ iyisini ihsân eder, buyurdu. Kadın, efendim ben ihtiyârım, kocam da çok ihtiyârdır. Bizim çocuğumuzun olması mümkin değil, dedi. Sonra hocamla birlikde o evden çıkdık. O kadının evinin bitişiğindeki mescide gitdik. Hocam abdestini tâzeledi ve iki rek'at namâz kıldı. O kadına çocuk vermesi için Allahü Teâlâya duâ etti. Sonra bana dönüp: Allahü Teâlâya o kadına çocuk vermesi için duâ ettim. Duâmın kabûl olunduğuna dâir alâmetler gördüm. İnşâallah çocuğu olacakdır, buyurdu. Dahâ sonra hocamın buyurduğu gibi Allahü Teâlâ o kadına bir oğul verdi ve çok yaşadı. Bir gün bir kadın huzûruna gelip, hastasını şifâya kavuşdurulması için Allahü Teâlâya duâ etmesini arz etti. O kadına kendi sofrasını verdi. İçinde ekmek ve kebab sarılı idi. Kadın evine gidince sofra bezini açıp, içindeki ekmeğin ve kebabın helvaya dönüşdüğünü gördü. Anladı ki, hastasının eceli gelmişdi. Hastası vefât etti. Talebelerinin büyüklerinden Mîr Ekber Alînin akrabâsından bir kadın hastalanmışdı. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinden onun hastalığının geçmesi için duâ istedi. Fakat duâ etmedi. Def'alarca duâ etmesini istirhâm edince: Bu kadın onbeş günden çok yaşamaz, buyurdu. Allahü Teâlânın takdîri ile onbeşinci gün vefât etti. Mîr Alî, kadına teveccüh edip, hastalığının iyileşmesi için uğraşdı. Fakat yaşaması için fâide vermedi. Abdullah-i Dehlevî hazretleri o kadının cenâzesinde bulundu ve Mîrin teveccühlerinin bereketleri bu kadının üzerinde açıkca görülmekdedir, buyurdu. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin dergâhının yakınında râfizî' bir kadına âid yer vardı. Dergâh küçük geldiğinden genişletilmesi gerekiyordu. O yeri sâhibi olan kadından istediler. Fakat kadın inad edip, vermedi. Nihâyet Delhînin ileri gelenlerinden olan Hakîm Şerîf Hânı ona gönderdiler. Eğer satıp, para almakdan utanıyorsan, kıymetini gizli olarak gönderelim. Sen nezr, hediyye gibi bize verdiğini söylersin, dediler. Allahü Teâlânın velî kullarına düşman olan bu kadın, Hakîm Şerîf Hânın sözünü kabûl etmedi. Ayrıca Abdullah-i Dehlevî hazretleri hakkında, râfizîlerin âdetleri olduğu üzere çirkin ve kaba sözler söyledi. Hakîm Şerîf Hân oradan kalkıp, Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzûruna geldi ve durumu anlatdı. Bunun üzerine ellerini açarak: Yâ Rabbî! Söyledikleri senin indinde ma'lûm, dedi. Allahü Teâlânın takdîri ile o evde bir çocuk hâriç, hepsi kısa zamânda öldü. Çocuk da hastalandı. Yakınları başlarına gelenlerin yapdıkları kötü iş sebebiyle olduğunu anladılar. O hastalanan çocuğu Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzûruna gönderdiler. O yeri de hediyye ettiler. Hakîm Rükneddîn Hân başvezîr olunca, Abdullah-i Dehlevî, sevdiklerinden birini bir iş için ona gönderdi. Rükneddîn Hân onunla ilgilenmedi. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin kalbi kırıldı. Kısa bir süre sonra, hiç bir sebeb yok iken Rükneddîn Hân o vazîfeden atıldı. Bir dahâ o yüksek makâma gelemedi. Başka bir seferinde de Delhî vâlîsine kalbi kırıldı ve o gün vâlî de görevinden alındı. Bir def'asında, halîfelerinden bir kaç kişi, uzak bir yoldan Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzuruna dönüyorlardı. Yolda kendi aralarında şöyle konuşdular: Huzûruna gelenlere teberrüken bir hediyye vermek hocamızın âdetidir. Biri dedi ki: Bana bir seccâde vermesini arzû ederim. Öbürü bana da bir takke vermesini arzû ederim, dedi. Üçüncüsü de başka bir şey söyledi. Huzûruna vardıklarında herkese temennî ettiği şeyi ikrâm etti. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinden böyle kerâmet çok vukû' bulmuşdur. Def'alarca kalbden geçenleri ihsân etmişdir. Abdullah-i Dehlevî hazretleri, bir gün Hakîm Nâmdâr Hânı hastalığı sebebiyle ziyârete gitdi. Onu sekerât hâlinde, gözlerini kapamış ve şu'ûru gitmiş bir hâlde buldu. Yakınları hastalığının geçmesi için teveccüh buyurmasını arz ettiler. Hastaya bir bakdı ve o ânda hastanın şu'ûru yerine geldi, gözlerini açdı. Hasta râhatladı. Bir müddet onunla konuşdu. Sonra Abdullah-i Dehlevî hazretleri gitmek üzere kalkdı. Adımını kapıdan dışarı atar atmaz, hasta vefât etti. Bir şahs Buharâdan Hindistânın Kâbil şehrine gidiyordu. Bir nehri geçerken devesi, üzerindeki ticâret malları ile birlikde suya batdı. O kimse eğer devem ve ticâret mallarım kurtulursa Abdullah-i Dehlevî hazretlerine bir çörek hediyye edeceğim, dedi. Allahü Teâlânın yardımıyla devesi ve malları kurtuldu. Huzûra gelip, hâdiseyi anlatdı. Bize vereceğini ver, buyurdu. O da verdi. Ahmed Yârın amcasını sultân habs etmişdi. Ahmed Yâr ağlıyarak hocası Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzûruna geldi ve durumu arz etti. Birkaç kişi yanınıza alıp, gidin onu habsden çıkarıp geliniz, buyurdu. Kal'anın etrâfı nöbetçi askerlerle kuşatılmış, onu nasıl alıp getirebiliriz, deyince, siz orasını düşünmeyin. Sözümü dinleyiniz, onu kurtarırsınız, buyurdu. Bunun üzerine kal'aya gitdiler. Nöbetçiler onları hiç göremediler. Bunlar kimdir, nereye gidiyorlar demediler. İçeri girip, habsdeki kişiyi kurtardılar. Nöbetcilerden hiçbirisi onlara müdâhale etmedi. Mevlevî Fadl İmâmın oğlu çok hasta idi. Rü'yâsında Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin teşrîf ettiğini ve hastaya birşey içirdiğini gördü. Sabâhleyin hasta iyileşdi. Bunun üzerine bir hediyye götürüp, takdîm etti. Bu bizim geceki hizmetimizin ücreti midir, buyurdu. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzûruna bir şahs gelip; Efendim, oğlum iki aydan beri kayıbdır. Beni çocuğuma kavuşdurması için Allahü Teâlâya duâ eder misiniz, dedi. Bunun üzerine, çocuğunuz evdedir, buyurdu. O kimse çok şaşırarak, ben evden dahâ şimdi geldim, dedi. Tekrâr evinize gidiniz, çocuğunuz evdedir, buyurdu. O kimse emre uyarak evine gitdi ve gerçekden çocuğunu evde buldu. Bir gün bir hanım Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzûruna gelip: Oğlum doğru yoldan ayrılıp, uygunsuz kimselerin emrine girdi. Yanlış işler yapıyor, dedi. Oturup beklemesini söyledi ona ve oğlunun hâline teveccüh etti. Oğlu aralarına karışdığı kimselerden ayrılıp, doğru yola girdi. Garîbullah Saka, Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin feyzlerinden istifâde edenlerdendi. Bir gün şiddetli bir hastalık sebebiyle neredeyse ölmek üzere idi. Akrabâları onu seher vakti Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzûruna götürdüler. Hastaya bir teveccühde bulundu, hasta o ânda iyileşdi. Mevlânâ Kerâmetullah Sâhib şöyle anlatmıştır: Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin şerefli huzûrunda bulunduğum zamânlar, acâib ve garîb şeyler müşâhede ederdim. Bir defasında sabâh namâzından sonra murâkabe ve zikr zamânında, kitâbı koltuğumun altına alıp, okumak niyyeti ile geldim. Bakışlarını bana çevirdi ve otur, meşgûl ol, buyurdu. Büyük küstâhlık edip, sizin huzûrunuza gelmemin sebebi zahmet ve zorluk çekmeden öğrenmek istememdendir. Sıkıntı ve zorluk çekdikden sonra her yerde mümkündür, dedim. Sâh-ı Nakşibend Behâeddînin hurmetine sana sıkıntısız ve zahmetsiz vereceğim, otur buyurdu. O sırada bana teveccüh etti. Kendimden geçip, düşdüm. Sanki kalbim göğsümden dışarı çıkmışdı. Bir müddet sonra kendime geldim. Abdullah-i Dehlevî hazretleri zikri bitirmişdi. Güneş de doğmuşdu. Sâh Ebû Sa'îd gibi seçkin talebeleri hâlâ orada idiler. Mahcûb oldum. Ne oldu buyurdular. Uyku bastırdı dedim. Tebessüm ettiler. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin vefâtı: Abdullah-i Dehlevî hazretleri dâimâ şehîd olmayı arzû ederdi. Fakat buyurdu ki: Mürşidim ve üstâdım Mazhâr-i Cân-ı Cânânın "kuddise sirruh" şehîd edilmesinden dolayı insanların başına çok sıkıntılar geldi. Üç sene kıtlık olup, binlerce insan öldü. Yine onun şehîd edilmesi sebebiyle, insanlar arasında kavga ve çekişmelerde ölenler, herkesin bildiği gibi yazıya sığmayacak kadar çok oldu. Bu sebeble şehîd olmakdan vazgeçdim. Bu satırları yazan Abdülganî bin Ebî Sa'îd derim ki: Hadîs-i şerîfde: (Allah indinde dünyânın batması bir mü'minin öldürülmesinden dahâ ehvendir.) buyuruldu. Cemel, Sıffîn, Hurre ve Kerbelâ vak'alarının ve yüzlerce yıl süren benî ümeyye ve benî hâşim harblerinin sebebi, Emîr-ül-mü'minîn Osmân bin Affânın "radıyallahü anh" şehîd edilmesidir. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin son hastalığında, bâsur ve kaşıntısı artdı. Bu sırada Luknovde bulunan babam Ebû Sa'îd Fârûkîye kısa zamânda birçok mektûblar yazıp gönderdi. Benden sonra yerime siz geçiniz, buyurdu. Bu mektûbları gördüm. İleriki bölümde babam Ebû Sa'îd hazretlerini anlatırken bir iki mektûbu orada nakl edeceğim. Ebû Sa'îd hazretleri bu haberler üzerine çok şaşırdı. Çoluk çocuğunu Luknovde bırakarak sür'atle Dehlîye geldi. Huzûruna gelince: Sizinle karşılaşdığım vakit, çok ağlayacağım diyordum. Fakat öyle bir vakitde geldiniz ki, ağlayacak tâkatim de yok buyurup, çok ihsânlarda bulundular. Hastalandığında vasiyyetini yazdırmak âdeti idi. Bu sefer de yazdırdı ve hem de söz ile söyledi ve buyurdu ki: Devâmlı zikr ediniz. Büyüklere bağlılığınızı muhâfaza ediniz. Güzel ahlâklı olup, insanlarla iyi geçininiz. Kazâ ve kader husûsunda nasıl ve niçini bırakınız. Yol kardeşleri ile birlikde olmayı lâzım biliniz. Fakr kanâ'at, rızâ, teslim, tevekkül ve ferâgat üzere olunuz. (... Allahdan dahâ doğru sözlü kim olabilir.) (Nisâ sûresi: 87) Cenâzemi âsâr-ı nebeviyyenin (mukaddes emânetlerin) bulunduğu Delhîdeki büyük câmi'ye götürünüz. Resûlullahdan "sallallahü aleyhi ve sellem" şefâ'at isteyiniz. Cenâze namâzımı da orada kılınız. Resûlullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" âid olan mukaddes emânetler sebebiyle teberrük hâsıl olsun. Yine buyurdu ki: Hâce Behâeddîn Nakşibend "rahmetullahi aleyh" buyurdu ki: Benim cenâzemin önünde Fâtiha, kelime-i tayyîbe ve âyet-i kerîme okumak büyük işdir. Siz şu iki beyti okuyunuz, buyurmuşlardı: Şii'r: Müflîs olarak senin kapına geldim, Allah için güzelliğinden birşey isterim. Rahmetini boş zembilime doldur, Ben bunu bekliyorum çünki rahmetin boldur. Ben de cenâzemin önünde bu şiirin ve aslı arabî olan şu şiirin güzel sesle okunmasını istiyorum: Şii'r: Kerîmin huzûruna azıksız geldim, Ne iyiliğim var, ne doğru kalbim, Bundan dahâ çirkin hangi şey olur? Azık götürürsün, O ise kerîmdir. Cumartesi günü idi. Mevlevî Kerâmetullah Sâhibe, çabuk Meyân Sâhibi (Şâh Ebû Sa'îdi) "rahmetullahi aleyh" çağırınız, buyurdu. Hemen çağırdı. Şâh Ebû Sa'îd hazretleri içeri girince Abdullah-i Dehlevî hazretleri bakışlarını ona çevirdi ve 22 Safer 1240 [m. 1824] senesinde kuşluk vakti murâkabe hâlinde iken, bu sıkıntılarla dolu dünyâdan ayrıldı. Vefât haberini duyan binlerce insan toplandı. Cenâze namâzı büyük câmi'de kılındı. Şâh Ebû Sa'îd imâm oldu. Cenâzesi, hocası Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerinin medfûn bulunduğu kabrin sağ yanına defn olundu. Simdi orada bulunan üç kabr-i şerîfden biri de Şâh Ebû Sa'îd hazretlerinin kabridir. Şâh Ebû Sa'îd hacdan dönerken Tunekde vefât etti. Cenâzesi oradan getirilip, Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin kabrinin yanına defn edildi. Bu duruma göre Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin kabri ortadaki kabrdir. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin vefâtı için: "Nevverullahu madca'ahû (Allahü Teâlâ kabrini nûrlandırsın)", "Can be Hak Nakşibendi Sânî dâd (ikinci Nakşibend Hakka can verdi)" cümleleri târîh olarak düşürüldü. Şâh Raûf Ahmed de gâyet güzel bir rübâî söyledi. Şöyledir: Zamânın kayyûmu şâh Abdullah-i Dehlevî, Vefât etti, açıldı ona Cennât-ı kerîm. Kalbimden vefâtına târih aradım buldum, Fî ravhın ve reyâhîn ve Cennâtin naîm.
Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin halîfeleri: 1- Ebû Sa'îd Fârûkî "kuddise sirruh": Kemâlât sâhibi, büyük âlim ve hâfız, mürşidimiz ve efendimiz Sâh Ebû Sa'îd hazretlerinin nesebi şöyledir: Sâh Ebû Sa'îd bin hazret-i Safî bin hazret-i Azîz bin hazret-i Muhammed Îsâ bin hazret-i Seyfeddîn bin hazret-i Muhammed Ma'sûm bin hazret-i Müceddid-i elf-i Sânî "radıyallahü anhüm". Zilkâde ayının ikisinde 1196 [m. 1782] senesinde Mustafââbâd beldesinin Rampûr nâhiyesinde doğdu. Dahâ çocuk iken sâlih bir kimse olacağının alâmetleri gözüküyordu. Buyurdu ki: Çocukluğumda Luknov beldesinde, akrabâlarımdan Meyân Ziyâünnebî sâhib ile bayır bir yerden geçip, namâz kılmak için mescide giderdik. Derviş bir zât gelip giderken benimle alâkadar olurdu. Bir kimse bunun sebebini sordu. Bu bir gün gelir yüksek bir dereceye kavuşur. Akrabâsının mürâce'at ettiği kimse olur, dedi. O dervişin işâret ettiği gibi oldu. On yaşında iken Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Sonra tecvîd ilmini, kırâ'at âlimi Kârî Nesîmden öğrendi. Kur'ân-ı kerîmi tertil üzere o kadar güzel okurdu ki, dinleyenler kendilerinden geçerdi. Buyurdu ki: Benim Kur'ân-ı kerîmi gâyet hoş okuduğum bilinmezdi. Tâ ki, Kâ'bede harem-i şerîfde Kur'ân-ı kerîm okuduğum zamân dinleyenler hayrân olup, arab olmayanın bu kadar güzel Kur'ân-ı kerîm okuması görülmemişdir, dediler. Kur'ân-ı kerîmi ezberledikden sonra, aklî ve naklî ilmleri öğrenmeye başladı. İlm öğrenmek için okunan ders kitâblarının ekserîsini müftî Serefüddînden ve Sâh Veliyyulah muhaddisin oğlu Mevlânâ Refîuddîn muhaddisden okudu. Kâdî Beydâvî tefsîrini ve Sahîh-i Müslim şerhini de ondan okudu. Sahîh-i Buhârîyi ise, yine Mevlânâ Refîuddînden ve hocası Abdullah-i Dehlevîden ve kendi dayısı Sirâc Ahmedden okuyup, rivâyet, nakl etme icâzeti aldı. Ebû Sa'îd Fârûkî hazretleri aklî ve naklî ilmleri öğrendikden sonra, tasavvuf ilmine yönelip, bu yolda yetişdi. Tasavvufda önce babasından feyz aldı. Babası; ecdâdı müceddidiyye büyüklerinin yolunda tam istikâmet üzere idi. Dünyâdan yüz çevirmişdi. Öyle ki, Nevvâb Nasrullah Hân devlet işinde vazîfe vermek istedi. Mâzeret göstererek kabûl etmedi. Dâimâ kendi virdleriyle meşgûl olurdu. Hadîs-i şerîf ilmini kendine zevk edinmişdi. Fısk ve fücûr ehlinden yüz çevirmişdi. Hicrî 1236 senesinde Luknovde vefât etti. Ebced hesâbına göre vefât târihi için "Fâze rıdvân-ül-mevdûd" ifâdesi söylendi. Seyyid Ahmed Sâhib ve Mevlevî İsmâ'îl Sehîd ve diğer azîzler techîz ve tekfîn hizmetini yapdılar... Ebû Sa'îd Fârûkî hazretlerinin babası, onu tasavvufda bir müddet yetişdi. Sonra babasının izni ile nisbeti iki vâsıta ile Hâce Muhammed Zübeyre ulaşan Sâh Dergâhînin sohbetine gitdi. Sâh Dergâhî hazretleri, son derecede istiğrak hâlinde (ilâhî aşk ile tamâmen kendinden geçmiş) idi. Hattâ namâz vakti gelince, onu uyarırlardı ve namâzını kılardı. İlâhî aşk ateşi kendisini o kadar kaplamışdı ki, eğer yüz kişiye birden teveccüh etse, onları kendilerinden geçirirdi. Bir defasında, cemâ'at ile namâz kılarken, şevk-i ilâhî sebebiyle vücûdu öyle titredi ki, bu titreme önce imâma sonra cemâ'ate geçdi. Dahâ sonra da mahalle halkını etkileyip, onları bir vecd (kendinden geçme) hâli kapladı. Yerlerinde duramaz olup, raks ettiler. Sâh Dergâhî hazretleri doğuşdan evliyâlık hâllerine sâhib idi. Pencabın Hezare kasabasında hicrî 1162 senesinde doğdu. Doğum târihi ebced hesâbına göre: "Ma'deni feyz-i Hak" ifâdesidir. Çocukluğunda kendisini cezbe hâli kapladı. Vatanından uzaklaşıp, sahrâlara gitdi. Ergenlik çağına girince cezbe hâlinden bir mikdâr kurtulup, kendine geldi. Bir kimseden namâzı kılacak kadar Kur'ân-ı kerîm okumasını öğrendi. Tekrâr kendinden geçme hâline girdi. Ağaçların yapraklarını yiyerek yaşadı. Namâz vakti girince, kendine gelir, namâzını kılardı. Sonra yine kendinden geçerdi. Nihâyet sahrâda Bedânven beldesinde Mezâr-ı Sultân-üt-tarikîn denilen yere gitdi. Orada Hâfız Cemâlullaha "rahmetullahi aleyh" Kâdiriyye tarîkatında bî'at edip, bu yolda yetişdi. Zenginlerle görüşmekden çok kaçınırdı. O uyurken birisi çadırına para bağlayıp gitse, ondan burnuna necâset kokusu gelirdi. Onu alıp, denize atardı. Hiçbir sûretle onlara el sürmezdi. Sâh Dergâhîyi sevenlerinden birisinin karşısına bir aslan çıkdı. Sâh Dergâhî hazretlerini hâtırlayıp imdâdına yetişmesini istedi. Birden bire gözüküp aslana tokat vurarak oradan uzaklaşdırdı. Nevvâb Ahmed Yâr Hânın hanımının hiç çocuğu olmazdı. Çocuğu olması için Sâh Dergâhî hazretlerinden duâ istedi. Duâsı bereketiyle çok çocuğu oldu. Bir bakkal Sâh Ebû Sa'îd hazretlerinin huzûruna gelip, ayaklarına kapanarak şöyle dedi: Bir defasında bir yerin kapısı düşdü. O sırada Sâh Dergâhî hazretleri kapının düşeceği yeri kaydırdı. Ben hiçbir zarara uğramadan kurtuldum. Sâh Dergâhî hazretleri bir şahsa; senin evin yanacak, dedi. O şahsın evi yandı. Sâh Dergâhî hazretlerinin vefât târihi ebceb hesâbına göre, insanların kutbu, Allahü Teâlânın emri ile vefât etti anlamında, "Mâte kutb-ül-verâ an emr-illah" cümlesiyle ifâde edilmiş olup, hicrî 1226 târihini gösterir. Kabri Rampûr beldesindedir. Asl maksada dönüp, Sâh Ebû Sa'îd Fârûkî hazretlerinin hayâtını anlatmaya devâm edelim. Sâh Dergâhî hazretleri onu kısa zamânda yetişdirip, hilâfet verdi. Tasavvuf hâllerine dalıp, kemâl derecelerine ulaşdı. Etrâfına pekçok mürîd toplandı. Zikr halkalarında vecd, kendinden geçme hâlleri oldu. Hâlbuki Müceddidiyye yolunda böyle şeyler kaldırılmış olup, raks ve benzeri hâller onlarda bulunmazdı. Onlar Eshâb-ı kirâm gibi kemâl ve sükûnet üzere ömr sürmüşlerdir. Onların simâ'ı Kur'ân-ı kerîm okumak, huzûrları namâz, usûlleri emr-i ma'rûf ve nehy-i münkerdir. Hazret-i Şehîd Mazhâr-i Cân-ı Cânânın "aleyhirrahme" eshâbı da bu minvâl üzere idiler. Ebû Sa'îd Fârûkî hazretleri aklî ve naklî ilmleri öğrendikden sonra tasavvuf ilmini de öğrenip, tasavvuf yolunda yetişdi. Önce babasından feyz aldı. Babası onu tasavvufta bir müddet yetişdirdikden sonra, "Oğlum senin himmet kuşun çok yükseklere uçmaktadır" buyurdu. Yukarıda anlatıldığı gibi, Kâdiriyye yolu şeyhi Şâh Dergâhînin hizmetine girip, oniki sene derslerine ve sohbetlerine devâm etti. Çok mücâhede ve riyâzet çekerek, nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye etti. Yetişmek için ne lâzımsa yapdı. Dünyadan yüz çevirdi. Çok oruc tutdu. Nihâyet Şâh Dergâhî hazretlerinden Kâdiriyye yolunun icâzetini ve hilâfetini aldı. Bundan sonraki hâlini kendisi şöyle anlatmıştır. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin (Mektûbât)ını okurken anladım ki, tasavvufta bu derecelere kavuşmama rağmen, kemâlât-ı nisbet-i Ahmediyyeye kavuşmamışım. Bu sebeble Dehlî şehrine gidip, oradan Pânipût şehrinde bulunan Senâullah-i Pânipûtîye bir mektûb yazdım. Bu nisbete kavuşma arzûmu bildirdim. Bana cevâb olarak yazdığı mektûbda Şâh Gulam Alînin, ya'nî Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin sohbetine gitmemi bildirdi. Ebû Sa'îd Fârûkî hazretleri 1810 [h. 1225] senesi Muharrem ayının yedinci günü Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin sohbetine kavuşdu. Çok izzet ve ikrâm gördü. Abdullah-i Dehlevî hazretleri ondan talebe yetişdirmesini isteyince: "Efendim, ben huzûrunuza bunun için değil, bilâkis istifâde etmek için geldim" dedi. Bunun üzerine dahâ fazla iltifât ve teveccühe mazhâr oldu. Birkaç ay sohbetinde bulundukdan sonra Müceddidiyye, Çeştiyye, Kâdiriyye yollarından icâzet verip, me'zûn eyledi. Talebelerinin çoğunu ona havâle etti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve Seyyid İsmâ'îl Medenî gibi âlim zâtlar ondan istifâde ettiler. Hocası Abdullah-i Dehlevî talebelerine hitâben: "Talebenin irâdesi Ebû Sa'îdin irâdesi gibi olmalı. Zîrâ hocalığı bırakıp, talebeliği tercîh etti" buyurdu. Ebû Sa'îd Fârûkî hazretleri tam onbeş sene Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin sohbetine devâm etti. Onun vefâtından sonra yerine geçip, talebe yetişdirmeye başladı. Hak âşıklarının kalblerini Allahü Teâlânın ma'rifetiyle doldurdu. Bütün ecdâdı gibi islâm dînini yaymağa çalışdı. Ba'zı talebelerinin istirhâmı üzerine yazdığı (Hidâyetü'l-tâlibîn) kitâbı fârisî olup, pek kıymetlidir. Dahâ önce geçmiş ve insanların se'âdeti için herşeylerini fedâ etmiş büyüklerin yaşayış ve ahlâkı ile ahlâklanmışdı. Abdullah-i Dehlevî hazretleri vefât hastalığında Luknovda bulunan Ebû Sa'îd hazretlerini çağırmak için birkaç mektûb yazdı. Maksadı onu kendi yerine oturtmakdı. Bu mektûblardan biri şöyledir: "Nesebi ve hasebi yüksek Sâhibzâde Ebû Sa'îd! Allahü Teâlâ size selâmet versin. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah. Bu günlerde za'îfliğim, nefes darlığım ve kaşıntım artdı. Oturmak ve kalkmak çok güçleşdi. Ayrıca bunlara bel ağrıları da eklendi. Namâzları ayakda kılamıyorum. Su ânda ağır hastayım. Oturmaya dahî tâkatim yok. Sizin gelmeniz çok uygun olur. Mevlevî Beşaretullah Sâhib, evindekiler hasta olduğu için, evine gitdi. Gelip, gelmeyeceği belli olmaz. Bundan önce sizi yine buraya çağırmak için birkaç mektûb yazıp göndermişdim. Buraya gelmeyi düşünmediğinize hayret ettim. Görünüşe göre, bu fakîrin sıhhat bulması imkânsız gibidir. Çok yazık ki, siz bu kadar gecikebiliyorsunuz. Mısra': Bu işte güzeller naza çekerler. Görüyorum ki, bu yüksek hânedânın makâmına oturmak bizden sonra size verildi. Önceki hastalığım sırasında görmüşdüm ki, siz bizim makamımızda oturuyorsunuz ve kayyûmluk size verildi. Bu garîb teveccühlere kâbiliyyetli sizden başka biri yokdur. Bu mektûbumu alır almaz bu tarafa hareket ediniz ve olgun oğlumuz Ahmed Sa'îdi, orada kendi yerinize bırakınız. Hüsn-i hâtemeye, Rabbime severek kavuşmama ve Habîbullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" ittiba' etmeme, duâ buyurunuz. Vesselâm." Ebû Sa'îd Fârûkî hazretleri hocasının bu emri üzerine kendi yerine oğlu Ahmed Sa'îd Fârûkîyi bırakıp, Dehlîye gitdi. Hocası Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin vefâtından sonra, onun yerine irşâd makâmına oturdu. Dokuz sene kadar talebelerin irşâdı ile meşgûl oldu. Güzel yollarının îcâbı olan acıları, şiddetleri, yoksulluk ve sıkıntıları hep çekdi. 1833 [h. 1249] senesinde hacca gitdi. Yerine oğlu Ahmed Sa'îd hazretlerini bırakdı. Uğradığı her şehrin halkı onun teşrîfini ni'met ve bereket bilip, sohbetine koşdular. Ramezân-ı şerîfde Bander Münebbîde idiler. Burada terâvîh namâzında bir hatim okudu. Zilhicce ayının başında Cidde'ye ulaştı. Mevlânâ Muhammed Cân hazretleri o zamân sanki Haremeynin en büyük âlimi idi. Karşılamaya geldi. Zilhicce ayının ikisinde veyâ üçünde Mekkeye gitdi. Haremeyn halkı, kâdîları, müftîleri, ümerâ ve ülemâsı ile birlikde son derece ta'zîm ve hürmetle huzûruna geldiler. Şeyh Abdullah Sirâc, Şâfi'î müftîsi Şeyh Ömer, müftî Seyyid Abdullah Mirgânî Hanefî, amcası Şeyh Yâsin Hanefî, Şeyh Muhammed Âbid Sindî ve diğer meşhûr zâtlar onunla görüşmek için geldiler. Haremeyn-i şerîfeyni ziyâretden sonra, memleketine dönmek üzere yola çıkdı. Yolda hastalığı günden güne şiddetlendi. Ramezân-ı şerîfin ilk günü oruc tutdu. Zarar vermezse tamâmını tutarım buyurdu. O gün hastalığı artdı. Gerçi hastaya ve yolcuya fidye yoktur ama, tabî'atım istiyor ki, tutamadığım oruclar için fidye vereyim, buyurdu. Ramezânın yirmiikisinde Tonk beldesine geldi. Nevvâb Vezîrüddevle çok hurmet ve ikrâm gösterdi. Bayram günü sekarât hâli görüldü. Öğle namâzından sonra hâfızın Yâsin-i şerîf okumasını istedi. Üç def'a dinledi. Sonra, yeter buyurdu. Az kaldı dedi ve bugün Nevvâb Emîrüddevle eve gelmesin. Ümerânın gelmesinden zulmet hâsıl oluyor, buyurdu. Ramezân bayramı günü öğle ile ikindi arasında vefât etti. Günlerden Cumartesi idi. Nevvâb ve şehr halkı toplandı. Mevlevî Habîbullah ve kâfilede bulunan diğer kimseler gasl işi ile meşgûl oldular. Şehrin kâdîsı Mevlevî Halîlürrahmân imâm oldu. Cenâze namâzını kıldırdı. Cenâzesini Dehlîye nakl ettiler. Tabutunun nakli dört gün sürdü. Açtıklarında yeni yıkanmış gibi hiç değişmemişdi. Hoş kokuları ile insanlar teberrük etti. Hocası Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin ve Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerini kabrleri yanına defn edildi. Vefât târihi için arabî ve fârisî ibâreler düşürüldü. Vefâtı 1250 [m. 1834] senesindedir. Ebû Sa'îd Fârûkî hazretlerinin ba'zı kerâmetleri de şöyledir. Bir defasında Rampûrdan Sünbüle gidiyordu. Yolu gece vakti sâhile ulaşdı. Karşıya geçmek için gemi kalmamışdı. Kendisini sâhile kadar bir arabacı götürmüşdü. Kirâladığı arabanın sâhibi gayr-i müslim idi. Sâhile gelip, durduklarında arabacıya "Arabayı suya sür" buyurdu. O da heybeti karşısında ürperip, arabayı suya sürdü. Ebû Sa'îd Fârûkî hazretlerinin kerâmetiyle araba suya batmadı. Normal bir yolda olduğu gibi sürüp karşıya geçdiler. Arabacı onun bu kerâmeti karşısında hayrete düşüp, müslümân oldu. Meyân Ahmed Asgâr şöyle anlatmıştır. Ba'zan uyuyup kalır, teheccüd namâzım geçerdi. Bu hâlimi Ebû Sa'îd Fârûkî hazretlerine arz ettim. Buyurdu ki: Bizim hizmetçiye söyleyin, teheccüd zamânında bize hâtırlatsın, sizi kaldıralım. Bu kadarı bize, diğeri size âid olsun. Bundan sonra teheccüd vakti gelince, sanki birisi gelip, beni kaldırırdı. Artık teheccüd namâzını hiç kaçırmadım. Talebelerinden Şeyh Ahmed Bahş, vefâtından sonra kabrini ziyârete gitmişdi. Ona uykusunda buyurdu ki, Senin bağçende bir sened üzerinde kâfir bir kimsenin ismi yazılı onu yırt. O zât şöyle demişdir. Böyle bir senedin bende bulunduğunu unutmuşdum. İşâret buyurduğu yeri aradım ve o kâğıdı bulup yırtdım. Böylece kalbimde gayrı müslim kimselere ilgi kalmadı. 2- Ahmed Sa'îd Fârûkî "kuddise sirruh": Ebû Sa'îd Fârûkî hazretlerinin büyük oğludur. 1217 [m. 1860] senesinde Hindistânın Rampûr şehrinde doğdu. Yüksek babasının terbiyesinde yetişdi. Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Aklî ilmleri Mevlevî Fadl İmâmdan ve müftî Serefüddînden ve diğer âlimlerden öğrendi. Hadîs-i şerîf ilmini Sâh Abdül'azîzin "rahmetulahi aleyh" talebelerinden Reşîdüddîn Hândan ve diğer âlimlerden tahsîl etti. Müceddidiyye yolunun sülûkunu Abdullah-i Dehlevî hazretlerinden ve babasından aldı. İcâzet ve hilâfetle şereflendi. İnsanları ilm-i zâhir ve bâtında kemâle ulaşdırdı. Abdullah-i Dehlevî hazretleri bir risâlesinde onun hakkında şöyle yazmıştır: "Ahmed Sa'îd, Ebû Sa'îdin evlâdıdır. İlm, amel ve Kur'ân-ı kerîmi ezberleme bakımından babası gibidir." Ahmed Sa'îd hazretleri, babası ile birlikde Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin sohbetinde bulunup, on yaşına varmadan müceddidiyye yoluna intisâb etti. Onbeş yaşına kadar bu sohbetlerde olgunlaşdı. Abdullah-i Dehlevî hazretleri evlenmemiş idi. Onu oğulluğa kabûl edip, hilâfeti mutlaka ile şereflendirdi. Onu o derece severdi ki, zikr esnâsında çok kalabalık olup, yer bulunmadığı zamânlarda bile onu yanına çağırır ve uzun müddet teveccühde bulunurdu. Ahmed Sa'îd hazretleri aklî ve naklî ilmlerde pek derin âlim idi. Geceleri ilm kitâblarını tedkîk eder, bir tarafdan da zikri ve fikri hiç terk etmezdi. Mürşidinin emri üzerine teveccühü babasından alırdı. "Bütün makâmların teveccühünü babamdan aldım. Ba'zı kitâbları da ondan okudum", derdi. (Risâle-i Kuşeyriyye), (Avârif-ül-me'ârif) ve (İhyâ) gibi kitâbları ba'zan okur, ba'zan dinlerdi. Hadîs ilminde (Sünen-i Tirmüzî) ve (Mişkat) gibi kitâbları şeyhinden okumuşdur. Yirmi yaşına girmeden bütün ilmleri tahsîl etmiş, bütün vaktini büyüklerin yoluna hasr etmişdir. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin sohbetinde bulunarak otuz yaşında irşâda me'mûr edilmişdir. Babası hacca gitdiğinde makâmını ona bırakmıştır. Müceddidiyye yolunu neşr için çok büyük hizmetlerde bulunmuşdur. Talebelerine diğer şeyhlerden senelerce öğrenemeyecekleri husûsları çok kısa zamânda öğretir, hiç birini mahrûm bırakmazdı. Talebelerine son derece şefkatli idi. Altmış kadar talebesinin geçimini bizzat kendisi karşılardı. Talebelerine tefsîr, hadîs, fıkh, (Mektûbât-ı şerîfe) ve (Mesnevî) okuturdu. Delhîde uzun zamân ikâmet edip, 1273 [m. 1856]de Hicâza gitdi. Ömrünün sonuna kadar Medîne-i Münevverede kalıp, tarîkati neşr ile meşgûl oldu. 1301 [m. 1861] senesinde Medîne-i münevverede vefât etti. Bakî kabristânında Osmân "radıyallahü anh" türbesi yanındadır. Çok velî yetişdirdi ve çok kitâb yazdı. (Enhâr-ı erbea, (Sa'dü'l-beyân fî Seyyid-il-ins vel-cân), (Hakkul mübîn fî reddil-vehhâbîn), (Mektûbât-ı Ahmediyye) ve (Tahkîkül-hakkul mübîn), kıymetli eserleridir. Ahmed Sa'îd hazretlerinin üç oğlu vardı. Birincisi Muhammed Mazher hicrî 1248 de tevellüd ve 1301 [m. 1884]de Medîne-i münevverede vefât etti. Babasının yanındadır. İkinci oğlu mevlânâ Ebüsse'âdet Muhammed Ömer hicrî 1244 de tevellüd, 1298 [m. 1881]de Rampûrda vefât etti. Üçüncü oğlu Mevlânâ Abdürreşîd hicrî 1237 Luknevde tevellüd 1287 [m. 1870]de Mekke-i mükerremede vefât etti. 3- Şâh Raûf Ahmed Müceddidî "rahmetullahi aleyh": Ebû Sa'îd Fârûkî hazretlerinin teyzesinin oğludur. Önce onunla birlikde Şâh Dergâhî hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Sonra Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin hizmetinde ve sohbetlerinde bulunup, ona ittiba' etti. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin mektûblarını (Mekâtîb-i şerife) adıyla bir kitâb hâlinde topladı. Yine onun kıymetli sözlerini ve sohbetlerini (Dürrül me'ârif) adıyla bir kitâbda topladı. Farsça ve hindce şiirlerini içine alan (Dîvân-ı Raûf) adında bir dîvânı vardır. Şâh Ahmed Raûf hazretleri, imâm-ı Rabbânî hazretlerinin "kuddise sirruh" küçük oğlu Muhammed Yahyâ neslindendir. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin sohbetlerinde kemâle erip, icâzet aldı. Hindistânın Pehupâl beldesinde irşâd ile vazîfelendirildi. Orada büyük bir kabûl gördü. Halk ve ümerâ sohbet halkasında toplandı. Yüzlerce tâlib onun yüksek irşâdı ile kemâle erdi. Ebû Sa'îd Fârûkî hazretlerinin vefâtından sonra, orada bir veyâ iki sene kadar dahâ kaldı. Haremeyn-i şerîfeyni ziyâret için h. 1253 senesinde yola çıkdı. Bu yolculuğu sırasında denizde boğularak şehîd oldu. Yelemlemde defn edildi. Oğlu Şâh Hatîb Ahmed şaşılacak derecede yüksek ahlâk sâhibi nümûne bir insandı. Ahlâk-ı hamîde, cömerdlik ve tahammül onun yaşayış tarzıydı. Babasının sohbetinde yetişdi. Hicâz yolculuğunda birlikde idi. Babasının vefâtından sonra onun sohbet meclislerini aydınlatdı. Pehupâlda h. 1266 da vefât etti. 4- Şâh Abdurrahmân Müceddidî Câlendehrî: Nisbeti Şeyh Seyfeddîn "kuddise sirruh" vâsıtasıyla İmâm-ı Rabbânî hazretlerine "kuddise sirruh" ulaşır. Babası Seyfürrahmân hazretleri Mazher-i Cân-ı Cânân hazretlerinin mürîdi idi. Kendisi ise, Abdullah-i Dehlevî hazretlerine bî'at edip, nisbet kesbetti. Güzel ahlâkda benzersiz idi. Pencab halkı onun güzel ahlâkına hayrân idiler. Pekçok talebesi vardı. Hacca gidip, vatanına döndükden sonra Haremeyne iştiyâkı gâlib gelip, tekrâr gitdi. Dönerken Sinde denilen yerde (h. 1256) senesinde vefât etti. 5- Mevlevî Beşâretullah Sâhib: Önce Mevlânâ Naîmullah Behraçîye bî'at etmişdi. Sonra Abdullah-i Dehlevî hazretlerine talebe oldu. Hocası ona husûsî inâyetde bulunurdu. Nitekim Mektûbâtında bunu açıkca belirtmiş ve: "Mevlevî sâhib benim mümtâz talebemdendir" buyurdu. İlm-i zâhirde de üstün derecede idi. Nisbeti Şeyh Büdhin Behrâçîye "rahmetullahi aleyh" ulaşır. 6- Mevlevî Keremullah Muhaddis: Önce Mevlevî Fahreddînin mürîdi idi. Sonra Abdullah-i Dehlevî hazretlerine talebe olup, icâzetle şereflendi. Sâh Abdül'azîz hazretleri (Tefsîr-i Azîzî)yi onun ricâsıyla tasnîf etmişdir. Dehlîde kırâet ilminin ehlinden ekserîsi, bu ilminde ve vücûhat-ı seb'ada onun talebesidir. Vâsıtalı ve vâsıtasız iki def'a Haremeyni ziyârete gitdi. İkinci seferinde vefât etti. 7- Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî "rahmetullahi aleyh": Büyük ve meşhûr islâm âlimidir. Her ilmde şaşılacak derecede mahâret sâhibi idi. Elli hadîs-i şerîf kitâbında sened sâhibi idi. Hindistân ülemâsı onu medh etmişdir. Sâh Abdül'azîz hazretleri onu medh eden âlimlerdendir. Arabî ve fârisî şiirlerindeki akıcılıkda Firdevsîyi ve Ferâzdakiyi geçmişdir. Abdullah-i Dehlevî hazretleri onun şiirlerini Câmî hazretlerinin şiirlerine benzetirdi. Hocası Abdullah-i Dehlevî hazretlerini medh için yazdığı arabî ve fârisî şiirlerdeki medh, Husrev ve Câmi'nin Sultân-ül-meşâyıh ve Hâce-i Ahrârı medh için yazdığı manzûmelerden dahâ belîgdir. İlm tahsîlini tamâmladıkdan sonra, ba'zı medreselerde ders vermekde iken, tasavvuf yolunda ilerlemek arzûsuna düşdü. Tam o sırada Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin talebelerinden Mirzâ Abdürrahîm ismli bir zât çıka geldi. (Onu da'vet için husûsî olarak gönderilmişdi.) Ona bir mürşid bulamadığından yakındı. Bunun üzerine birlikde Dehlîye gitdiler. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzûruna kavuşup dokuz ay sohbetinde bulundu. Bir kimse ona Abdullah-i Dehlevî hazretleri hakkında uygunsuz sözler söyledi. Bu sözleri söyleyen kimseyi domuz sûretinde gördü. Bunun üzerine hocasına bağlılığı kat kat artıp, canla başla ona teslim oldu. Huzûrunda uzakda ayakkabıların konduğu yerde otururdu. Hocasından çok inâyetlere kavuşup, sonunda kemâle erip, hilâfetle şereflendi. Hocası onu yetişdirdikden sonra, insanları irşâd için memleketine gönderdi. Ayrılırken bütün talebeleri ve sevenleri ile birlikde onu Şeyh Muhammed Âbidîn mezârının bulunduğu yere kadar (dört millik mesâfe) uğurladı. Vedâlaşırken onu gitdiği diyârda kutbiyyetiyle müjdeledi. Memleketine varınca, halk sohbetine hücûm etti. Sanki o diyârın saltanâtı ona verilmişdi. İrşâdı her tarafa yayıldı. Halîfeleri ve halîfelerinin halîfeleri binleri aştı. 1242 [m. 1826]de Şâmda vefât etti. Arzûların kıblesine (hocama) giden yol sona erdi. Bu mesâfeyi kat' etmeyi nasîb eden Allahü Teâlâya hamd olsun. Allahü Teâlâ; yorgun bineğimi gece yürümekten, kâh konmak, kâh gitmek külfetinden... Beni, bukağı gibi insanın ayağını bağlayan akrabâ ve vatan te'sîrinden, dostlar ile dünyâ servetine karşı duyulan alâkadan... Annemi düşünmekten, kardeşlerime hasret duymaktan, amcam veyâ dayımı aklıma getirmekten... Bana, Abdullah-i Dehlevî hazretlerine gitme! Diyenlerin te'sîrinden, çekemeyenler ile kınayanların sözlerine kulak vermekten kurtardı. Beni son derece yalancı ve çok câhil bir cemâ'atin şerrinden korudu. Ya'nî iş ve davranışlarıyla mahlûkların en berbatı olan Azerbaycan râfizîlerinin şerrinden muhâfaza buyurdu. Çünki, onları yoldan çıkaran "İsmâ'îl Kâşi" münâzara ve mübâhese ateşini tutuşdurunca yenilgiye uğradı. Allahü Teâlâya hamd-ü senâlar olsun ki, beni maksadların en yücesine ulaştırdı. Çok fazîletli ve kâmil mürşide kavuşmayı bana nasîb eyledi. O mürşid (Abdullah-i Dehlevî hazretleri), karanlık ufukları aydınlatan ve herkesi dalâletden hidâyete kavuşduran zâtdır. O reîs "Gulam Alîdir". Bakışı ile, çürümüş dağılmış şeyler dirilir. Mânen ölmüş kimseler onun feyziyle hayâta kavuşurlar. Gulam Alî, bir ni'met denizi ve cömerdlik dağıdır. Bütün fazîlet ve iyi hasletlerin de kaynağıdır. O hidâyet yıldızı, karanlık gecelerin dolunayı, takvâ ummânı, feyzler defînesi ve kerâmetler hazînesidir. Abdullah-i Dehlevî "kuddise sirruh" sükûnetde arz, sağlamlıkda dağ, her tarafı aydınlatmakda güneş ve yücelikde gök gibidir. İslâmiyyet pınarı, irfân ma'deni mahlûkâtın yardımcısı ve fadl-ı ihsânın kaynağıdır. Halkın şeyh-ül-islâmı, müslümânların gönül kıblesi, büyüklerin reîsi ve zor işlerin merci'îdir. Gizlice rehberlikde en iyiye götürücü ve halkı, açıkca Allahü Teâlâya da'vet edicidir. O, her şeyin Rabbi tarafından sevilmektedir. Kim onun irşâdına uyarsa, sen o kimseye ey emsâllerine örnek olan zât diye hitâb et. Abdullah-i Dehlevî kemâle ermemişlerin hepsini kemâle erdiren ve bütün kâmil insanların kusûrlarını da giderendir. Ey âlemlerin Rabbi! Bu mürşidin hâtırı için, bu yüce zâta lâyık bir edebi ve terbiyeyi bize de nasîb eyle. Ömrümün bir kısmını onun ömrüne ekle. Onun himâyesi sebebi ile halkı râhatlık gölgesi altında dâim kıl. Beni hocamın hüsn-ü kabûlü ile mutlu kıl. Onu memnûn edecek hizmetleri bana nasîb eyle. Bütün hâllerde, hayâtda kaldığım müddetce her gün kalbimde onun kadrini biraz dahâ artır. Ey Rabbim! Uhrevî kurtuluşu te'mîn edecek bir tarzda, hocam benden râzı olarak cânımı al. Elhamdülirabbirrahimü'l-mün'ım. El kâdirül mukaddes El-Fe'âl-Sümmessalâtü alâ Resûlül müctebâ, Hayrülverâ ve sahbihî ba'de âlihî. Güzellerin şâhına benden gizlice şu haberi verin. Dünyâ, nisan yağmurundan yeniden canlandı. Seyirciler sıraya dizilmiş beklemekde ve gözleri onun yolundadır. Bütün güzeller toplanmışlar, na'meci ise güzel okumaktadır. Şâyet yüzbinlerce cilve ve na'me ile salına salına bağçenin ortasından bir ân için lutfedip, şeref verirse. Lâlenin kalbindeki yaraya ayağının tabanından merhem bırakır. Al yanaklı dilberlerin alnına kölelik damgası vurur. İlkbahârın yeni açmış güllerine kendi letâfetinden su, câzibe verir. Bağçenin fidanları da karşısında utançlarından terlerler. Düzgün selvileri kendi boy ve bosuna köle yapar. Şimşir ağacını güzellik iddi'asından pişmân eder. Onun cemâlini kıskandığı için, gülün içi kanla dolar. Yeşillikde yaşayan tavus kuşunu da nazlı yürüyüşünden mahcûb eder. Nergisin gözü onun mubârek yüzüyle nûrlanır. Tâze sümbül onun ayağını öperek intizâmsızlıkdan kurtulur. Bugün hâkimâne bir tarzda bağçenin seyrine gitmek için yönelmesi, bağçeyi, Cennet bağçesine karşı kıskandırıcı yapar. Çünki, nâziklik ve zerâfetten dolayı çekişme ve rekâbetin temeli pek sağlam ve kuvvetlidir. Bu rekâbet fidanlardan tut da harem dâirelerindeki kadınlara kadar gider. Bir yandan sevgililer bezenerek yüzlerinden peçeyi düşürmüşlerdir. Öyle sevgililer ki, hepsi de meşhûr ressam Mâni'nin kaleminin kıskandığı kimselerdir. Diğer taraftan bağçe öylesine açılmış ve yeşermiş ki, onu kalem ve yazıyla anlatmak mümkin değildir. San'at kalemi reyhânî yazıyla çemenin kenârlarında birçok hârikalar yazmıştır. Menekşe, sevgilinin beniyle aynı renkde olduğunu iddia eder. Üzerine inci gibi çiğ düşmüş, gül de sevgilinin yüzü gibi ter saçıcıyım diye böbürlenir. Gonca ağzındaki sırrını yavaş yavaş açıklar. Nergis de gözleriyle gizli gizli işâretler, cilveler yapar. Reyhânlar yeni terlemiş bıyık ve sakaldan, sünbül ise, sevgililerin zülüflerinden haber verir. Doğrusu selvi de güzellerin boylarıyla aynı seviyede olduğunu iddia eder. Gül yaprağının üzerine düşen her damla çiğ, sanki Yemenin kırmızı yâkutu üzerinde ummânın incileri gibidir. Bağçe yeşil örtüsünden dolayı zümrütü hor görür. Açılmakta olan lâle de kırmızı yâkutla alay eder. Seherde esen rüzgâr, hazret-i Îsânın mu'cizesini hâtırlatır. Gül, ilkbahar bulutlarının haykırış ve ağlayışından hep güler. Tıbkı fânî âşıkın feryâdından korkusu olmayan sevgililer gibi. Hazret-i Yûsüfün kokusundan hazret-i Ya'kûbun gözleri açıldığı gibi, gülün kokusundan da bülbüllerin gözleri yeniden aydınlandı. Semenderler, ateş renkli güllerin gölgesine sığına sığına artık su hayvanı oldular. Çölün yabânî hayvanları da bağçenin letâfetinden evcilleştiler. Bağçe yeşil, papağan yeşil ve na'me yeşil. Yeşil içinde yeşil. Böyle bir meclisde na'meci Nikisanın sesi bile rağbet görmez. Seher yeliyle bir ânda binlerce gül açdı. Tıpkı o büyük velînin ma'nevî iltifâtından müridlerin kalblerinin açılması gibi. Öyle bir velî ki, yaratılışın ışığı, ilm ve idrâk burcunun güneşi, hikmet defînesinin anahtarı ve ilâhî sırların hazînesidir. O, mürşidlerin büyüğü, evliyânın meş'âlesi, rehberler rehberi ve büyüklerin merci'î. O kutb, kudsî âlemin mu'temedi Dehlevî Abdullah şâhdır. Onun iltifâtıyla siyâh taş dahî Bedehşânda çıkan yâkutun hassâsını gösterebilir. Abdullah Şâh, evliyânın önderi, ma'rifetullah sahrâsında gezen, azâmeti ilâhîye dalan ve ma'rifetullah deryâsında yüzen bir zâtdır. Abdullah Şâhın meş'âle yakdığı yer, her ne kadar Cihânâbâd ise de, bütün dünyâ onun meş'âlesinden ışık almaktadır. Bugün Çinin kuzey ucundan batının nihâyetine kadar insanlar arasında onun bir benzeri yoktur. Onun güneş gibi kemâlinden yarasadan başka kimse nasîbsiz kalmaz. Bu âlemde şaşıdan başka kimse onun bir benzerini göremez. İmâm-ı Rabbânîye "kuddise sirruh" zâhir olan kemâlât, Mazhâr-i Cân-ı Cânândan "kuddise sirruh" sonra Abdullah Şâhdan "kuddise sirruh" başka kimsenin kalbine yerleşmemiştir. Abdullah Şâhın feyzi ve ilmi kadar ne güneş dünyâyı aydınlatmaktan söz edebilir, ne de felek onun mertebesi kadar yüce olabilir. Rüzgârın gücü yetmez ki, onun huzûrunda çeviklikten bahs etsin. Dağın da haddi değildir ki, onun himmetine karşı ağırlıktan dem vursun. Eski müderrisler dahî bu devirde olsalardı, can atarak ders okumak için Abdullah Şâhın meclisinde otururlardı. Sefer der vatan onun dergâhından ayrılmayanların sânıdır. Onlar halvet der encümensiz bir ân bile geçirmezler. O sa'âdetli zümrenin parlak feyzi yanında, hoş derdem ve nazar ber-kadem hiç bir değer ifâde etmez. Kalbden yüzer kitâb ilm ve irfân yazmış olan büyük âlimler, Abdullah Şâhın yanında, yeni mektebe başlamış çocuklar gibidirler. Abdullah Şâhın köyünde (dergâhında), Ebû Yezid-i Bistâmî ve Hallâc-ı Mansûr derecesine ermiş birçok evliyâ var ki, "Enel hak" ve "Sübhânî" sözlerini kat'iyyen ağızlarına almazlar. Eğer Suhâ yıldızının Güneşe karşı parlaklık iddi'asında bulunması doğru olursa, büyük velîlerin Abdullah Şâh ile aynı derecede olduklarını iddi'a etmeleri de doğru olur. Dehlî şehri, Abdullah Şâhın rûhâniyyetiyle öylesine mücerred rûhların bir yeri oldu ki, insanoğlunun fikri ve aklı bile şehr kal'asının etrâfında dolaşamaz. Dehlî şehri her ne kadar küfr ülkesi ise de, lâkin Abdullah Şâhın orada bulunmasından dolayı Cennet gibidir. Bu sözüm, âyet-i kerîmeye aykırı düşmez. Hidâyet ve irşâd bağçesi son derece solgun ve perîşân idi. Abdullah Şâhın feyizleriyle yeniden yeşerip, parlaklık kazandı. Eğer son zamânlarda Abdullah Şâhın mi'mâr gibi olan lütfu, îmân yapısının temelini yeniden bağlamamış olsaydı, virâneliğe yüz tutardı. Dahâ Abdullah Sâhı görmeden öyle ma'nevî hâllere kavuşdum ki, o hâller, Mültanlı mürşidi gördükden sonra bile Iraklı Şeyh İbrâhîme zâhir olmadı. Turanlılar ve Horasanlılar beni çok kınadılar. Eğer müslümân isen küfr diyârına gitmeyi nasıl benimsedin, dediler. Onlar Dehlîde küfr karanlığı var dediler. Ben ise, içimden eğer âb-ı hayât arıyorsan mutlaka karanlığa gitmelisin, dedim. Dahâ Abdullah Şâhı görmeden bana ihsân olarak verilen ma'nevî hâl, uzun sohbetlere rağmen Mekke ve Medînedeki evliyâdan ele geçmedi. Ey nefsin hîlelerinden ve şeytânın aldatmalarından kurtulmak isteyen kimse! Sen cân-u gönülden Abdullah Şâhın kölesi ol. Eğer Sahre adlı cin, bir lahza bile Abdullah Şâhın devrânının yüzüğünü parmağına takabilseydi, Süleymân aleyhisselâmın bütün saltanâtını bir karınca ile satın almazdı. Dehlîde bulunmasına rağmen, fânî dünyâya meyleden tâlihsiz bir kimse, tâlihsizliğine kan ağlasa yeridir. Bir alçak kimse, ben Abdullah Şâhın beldesine yakınım, fakat onu tanımıyorum, dedi. Ona dedim ki, gâliba sen Ebû Cehl ile Muhammed aleyhisselâmın hikâyesini bilmiyorsun! Abdullah Şâhın dergâhının çöpçülerine âcizâne yüzlerce ihtârım olsun ki, sakın o büyük kimyâyı elden kaçırmasınlar. Lâyık olmadığımı bildiğim hâlde, Abdullah Şâhın kabûlüne mazhar olmayı umarım. Kabûl edilmem için Şâh-ı Nakşibend ve Gavs-i Geylânî'nin rûhâniyyetlerinden de yardım beklerim. Ben kelbim, hattâ dahâ aşağıyım. Sen ise, ey sevgilim, Necmeddîn Kübrâ gibisin. Lutfun ve kereminle uygun bulduğun bir şekilde bana bir iltifâtda bulun. Doğana benzeyen nefsin korkusundan, saksağan gibi sana doğru kaçkınım. Bu saksağanı lutfunla bir doğan kuşu gibi yaparsan ne güzel bir sa'âdet olur. Mâdem biz akrabâ ve yakınlarımıza yabancı olduk, bâri sen bizi kendine dost ve bildik yap. Biz Selmân-ı Fârisî gibi yaptığımız için, siz de bize Muhammed aleyhisselâm gibi lutf buyurun. Senin tertemiz cânın, Cân-ı Cânânı göstermek için öyle bir ayna olmuştur ki, artık bu devrde ehl-i basîret nazarında Cân-ı Cânânın ta kendisisin. Sen kendi feyz kadehinle âciz ve muhtâc Hâlid'e kana kana içir. Çün ki, Hâlid çölde susamış birisidir. Sen ise bir ihsân deryâsısın. 8- Mevlevî Abdurrahmân Şâh Cihânpûrî "sellemehullahü Teâlâ": Birçok büyük zâtın huzûruna gitdi. Fakat hiç maksadına kavuşamadı. Nihâyet Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzûruna gidip, ona tâbi' oldu. Tasavvufta kemâle erip, hilâfetle şereflendi. Dünyâ ehlinden şaşılacak derecede halvet edip, uzaklaşdı. Ferahabâd şehrinin emîri huzûruna kabûl edilmeyi def'alarca arz etti ise de, hiç iltifât etmedi. Onun sohbetinde yetişip, icâzet alan zâtlar, kuvvetli nisbet sâhibi keşif sâhibi idiler. Ferahabâd nâhiyelerinde ve Şâhcihânpûr'da onun irşâdı çok revâç bulmuştu. Sellemehullahü Teâlâ. 9- Mîr Tâlib Mevlevî Abdulgaffâr: İlm-i zâhiri de Abdullah-i Dehlevî hazretlerinden tahsîl etti. Tasavvufta yetişdikden sonra, Haremeyn-i Serîfeyne gitdi. İrşâdı Yemende revâç buldu. Oranın kâdîlığını da yapdığı rivâyet edilir. 10- Seyyid İsmâîl Medenî "aleyhirrahme": Önce Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine bî'at etti. Nakşibendiyye yolunun nisbetini aldı. Bir gün rü'yâsında Resûlullahı "sallallahü aleyhi ve sellem" gördü. Ona Dehlîye git, Gulam Alîden (Abdullah-i Dehlevî hazretlerinden) müceddidiyye nisbetini al, buyurdu. Bunun üzerine Dehlîye gidip, Abdullah-i Dehlevî hazretlerinden icâzet ve hilâfet aldı ve vatanına döndü. Sahîh keşf sâhibi idi. Bu kitâbda Sâh Cihân Câmi'ne mukaddes emânetleri ziyârete gidişi anlatılmışdı. 11- Mirzâ Beğ "rahmetullahi aleyh": İsmi Muhammed Derviş Azîmâbâdîdir. Herşeyi terk edip, Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin sohbetine devâm etti. Tasavvufda kemâle ererek, icâzet ve hilâfetle şereflendi. Siyâh keçeden bir hırka giyerek, Hâce Nakşibend hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyârete gitdi. İslâm memleketlerinin çoğuna, meselâ Anadolu, Şâm, Hicâz, Irak, Magrib ve Mâverâ-ünnehr, Horasan ve Hindistâna seyâhat etti. Şâh Gulam Alî, ya'nî Abdullah-i Dehlevî hazretleri gibi bir mürşid görmedim, demişdir. Hiç kimseden korkmadan emr-i ma'rûf ve nehy-i anil-münker yapardı. Bu hizmetleri sırasında evli değildi. Herat vâlîsi Şâhzâde Kamrân onun sevenlerindendi. Âhır ömründe evlendi. Şâfi'î mezhebinde idi. Bu sebeble Buhârâ ve civârında şâfi'î diye anılırdı. Türkistânda Sebz şehrinin vâlîsi tarafından şehîd ettirildi. 12- Hazret-i Ahmed Şîr Muhammed "rahmetullahi aleyh": Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin dergâhında ilm tahsîl etti. Tasavvufda kemâle erip, icâzetle şereflendi. Talebelerine takvâyı, hayrlı amelleri ve harâmdan sakınmalarını emr ederdi. Ömrünün son zamânlarında çok za'îf düşdü. Kitâblarını satıp, tedrîse son verdi. Hindistânda yerleşti. Orada fitneler çıkınca, hicret için Haremeyn-i şerîfeyn'e gitmek üzere yola çıktı. Mültan'a vardığında vefât etti. 13-Mevlânâ Muhammed Cân Şeyh-ul-Harem "rahmetullahi aleyh": Abdullah-i Dehlevî hazretlerinden ilm tahsîl etti. Çok riyâzet çekti. Her gün Hâce Kutbuddîn hazretlerinin türbesini ziyârete giderdi. Gece orada ibâdet ile meşgûl olurdu. Sabâhleyin hocası için bir testi tatlı su getirirdi. Oranın suyu çok tatlı idi. Bir hizmetçi şöyle nakl etmiştir. Oğlum ölecek derecede hastalanmıştı. Gece vakti alıp, dergâha götürdüm. Mevlânâ Muhammed Cân murâkabe hâlinde idi. Oğlumu önüne bırakıp, hastalıkdan kurtulması için duâsını istedim. Ona duâ etti. O ânda hastalığı geçip, sıhhate kavuştu. Bir başka şahs da şöyle nakl etmişdir. Bir kadına tutulmuştum. Hâlimi arz ettim. Eğer benden zinâ fi'li vâki' olursa, benim bundan kurtulmam için yardım etmediğinizi indi ilâhîde arz ederim, dedim. Bunun üzerine bana Lâ havle velâ kuvvete illâ billah okumamı söyledi. Ben de okudum. Sübhânallah! Lâ havle okur okumaz o kadına tutkunluğum hiç kalmadı. Sanki onunla benim aramda sedd-i İskender çekilmişdi. İki sene hiç şehvet hissetmedim. Mevlânâ Muhammed Cân hazretleri, Abdullah-i Dehlevî hazretlerinden icâzet ve hilâfet aldıkdan sonra, Harem-i şerîfe gitti. Önce çok güçlüklerle karşılaşdı. Sonunda maksadına erip, döndü. Halîfeleri, İstanbul ve Anadoluda insanları irşâd ettiler. Sultân Abdülmecîd Hânın annesi Bezm-i âlem vâlide sultân ona intisâblı idi. Bir dergâh inşâ ettirip, hizmete vesîle oldu. Mevlânâ Muhammed Cân 1266 [m. 1849]da Mekke-i Mükerreme'de vefât etti. 14- Seyyid Ahmed Kürdî: Bağdâdda Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinden feyz aldı. Dahâ sonra Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" işâreti ile Dehlîye gidip, Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin sohbetinde, müceddidiyye yolunda kemâle erdi. Dehlîye yolculuğu sırasında hastalandı. Rüyâsında Resûlullahı "sallallahü aleyhi ve sellem" gördü. Şifâ için salavât ta'lîm buyurdu. Bunu okuyunca sıhhatine kavuşdu. Önce Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinden feyz aldı. Sonra Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzûruna gidip, icâzet ve hilâfetle şereflendi. 16- Molla Pîr Muhammed: Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzûrunda kemâle erdi. Şaşılacak derecede istiğrâk hâlinde idi. Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerinin kabrini ziyârete gider, bütün geceyi orada geçirir, yağmur da yağsa aldırmazdı. Keşmir havâlisinde çok meşhûrdu. 17- Molla Gül Muhammed "aleyhirrahme": Gazneyndendir. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin sohbetlerinde kemâle erip, hilâfetle şereflendi. İnsanları irşâd ile meşgûl olup, birkaç zâta icâzet verdi. Hacca gitdi ve orada vefât etti. 18- Mevlevî Muhammed Cân Heratî "aleyhirrahme": Abdullah-i Dehlevî hazretlerinden feyz alıp, hilâfetle şereflendi. Çok kerâmetleri nakl edilmişdir. Kandehârda binlerce kimseyi irşâd etti. 19- Mevlânâ Muhammed Azîm "aleyhirrahme": Şaşılacak derecede yüksek ahlâk sâhibi idi. Güzel ahlâk sanki onun tîneti idi. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinden icâzet almakla şereflendi. Hocasının vefâtından sonra Haremeyn-i şerîfeyne gitdikten sonra, vefât etti. 20- Mevlevî Nûr Muhammed "aleyhirrahme": Çok riyâzet çekdi. Abdullah-i Dehlevî hazretlerine bî'at edip, murâkabelerle meşgûl oldu. İcâzetle şereflendi. Abdullah-i Dehlevî hazretleri buyurdu ki: Müntesîblerimden dört kimse iftihâr vesîlesidir. Mevlevî Şîr Muhammed, Mevlevî Muhammed Cân, Mevlevî Azîm ve Mevlevî Nûr Muhammed. Bu dört zât, aşk şerâbını hem içenlerden, hem de sunanlardan, ya'nî içirenlerdendir. Hepsi de derin âlim idi. 21- Mirzâ Murâd Beğ "aleyhirrahme": Zühddeki kemâli sebebiyle Abdullah-i Dehlevî hazretleri ona, zamânın Cüneyd-i Bağdâdî'sidir, buyurdu. İcâzetle şereflendi. Nisbeti çok kuvvetli idi. İnsanlar onun sohbetlerinde yüksek derecelere kavuşdular. Hocası hayâtta iken vefât etti. Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerinin ayak ucuna defn edildi. Ona âfiyetler olsun! 22- Muhammed Münevver İmâm-ı Mescid-i Ekberâbâdî: Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin halîfelerindendir. Kuvvetli nisbet sâhibi idi. Çok feyz vermiştir. 23- Meyân Muhammed Asgâr Sâhib: Kuvvetli nisbet sâhibi idi. Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin emri ile babamın (Ebû Sa'îd Fârûkî hazretlerinin) huzûruna devâm etti. Babam ona inâyetde bulundu. Dergâhın idâresi ile o alâkadar olurdu. İnsanlar onun teveccühleriyle çok şeylere kavuşdular. İlk hac seferinden sonra ikinci def'a babamla birlikde hacca gitdiler. Dehlîye döndükden sonra, hicrî 1255 senesinde vefât etti. Dergâha defn edildi. 24- Mîr Nakş Alî: Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzûrunda kemâle erip, Luknova gitti. 25- Meyân Ahmed Yâr "aleyhirrahme": Tüccâr idi. Müceddidiyye nisbetini Abdullah-i Dehlevî hazretlerinden aldı. Bu zâtın kabri de dergâhdadır. 26- Meyân Kamerüddîn: Kâdiriyye yolunda yetişmiş bir zât idi. Peşâverden Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin huzûruna gelip, sohbetlerinde Müceddidiyye yolunda kemâle erip, icâzetle şereflenerek, memleketine döndü. 27- Muhammed Şîr Hân: Afgâneden gelip, nisbete kavuşdukdan sonra memleketine döndü. 28- Şeyh Halîlürrahmân "aleyhirrahme": Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin husûsî hizmetlerinde bulunan bir talebesi idi. Kuvvetli nisbet sâhibi olup, hocasının husûsî inâyetlerine mazhar oldu. Hocasının huzûrunda zikr halkasında bulunduğu bir sırada, bir şahs zehrli ok ile vurdu. Hocasının ayakları yanına düşüp, o ânda şehîd oldu. Bu hâdise Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin vefâtından önce, son hastalığı sırasında vukû' buldu. Kabri, Mazhâr-i Cân-ı Cânân hazretlerinin ayak ucundadır. Allahu âlem. |
||