39- İHLÂS İLE LÂ İLÂHE İLLALLAH DENİLDİĞİNDE GÜNAHLARININ BAĞIŞLANMASI:
Fahr-i kâinat aleyhi
ekmel-üt-tahiyyat efendimiz buyururlar:
– Allâh kıyamet günü mizanın önünde
ümmetimden birini seçip bütün mahlukatın önüne çıkarır. Bu kişinin önüne
amellerinin kayıtlı bulunduğu doksan dokuz defter açılır. Her defterin
büyüklük ve uzunluğu gözün alabildiği kadardır. Fakat, hiç birisinde bu
kulun salih bir ameli görülmez. Bütün beratları günahlarla dopdoludur. Bu
kişi, utanarak başını önüne eğer ve âciz bir şekilde öylece kalır.
Allâh Ey kulum! Bu defterlerde yazılı olan herhangi bir şeyi inkâr ediyor
musun, sana bir haksızlık yapılmış mı diye sorar.
– Kişi titreyerek, hâşâ Yâ Rabbi, sen kuluna zulmetmezsin der.
–Hâk Teâlâ Benim kullarıma zulümüm yoktur. Senin benim katımda hüsn-ü
itikadın vardır diye bir berat daha olacak der.
Derhal, O berat bulunur ve kulun eline
sunulur. O beratta da LA ÎLÂHE
İLLALLAH yazılıdır.
Hak Teâlâ, ferman buyurur:
– Ey kulum! O günah beratlarını bir yana
bırak, var şimdi bu beratı koysunlar.
O kişi, inleyerek teraziye gider, Hak
Teâlâ’nın buyurduğu gibi bu berat da tartılır ve üzerinde LA ÎLÂHE İLLALLAH
yazılı bulunan bu berat, diğer tüm günah beratlarından ağır gelir. Zira, o
kul bir kere ihlâs ile LA ÎLÂHE İLLALLAH demiştir.
Şimdi, ihlâs ile Lâ ilâhe illallah demek ne
vakit olur, onu da aşağıda zikrullah bahsinde inşa’allahu Teâlâ beyan
edeceğiz ki, kitabımızda eksik kalmasın.
Konumuza devam edelim. Hak Teâlâ irade
buyurur.
– Ey kulum! Bir kere ihlâs ile LA İLÂHE
İLLALLAH demen sebebiyle, bütün günahlarını affettim. Yürü cennetime, ye,
iç, rahat et.
Gelin zikredelim ol Zül-Celal’i,
Ki, gönülden süren oldur melali;
Veli zikrin haramından sakın kim,
Sefa vere sana anın helâli.
GÜNAHLARI AĞIR GELENLER
O
kişiler ki, günah beratları ağır gelir, onun varıp duracağı yer HÂVİYE 'dir.
Hâviye denilen mekân, öyle bir yerdir ki, onun derinliği dille tasvir
edilemez. Yetmiş bin yılda ancak onun dibine inilebilir.
Yukarıda da bir nebze belirttiğimiz gibi,
kıyamet günü çok korkulu ve heybetli bir gündür. Onun korku ve heybetinden
biraz daha bahsedelim ki, emmâre nefisler duysun ve insafa gelsinler.
Kıyamet günü, âsileri tutmaya gelen
zebanilerin gözleri kör ve kulakları sağır olur. Feryadını işitmezler ki,
haline merhamet etsin ve seni esirgesinler. Demek oluyor ki, o gün için çok
korkmak ve çok tedarik görmek gerektir.
Herkesin amelleri terazide tartıldıktan
sonra:
– Varın şimdi sırata, denilir.
SIRAT VE CEHENNEM
Sırat
da büyük bir geçittir. Bazı rivayetlere göre, sırat köprüsü bir meleğin
kanadının tüyü olup, cehennemin üzerine gerilmiştir. Aşağısında, tabaka
tabaka cehennemin katları bulunur. Sıratın uzunluğu, üç bin yıllık yoldur.
Bin yıllık yolu yokuştur, bin yıllık yol ortasıdır ve bin yıllık yol da
iniştir. Ne zaman ki, mü'minler ve Allahu Teâlâ’nın has kulları gelince, o
melek kanadının tüyünün yassı tarafını döndürür, suçlular ve cehennemlikler
gelince kanadını dikine tutar.
Resûl-ü
zişân aleyhi salâvatullah-il-Mennân efendimiz:
“Ümmetim, sıratı
geçerken birçoğu yağmur gibi cehenneme dökülür, buyurmuşlardır.”
Asiler için olan cehennemin vasfı, söylenmek istense de asla söylenilemez.
Bu sebeple, insanlar, cinler, avam ve havas cehennemin heybetinden hep
korkar. Zira, Hak Teâlâ azze ve celle buyurur:
“Ahdim olsun, cehennemi cin ve
insanların âsileri ile dolduracağım.”
Hûd sûresi: 119
Aleyhissalâtü vesselam efendimiz de:
“Dünyadaki ateş,
cehennem ateşinin sıcaklığının yetmiş parçasından bir parçadır,
buyurmuşlardır.”
Bundan dolayıdır ki, aşk ateşine yanan âşıkları, Hak Teâlâ hazretleri
cehennem ateşine yakmaz.
Fahri
âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurur ki:
–
Cebrail aleyhisselâma sordum. (Ey kardeşim Cebrail! Bana cehennem ateşinden
haber ver) dedim. Cebrail aleyhisselâm: (Yâ Muhammed! dedi. Cehennem ateşi,
bu dünya ateşi gibi kırmızı değildir. Cehennemin ateşi karadır. Cehennem de
karanlıktır. Hak Teâlâ, buyruğunu tutmayan, nefs i emmâresine uyan ve âsi
olanlar için cehennemi yarattı. Onu, bin yıl kızdırdılar, kıpkızıl oldu.
Yine buyurdu, bin yıl daha kızdırdılar, beyaz oldu. Cebbâr-ı âlem yine
buyurdu, cehennemi bin yıl daha yaktılar, kapkara oldu. Şimdi, çok sıcak ve
kapkaranlıktır. Yâ Muhammed! Eğer, cehennemin ateşinden bir iğnenin
deliğinden geçecek kadarı dünyaya salı verilse, yeryüzünde hiçbir şey
kalmazdı, hepsi yanar kül olurdu. Eğer, cehennem elbiselerinden bir tanesi,
yer ile gök arasında asılmış olsaydı, onun kötü kokusundan yeryüzünde canlı
kimse kalmazdı. Eğer, cehennem ehlinin cehennemde yedikleri zakkumdan bir
zerre kadarı yeryüzüne düşseydi, bütün dünya halkı yüzü koyun yere düşer ve
artık ayağa kalkamaz, hepsi korkularından bulundukları yerlerde can
verirlerdi. Eğer, cehennem ehlinin boyunlarına takılan zincirlerin bir
halkası dünyaya düşseydi, yedi kat yeri geçer ve yine cehennemde karar
ederdi. Cehennem zebanilerinden birisi dünyaya çıkıp yürüseydi, dünya halkı
korkularından hemen ölürlerdi.)
Cebrail aleyhisselâm bunları anlatınca, Aleyhissalâtü vesselam efendimiz
mübarek gözlerinden yaşlar akıtarak ağlamaya başladılar ve:
–
Yeter, yâ Cebrail yeter! buyurdular ve kendilerini tutamayarak:
–
Ümmetim, Ümmetim, diye üzüntülerini açıkladılar. Efendimizin bu hali
karşısında Cebrail aleyhisselâm da ağlamaya başladı.
Resûl
aleyhisselâm, Cebrail'e dönerek buyurdu:
– Yâ
Cebrail! Sen, neye ağlıyorsun? Senin, Hak Teâlâ hazretlerinin katında önemli
bir makamın vardır.
Cebrail aleyhisselâm cevap verdi:
– Yâ
Resûlallah! dedi. Ben, korkudan bir türlü emin olamıyorum. Hârut, Mârut ve
İblis müptelâ oldukları gibi, ben de müptelâ olurum diye korkuyorum.
Ey
gafil:
Cebrail bu azametle korkup ağlayınca ve o iki cihanın fahri de böyle korkup
ağlayınca, biz günahkârlar nasıl ağlamayız? Niçin, bunca bin yıl yanan
ateşten korkmayız?
Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin
buyurdukları şu Hadis-i şerifi, daima hatırımıza getirmeliyiz:
“Cehennem, bin yıl kızdırıldı kıpkırmızı oldu. Bin yıl daha kızdırıldı
bembeyaz oldu. Bin yıl daha kızdırıldı kapkara oldu. Şimdi, kapkara ve
karanlıktır.”
Şimdi, biraz da kıyametin başlangıcından haber vereyim:
Ne zaman ki, İsrafil aleyhisselâm sûru üfürür, yeryüzünde her ne kadar diri
varsa hepsi helâk olduktan başka, vaktiyle Ad kavmini mahvı perişan eden
yele Hak Teâlâ irade buyurur. O yel, bir iğne deliğinden geçecek kadar çıkar
ve dünya yüzüne doğru esmeye başlar. Dağları, taşları hep toz eder. Türlü
türlü, renk renk, yeşil, kırmızı, ak, sarı, mavi ve kara renkli topraklar,
gökyüzünde birbirine karışır. Sonra, o tozlar yine yatışır ve doğu ile batı
arasını doldurur. Nihayet, Hak Teâlâ dünyaya buyurur:
– Ey dünya! Hani, ziynetinle sevinenler? Nerede sana gönül verenler? Hani,
onlar ki ortak koşar ve başkalarına taparlardı? Hani, o zalim beyler ki
yeryüzünde fesatlar çıkarır, haksız yere kan döker, gözlerden yaşlar
akıtırlardı?
Bu sorulara hiç cevap gelmez. Hak Teâlâ buyurur:
“Evvel benim. Âhir de benim, vâhid-ül-kahhar yine benim. Bu mülk
benimdir.”
Sonra, Sakar adındaki cehennemden Allahın emriyle bir kıvılcım çıkar ve yedi
denizde bir damla su bırakmaz. Yeryüzünü kömür gibi yakar, gökleri
zeytinyağı gibi eritir ve daha ne varsa hepsini yakmağa kast eylediği sırada
Hak Teâlâ onu durdurur:
– Fazlasını yapma ama âsi kullarım var ya, onlara ne yapılacağını sen ne
bilirsin?
Düşün, cehennemin bir kıvılcımından bu kadar işler meydana gelirse, var
kıyas et ona girenin Hali nice olur?
Şimdi kardeş:
Bildirdiğim bu vasıflar, bu kadar değildir. Bütün bu anlattıklarımla sana
cehennemin, haşrın, kabir azabının ve ölümün bir zerresini bile
söyleyebilmiş değilim. Çünkü hem söz uzar hem de kitap uzun olur, maksattan
da uzaklaşılır. Bunun için, hepsinden biraz bahsettim. Bu anlattıklarımdan
kıyas et ki, kıyamet günü ne gündür. Kıyamet, Hak Teâlâ’nın adalet günüdür
ve Allahu Teâlâ’nın;
“Bugün (Ceza ve mükâfatta) asla haksızlık yoktur. Şüphesiz ki, Allahu
Teâlâ tez hesap görücüdür.” Mü’minûn
Sûresi: 17
Dediği gündür. O gün Bütün mahlûkatın, mukarreblerin ve peygamberlerin,
kendilerinden ümit kesecekleri gündür. İllâ, Hz. Muhammed Mustafa sallallahu
Teâlâ aleyhi ve sellem efendimizin, herkese şefaat makamında olacağı gündür.
O gün İbrahim peygamber aleyhisselâma, Hak sübhanehu ve Teâlâ sual edip
buyurur ki:
– Yâ İbrahim! Senin belinden zürriyet geldi mi? İbrahim aleyhisselâm cevap
verdi:
– Evet yâ Rab!
– Zürriyetinin adı nedir?
- İbrahim aleyhisselâm, zürriyetinin adını hatırlayabilmek için çok çalışır
başını önüne eğip, düşünür düşünür bulamaz. İşte, kıyamet böyle bir heybetli
gündür:
“Ki, o gün cehennem de getirilmiştir.” Fecr
sûresi: 23
Âyet-i kerimesi nâzil olduğu zaman, öyle rivayet ederler ki, Hazret-i
Resulün mübarek renkleri değişti ve sarardı.
Şimdi ey aziz:
– Allâhı bilen Allah’tan korkar. Allâhı bilmeyen Allah’tan korkmaz.
Ashab-ı kiram, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin mübarek renginin
değiştiğini görünce telâşa düştüler. Vardılar, Hz. Ali radıyallahu anh
efendimize haber verdiler. Huzura geldi ve sordu;
– Yâ Resûlallah! Acaba ne oldu ki, mübarek renginiz değişmiş?
Resûl aleyhisselâm, bu âyeti okudular: (Ki, o gün cehennem de
getirilmiştir.) Hz. Ali kerremallahu vechehu tekrar sordu:
– Yâ Resûlallah! Cehennemi nasıl getirirler?
Efendimiz buyurdu:
– Yetmiş bin melek ve zebaniler tutup getirirlerken, eğer ellerinden
bırakıverseler, bütün mahşer halkını yakar ve hiç kimse kurtulmaz. Hem, hiç
kimse ona gözünü doğrultup bakamaz, o kadar heybetlidir.
Kâ'ab-ül-ahbâr der ki:
– Cehennemi getirirlerken, yakına geldiği sırada meleklerin ellerinden
kurtularak bütün mahşer halkını kuşatır. Bu hali gören nebiler ve sıddıklar,
yüzleri üstüne düşerek, başka bir şey dilemezler, illâ nefislerini dilerler.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, Hz. Ömer-ül-Faruk
radıyallahu anh'a buyurdular ki:
– Yâ İbn-i Hattâb! öyle kıyas eyle ki, eğer yetmiş nebinin ameli kadar
amelin olsa, o günde kurtuluş bulmazsın.
Cehennemi getirirken ellerinden bırakıverirler ve bütün mahşer halkını
tamamıyla kuşatır, çevrelerini kaplayarak sırat köprüsünden başka hiçbir yol
kalmaz. Hiç kimse, gidip cehennemi tutmaya cesaret edemez. Yalnız, Hz.
Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, ileriye doğru yürür
ve cehennemi zincirinden tutarak:
– Dön yâ cehennem! Buyurur. Senin ehlin nasıl olsa sana gelecektir.
Cehennem cevap verir:
– Bırak beni yâ Resûlallah! Der. Hak Teâlâ, seni bana haram kılmıştır. Yâ
Muhammed! Sen sâdık-ül-vâ'd-ül-eminsin ki, âlemlerin Rabbi sana Habibim diye
buyurmuştur. Bırak beni, âsilere azap edeyim.
Bu sırada, arş-ı âlâdan bir nida gelir:
– Yâ cehennem! Habibim ne derse sözünü dinle.
Cehennem, bu emr-i ilâhi üzerine derhal arşın kuzeyine çekilip bekler.
Aziz:
O gün, Hak Teâlâ halkın seçilmesini irade buyurur. Kâfir ile mümin, şirk
ehli ve ihlâs ehlini birbirinden seçip ayırmalarını emreder. O gün, herkesin
suçları meydana çıkar:
(Mahşerde o gün nida olunur:) «Ey mücrimler! Bugün onlardan ayrılın.» Yâ-Sin
sûresi: 59
Bu emr-i sübhanî üzerine, ihlâs Hak Teâlâ hazretlerine secde eder. Allahu
azim-üş şân irade buyurur:
– Yâ ihlâs! Ehlini al ve cennete var.
Hak celle ve âlâ, şirke de ferman buyurur:
– Sen de ehlini al ve cehenneme var.
Zebaniler, derhal müşrikleri toplarlar ve şirk ehlini cehenneme gönderirler.
Şeytan ve kâfirleri zincirlere vururlar. Kâfirlerin yüzleri kapkara ve
gözleri kör olur. Kâfirlerin ne acıklı durumda bulunduklarını belirtmek için
bir misal verelim: Eğer, yer ile gök arası altınla dolsa ve bu altınlar bir
kâfirin eline geçse, bir an olsun bu işkenceden kurtulabilmek için kâfir
hepsini feda ederdi.