|
FEVÂİHU’L CEMAL VE FEVÂTİHU’L CELAL
NECMEDDÎN–İ KÜBRÂ Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz
Hazırlayan İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı ALTUNTAŞ
Web için düzenleyen Dr. Necati Aksu
İsteyerek de istemeyerek de canlıların nefislerindeki zikir, alıp verdikleri nefeslerdir. Çıkan ve giren her solukta Allah Teâlâ’nın ismi vardır. Bu da “he” sesidir. Çıkan “he” nin kaynağı kalptir, inen “he” nin kaynağı ise Arş'tır. “Hû” “هُو” kelimesindeki “vav” ise ruhun ismidir. Çünkü Hazret–i rubûbiyetin hizmetçilerindendir. Onun için de bu, vuslatı (kavuşmayı) kazandırmıştır. Şeyhlerden biri, Sehl b. Abdullah Tüsterî (hyt. 283/986) olduğunu zannediyorum, müridlerine şunu demişti: “Size bir belâ ve musibet geldiği zaman sakın ah! “آخ” (Hırlayarak=Hı) demeyin. Çünkü bu şeytanın ismidir. ah! “آه” (Göğüsten=He) deyin. Bu Allah’ın ismidir” “vah” “وَهْ”, “vuh” “وُهْ” da böyledir. Çünkü bu, “Hû” “هُو”nun ters dönmüş şeklidir. Dil bir harf ile zikretmek için kâfi gelmez. Çünkü lisan çift olan şeylerdendir, (küçük dil, büyük dil). Kalb ise böyle değildir. Zikr için bir harf ona kâfidir. Çünkü kendisi de herkesin göğüs boşluğunda bir tanedir. [68] Allah “الله” kelimesindeki “he” “ه” bu “he”dir. Elif ile lâm (ال) harf–i tariftir. İkinci lâmın şeddesi tarifi kuvvetlendirmek içindir. Bu durumda sondaki “he” ile tarif lâm’ı sakindir. Arapça gramerine göre iki sakin harf yan yana gelince birincisi kesre ile harekelenir. O zaman “Elihe” “أَلِهَ” olur. Ama bu takdirde fiile benzer ve vezninden çıkar. Daha sonra bir “lâm” ilave edilir ve bu lâm kardeşi olan öbür lâm’a eklenir ve birinci aslına uygun olarak cezm edilmiş halde kalır, ikincisi harekelenir. Bütün bunlar ism–i a’zamın “h” “ه” olduğuna dikkati çekmek içindir. “He” “ه” sakindir dedik, zira onun aslı kalbtendir. Kalp daire biçimindedir. “He” “ه” harfinin yazılıştaki şeklinin yuvarlak oluşu bu manaya işaret etmektedir; daire, merkezi ve aslı olan noktadan ayrılmaz, hareket etmez. Kalp dairesinin merkez noktası ise Hakk’tır. Şu şekilde ifade edilebilir: Daire gibi bir sakin, bir de harekeli vardır. Daire ise bir nokta etrafında bulunur. Dâire, değirmen taşını çeviren demirin çevresindeki taştır. Veya dâire kuzey–güney kutup dâireleri arasındaki iki noktadır. Kastettiğimiz “Ha” “ها”, ağzımızla söylediğimiz “he” değildir. Çünkü bu “he” “h” ve “elif” ten meydana gelen iki harftir. Bununla biz aslı itibariyle bir olanı, dilden değil kalpteki aslı yönünden tek olanı ve çiftler âlemine katiyen çıkmayanı kastediyoruz. Çünkü kalp, birlerle çiftler arasında bir vasıtadır. Bununla ismi aziz olan Allah Teâlâ’nın şu büyük sırrı ortaya çıkıyor: “Her şeyden çift çift yarattık ki iyice düşünesiniz. O halde hemen Allah’a kaçınız”. [69] Yani ikiliklerden birliğe koşunuz. Kalp kelimesinin sözlük anlamı bir şeyin, şekil ve mana yönünden ortası ve özü (adl) demektir. Burada “he” “ه” harfi de –ebced hesabıyla– beş rakamının ismidir. Beş ise tek rakamlı harflerin (1-9) tam ortasında yer alır. Beş vakit namazın sırrı da buradan zuhur ediyor. “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur” hadisi de öyledir. [70] Hüviyet ikidir: O’nun hüviyeti, senin hüviyetin. Kendi hüviyet ve kişiliğini yok edersen, O’nun zâtı ile baki olursun. “La ilahe illa’llâh” sözünün mânâsı da budur. Yani O’nun hüviyetinin dışında gerçek hüviyet yok. Şu âyet ona işaret eder: “O’nun vechinden başka her şey helak olucudur” [71] O’nun dışındaki her şey yok olunca şöyle buyuracak: “...Bu gün mülk ve saltanat kimindir? Bir ve Kahhar olan Allah’ındır” [72] Kendi hüviyetini yok ettiğin oranda O’nun hüviyeti seni bürür. Böylece, önce iyi olsun kötü olsun kendi sıfatlarının hüviyetleri fâni olur. O zaman O’nun cemâl ve celâl sıfatları seni bürür. Daha sonra zatından fâni olursun da O’nun hüviyeti seni bürür. O anda sadece O’nun hüviyeti vardır. O’nun dışında hiçbir şey yoktur. O anda va’di nakd olarak, veresiye olanı peşin halde bulursun: “Bugün mülk ve saltanat kimin? Cevap: “Bir ve Kahhar olan Allah’ın...” (kıyamet günü söylenilecek bu sözü, şimdi söyleniyor görürsün). Zâtın tecellisi makamında “Allah” vâhid manasına gelir. Çünkü bir olan hiçbir yönden diğer bir ikincinin varlığını gerektirmez. Çünkü bu, halis birliğe zıt düşer. Buradaki “kahhar”, bir ve tek anlamındadır. Zira O, vahdaniyeti ile ferdaniyet makamında olanları kahr eder. Bunun peşinden Allah Teâlâ onları mahv ettikten sonra isbât, ifna ettikten sonra icad edince şu şekilde feryad ederler: الله اْلوَاحِدُ اْلقَهَّارُ “Sadece kahhar olan bir tane Allah var!”Allah Teâlâ’nın kelâm ve sözü, gayb âleminde elbiseden soyununca, Seyyâr sanki kulağının zarı patlıyormuşçasına birtakım sesler işitir. Seyyâr o anda istese de istemese de kendinden geçerek secdeye kapanır. Sonra Hakk’ın cemâli ona ulaşır ve onu isbat ederek var kılar (mahv-isbat). Bu durum Seyyârın takati ve manevî gücü oranında olur. “Allah”, kelâmındaki tecrid (soyutlama) halini devam ettirirse Seyyâr ölür. Hz. Musa aleyhisselâmın durumu ona keşfen gösterilir. İsmi aziz olan Allah, Hz. Musa’ya şu şekilde demiştir “Biz seninle on bin insanın kuvvetiyle konuşuruz. Bunu biraz daha çoğaltsaydık muhakkak ölürdün”. O zaman sûrun nefhası [73] yani sûra üflemenin hakikati ve “Allah’ın günleri” [74] tecellî eder. Allah Teâlâ’nın günleri, O’nun helak ettiği günahkâr kavimlerin zaman ve çağlarını ifade eder. İlgili âyette Allah Teâlâ şu şekilde buyuruyor: “Onları korkunç bir gürültü yakaladı...” [75], “Onları korkunç bir zelzele yakalayıverdi...”. [76] Yani Allah Teâlâ’nın lutfu onlara ulaşmadı ve derhal hepsi öldü, yok oldu. Bu hâl, ismi aziz olan Allah’tan bir lütuf ve ikram olarak, Seyyârın sebatının, kuvvetinin, imanının ve irfanının artması içindir. Allah Teâlâ’ya yönelenler gerçekten O’nu saysın ve hakkiyle O’ndan korksun diye verilir. Bu sır şu âyetten de anlaşılır. “Rasüllerin haberlerinden senin kalbini sağlamlaştıracak ve tatmin edecek haberleri sana anlatıyoruz...” [77] Rasûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem de bu haberlerden zevk ve tatmin buluyordu. Bu konuda bir hadisinde şu şekilde buyuruyor: “Hud suresi ve kardeşi olan diğer sureler beni ihtiyarlattı”. [78] Bu tat ve korkudan, saçlarına ak düşmüştü. Çünkü Allah Teâlâ bu surede O’na şu şekilde emrediyordu: “Bunun için sen ve seninle beraber olanlar emrolunduğun gibi doğru olun. Aşırı gitmeyin...” [79] Tusterî (Kaddese’llâhü ruhâhû) nin sözü Tusterî yukarıda demişti ki: “Ah” “آه” Allah Teâlâ’nın ismidir. Sebebini anlatmıştım. “Ah” [80] “آخ” (Hırlayarak=Hı) demeyin. Çünkü bu şeytanın ismidir. Çünkü “hı” “خ” nın çıkış yeri kalp dediğiniz kurb (yakınlık) makamından uzaktır. Bunun için meselâ ağzından balgamı atmak isteyen kimse ona yardım ediyor ve memnun olmadığı için kovuyormuşçasına “Ah” “آخ ” (Hırlayarak=Hı) diye bir ses çıkarır. Yine insan hoşlanmadığı bir şeyi gördüğü ve onu kendisinden uzaklaştırmak istediği vakit, “Ah” “آخ” (Hırlayarak=Hı) der ve böylece ona tükürür. Ayrıca “hı” “خ” harfinin çıkış yeri de Şeytanın kibir ve büyüklük taslamasına uygun olarak boğaz harflerinin çıkış yerlerinin en üstünde ve en yukarısındadır. Nefis rahatı bulunca istirahat eder, keyiflenir ve: “آخه” “Oh!” (Hırlayarak) [81] der, yan gelip yatar. Çünkü şeytanın sevgilisi ve dostu bu (hırlamalı seslerdir) kelimedir. Kadehleri kardeşinin ve dostunun ismi ile yudumlar. Kendisine musibet ve belâ oku isabet edince yine “آخه” “Oh!” der. Hâlbuki nefs–i mutmainne ise bilakis darda kaldığı zaman “Allah, Allah” der. Şu âyetteki sır budur: “...Sabredenleri müjdele ki onlara bir belâ eriştiği zaman ‘Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz’, derler” [82] Bu isim, yani “ها” “ha”, İsm-i âzam’a bitişecek kadar bir noktaya ulaşır. İsm–i âzam’ın başlangıcı da Allah Teâlâ’dandır. Çünkü “Allah kelimesi” bütün cemâl ve celâl sıfatlarını içine alan zat ismidir. Fakat daha sonra keşfin artmasıyla manası açıklık kazanır, “Allah” kelimesinin harfleri azalır ve o zaman sen “هُو” “hû” dersin. “هُو” hû hazır, yakın ve sabit olan Zat’a işarettir, (gaibe işaret değildir). Bu “هُو” “hû” kelimesindeki “و” “vav”ın silinmesi ve ortadan kaldırılmasıyla da harflerdeki çokluk, terkib, telaffuz ve dudak kımıldaması sona erer. Artık zikir ve kalbin huzuru yalnız başına kalır. Sonra bu durum kalpte kuvvet bulur ve sır noktasına ulaşır. Oradan himmet ve kudrete intikal eder. Sonuçta İsm–i âzamla birleşir. Harfler ve çokluk sebebiyle “و” vav silinerek azaltma durumu vâki olur. Böylece “he” “ه” harfindeki kesret, terkib ve onu telaffuz etme hali ortadan kalkar. İşte o zaman sâfî zikr ve kalb huzuru vâki olur. Sonra bu durum kalpte kuvvetlenir ve oradan sırra intikal eder. Sırda güçlenince himmete ve kudrete intikal ederek isme bitişir. Seyyâr, zaman zaman “isim denizi”ne düştüğü vakit kalbinden kendi irâde ve isteğine bağlı olmadan bir sayha ve ses çıkar. İlk zamanlar bu göğüsteki bir hıçkırık gibidir. Sonra “ه” (He harfi) kuvvetlenir ve İsrafil’in sûrunun nefesi gibi Seyyârı veya başkalarını öldürebilecek bir makama yükselir. İsm–i âzam ile bağlantı ve birleşme zayıf olduğu zaman bir ka’b (ses perdesi), kuvvetli olduğu zaman ise yüksek iki ses perdesi, bitişmenin çokluğuna işaret etmek için de zaman zaman üç ses perdesi olur. Bu sayha ve ses de kendisine riya ve şöhret hissinin karışıp karışmaması oranında da kuvvetli veya zayıf olur. Bu konu için şu âyette bir işaret vardır: “İki denizi salıverdi. Birbirine temas ediyorlar. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar” [83]. Bu iki şey hudûs âlemi ile kıdem âlemidir. [84] Kıdem âlemi kalbe galip geldiği müddetçe hudûs âleminin kalp üzerine galebe ve galibiyeti azalır. Yani kalp bundan boşaldıkça ondan dolar, ondan boşaldıkça oradan dolar. Bununla şu âyete işaret vardır: “O gün ne mal fayda verir ne de oğullar. Ancak Allah’a pâk ve selim bir kalb ile varan müstesna” [85] Ebu Necib Sühreverdi, kaddese’llâhü ruhahû şu şekilde demişti: “Kalbim sırf O’nun için boş bir kuyu gibidir,”. Cezbeli gibi bağıranların sırrı Kalplerin ism–i âzamla bitişmesinden çıkan bu sayha ve figânlar, istek ve irâde şaibesinden saf ve uzak olursa saf ve halis olur. Eğer istek ve irâde ile çıkarsa, bu sayhalar ihlâs sarayına asla giremez. İkisi arasındaki farka gelince, irâde ve isteğimizin dışında meydana gelen ses ve sayha, haberin yokken çarpışan ve ne zaman başladığını da bilmediğin iki taşın birbirine çarpmasından meydana gelen ses gibidir. Seyyâr tesbih ettiği zaman başladığını bilmediği ve tatmadığı, kulaklara korku salacak derecede veya şiddetli ses çıkaran gök gürlemesi gibidir, gök gürlemesine benzer. Öyle ki, kulaklara zarar vermesinden korkulur. Hâlbuki sen başlangıçta bu sesi bulmuş ve tatmış olmazsın, başladığını bilemezsin. Fakat insanın kendi istek ve irâdesi ile çıkardığı sese gelince, bunun için başlangıçta bir ülfet ve ilk zamanda bir niyeti vardır. Bunlar irâdesi ile hareket edenle zarurî hareket edene benzer. Aradaki farkı kesin bir biçimde idrâk edersin. Bu iki sayhadan birincisi temizdir, oluşun ve yaratılan âlemin dışındadır. İkincisi ise riyâ ve şöhret pisliği ile kirlenmiştir. Şüphesiz kalpler ve ruhlar birincisini kabul eder, nefis ona boyun eğer. İstekle olan ikincisini ise kalp ve ruhlar benimsemez. İrâdenin galibiyeti sebebiyle nefisler onu kabul eder. Birincisi, tabiî seslerin üstünde hayret verici bir sayha neticesi meydana getirir. İkincisi tabiatta benzeri bulunan seslerdir. Fakat bu sesler harikulade ve olağanüstü bir şekilde çıkmazlar. Temiz dediğimiz birinci şekil sayha, Seyyâra, şeyhin irâdesinde kendi irâdesini yok ettiği zaman ikram edilir. Cüneyd Bağdadî kaddese’llâhü ruhâhû'ye dervişlerin sayhalarından soruldu. Şu şekilde cevap verdi: “O İsm–i âzam’dır. Onu kim inkâr eder veya kötü görürse kıyamet günündeki sayhanın lezzetini bulamaz”. Hüzün mutlak susmadır. Onda sayha yok, sadece nefes darlığı hastalığına tutulan bir kimse gibi nefes alır–verir. Sadece korku sebebiyle uzun uzun nefes alıp vermeler vardır. Bu hâl kuvvetlenince, ses “ranîn” “çan-çıngırak sesi” haline gelir. Ranîn noktasını da aşınca hüzün sona erer. O zaman hüzünle üns (alışma, yakınlık) hâlinin ortaya çıkması için, neşe, coşkunluk ve ferahlık halleri bastırır, hücum eder. Hüzün, arzu edilen bir şey elden kaçırıldığı zamandır. Bunun hakikati kalbin sevgiliye özlem ve hasret duyması gibidir. Ancak o halinde, özlem duyduğuna vasıl olduğu için artık özlem duymaz. Ama ayrıldığı zaman ayrılışı sebebiyle hüzünlenir. Hüzün elbisedir veya dış kabuktur. İç ve öz ise ya özlemdir veya özleyendir. Başka bir deyişle hüzün lokmadır. Âşık o lokmayı yiyen kimsedir veya hüzün şarabtır. Aşk veya âşık bunu içen kimsedir. Elbise giyen kuvvetlenince elbiseyi atar veya üzerindeki örtüleri yırtar. Çünkü sevgililerin yanında elbiseler bir perde ve engeldir. Veya iç ve öz büyüyünce dış kabuğu yarar veya bir dane gelişir, büyür, taşı ve toprağı delerek biter. Bu yumurtadaki civcivin büyüyüp canlanması ve kabuğunu kırması gibidir. Veya özleyenin özlemi sürekli olarak hüznün lokma ve suyu ile kuvvetlenince, hemen ülfet ve dostluğa adımını atmasıdır. Onun sayhası ve feryadı, kendi irâdesi dışında ona doğru adımını atmış olmasındandır. Bunun gibi bütün kuşlardan çıkan sesler göğüslerindeki özlemden kaynaklanır. Bu sesler, ya öncesinde hüzün bulunmayan bir zevk ve safanın eseridir veya öncesinde güçlendirici bir hüzün bulunan haz ve zevkin neticesidir. Seyyârın, kendisinden “kuş sesleri”nin çıktığı bir hâle ulaşması, Allah Teâlâ ile üns ve bast hâlinin ondan da öte O’nunla olan ferah ve sevincin bir neticesi ve meyvesidir. Kerbelâ yolunda iken bir dervişten böyle bir ses duyardım, kötü görüp inkâr etmiş ve durumu kendisinden sormuştum. “Hayırlı olur inşaallah, bu sadece mübarek bir şeydir”, diye karşılık verdi. Benim o makama henüz ulaşmadığımı feraseti ile tespit edince bana bu sözlerin dışında hiçbir şey söylemedi. Gerçekten bir zaman sonra o makama ulaşınca, kuş seslerini işitme hâlini tecrübe ile öğrendiğim zaman o dervişin sayhasının doğru ve sahih olduğunu anladım. Pişmanlıkla parmağımı ısırdım. Hayret ve dehşet içinde kalanlar gibi “Subhânellah” dedim. İşin garip tarafı bu işten haberi olanlar müstesna, insanlar arasında adım mecnun ve deliye çıktı. Bu güzel bir hâldir. Ancak bunun üstünde daha yüce hâller vardır. Bu, “mülkü’l-hâl” “hâllere mâlik” olmaktır. Çünkü kişinin hâle hâkim ve gâlib olması, hâlin o kimseye mâlik ve gâlib olmasından daha kuvvetlidir. Bu da şu şekilde olur: Bir şahıs önce irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok eder, bundan sonra daha da ilerleyerek Hakk’ın irâdesi ile vasıflanır. Hakk’ın ihtiyarında fânî olmaktan da yücedir. Bu, büyük hücumlar, celâl sahalarında koşuşmalar, büyüklük meydanlarında yarışmalar, hüviyetin havasında uçmalar gibi imtihan ve denemelerle tamamlanır. Neticede Seyyâr ilâhî vasıflarla sıfatlanma elbisesini giyer ve (ilâhî) ihtiyar hilati (irade kaftanı) ona giydirilir. Hakiki manada tarikatta halife o olmuştur. Allah Teâlâ buna işaretle şöyle buyuruyor: “Allah sizi yeryüzünde halife kıldı..” [86] “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” [87]
[68] Bk. Ahzab, 4 [69] Zariyat, 49, 50 [70] Buharî, İman, B. 1, 2; Müslim, İman, 19–22. [71] Kasas, 88 [72] Gafir, 16 [73] Zümer, 68 [74] İbrahim, 5; Casiye, 14 [75] Hud, 94 [76] Araf, 9 [77] Hud, 120 [78] Tirmizî, Tefsir–i sure–i Vakıa, 6. [79] Hud, 112 [80] Mustafa Kara bu kelimeyi “oh” olarak çevirmiştir. Yusuf Zeydan’ın tahkikli eserinde ise bizim yazdığımız gibidir. [81] Burada “oh” metine benzemese de uygun düştü. [82] Bakara, 155, 156 [83] Rahman, 19–20 [84] Hudus: Yeniden meydana gelme. Sonradan peyda olma. Yok iken vücuda gelme. Kıdem: "Öncelik ve eskilik. * Evveli bulunmamak. Ezeli olmak. * Başkasından daha önce olmak. Zamanca daha evvelki olmak. Rütbece daha yüksek olmak. * Cenab–ı Hakk’ın ""Kıdem"" sıfatı, yâni; ebedî ve ezelî oluşu." [85] Şuara, 88, 89 [86] Neml, 62; Fatır, 39 [87] Bakara, 30
|
||