İçindekiler

MÜZEKKİ'N NÜFUS

[Nefisleri Temizleyen]

(Düzenleyen: Dr. Necati Aksu)


39- İHLÂS İLE LÂ İLÂHE İLLALLAH DENİLDİĞİNDE GÜNAHLARININ BAĞIŞLANMASI:


Fahr-i kâinat aleyhi ekmel-üt-tahiyyat efendimiz buyururlar:

– Allâh kıyamet günü mizanın önünde ümmetimden birini seçip bütün mahlukatın önüne çıkarır. Bu kişinin önüne amellerinin kayıtlı bulunduğu doksan dokuz defter açılır. Her defterin büyüklük ve uzunluğu gözün alabildiği kadardır. Fakat, hiç birisinde bu kulun salih bir ameli görülmez. Bütün beratları günahlarla dopdoludur. Bu kişi, utanarak başını önüne eğer ve âciz bir şekilde öylece kalır.

Allâh Ey kulum! Bu defterlerde yazılı olan herhangi bir şeyi inkâr ediyor musun, sana bir haksızlık yapılmış mı diye sorar.

– Kişi titreyerek, hâşâ Yâ Rabbi, sen kuluna zulmetmezsin der.

–Hâk Teâlâ Benim kullarıma zulümüm yoktur. Senin benim katımda hüsn-ü itikadın vardır diye bir berat daha olacak der.

Derhal, O berat bulunur ve kulun eline sunulur. O beratta da LA ÎLÂHE İLLALLAH yazılıdır. Hak Teâlâ, ferman buyurur:

– Ey kulum! O günah beratlarını bir yana bırak, var şimdi bu beratı koysunlar.

O kişi, inleyerek teraziye gider, Hak Teâlâ’nın buyurduğu gibi bu berat da tartılır ve üzerinde LA ÎLÂHE İLLALLAH yazılı bulunan bu berat, diğer tüm günah beratlarından ağır gelir. Zira, o kul bir kere ihlâs ile LA ÎLÂHE İLLALLAH demiştir.

Şimdi, ihlâs ile Lâ ilâhe illallah demek ne vakit olur, onu da aşağıda zikrullah bahsinde inşa’allahu Teâlâ beyan edeceğiz ki, kitabımızda eksik kalmasın.

Konumuza devam edelim. Hak Teâlâ irade buyurur.

– Ey kulum! Bir kere ihlâs ile LA İLÂHE İLLALLAH demen sebebiyle, bütün günahlarını affettim. Yürü cennetime, ye, iç, rahat et.

Gelin zikredelim ol Zül-Celal’i,

Ki, gönülden süren oldur melali;

Veli zikrin haramından sakın kim,

Sefa vere sana anın helâli.

GÜNAHLARI AĞIR GELENLER


 O kişiler ki, günah beratları ağır gelir, onun varıp duracağı yer HÂVİYE 'dir. Hâviye denilen mekân, öyle bir yerdir ki, onun derinliği dille tasvir edilemez. Yetmiş bin yılda ancak onun dibine inilebilir.

Yukarıda da bir nebze belirttiğimiz gibi, kıyamet günü çok korkulu ve heybetli bir gündür. Onun korku ve heybetinden biraz daha bahsedelim ki, emmâre nefisler duysun ve insafa gelsinler.

Kıyamet günü, âsileri tutmaya gelen zebanilerin gözleri kör ve kulakları sağır olur. Feryadını işitmezler ki, haline merhamet etsin ve seni esirgesinler. Demek oluyor ki, o gün için çok korkmak ve çok tedarik görmek gerektir.

Herkesin amelleri terazide tartıldıktan sonra:

– Varın şimdi sırata, denilir.

SIRAT VE CEHENNEM


 Sırat da büyük bir geçittir. Bazı rivayetlere göre, sırat köprüsü bir meleğin kanadının tüyü olup, cehennemin üzerine gerilmiştir. Aşağısında, tabaka tabaka cehennemin katları bulunur. Sıratın uzunluğu, üç bin yıllık yoldur. Bin yıllık yolu yokuştur, bin yıllık yol ortasıdır ve bin yıllık yol da iniştir. Ne zaman ki, mü'minler ve Allahu Teâlâ’nın has kulları gelince, o melek kanadının tüyünün yassı tarafını döndürür, suçlular ve cehennemlikler gelince kanadını dikine tutar.

Resûl-ü zişân aleyhi salâvatullah-il-Mennân efendimiz:

“Ümmetim, sıratı geçerken birçoğu yağmur gibi cehenneme dökülür, buyurmuşlardır.”

Asiler için olan cehennemin vasfı, söylenmek istense de asla söylenilemez. Bu sebeple, insanlar, cinler, avam ve havas cehennemin heybetinden hep korkar.  Zira, Hak Teâlâ azze ve celle buyurur:

“Ahdim olsun, cehennemi cin ve insanların âsileri ile dolduracağım.” Hûd sûresi: 119

Aleyhissalâtü vesselam efendimiz de:

“Dünyadaki ateş, cehennem ateşinin sıcaklığının yetmiş parçasından bir parçadır, buyurmuşlardır.”

Bundan dolayıdır ki, aşk ateşine yanan âşıkları, Hak Teâlâ hazretleri cehennem ateşine yakmaz.

Fahri âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurur ki:

– Cebrail aleyhisselâma sordum. (Ey kardeşim Cebrail! Bana cehennem ateşinden haber ver) dedim. Cebrail aleyhisselâm: (Yâ Muhammed! dedi. Cehennem ateşi, bu dünya ateşi gibi kırmızı değildir. Cehennemin ateşi karadır. Cehennem de karanlıktır. Hak Teâlâ, buyruğunu tutmayan, nefs i emmâresine uyan ve âsi olanlar için cehennemi yarattı. Onu, bin yıl kızdırdılar, kıpkızıl oldu. Yine buyurdu, bin yıl daha kızdırdılar, beyaz oldu. Cebbâr-ı âlem yine buyurdu, cehennemi bin yıl daha yaktılar, kapkara oldu. Şimdi, çok sıcak ve kapkaranlıktır. Yâ Muhammed! Eğer, cehennemin ateşinden bir iğnenin deliğinden geçecek kadarı dünyaya salı verilse, yeryüzünde hiçbir şey kalmazdı, hepsi yanar kül olurdu. Eğer, cehennem elbiselerinden bir tanesi, yer ile gök arasında asılmış olsaydı, onun kötü kokusundan yeryüzünde canlı kimse kalmazdı. Eğer, cehennem ehlinin cehennemde yedikleri zakkumdan bir zerre kadarı yeryüzüne düşseydi, bütün dünya halkı yüzü koyun yere düşer ve artık ayağa kalkamaz, hepsi korkularından bulundukları yerlerde can verirlerdi. Eğer, cehennem ehlinin boyunlarına takılan zincirlerin bir halkası dünyaya düşseydi, yedi kat yeri geçer ve yine cehennemde karar ederdi. Cehennem zebanilerinden birisi dünyaya çıkıp yürüseydi, dünya halkı korkularından hemen ölürlerdi.)

Cebrail aleyhisselâm bunları anlatınca, Aleyhissalâtü vesselam efendimiz mübarek gözlerinden yaşlar akıtarak ağlamaya başladılar ve:

– Yeter, yâ Cebrail yeter! buyurdular ve kendilerini tutamayarak:

– Ümmetim, Ümmetim, diye üzüntülerini açıkladılar. Efendimizin bu hali karşısında Cebrail aleyhisselâm da ağlamaya başladı.

Resûl aleyhisselâm, Cebrail'e dönerek buyurdu:

– Yâ Cebrail! Sen, neye ağlıyorsun? Senin, Hak Teâlâ hazretlerinin katında önemli bir makamın vardır.

Cebrail aleyhisselâm cevap verdi:

– Yâ Resûlallah! dedi. Ben, korkudan bir türlü emin olamıyorum. Hârut, Mârut ve İblis müptelâ oldukları gibi, ben de müptelâ olurum diye korkuyorum.

Ey gafil:

Cebrail bu azametle korkup ağlayınca ve o iki cihanın fahri de böyle korkup ağlayınca, biz günahkârlar nasıl ağlamayız? Niçin, bunca bin yıl yanan ateşten korkmayız?

Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin buyurdukları şu Hadis-i şerifi, daima hatırımıza getirmeliyiz: 

“Cehennem, bin yıl kızdırıldı kıpkırmızı oldu. Bin yıl daha kızdırıldı bembeyaz oldu. Bin yıl daha kızdırıldı kapkara oldu. Şimdi, kapkara ve karanlıktır.”

Şimdi, biraz da kıyametin başlangıcından haber vereyim:

 Ne zaman ki, İsrafil aleyhisselâm sûru üfürür, yeryüzünde her ne kadar diri varsa hepsi helâk olduktan başka, vaktiyle Ad kavmini mahvı perişan eden yele Hak Teâlâ irade buyurur. O yel, bir iğne deliğinden geçecek kadar çıkar ve dünya yüzüne doğru esmeye başlar. Dağları, taşları hep toz eder. Türlü türlü, renk renk, yeşil, kırmızı, ak, sarı, mavi ve kara renkli topraklar, gökyüzünde birbirine karışır. Sonra, o tozlar yine yatışır ve doğu ile batı arasını doldurur. Nihayet, Hak Teâlâ dünyaya buyurur:

– Ey dünya! Hani, ziynetinle sevinenler? Nerede sana gönül verenler? Hani, onlar ki ortak koşar ve başkalarına taparlardı? Hani, o zalim beyler ki yeryüzünde fesatlar çıkarır, haksız yere kan döker, gözlerden yaşlar akıtırlardı?

Bu sorulara hiç cevap gelmez. Hak Teâlâ buyurur:

“Evvel benim. Âhir de benim, vâhid-ül-kahhar yine benim. Bu mülk benimdir.”

Sonra, Sakar adındaki cehennemden Allahın emriyle bir kıvılcım çıkar ve yedi denizde bir damla su bırakmaz. Yeryüzünü kömür gibi yakar, gökleri zeytinyağı gibi eritir ve daha ne varsa hepsini yakmağa kast eylediği sırada Hak Teâlâ onu durdurur:

– Fazlasını yapma ama âsi kullarım var ya, onlara ne yapılacağını sen ne bilirsin?

Düşün, cehennemin bir kıvılcımından bu kadar işler meydana gelirse, var kıyas et ona girenin Hali nice olur?

Şimdi kardeş:

Bildirdiğim bu vasıflar, bu kadar değildir. Bütün bu anlattıklarımla sana cehennemin, haşrın, kabir azabının ve ölümün bir zerresini bile söyleyebilmiş değilim. Çünkü hem söz uzar hem de kitap uzun olur, maksattan da uzaklaşılır. Bunun için, hepsinden biraz bahsettim. Bu anlattıklarımdan kıyas et ki, kıyamet günü ne gündür. Kıyamet, Hak Teâlâ’nın adalet günüdür ve Allahu Teâlâ’nın;

“Bugün (Ceza ve mükâfatta) asla haksızlık yoktur. Şüphesiz ki, Allahu Teâlâ tez hesap görücüdür.”  Mü’minûn Sûresi: 17

Dediği gündür. O gün Bütün mahlûkatın, mukarreblerin ve peygamberlerin, kendilerinden ümit kesecekleri gündür. İllâ, Hz. Muhammed Mustafa sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem efendimizin, herkese şefaat makamında olacağı gündür.

O gün İbrahim peygamber aleyhisselâma, Hak sübhanehu ve Teâlâ sual edip buyurur ki:

– Yâ İbrahim! Senin belinden zürriyet geldi mi? İbrahim aleyhisselâm cevap verdi:

– Evet yâ Rab!

– Zürriyetinin adı nedir?

- İbrahim aleyhisselâm, zürriyetinin adını hatırlayabilmek için çok çalışır başını önüne eğip, düşünür düşünür bulamaz. İşte, kıyamet böyle bir heybetli gündür:

“Ki, o gün cehennem de getirilmiştir.” Fecr sûresi: 23

Âyet-i kerimesi nâzil olduğu zaman, öyle rivayet ederler ki, Hazret-i Resulün mübarek renkleri değişti ve sarardı.

Şimdi ey aziz:

– Allâhı bilen Allah’tan korkar.  Allâhı bilmeyen Allah’tan korkmaz. Ashab-ı kiram, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin mübarek renginin değiştiğini görünce telâşa düştüler. Vardılar, Hz. Ali radıyallahu anh efendimize haber verdiler. Huzura geldi ve sordu;

– Yâ Resûlallah! Acaba ne oldu ki, mübarek renginiz değişmiş?

Resûl aleyhisselâm, bu âyeti okudular: (Ki, o gün cehennem de getirilmiştir.) Hz. Ali kerremallahu vechehu tekrar sordu:

– Yâ Resûlallah! Cehennemi nasıl getirirler?

Efendimiz buyurdu:

– Yetmiş bin melek ve zebaniler tutup getirirlerken, eğer ellerinden bırakıverseler, bütün mahşer halkını yakar ve hiç kimse kurtulmaz. Hem, hiç kimse ona gözünü doğrultup bakamaz, o kadar heybetlidir.

Kâ'ab-ül-ahbâr der ki:

– Cehennemi getirirlerken, yakına geldiği sırada meleklerin ellerinden kurtularak bütün mahşer halkını kuşatır. Bu hali gören nebiler ve sıddıklar, yüzleri üstüne düşerek, başka bir şey dilemezler, illâ nefislerini dilerler.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, Hz. Ömer-ül-Faruk radıyallahu anh'a buyurdular ki:

– Yâ İbn-i Hattâb! öyle kıyas eyle ki, eğer yetmiş nebinin ameli kadar amelin olsa, o günde kurtuluş bulmazsın.

Cehennemi getirirken ellerinden bırakıverirler ve bütün mahşer halkını tamamıyla kuşatır, çevrelerini kaplayarak sırat köprüsünden başka hiçbir yol kalmaz. Hiç kimse, gidip cehennemi tutmaya cesaret edemez. Yalnız, Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, ileriye doğru yürür ve cehennemi zincirinden tutarak:

– Dön yâ cehennem! Buyurur. Senin ehlin nasıl olsa sana gelecektir.

Cehennem cevap verir:

– Bırak beni yâ Resûlallah! Der. Hak Teâlâ, seni bana haram kılmıştır. Yâ Muhammed! Sen sâdık-ül-vâ'd-ül-eminsin ki, âlemlerin Rabbi sana Habibim diye buyurmuştur. Bırak beni, âsilere azap edeyim.

Bu sırada, arş-ı âlâdan bir nida gelir:

– Yâ cehennem! Habibim ne derse sözünü dinle.

Cehennem, bu emr-i ilâhi üzerine derhal arşın kuzeyine çekilip bekler.

Aziz:

O gün, Hak Teâlâ halkın seçilmesini irade buyurur. Kâfir ile mümin, şirk ehli ve ihlâs ehlini birbirinden seçip ayırmalarını emreder. O gün, herkesin suçları meydana çıkar:

(Mahşerde o gün nida olunur:) «Ey mücrimler! Bugün onlardan ayrılın.» Yâ-Sin sûresi: 59

Bu emr-i sübhanî üzerine, ihlâs Hak Teâlâ hazretlerine secde eder. Allahu azim-üş şân irade buyurur:

– Yâ ihlâs! Ehlini al ve cennete var.

Hak celle ve âlâ, şirke de ferman buyurur:

– Sen de ehlini al ve cehenneme var.

Zebaniler, derhal müşrikleri toplarlar ve şirk ehlini cehenneme gönderirler. Şeytan ve kâfirleri zincirlere vururlar. Kâfirlerin yüzleri kapkara ve gözleri kör olur. Kâfirlerin ne acıklı durumda bulunduklarını belirtmek için bir misal verelim: Eğer, yer ile gök arası altınla dolsa ve bu altınlar bir kâfirin eline geçse, bir an olsun bu işkenceden kurtulabilmek için kâfir hepsini feda ederdi.