İçindekiler

MÜZEKKİ'N NÜFUS

[Nefisleri Temizleyen]

(Düzenleyen: Dr. Necati Aksu)


38- KIYAMETTE ÜMMETİ MÛHAMMEDİN NEDEN ON BÖLÜK OLACAKLARI?


Bilmiş ol ki, yüzleri ayın on dördü gibi nurlu ve parlak olan, buraklara bindirilen, önlerinden ve arkalarından melekler koşuşturan, tekbir ve salâvat ile mahşer yerine getirilenler peygamberler, Hak velileri ve muhlisler dir. Yani, amellerini ihlâs ile yapanlar ve bu ihlâstan hiç ayrılmayanlardır. 

Maymun yüzüne dönmüş olarak getirilenler, dedikoducular yani bir kişiden işittiklerini, başka bir kişiye söyleyenlerdir. 

Domuz yüzüne dönmüş olarak getirilenler, haram yiyenler. 

Baş aşağı ve yüzleri yerlerde sürünerek getirilenler, parasını faize verenler, yani faiz yiyenlerdir. 

Gözleri kör olarak getirilenler, hükmünde zulmederek haksızlık edenlerdir. Haksızlık edenler, ister evlerinde bulunanlara haksızlık etmiş olsun, isterse kadı, naip veya bey olsun, madem ki hükmünde meyli haksızlıktır, o kimseler zalim muamelesi görürler. 

Kulakları sağır olarak getirilenler, yalnız kendi amellerini görüp beğenen ve kendisini iyi bir insan olarak tanıyan ve: (Benim gibi kişi nerede vardır?) diyenlerdir. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretleri: “İyi amellerde gururlanmaktan, Allahu Teâlâ’ya sığınırız.” buyurmuşlardır. 

Dillerini çiğneye çiğneye getirilenler, halka nasihat ettikleri halde kendileri tutmayanlar, sözleri işlerine uymayanlar, birine olan kin ve garezi üzerine yanlış fetva verenlerdir. 

Elleri kesik olarak getirilenler, komşularını incitenlerdir. 

Ateşten ağaçlara asılı halde getirilenler, halkı alaya alan ve herkesle eğlenenlerdir. 

Köpek leşi gibi kokarak getirilenler, nefislerine uyanlar ve nefislerinin muradını gözetenler; malının, koyununun ve sığırının zekâtını ve öşrünü vermeyenler dir. 

Katran cübbe giydirilerek getirilenler, kibirlilik edenlerdir. 

Bunlar, bu saydığımız hallerle mahşer yerine getirildikten sonra, Hak celle ve âlâ, bunların her birinin cehennemin derekelerine (çukurlarına) sürülmelerini ve orada azap ve işkence görmelerini irade buyurur ve bu emri ilâhi derhal yerine getirilir.

Şeyh Sâfi rahmetullahi aleyh hazretlerine:

Abese Sûresinde “O gün insan kardeşinden, ana ve babasından kaçar.” Buyurulmuştur.

Halk, kıyamet gününde birbirinden neden kaçar?  Diye sordular; Hazret-i Şeyh buyurdu ki:

– Onların gönülleri, dünyada iken değişmiş her biri, bir türlü canavar sıfatı ile sıfatlanmışlardır. Sağlıklarında, çalışarak bu çirkin ve kötü sıfatları gidermediler. Nihayet, mahşer yerine bu suretle getirildiler, halk bunları korkulu birer canavar suretinde gördüğü için, onlardan kaçar.

Bazı Hadis-i şeriflerde de böyle buyurulduğuna göre, bu cevap gerçeğe uymaktadır.

İmam-ı Gazali rahmetullâhi aleyh de ÎHYA-Î ULÛM'un da şöyle buyurmuştur:

– Kıyamet gününde bu halk, yirmi bölük olacak ve her biri birer canavar suretinde görünecektir. Yalnız, bir bölük ay ve güneş gibi yüzleri nurlu ve parlak olarak haşrolacaktır.

Ey biçare:

İçini ve dışını arıtmaya bak! Suretin bir türlü, siyretin bir türlü olmasın ki, kaç keredir tekrarlıyorum, için dışına döner, gizlilerin aşikâr olup rezil olursun.

Şimdi ey aziz:

Yukarıda da geçti, duydun. Beni-İsrail zamanında birçoklarının suretleri değişti. Kimi maymun, kimi domuz gibi oldular. Eğer, senin suretin şimdilik değişmediyse, gönlünün sureti değişmiştir ama senin haberin yok, ileride haberin olacak ve çaresiz olacaksın. 

HİKÂYE 

Beni-İsrail zamanında, birçoklarının suretleri sağlıkların da değişmişti. Haberlerde gelir ki, bir gün Musa peygamber aleyhisselâm bir yerden geçerken gördü ki, bir kâfir bir domuzun boynuna bir ip takmış, çekip götürüyor. Domuz, Musa aleyhisselâmı görünce yaklaşmaktan çekindi ve olduğu yerde kalakaldı. O kâfir, elindeki değnekle domuza birkaç kere vurdu ve evine götürmek istedi. Domuzun hali Musa aleyhis selâmın dikkatini çektiğinden seslendi:

– Yâ kâfir, bırakıver şu domuzu. Görelim neyler?

Kâfir, domuzu serbest bıraktı ve domuz geldi Musa aleyhisselâmın ayağına düştü ve gözlerinden yaşlar akıtarak yüzünü ayağına sürdü.

Kâfir dedi ki:

– Yâ Musa! Bilir misin bu kimdir? Bu, senin dostun idi ve sen onu çok severdin. Senin yakınlarından idi. Biraz önce, benimle konuşur ve bana nasihat ederken, birdenbire şekli değişti ve bu hale geldi. Ben de tuttum, boğazına bir ip taktım götürüp keseceğim.

Musa aleyhisselâmın yüreği yandı ve derhal ellerini açarak hakka niyaz etti ki, onun suretini yine insana döndürsün.

Hitab-ı izzet geldi:

– Yâ Musa! Onun bu suretini değiştirmeyiz. Sen bilmiyorsun ama ben biliyorum. Onun gönlü, sana doğru değildi. Senden söz öğrenir, gider halka söylerdi, onunla nefsinin isteklerini temin ederdi O, daima senin ve benim sözlerimizi nefsine âlet ederdi. Senin yanına gelip gitmesi de nefsinin muradı içindi. Bunun için kendisine hışım ettim ve onun suretini döndürdüm. Bu suretle ölsün, gitsin.

Şimdi ey aziz:

Bu kıssadan, ilmi nefislerine âlet eden âlimlere haylice korku vardır.

Ey biçare:

Senin de gönlünün yüzü dönmüştür. Zira, her işin ve her sözün, nefis muradı üzerinedir. Nefsinin muradı için: (Allahın kuluyum.) dersin. Nefsinin muradı için: (Velilere müridim ve muhibbim) dersin. Nefsinin muradı için, ya cennet ümit eder veya cehennemden korkarsın. Îhlâs ile olan amelde hiçbir karşılık ve menfaat beklenmez. Aşağıda, riyâ ile ihlâstan bahsedildiği zaman riyanın ve ihlâsın ne olduğunu anlar ve öğrenirsin.

Ey aziz:

Eğer, senin muradın da nefis için değil ve hak için ise, sen de hak yolunda nefsine hoş gelen şeylerden geçmelisin. Resûl aleyhisselâma gerçek ümmet olmak dilersen, onun sünnetlerine hakkı ile uymalısın. Bidatleri terk etmelisin. Gerçi, bid'at-i hasenedir dersin ama şunu hiç düşünmezsin ki, bidatlerin başlaması azgınlıktır. Karnın doyuncaya kadar yemek yemek bid'at değil mi? Bağırsaklarını doldurur, rahat nefes bile alamazsın. Firavun gibi giyinir, Ebû-Cehil gibi yer ve içer, Şeddâd gibi yüksek evlerde oturursun. Sert ve kibirli konuşursun. Ey acaba, senin sünnet üzere neyin vardır? insaf et, lâf sırasına gelince Bayezid-i Sâni kesilirsin ama sende fakirlerin renginden bir renk görünmez. Fakirlerin rengi, miskinliktir ve alçak gönüllülüktür, eksikliktir. Suret bağlarından geçmek, can ve dili terbiye etmek, bütün nefs isteklerini terk etmek ve bu âlemde dost hevası üzerinde yürümektir. Oysa, bunların hiçbirisi de sende yoktur. Demek ki, senin ettiğin bir kuru dâvadan ibarettir. Dâvadan ne çıkar? Manasız dâva bâtıldır. Her ne hal ise, bu söz burada bırakıp, biz yine kıyamet bahsine dönelim:

Kıyamet günü, dünyanın son günü olup çok ulu bir gündür. Kıyamet günleri, dünya yıllarının elli bin yılından daha uzundur. İşte o gün, iki cihan fahri Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin sancağı dikilecektir. Meşayihin ve bütün imân ehlinin sancakları da kalkıp, bölük bölük o sancağın dibine gelecektir. O sancağın başı kırmızı yakuttan ve kabzası ak gümüştendir. Onun üç köşesi olsa gerektir.

Birinde: “La ilahe illallah Muhammed’ün Resûlullallah”

Diğerinde: “Bismillâhirrahmânirrahim El-Hamdü lillahi Rabbil-âlemin”, yazılıdır.

Her satırın uzunluğu yüz yıl kadardır. Şeyhlerin mürit ve sevenleri bu bayrağın altında hazır bulunur.

O gün, iki cihan serveri Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu ve sellem hazretlerinin sancağının adı da LİVÂ-ÜL-HAMD' dir.

Habib-i Hûda, şefi-i rûz-i ceza Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurur ki:

– Ben, kıyamet gününün efendisiyim. Fakat, bununla övünmem. O gün, livâ-ülhamd elimde olur, bütün Nebiler ve veliler benim sancağımın altında toplanırlar. Bu sancağımın altında beş bin sancak bulunur. Her sancakta yetmiş bin melek saf durur. Her bir safta beş yüz bin melek şehsuvar olur ve hepsi tesbih ve takdis ederler. Bütün imân ehli, sancağımın altında bulunurlar.

Rivayet olunur ki; ne zaman evvel ve sonrakilerin hepsi bir yere toplanırlar, Hak Teâlâ Cebrail aleyhisselâma şöyle buyurur:

– “Yâ Cebrail! Git, cehennemi getir ki şimdi onun gelme vaktidir.”

Ey aziz:

Evet, Cebrail aleyhisselâm varır ve cehenneme seslenir:

– Yâ Cehennem! Gel, seni Cebbâr-ı âlem ister, der. Cehennem, bu daveti duyunca titremeye başlar.

– Acaba, Cebbâr-ı âlem beni neye istiyor? Yoksa, bana azap mı edecek? diye sorar. Cebrail aleyhisselâm cevap verir:

– Yâ cehennem! Hak Teâlâ, seni dünyada ihsan buyurduğu rızkı yedikleri halde başkalarına tapanları, peygamberlerine ve velilerine itaat etmeyenleri, nefsinin hevâsma uyanları azap etmek için yarattı. Bugün, hesap görülecek gündür, seni onun için ister, der.

Zebaniler, cehennemi çekmeye başlarlar. Yetmiş bin halkadan ibaret, yetmiş bin zinciri, yetmiş bin zebani tutar ve çeker. Cehennemin büyüklüğü hiçbir şekilde tasvir edilemez.

Zebaniler, cehennemi çeke dursunlar biz yine Livâ-ül-Hamd'e gelelim:

Gayet sıcaktır yalnız, Livâ-ül-Hamd' in altında toplananlar, onun gölgesinde bu korkunç sıcağı hissetmezler.

O gün, gökler parça parça olup yıkılır, güneşin ve ayın nuru kaybolur ve her ikisi de kapkara olur. Yıldızlar, etrafa dökülür, saçılırlar. Birçoklarının boyunlarında zincirler vurulmuş bulunur. O Cehennem sıcağı gayet şiddetli olup ortalığı kaplar. Yer, yeniden döşenir ve mahşer halkı onun üstüne varırlar. Daha sonra, arşın altından bir parça bulut kopar ve o bulutun içinden halkın üzerine beratlar yağdırılır, bu beratlar sahiplerine verilir. Ancak, kimine sağından ve kimisine de solundan verilir. Bazılarının beratı ak ve bazılarının beratı da karadır. Herkes, elinde beratı olduğu halde terazinin önüne gelir. Terazi de hemen kurulmuştur. Bir kefesinin büyüklüğü, bütün yerleri ve gökleri içine alacak büyüklüktedir. Terazinin tartıcısı Cebrail aleyhisselâmdır ve sahibi de Rabbi'l âlemiyn'dir. Bu terazinin varlığına muhakkak inanmak lâzımdır. Zira, Hak Teâlâ Kur*anda buyurur:

“O gün, amellerin tartılması haktır.” Âraf suresi 8

Bu âyet-i kerime, işte bu teraziye işarettir. Bu sebeple, bu teraziye inanmak haktır. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz de şöyle buyurur:

“Muhakkak o terazi kurulacaktır. O terazinin bir dili ve iki de gözü vardır. Ameller sahifeleri bu terazide tartılacaktır.”

Terazi, insanlarla cinniler arasında bulunur ve orada amel defterleri tartılır. Hayır amelleri ağır gelenler, Cennete girerler. Şer amelleri ağır gelenler, Cehenneme gider.

Hak Teâlâ, Kur'an-ı kerimin de buyurur: 

“İşte, o gün kimin tartıları ağır gelirse, o hoşnut olacağı bir hayattadır. Fakat, kimin de tartıları hafif gelirse, mekânı Hâviye'dir. Hâviye'nin mahiyyetî nedir, bilir misin o kızgın bir ateştir.” Kâria sûresi: 6–11