Beni-İsrail zamanında, birçoklarının suretleri sağlıkların da değişmişti.
Haberlerde gelir ki, bir gün Musa peygamber aleyhisselâm bir yerden geçerken
gördü ki, bir kâfir bir domuzun boynuna bir ip takmış, çekip götürüyor.
Domuz, Musa aleyhisselâmı görünce yaklaşmaktan çekindi ve olduğu yerde
kalakaldı. O kâfir, elindeki değnekle domuza birkaç kere vurdu ve evine
götürmek istedi. Domuzun hali Musa aleyhis selâmın dikkatini çektiğinden
seslendi:
– Yâ kâfir, bırakıver şu domuzu. Görelim neyler?
Kâfir, domuzu serbest bıraktı ve domuz geldi Musa aleyhisselâmın ayağına
düştü ve gözlerinden yaşlar akıtarak yüzünü ayağına sürdü.
Kâfir dedi ki:
– Yâ Musa! Bilir misin bu kimdir? Bu, senin dostun idi ve sen onu çok
severdin. Senin yakınlarından idi. Biraz önce, benimle konuşur ve bana
nasihat ederken, birdenbire şekli değişti ve bu hale geldi. Ben de tuttum,
boğazına bir ip taktım götürüp keseceğim.
Musa aleyhisselâmın yüreği yandı ve derhal ellerini açarak hakka niyaz etti
ki, onun suretini yine insana döndürsün.
Hitab-ı izzet geldi:
– Yâ Musa! Onun bu suretini değiştirmeyiz. Sen bilmiyorsun ama ben
biliyorum. Onun gönlü, sana doğru değildi. Senden söz öğrenir, gider halka
söylerdi, onunla nefsinin isteklerini temin ederdi O, daima senin ve benim
sözlerimizi nefsine âlet ederdi. Senin yanına gelip gitmesi de nefsinin
muradı içindi. Bunun için kendisine hışım ettim ve onun suretini döndürdüm.
Bu suretle ölsün, gitsin.
Şimdi ey aziz:
Bu kıssadan, ilmi nefislerine âlet eden âlimlere haylice korku vardır.
Ey biçare:
Senin de gönlünün yüzü dönmüştür. Zira, her işin ve her sözün, nefis muradı
üzerinedir. Nefsinin muradı için: (Allahın kuluyum.) dersin. Nefsinin muradı
için: (Velilere müridim ve muhibbim) dersin. Nefsinin muradı için, ya cennet
ümit eder veya cehennemden korkarsın. Îhlâs ile olan amelde hiçbir karşılık
ve menfaat beklenmez. Aşağıda, riyâ ile ihlâstan bahsedildiği zaman riyanın
ve ihlâsın ne olduğunu anlar ve öğrenirsin.
Ey aziz:
Eğer, senin muradın da nefis için değil ve hak için ise, sen de hak yolunda
nefsine hoş gelen şeylerden geçmelisin. Resûl aleyhisselâma gerçek ümmet
olmak dilersen, onun sünnetlerine hakkı ile uymalısın. Bidatleri terk
etmelisin. Gerçi, bid'at-i hasenedir dersin ama şunu hiç düşünmezsin ki,
bidatlerin başlaması azgınlıktır. Karnın doyuncaya kadar yemek yemek bid'at
değil mi? Bağırsaklarını doldurur, rahat nefes bile alamazsın. Firavun gibi
giyinir, Ebû-Cehil gibi yer ve içer, Şeddâd gibi yüksek evlerde oturursun.
Sert ve kibirli konuşursun. Ey acaba, senin sünnet üzere neyin vardır? insaf
et, lâf sırasına gelince Bayezid-i Sâni kesilirsin ama sende fakirlerin
renginden bir renk görünmez. Fakirlerin rengi, miskinliktir ve alçak
gönüllülüktür, eksikliktir. Suret bağlarından geçmek, can ve dili terbiye
etmek, bütün nefs isteklerini terk etmek ve bu âlemde dost hevası üzerinde
yürümektir. Oysa, bunların hiçbirisi de sende yoktur. Demek ki, senin
ettiğin bir kuru dâvadan ibarettir. Dâvadan ne çıkar? Manasız dâva bâtıldır.
Her ne hal ise, bu söz burada bırakıp, biz yine kıyamet bahsine dönelim:
Kıyamet günü, dünyanın son günü olup çok ulu bir gündür. Kıyamet günleri,
dünya yıllarının elli bin yılından daha uzundur. İşte o gün, iki cihan fahri
Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin sancağı
dikilecektir. Meşayihin ve bütün imân ehlinin sancakları da kalkıp, bölük
bölük o sancağın dibine gelecektir. O sancağın başı kırmızı yakuttan ve
kabzası ak gümüştendir. Onun üç köşesi olsa gerektir.
Birinde: “La
ilahe illallah Muhammed’ün Resûlullallah”
Diğerinde: “Bismillâhirrahmânirrahim
El-Hamdü lillahi Rabbil-âlemin”,
yazılıdır.
Her satırın uzunluğu yüz yıl kadardır. Şeyhlerin mürit ve sevenleri bu
bayrağın altında hazır bulunur.
O gün, iki cihan serveri Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu ve sellem
hazretlerinin sancağının adı da LİVÂ-ÜL-HAMD' dir.
Habib-i Hûda, şefi-i rûz-i ceza Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve
sellem efendimiz buyurur ki:
– Ben, kıyamet gününün efendisiyim. Fakat, bununla övünmem. O gün,
livâ-ülhamd elimde olur, bütün Nebiler ve veliler benim sancağımın altında
toplanırlar. Bu sancağımın altında beş bin sancak bulunur. Her sancakta
yetmiş bin melek saf durur. Her bir safta beş yüz bin melek şehsuvar olur ve
hepsi tesbih ve takdis ederler. Bütün imân ehli, sancağımın altında
bulunurlar.
Rivayet olunur ki; ne zaman evvel ve sonrakilerin hepsi bir yere
toplanırlar, Hak Teâlâ Cebrail aleyhisselâma şöyle buyurur:
– “Yâ Cebrail! Git, cehennemi getir ki şimdi onun gelme vaktidir.”
Ey aziz:
Evet, Cebrail aleyhisselâm varır ve cehenneme seslenir:
– Yâ Cehennem! Gel, seni Cebbâr-ı âlem ister, der. Cehennem, bu daveti
duyunca titremeye başlar.
– Acaba, Cebbâr-ı âlem beni neye istiyor? Yoksa, bana azap mı edecek? diye
sorar. Cebrail aleyhisselâm cevap verir:
– Yâ cehennem! Hak Teâlâ, seni dünyada ihsan buyurduğu rızkı yedikleri halde
başkalarına tapanları, peygamberlerine ve velilerine itaat etmeyenleri,
nefsinin hevâsma uyanları azap etmek için yarattı. Bugün, hesap görülecek
gündür, seni onun için ister, der.
Zebaniler, cehennemi çekmeye başlarlar. Yetmiş bin halkadan ibaret, yetmiş
bin zinciri, yetmiş bin zebani tutar ve çeker. Cehennemin büyüklüğü hiçbir
şekilde tasvir edilemez.
Zebaniler, cehennemi çeke dursunlar biz yine Livâ-ül-Hamd'e gelelim:
Gayet sıcaktır yalnız, Livâ-ül-Hamd' in altında toplananlar, onun gölgesinde
bu korkunç sıcağı hissetmezler.
O gün, gökler parça parça olup yıkılır, güneşin ve ayın nuru kaybolur ve her
ikisi de kapkara olur. Yıldızlar, etrafa dökülür, saçılırlar. Birçoklarının
boyunlarında zincirler vurulmuş bulunur. O Cehennem sıcağı gayet şiddetli
olup ortalığı kaplar. Yer, yeniden döşenir ve mahşer halkı onun üstüne
varırlar. Daha sonra, arşın altından bir parça bulut kopar ve o bulutun
içinden halkın üzerine beratlar yağdırılır, bu beratlar sahiplerine verilir.
Ancak, kimine sağından ve kimisine de solundan verilir. Bazılarının beratı
ak ve bazılarının beratı da karadır. Herkes, elinde beratı olduğu halde
terazinin önüne gelir. Terazi de hemen kurulmuştur. Bir kefesinin büyüklüğü,
bütün yerleri ve gökleri içine alacak büyüklüktedir. Terazinin tartıcısı
Cebrail aleyhisselâmdır ve sahibi de Rabbi'l âlemiyn'dir. Bu terazinin
varlığına muhakkak inanmak lâzımdır. Zira, Hak Teâlâ Kur*anda buyurur:
“O gün, amellerin tartılması haktır.” Âraf
suresi 8
Bu âyet-i kerime, işte bu teraziye işarettir. Bu sebeple, bu teraziye
inanmak haktır. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz de şöyle buyurur:
“Muhakkak o terazi kurulacaktır. O
terazinin bir dili ve iki de gözü vardır. Ameller sahifeleri bu terazide
tartılacaktır.”
Terazi, insanlarla cinniler arasında bulunur ve orada amel defterleri
tartılır. Hayır amelleri ağır gelenler, Cennete girerler. Şer amelleri ağır
gelenler, Cehenneme gider.
Hak Teâlâ, Kur'an-ı kerimin de buyurur: