İçindekiler

MÜZEKKİ'N NÜFUS

[Nefisleri Temizleyen]

(Düzenleyen: Dr. Necati Aksu)


22- İBRAHİM BİN ETHEM’İN HİKAYESİ


Sultan İbrahim bin Edhem, Belh şehrinin padişahı idi. Kırk veziri vardı. Günde 4000 koyun boğazlanır ve sarayı halkına yemek hazırlanırdı. Bir söz ile aklı başına geldi, tövbe etti ve bu fâni padişahlığı terk ederek bâki mülkte sultan oldu.

Onun tövbesinin sebebi şudur: Bir gün, evinden dışarı çıkmış, divanda oturuyordu. Bir arap, bir deve katarını çekerek saray kapısından içeri girdi. Hiç kimse, onu önleyemediler. Kapıcılar ve çavuşlar ve sair halk, ne kadar uğraştılarsa da onu dışarı çıkaramadılar. Sultan, bu hali görünce kendisi kalktı ve devecinin karşısına dikilerek:

– Ey kişi! dedi, nereden gelip nereye gidiyorsun?

– Bir deveciyim, bu kervansaraya konmaya geldim.

– Ne acep söylersin? Burası kervansaray değil, padişah sarayıdır.

– Pekâlâ, şimdi bu saray senin midir?

– Benim mülkündür.

– Senden evvel kimindi?

–Babamındı.

– Ondan evvel kimindi?

– Dedemindi.

– Peki, şimdi onlar nerede?

– Onlar öldüler, gittiler. Şimdi, bu saray benimdir.

– Yâ İbrahim! Ben, sana demedim mi? Bu saray değil, kervansaray imiş. Onlar konmuş ve göçmüş, sen de göç ben konayım.

İbrahim Edhem hazretleri, hikmeti hemen anlayıp bir gün, kendisinin de ölüp toprak olacağını bildi; kendisinin de padişahlığının da fâni olduğunu anladı. Bir kere ah eyledi ve padişahlığı hemen terk etti. O tacı, tahtı, sultanlığı, rahatı, refahı ve saadeti döktü gitti ve yokluğu kabul etti. Bir eski aba giydi, vardı Mekke-i Mükerreme'de mücavir oldu.

Ey hakikatli Nefs gözünü aç, gücün yetiyorsa dervişliği talep et.

İbrahim Edhem kuddise sirruhu, sırtında odun taşıp pazarda satardı. Taşıdığı yükünü yarım paraya satar, yarısını kendi nefsine harcar, diğer yarısını da Mekke-i mükerremedeki mücavirlere sadaka eylerdi. Yedi yıl bu yolda nefsiyle mücahede etti.

Yatsı abdestiyle, her gece sabah namazını kılardı.

Adam olan işte böyle olur. Derhal bir okla düşer ama, senin bilmem ki halin nedir? Bunca oklar, yalnız oklar da değil, bunca kılıçlar, mızraklar sana vurur, yine de hiç tesir etmez.

Aziz: Bazı kişiler görürsün ki, kendi mallarından sadaka vermek şöyle dursun, halktan gelen sadaka-i müslimine dâhi kıyamazlar: (Bizim hakkımızdır!) der, alırlar bir yana koyarak biriktirirler. O para ile güzel cariyeler alırlar, kızlarına altınlar, inciler ve birçok kıymetli eşya alırlar, sözün kısası nefsanî zevklerle meşgul olurlar.   (5- 10 Kölem ve Cariyem oldu. Akçem ve altınım birkaç bini buldu. Bunlar, bana ölünceye kadar yeter. Varın şunu da bir fakire verin.) demezler, ölünceye kadar mal ve toplarlar ama yine de: (Biz, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabının yolları üzerindeyiz. Biz âlimlerdeniz. Biz şeyhlerdeniz.) derler.

Resûl-u zişân aleyhi salâvatullah-ü-Mennân efendimiz böyle mi yaptı? Ashabı kiram böyle mi yaptı? Ashabı kiramdan birisine bir baş şeker hediye ettiler, almadı ve; 

– "Falan kardeş benden müstahaktır" dedi.

Ona götürdüler, o da almadı ve bir başkasına gönderdi. Böylece yedi kişi hep birbirlerine gönderdiler. Nihayet, o şeker ilk defa hediye edilen ashabın evine geldi.

Bunun üzerine, Allahu Teâlâ Cebrail aleyhisselâm vasıtası ile bu âyet-i kerimeyi gönderdi:

“Kendilerinin muhtaç oldukları şeyi dahi, onlara cömertlikle ikram ederler.”  Haşr sûresi: 9