|
FEVÂİHU’L CEMAL VE FEVÂTİHU’L CELAL
NECMEDDÎN–İ KÜBRÂ Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz
Hazırlayan İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı ALTUNTAŞ
Web için düzenleyen Dr. Necati Aksu
HÂL MAKÂM VAKT ARASINDAKİ FARKLAR Deriz ki, hâl, yiyecek içecek ve binektir. Seyyâr bunlarla güçlenir. (Bunlar) Küllî ve hakikî matluba giden manevî yolculuğunda ona yardım ederler. Güç ve kuvvet olmadan yolculuk yapmak haramdır. Güç, kuvvet ve takat sufîlere göre mal ve hâl ile olur. Hâl; şehvetin, nefsin, kalbin veya ruhun kuvvetidir. Mal ise bilindiği gibi sadece nefis ve şehveti takviye eden bir şeydir. Tabiatıyla hâl, daha kuvvetli bir güç ve tâkattir. Çünkü hâl; من باق ٍ فى باق الى باق “Baki olandan, baki olanda ve baki olana”; mal ise; من فانٍ فى فانٍ الى فانٍ “Fâni olandan, fânî olanda ve fâni olana” verilen bir kuvvettir. Buradaki “Bakî olandan”, Hakk’tan olandan, demektir. Bu elçi olarak gelen kimseye sultanın ikramı gibidir. “Bakî olanda”, ifadesinden kalp ve ruhu kastediyorum. (Yukarda hâlin kuvvetinden söz ederken nefis ve şehveti de kalp ve ruhun yanına ilâve etmiştik). Şimdi şu şekilde bir soru sorulabilir: “Nefis ve şehvetin de baki olma özelliği var mı ki bunu aynı tasnife soktunuz?” Cevap olarak deriz ki: Nefis bu hedefi kendisine gaye edinirse, tezkiye edilir, temize çıkar. Temizlenen kendini kınar (nefs–i levvâme), kınayan zikreder, tatmin olur ve kalbe dönüşür. Şehvet de bunun gibidir. Fâniden bakîye indiği sürece kalbte şevk, özlem ve rağbet hâline gelir. O zaman kalbten at iniltisine benzer bir ses işitilir. Bu, nefse takvanın ilham edilmesinin ve şeytanın Müslüman oluşunun sırrıdır. “Fâniden, fânide, fâniye”, ifadesine gelince, “Fâniden”, maldan demektir, mal fânide olan bir fânidir. Ve mal, nefis ve şehvetin kuvvetidir. Her ikisi de fânidir. Bunlar doğru yönden ve hak yoldan çıktıkları zaman heybet sahralarında yok olur giderler. Burada şu şekilde bir soru daha sorulabilir: Heybet kalp ve ruha (giden) yolda değil midir? Cevap olarak deriz ki: Evet, fakat kalp ve ruh, ikisi sadece Hakk’ı arayan, O’na âsi olmayan ve O’nun emrettiğinin dışında bir şey yapmayan, Hakk’ı talepte cehd sarf eden iki haktır. Heybet parıltıları bunların üzerine doğduğu zaman, fazilet, rahmet ve cemâl nurları ikisine de kavuşur. Allah Teâlâ’nın lütuf ve ihsanı olarak bulundukları yerde korku ve endişe hissetmezler. Hevâ ve şehvet kalp ve ruhla beraber olmak istediği ve heybet varidi ile onları sevk ettiği zaman, inâbe (günahı terk ve yönelme)nin hakikati ve heva ve şehvette Allah Teâlâ’ya sığınmanın sırrı ortaya çıkar. Bundan sonra hevâ ve şehvet kalp ve ruhun eteklerine yapışırlar. Böylece, ruhların ruhu ve kalplerin kalbine beslenen hüsn–i zanla beraber, kalpte ve ruhta tevekkül, rıza, tefviz, teslimiyet havl (güç) ve kuvvetten teberinin (yüz çevirmenin) sırrı ortaya çıkar. O zaman cemâlin nuru ve rahmeti ona kavuşur ve onunla dost olur. Artık kalp ve ruh Rabb’i ile hevâ ve şehvet de kalp ve ruhla bakî olur. Böylece hepsi de kurtulmuş olurlar. “Aynı zamanda onlar öyle bir kavimdirler ki, onlarla oturup kalkan bedbaht olmaz.” Bu, arkadaşlığın sırrı yolda belli olur, demektir. [44] Makam, yolculuk yorgunluğunu atmak için istirahat ve konaklamaktır. Hâl, yolculuğun sebepleriyse, makam yoldaki konaklar gibidir. Şu şekilde diyebiliriz: Hâl, kuşun iki kanadı, makam ise yuvası gibidir. Seyyâr için, bir manadan fışkıran tek bir halette iki muhtelif kuvvetin bulunması şarttır. Seyyâr ister yolun başında olsun, ister ortasında isterse sonunda olsun durum değişmez. İşe yeni başlayan kimse yol çocuğudur. Ortada olan olgun kişidir. Sona kavuşmuş olan ise yol şeyhidir(ihtiyar). Bu iki kuvvet terazinin kefeleri gibi eşit olmalıdır. Bu sırrın keşfedilmesinden mizan (kavramı) tecelli eder. Bu da şu sözle bilinir: “Sırat kıldan ince, kılıçtan keskincedir”. [45] Yavrunun kanadı, orta yaşlının kanadı gibi, orta yaşlının kanadı da müntehinin kanadı gibi değildir. Artık herkesin kanadı ile buas kuşunun (küçük kuş) kanadını, buna kıyas et. Yavrunun kanatları havf-recâ, (Korku-Ümit) Orta yaşlının kanatları kabz-bast, (Darlık-Genişlik) İhtiyarın kanatları ise üns ve heybet (Yakınlık sevinci–Uzaklaşma Korkusu)tir. Onlardan sonra marifet–muhabbet, fenâ–bekâ, vasl–fasl, sahv–sekr, mahv–isbat kanatlarına yükselir (ve bu kanatlarla uçar). Bu iki kanatla uçabilmek için her ikisinin de zat ve hareketleri yönünden eşit olması gerekir. Kanatların ya zatları (kendileri) veya sıfatları değişik olursa, bu (durum) Seyyârı ve bu kanatla uçanı da değişikliğe uğratır. Çünkü ağır olan taraf aşağıya doğru çeker, hafif olan taraf yukarı doğru çıkarır. Ve dengesi bozulur. Biri diğerinden kuvvetli olursa, kuvvetli olan öne geçer diğeri geride kalır. Bu ise Seyyârın durmasına sebep olur. Eğer iki kanattan biri öbüründen daha hareketli ise (sıfatlarda farklılık), bu farklılık, kılıçtan ince olan sırat–ı müstakim ve doğru yoldan sapmaya sebebtir. Bu yol kıldan incedir. Kıl kadar olsaydı sapmamak için bir genişlik mevcut olurdu. Bir kimsenin havf (korku) tarafı reca (ümit) tarafına ağır basarsa, karakış gibi soğuk fikirlere düşer. Aksine, reca havfa nazaran ağır basarsa müstakimden yuvarlanarak “aldanma cehennemi”ne düşer. “Adil olan Hakk’ın sıfatı, azabı şiddetli, lütfu bol olmaktadır.” [46] Şu halde Allah Teâlâ’nın azabı Seyyârın havf kanadına, lutfu ise reca kanadına sahip olmasını gerektirmektedir. İyi bil ki! Bu iki kanat çocuk meydanındadır, bunlar onda düzelmedikçe değişmezler. İstikamet ve düzgünlük köprüden geçiş sebebidir. Ya günah işlenerek ayak sürçer, korku artar veya ibadetine aldanır, böylece ayağı kayar, bir daha geçişe tamah ve gayret etmez. Çocukların âdeti böyledir. Bir müddet karakışa benzeyen havfta, bir müddet cehenneme benzeyen recanın sıcaklığında kalırlar, bir müddet orada müstakim ve düzgün hale gelirler. Bu onların zaaf ve eksikliklerinden ileri gelir. “Havf ve reca” (korku ve ümit) makamındaki, “telvîn” (halden hale geçiş) makamı budur. Her makam ve hâl sahibinin de başlangıçta renkli; sonuçta ise müstakim ve yerleşmiş olması kaçınılmazdır. “İstikamet ve temkin (durulma)” hâsıl olunca, Sırat’tan geçmek de imkân dâhiline girmiş olur. Havf ve reca (korku ve ümit) makamındaki istikamet tamamlanınca, Seyyâr orta yaşlılık sınırlarının başlangıç noktasına ulaşır. Bu da kabz ve basttır. Kabz ve bastın da şartları vardır. Bunlarla ilgili açıklamalar, havf ve recada olduğu gibidir. Kabz ve bast orta yaşlı kimsenin iki kanadı haline gelmiş ve onun işlerini dengeleyen bir terazi gibi olmuş, ikisi arasında bir yol teşkil etmiş, ondan (bu yoldan) sağa veya sola sapma durumunu, Seyyâr için bir sıcaklık veya soğukluk halini atmıştır. Zira bunun sebebi her ikisinde yani kabz ve bastın havf ve recadan, derece yönünden bir mertebe üstün oluşudur. Sebebi de şudur: Havf ve recanın (korku ve ümidin) sebebi ilimdir, kabz ve bastın sebebi ise Seyyârdaki kadîm kudretin tasarrufudur. Seyyârdaki ilme, unutmak veya ilmin zıddı, ilmin muhalifi olan şeylerle meşgul olmak, gibi âfetler arız olur. Bununla beraber ilim irâde sahibinin bir fiilidir. Hâlbuki kabz ve bastta böyle bir tehlike yol bulmaz. Kadîm kudretten kaynaklandığı için bir arıza bir engel v.b. âfet söz konusu değildir. Zaten o noktada Seyyârın değil, “Vâhidu’l–kahhar olan Allah’ın irâde ve dilemesi geçerlidir” [47] Bir diğer fark da şudur: Kabz ve bastın zevki hem kalp için hem de vücut için geçerlidir. Hâlbuki havf ve recanın zevki vücutta hissedilmez sadece kalple duyulur ve tadılır. Şu şekilde bir soru sorulsa: “Anlaşıldı ki havf ve recâyı bir tek hal olarak görmek ikisi arasında bir istikametin varlığını kabul etmek mümkün olmaktadır. Acaba bu durum bir araya gelmez iki zıt olmakla beraber, kabz ve bastda da mümkün müdür?” Cevap olarak deriz ki: Bu meydana girişin ilk günlerinde kalp bazen iz ve eseri yüzde görülecek şekilde bast hâlinde, bazen da yine izleri yüzde tezahür edecek şekilde kabz hâlinde olur. Bu, kabz ve bast meydanındaki “telvîn” [48] makamıdır. Müstakim olan kimse burada hem kabz hem de bast hâli içinde olur. Fakat cahil bir kimse onu gördüğünde sadece kabz hâlinde olduğunu, hâlden anlayan bir kimse ise onu gördüğünde hemen, onun içinde bast cevheri bulunan bir kabz hali içinde olduğunu alnından okur. Çünkü o şahıs, onun ulaştığı makama daha önce ulaşmış, onun tattığını tatmıştır. Bunun sebebi şudur: Allah Teâlâ’nın has kulları bütün manevî hazine ve definelerin yerlerini bilseler ve bunların ebedî olarak bitmez tükenmez bir şekilde devam edeceğini öğrenseler bile yine yanlarındaki ile kanâat eder, bununla sevinirler. Daha fazlasını aramak için yola çıkarlar ama vakara yapışırlar, sırların ağyara zahir olmasından (sırların, yabancılara görünmesinden)korktukları ve bunu kıskandıkları için o hazineleri açıklamaktan kaçınırlar. Ceberut ve kibriya sıfatları onları yüceltir. Onlar ise, cemâl ve rahmet sıfatlarını gizlerler. Sanki hatırlama, ağır davranma ve vakardaki şiddetten dolayı zincirle bağlanmış gibi bedenleriyle kabz halindedirler. Rüzgârın estiği bir yerde güzel koku satan kimse gibi de ruhlarıyla bast halindedirler. [Ceberut: Allah’ın her şeyin üstünde olan büyüklüğü, kudreti, ululuğu.] Şu şekilde bir soru sorulsa: Heybet ve ceberûtun onları yükseltmesi, onların ise cemâl, fazl ve rahmet sıfatlarını gizlemelerini gerektiren şey nedir? Cevap olarak deriz ki: Cemâl, fazl ve rahmet sıfatları haremdeki asalet sahibi güzel ve nazlı kadınlardır. Perde ve peçe ile örtünürler ki, yabancılar onlara tamah edip de fitneye düşürmesin. Şu şekilde sorulsa: Peki, bu heybet ve ceberut istenilen ve makbul değil midir? Cevap olarak deriz ki: Tabii. Fakat ağyar (yabancılar) onların mânâlarını değil suretlerini görür. Suretleri ise yılan, aslan ve akrep gibi korkunçtur. Ağyar bu tip şeylerden uzak dururlar. Hâlbuki cemâl sıfatlarında durum bunun tersinedir. Cemâl sıfatların celâl sıfatlara nispeti, suret ve dış güzellikleri yönünden kadın–erkek arasındaki güzelliğe benzer (kadın erkekten daha güzeldir). Mânâ itibariyle ise durum bunun tersidir (erkek kadından, dolayısıyla celâl cemâldan daha güzeldir). Cüneyd Bağdadî kaddese’llâhü ruhâhû dedi ki: “İçinde olduğumuz durumu sultanlar bilseydi, o hali elde etmek için muhakkak bize kılıçlarıyla savaş açarlardı”. Denildi ki; Cüneyd bir gün bir kısım dostlarının semâ meclisinde bulunuyordu. Dervişler coştu ve raksa kalktılar. Cüneyd yerinden hiç kımıldamadı. [49] Bu durumu gören müridler onun raksı haram saydığını zannettiler. Ve raksa kalkmamasının sebebini sordular. Cüneyd şu âyet ile bu soruya karşılık verdi: “Dağları görür, onları hareketsiz donmuş zannedersin. Hâlbuki onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler...” [50] Raks eden şahsa bast malik olur ve onu hâkimiyeti altına alır. Şeyhe ise hiçbir şey hâkim olamaz, aksine o hallere mâlik ve hâkim olur. Yine bir gün Ebu Hasan Nuri (hyt. 295/907) semâ meclisinde bulunduğu sırada dostları raks ve deverana başladılar. O hiç yerinden kalkmadı. Cansız bir varlıkmış gibi hiç kımıldamadı. Yanındakiler semâdan etkilenmediğini zannettiler. Bir müddet sonra alnından ter boşandı ve rengi uçtu. Renginin uçması, o andaki haletinin yükselerek zirveye ulaşmasına işaretti. Hal, nihâyete erdi mi haletin (halin) makamı ruhtur. Kan (uçması) da ruhun Arşıdır, o zaman damarlar açılır ve dolar. Halet için orada bir mecal ve dolaşma sahası kalmayınca da fışkırır. [Hâl: Kulun gayreti ve kastı olmadan sırf Allah’ın bir lutfu olarak kalbe gelen mânâ, feyiz, bunun dervişe geçici olarak verdiği coşkunluk ve cezbe. Hâlet: Hal, nitelik, keyfiyet, durum.]
[Kabz: Cenâb-ı Hakk’ın kuluna
siteminden, lutfunu esirgemesinden ileri gelen gönül daralması hâli, mânevî
feyzin kesilişinden dolayı hissedilen sıkıntı ve darlık. Karşıtı: Bast. Kabz, sadece suret ve hâllere hastır. Çünkü kesâfet, şiddet, kasavet ve kuvvet bakımından, eşyanın en dayanıklısı odur (yani suret ve hâllerdir). Kabz hâli aynı cinsten olma durumu gerçekleştiği için onları (kuvvet, kasavet... gibi şeyleri) bir araya toplar. Hâlbuki manalar, nurlar, kalpler ve ruhlarda durum böyle değildir. Bunlar latif şeylerdir ve latif oluşlarının kemâl derecede bulunmaları sebebiyledir ki, kibriyanın heybeti ile olan durum müstesna, alma ve bağlama halinden kurtulmuşlardır. Letafete nisbeti sabit olduğu için (ünsiyet–arkadaşlık) onunla bir araya geldi. Orta yaşlı zat bu iki kanatla şeyh (ihtiyarlık) meydanına doğru uçar. Ve orada 'kabz-bast', 'heybet-üns' ile yer değiştirir.
[Heybet: Sûfîlerin, Allah’ın celâl
tecellîlerinden birine vâkıf veya mazhar olmaları dolayısıyle kalplerinde
hissettikleri havftan ve kabzdan da öte korku hâli (Sûfînin duygularını yok edip
onun dış dünyâdan kopmasına ve gaybet hâline düşmesine sebep olur). Karşıtı: Üns. Heybet ve üns kabz ve bastın bir üst derecesidir. Çünkü heybet ve ünste vicdan, zevk ve müşahede nevinden olan şâhidler daha çoktur. Bastda ise şâhidler azdır. Çünkü kabz ve bastın şâhidleri sadece vicdan ve şevktir. Üns ve heybetin büyüklüğü bu manadadır. Şeyh olan kimse dahi bu iki kanatla sırat–ı müstakim ve istikametten sapabilir, sağa sola kayar. Bu onun telvini ve temkinidir. Telvîn bazen, kerem, lütuf, rahmet ve fazl gibi cemâl sıfatlarının tecellisi ile olur. Bu halde şeyh ünse gark olur. Bazen da kuvvetli bir tutuş, ezici kuvvet, izzet, büyüklük, yücelik, güç, kudret gibi celâl sıfatlarının tecelli etmesiyle olur. O zaman da şeyh heybet hâline gark olur. Kimi zaman zat tecelli edince ancak o zaman sıfatlar mezcedilmiş (katılmış, karıştırılmış) hale gelir. Çünkü sıfatların esası ve toplandığı yer zattır.
[Telvîn: Hâlden hâle geçme. Hem korkan hem ümid eden (havf-reca); İslâm makâmındadır. Kabz ve bast hâlinde olan; iman ikân (yakînen bilme) makâmındadır. Üns ve heybet sahibi; muttaki bir ariftir. Muhsin, ihsan irfan ve takva sahibi olan bu kimseye Allah Teâlâ tecellî ettiği zaman, kalb ve ruhundan en çok sevdiği bir şey alınsa bile bu durumu o kulun, hoşuna gider. Çünkü bu halin büyüklüğünü ve ululuğunu görmüş ve tatmıştır. Bu sevgi ve muhabbet onun 'üns'üdür, sevgilinin onu alışı da 'heybet'idir. Heybet ve ünsten, muhabbet ve marifet kanatlarına ve fenâ–bekâ kanatlarına yükselir. Daha önce üns ve heybetin şeyhin iki kanadı durumunda olduğunu, bunların Zat’ın tecellisinin netice ve meyveleri olduğunu, şeyhin Zat’a ulaşan ve O’na ulaştıran bir kimse olduğunu, bunun da nihaî gaye olduğunu söylemiş ve sözümüze şunu ilave etmiştik: Kabz ve bast ise sıfatların meyvesidir. Onun için bu noktada Seyyâr orta yaşlı bir kimse durumundadır. Zira sıfatlara vâsıl olmuştur.
[Havf: Korku, korkma. Kulun amellerinin
ve ibâdetlerinin Hak katında makbul olup olmama endîşesinden doğan Allah’ın
sevgisini kaybetme korkusu, Hakk’ın azameti karşısında kendi hâlinden hayâ etme
ve çekinme durumu. Havf ve reca (Korku-Ümit) sahibi ise çocuktur. Çünkü havf ve reca, ilmin meyve ve neticeleridir. Yukarda zikrettiğimiz gibi âfet ve musibetler bu ikisine arız olur. Havfın tam ve mükemmel oluşu devamlı ilime, kabz ve bastın tamamlılığı ise devamlı olarak yapılan sabır ve şüküre bağlıdır. Üns ve heybetin mükemmel oluşunun sebebi de devamlı rızâ ve tefvizdir (İşi Allah Teâlâ’ya havale etmedir.) Rızâ ve tefviz bazen heybet ve ünsün semere ve neticesi haline dönüşür. Çünkü irâdenin kendisinden alınması suretiyle, ismi aziz olanın nimet ve belalarını gören şeyh, kazaya rıza, nimete şükür, bela karşısında kendi işini ona havale ederek sabretme çaresi ve hükmü ile Hakk’a temellük ederek (Hakk'ı sahiplenerek) şunu der: “Sen benim Rabbim ve kâdirimsin. Dilersen beni yaşat, istersen öldür.” Marifet ve muhabbet kanatları aynı yerde ve aynı hizada beraberce bulunmazlar. Daima marifet kanadı muhabbet kanadından öndedir. Bununla beraber tıpkı aslına fazlalık ve eksiklikte ortak olan bir şeyin gölgesi gibi ona bitişik ve yapışıktır. Fenâ–bekâ da böyledir. Kişi başka şeylerden fâni olduğu nispette O’nunla baki olur. O’na ulaştığı oranda diğer şeylerden ayrılır, diğer varlıklardan ayrıldığı ölçüde de O’na bitişir (!). Şeyh, O’nun dışındaki varlıklar sebebiyle sahv (ayıklık) hâline geldikçe O’nun müşahede şarabı ile tekrar sekr (Sarhoşluk) hâline girer. Hakk onu (şeyhi) mahv ettiği nispette var kılar. (Onu ne kadar çok yok ederse, o kadar fazla var kılmış olur). Saydığımız bu mahv, isbat, sahv, sekr makamları fenâ–bekâdan öncedir. Bir soru sorulursa: “Her tabirin bir eşi bir ikinci kanadı var. Peki, şevk’in eşi nedir? Yoksa eşi olmayan tek bir kanat mıdır? Cevap olarak deriz ki: “O muhabbet yerindedir, eşi de irfandır. Zira irfan miktarınca şevk ve özlem duyulur.
Üç derece vardır: Umumun irfanı (irfan–ı amme): Zahirdeki âyetlerle delil getirme ve hüküm çıkarmadır. Havassın irfanı (irfan–ı hassa): Hem zahiri âyetler ve hem de gaybda gizli olan âyetlerle delil getirme ve hüküm çıkarmadır. Hassatu’l–hassanın irfanı: Âyetler üstüne âyetlerle delil getirenlerin yoludur. Bu ıtkanın (sağlam yapanların) irfanıdır. Havassu’l–hasseden olanlar, her şeyi O’nunla tanımışlardır, yoksa onu hiç bir şeyle tanımış değillerdir. Bu durum su kaynağı, deniz ve ark arasındaki münasebete benzer, Arkı gören, onun suyunu bir yerden aldığını bilir. Bu bir çeşit irfandır. Fakat eksiktir. Çünkü o arka su veren bir yerin olduğunu biliyor, ama bunun miktarını bilmiyor. Acaba o ark gibi midir? Arkın kendisi midir? Yoksa arkın üstünde çok büyük bir şey midir? Bu husus hakkında bilgisi yoktur. Bu durumdaki sâlik, arka kaynaklık eden denize ulaşıncaya kadar arkı takip eder. Denizi görünce bu sefer onun büyüklüğünü ve suyunun bolluğunu garipser, fakat yine de şunu der: Bu deniz büyük ama sonuçta sınırlı olması bakımından o da ark cinsinden bir şeydir. Böylece, denizin büyüklüğü denizin kaynağının büyüklüğüne delil teşkil eder. Bu da bir irfandır. Fakat bu da eksiktir. Çünkü esas kaynağı ve merkezi görmedi. Acaba kaynak bu deniz kadar mıdır ondan büyük müdür, küçük müdür? Bu durum ve bu arayış, bütün denizlerin ve ırmakların kendisinden fışkırdığı esas kaynağa ulaşıncaya kadar devam eder. Deniz ve nehirlerin O’ndan olduğunu o zaman anlar. Hâlbuki daha evvel onu ark ve deniz vasıtasıyla tanımakta idi. Söylemek istediğimiz şudur: Her irfan kendi gücü oranında muhabbet ve şevki beraberinde getirir. Veya şu şekilde diyelim: Talip şevkte yahut marifet muhabbette fâni olur. Çünkü irfan vasfı gerektirir, muhabbet ise vasfı yok eder ve vasıftan daha yüce olmayı gerektirir. Mevsuf (vasıflanan, sıfatlanan) sıfatta, verimlilik, meyvede fâni olduğu zaman; bu, tıpkı şevk ve muhabbette irfanın fâni olması gibi olur. Sıfat sürekli olarak vasıflananı ister. Seven kimse sevgide fâni olunca, sevgisi, sevgilisinin sevgisi ile birleşecek ve bütünleşecektir. Artık o zaman ne kuş ne de kanat vardır. Bu takdirde onun uçuşu ve sevgisi kulun Allah Teâlâ’ya olan muhabbeti ile değil, Hakk’ın kendisine olan muhabbeti ile Hakk’a aittir: َانَامَنْ اَهْوَى وَمَنْ اَهْوَى
“Ben sevdiğim kimseyim, sevdiğim kimse de bendir” .[51] “..Ondan başka her şey helak olacaktır...” [52] Şevk, muhabbetin başlangıcıdır. Eksikliği sebebiyle önce teveccühle beraber bulunur. Muhabbet ve aşk hâline gelince teveccühü bırakır ve her yönden her yöne uçan kuş hâline gelir, zira sevgili buradadır, önden, arkadan, üstten, alttan, sağdan, soldan, içten, dıştan uçar. Çünkü sevgili ona her cihetten, her cihette, her cihete doğru, her cihet için ve her cihetten tecelli eder. Hâl seni bir makamdan diğer bir makama nakleden şeydir. Makam ise yorulduğun zaman oturduğun ve dinlendiğin yerdir. Vakit keskin bir kılıçtır. Eğer keskin olmasaydı düşünüp taşınıncaya kadar seni beklerdi. Hâlbuki zaman keskin bir kılıç gibi geçip gidiyor, hükmünü icra ediyor. Sûfî ibnu’l-vakttır, vaktin oğludur. Çünkü onunla beraber döner. O, geçmişe de, geleceğe de bakmaz. Çünkü onun geçmişe veya geleceğe bakması, düşünmesi şu andaki vaktinin boşa harcanması demektir. Çok defa da birçok zamanın zayi olmasına yol açar. Bu durum murakabenin sıhhatinin da şartıdır. “Murakabe” mufaala vezninde gelir. [53] Dolayısıyla murakabe sevgili olan Hakk ile sûfînin karşılıklı birbirini gözetlemesi demektir. Hayır, şer, başkasına kulak verme ve yönelme çeşidinden kulun yaptığı her şeyi Hakk Teâlâ gözetlemekte ve denetlemektedir. O “Rakîb”dir (Gözetleyendir). Sûfî de belâ ve dostluk türünden üzerime ne gelecek diye Hakk’ı gözetlemekte onun rakibi olmaktadır. Bunları, yolun başında sabır ve şükürle, Yolun ortasında şükür ve isâr (hoş görmek) ile, Başka bir zaman da bütün bunları tek bir hal olarak karşılar. Buhturî dedi ki: اَساَ ءَةَ لَيْلى وَاحْسَانِهَا اُحِبُّ عَلَىَّ اَيُّمَا حَالَةٍ “Hangi hâl ve durumda olursam olayım, Leylâ’nın iyiliklerini de kötülüklerini de seviyorum” [54] Bir zamanlar maşuku tarafından sille tokat dövüldükçe, bu hali ile halka karşı övünen ve gülen bir âşık görmüştüm. Âşık, halinden memnun muşçasına, (Sevgilim) hakkımı vermede ve ödemede hiç de kusur etmiyor, diyordu. Şu şekilde bir söz vardır. “Sûfînin himmeti ayağını ileri geçmez.” Bu sözden sûfînin himmetinin adiliği (bayağılığı) manasını zannetme! Çünkü sûfînin iki ayağından biri sondadır. Diğeri ise sonsuzluktadır. Dolayısıyla o, hiç bir zaman himmetinden ayrılmaz. Çünkü Seyyâr binicidir, himmeti ise bindiği attır. Himmetin başı ve sonu vardır. Başlangıcı irâde sonra talep, sonra rabt, sonra tasarruf, sonra kevn (âlem)dir. Himmet kudrettir. Sırr ise Hakk’ın kudretini ve himmeti bir araya getirir. İrâde ve talep kalpten olur. Ruh gizli değildir. Ancak zevke dayanan bir ilgi ve bağ ile aşikâr olabilir, görülebilir. Biz deriz ki: İrâde güçlenir ve talepteki samimiyet de kuvvetli olursa himmet sahibi ile matlub (talep edilen) arasında (maddî veya manevî) bir rabıta meydana gelir. Bu rabıta ya icat ve var etme veya ifna ve yok etme suretinde hâsıl olur. Tıpkı iki şey arasındaki silsile gibi veya bir savaşçı ile hasmının göğsü arasında hâsıl olan mızrak yahut ok gibi veyahut güneşle yer arasındaki ışık gibidir. Allah Teâlâ kendisine dönenlerin kalplerini, kendisinden gelen bir nur ile bağlar. O zaman Seyyâr kendisi ile gökyüzü arasındaki rabıtayı, sanki ikisi bir şeymiş gibi tadar. Bazen da gökyüzünden kalbine doğru inen ve kendisinin de tutunduğu zincir görür. Bu, “Allah Teâlâ’nın ipi” dir. Bu, semavî parçaların tezkiye ve temizlenmesinden sonra vukua gelir. [55] Himmeti, her lahzâ (an) ve nefes aldıkça bizden ayrılan ve göğe doğru yükselen bir adam şeklinde müşahede etmiştim (görmüştüm). Bu hadise tekvin (var etme, yaratma) halinde vaki olmuştu. Küçükken ıssız bir evdeki bir kısım eşyayı beklemek için orda tek başıma gecelemiştim. Eve hırsız girecek diye, şeytan durmadan vesvese, nefsim ise vehim veriyordu. Hâlbuki kapılar da kapalı idi. Ben de gaybî duyguların ortaya çıkışı, hislerin yanılması ve korkunun şiddetinden olacak ki hırsızın var olduğunu zannettim. Sanki adamın tıkırtısını duyuyordum. Kapının yanına geldi, kapıyı çaldı, kapalı olduğunu anladı, sonra sürgü ile oynamaya başladı, sonuçta kapıyı açtı ve içeri girdi. Aklım başımdan uçtu, bayıldım. Ertesi gün öğleyin aklım başıma geldiği zaman kendi kendime “bana ne oldu?”, dedim. O anda gece hırsızın eve girişini ve bazı eşyayı alışını hatırladım. Hemen eşyaya baktım. Hepsi yerli yerinde duruyor. Kapıya koştum o da kapalı. O zaman bunu himmetimin yaptığını anladım. Çok korkulduğu zaman, (hayalî) korkunç şahısların zuhur etmesinin ve görünmesinin sırrı, bu sır (ve vehim) dir. Himmet, cem’iyetin meyvası, belki cem’iyetin sırrıdır. Zıddı ise 'tefrika'dır. Cem’iyet gibi nimet, tefrika gibi azab yoktur. Cem’iyet kalbin Arşa ulaşması, başka bir ifade ile Arşın kalbe kavuşmasıdır. Veya yolun ortasında ikisinin karşılaşmasıdır. (Cem’iyetu’l–cemiyet). Cemu’l–cem’ ise kalp ve arşın Hakk’ta yok olmasıdır. Bu ise Hakk’ın her ikisi üzerine istiva etmesidir. “Allah Teâlâ’nın Arşı istiva etmesi” [56] kalpleri istiva etmesine göredir. Allah Teâlâ’nın Arşı istiva etmesi celâli, kalpleri istiva etmesi ise cemâlidir. Bu da “Rahman ve Rahim” in mânâsıdır. Rahman Arşa istiva eden, Rahim kalpte tecellî edendir. Rahman ve Rahîm kelimelerindeki “elif” ve “ya”nın manası budur. (Rahmanda 'elif', Rahimde 'ya' vardır). رحْمَان رحِيم Bu, zevk ve tatmayla ilgili bir sırdır. Meselâ; rahman kelimesini söylediğin ve bir başkasından işittiğin zaman, büyüklük, yücelik, kudret, azamet, kuvvetlice yakalama ve tutma gibi bütün cemâl sıfatlarının toplamını o kelimede bulur ve hissedersin. Aynı şekilde rahîm kelimesini söylediğin veya başkasından duyduğun zaman ise, nimet, selâmet, atıfet, kerem, lütuf, rahmet gibi cemâl sıfatlarının tümünü tadar ve hissedersin. “Elif” gökle ilgilidir; “ya” ise yer ile ilgilidir. Bunun gibi Arş semavîdir, kalb arazîdir (yerle ilgilidir). Bunun için “elif”, (Arapça gramerinde) nasb, “ya” ise cer, alâmettir. “Vav” ise ref alâmetidir. Ref, nasb ile kesr arasında bulunur. “Vav” ruhun ismidir, “elif” Hakk’ın, “ya” ise halkın ismidir. Bunun için ruhlar, sırların mahalleri ve halk ile Hakk arasındaki alâkalar ve bağlar haline getirilmişlerdir. Bu, kâinat ile onu meydana getiren arasındaki bir iştir. [Ref: Arapça bir kelimenin sonunu ötre ile okuma (u-ü).
Nasb: Arapça’da bir kelimenin son harfinin üstün (a, e) okunması. Bu söylediğim manayı Allah Teâlâ’nın şu ifadesi sana daha iyi açıklar: “...Sana ruhun mahiyetinden sorarlar. De ki, o Rabb’imin emrinden ibarettir...” [57] Bu ifade, ruhun manası konusunda bir sükût ve susma değil, aksine onu bir tefsirdir. Fakat Allah Teâlâ ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve müminler arasındaki sırdan dolayı cevap vermekten çok susmaya benzer. Bundan dolayı şeyhler ruh konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bence bu söylenenlerin en doğrusu Cüneyd Bağdadî kaddese’llâhü ruhâhu'nun şu kelamıdır: “Ruh için kadîmdir de demiyoruz, mahlûktur da (hadistir de) demiyoruz”. Hulâsa, ruhun Hakk’a ve halka nisbeti “vav”ın “elif” ve “ya” ya, başka bir deyişle refin nasb ve cerre (ötrenin, üstün ve esre'ye) nispeti gibidir. Bu sûretle Seyyâr, harflerin sırlarına doğru yönelmiş olur. Harflerin Sırlarındaki Meseleler Ayn harfi – ع – (kaynak, zat) dâiresi birden ortaya çıkmaz, yavaş yavaş zuhur eder, tedricen artar. Tıpkı ayın ilk gün daha küçük, 2, 3 ve 4. günde gittikçe büyümesi gibidir. Bu esnada Seyyâr, ayın ve aya ait gökteki menzillerin tadını tadar. Zaman zaman bu daire (ay dairesi) büyür, genişler, bazen de küçülür, yok olur. Bütün bunlar, Seyyârdaki ay'ın ve aya ait feleğin, menzillerin ve burçların örnekleridir. Seyyâr bilir ki yirmi sekiz veya yirmi dokuz olan harfler, kamer-i felek (Ay Feleği) denilen birinci gökyüzünden doğmaktadır. Kelâm'da (Kur'ân-ı Kerim'de) yedi semâ vardır. Birinci kat harflere aittir, bundan dolayı harfler, hem sûret hem de mânâ olarak, ayın menzillerindeki sapmalarını nakleder ve aks ettirirler. Ayın kendi ekseni etrafında dönüşünün zamanı ile harflerin çıkış yeri olan ağızdaki dişlerin otuz tane olmasında da yine aynı konuya işaret vardır. Arştaki harfler tahtasının sınırı dudaktan kalbe, başka bir ifade ile “be” den “he”ye kadardır. Bu tahta ve levha üzerindeki harfler, insanî irâde ve ihtiyar vasıtası ile tespit edilir. İnsanî vasıflar yok olduğunda ise vasıtasız, iradesiz ve Hakk’ın kalemi nasıl gerektirirse o şekilde ve o yolla tespit edilir. Hakk’ın kaleminin gerisinde Hakk’ın irâdesi vardır. Hakk’ın kudreti de onun kaleminin arkasındadır. Artık o anda sonradan ortaya çıkmış kâtip fâni olmuştur. Kadîm (eski) katip (olan Allah Teâlâ) yazar... Dediğini, dilediği gibi ve dilediği şekilde yazar. Bu makama ulaştığım ruh levhimde yazılan ilk yazı şu idi: “Bismillahirrahmanirrahîm” Besmeledeki “Allah” kelimesinin mânâsı “Rahman ve Rahim” diye açıklanıyordu. Yani Allah Teâlâ bilinen cemâl ve celâl sıfatlarıyla mevsuftur. Bundan dolayı onun bütün harfleri tümü ile marifet harfleridir. (Bismillahirrahmanirrahim demekle sanki) şu şekilde demiş oluyordu: “Yerde bilinen, gökte bilinen, Arşta bilinen ve kalbte bilinen Allah’ın adıyla...” Bir gün gaybet halinde iken Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve ashâbını gördüm. Sordum: “Ya Resûlallah, Rahman’ın anlamı nedir?” Resûlüllah cevaben: “O Arşa istiva edendir” [58] dedi. Bu defa: “Rahîm ne demektir?” Buna karşılıkta: “O müminler için Rahîm’dir”, [59] diye bana âyetlerle karşılık verdi. Bu harfler böylece sabit olduktan sonra, o zaman Resûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Allah Teâlâ’dan rivâyet ettiği şu sözün manası açıkça ortaya çıkar. “...Kulum benimle konuşur...” [60] Bu daire, ayn (zat) dairesidir. Hâl, durum ve miktarı aynı kalmaz. Aksine, seyri nispetinde artar ve gelişir. Burada, (buranın) ayn dairesi olduğuna, yedi tabakaya ve yedi kat göğe işaret vardır. Her tabakanın her semâ gibi harfleri vardır. Semavî bir cüz tedrici olarak (derece derece) saflaşınca önceki tabakaya göre semânın rengi ve miktarı zuhur eder. Bu, daha evvel konusu geçen yüz dairesinin gark olmasına (içinde kaybolmasına) kadar devam eder. Bazen şiddetten sonra ferahlık, heybetten sonra üns, kabzdan sonra bast, fetretten sonra rağbet hâllerinden sonra, Allah Teâlâ’ya yönelen kimse için vechinin bütün daireleri sanki tesbih imiş ve tesbih ediyormuş gibi ortaya çıkarlar. O zaman Allah’ın mübarek vechinin nurları tecelli eder. O zaman seyyârın dilinden iradesiz olarak şu kelimeler dökülür: “Sübhanî, sübhanî, ma ‘âzama şanî” (Kendimi tenzih ederim. Benim şanım ne yücedir). Bu, Seyyârın tamamen ve her şeyi ile istiğrak hâline girdiği (gark olup, kaybolduğu) zamandır. Fakat Seyyâr, korunmuş ise, Allah Teâlâ’nın muhafazasında olursa o zaman şu şekilde der: “Subhânehû, Subhânehû ma ‘âzama şanûhû” (O’nu tenzih ederim. O’nu tenzih ederim. O’nun şanı ne yücedir.) Halvette bulunan zâkir, zikre başlar ve zikri de kalbe ulaşır basireti ve kalb gözü açılır. Halvetle ünsiyet eder, sadece zarurî ihtiyaçları için halvetten çıkar. Sonra tekrar halvete girer ve zikre başlarsa çekirge sürüsü gibi zikir orduları Seyyâra hücum ederler. Bunlar, arı vızıltısına benzer bir ses çıkarırlar. Ordu, aynı, ateşin odunu kuşattığı gibi seyyârın arkasından dolanarak onu sarar, çepeçevre kuşatır. Seyyâr bazen geceleyin halvetten çıkıp boş sahralarda yürürken sağından, solundan kendisine göz kırpıldığını görür. Bu, kalpteki şeytan gibidir. Çoğu defa da halvetin dışında vâridlerin (akla gelenlerin) hücumuna uğrar. Neticede eşya kendisinden gâib olur, olur da o anda cam içinde camdan başka bir şey göremez. Varlığın safâsının son merhalesi, onun cam rengini almasıdır. Bundan sonra ruh güneşini arkasında görür. Yeryüzünün içinde bir ateş vardır, gökyüzünün en yüksek noktasında da bir ateş vardır ve (Seyyar) zikir ateşinin gizlendiği bir yer haline gelince, oraya (yüksek noktadaki ateşten) ateşler iner, demirci ocağından çıkan kıvılcımlar gibi yerden (yeryüzünün içindeki ateşten) de ateş fışkırır. İhlâs evi, altından yapılmış bir evdir. Seyyâr, vücut ve varlık çeşitlerini delik deşik etmeden ona (ihlâs evine) geçemez. Varlık, yuvarlak bir kalkana benzer şekilde Seyyârın önüne gelir... Seyyâr, ölümü tatmadan ona (ihlâs evine) geçemez. Heybetin tadılması böyledir. Bir gün ona giden yoldaki engelleri ve perdeleri kendi irâdem olmadan aşıp geçtim. Daha doğru bir ifade ile bu perdeler ötesi âleme geçirildim ve orada ölümün tadını tattım. Sonra, o hazrete gözüm ilişince, bana bir rahatlama hali ulaştı. Bunun rahmet hazreti olduğu bana ilham edildi. Orada bir şeyh vardı, onun Rıdvan (cennetin kapıcı meleği), yine oradaki bekârlar topluluğunun da âhu gözlü huriler oldukları bana ilham edildi. Biri müstesna, beni gördükleri zaman hemen peçelerini örttüler. Toprağın ağırlıklarından kurtularak, kefene sarılı bir şekilde yerle gök arasında uçuyor gibi idim. Yeryüzüne yaklaştığım zaman O ahu gözlü gelip beni aldı ve Kürsî üzerinde oturttu. Daha sonra şeyh kalktı, sırtımın arka tarafına oturdu, beni örttü ve kalbime: “Hadi Rabb’ına yalvar, yakar”, diye fısıldadı. O zaman, beni hazret–i rubûbiyyet ve ulûhiyyete gönderdiğini anladım. Sonra tekrar vücuda (normal hâlime) döndüm. Bütün yorgunlukları atmış sevinç, şevk, yakın kulluk ve hayret ile dolu idim. Kalb ve ruh toprağa ait parça ve ağırlıklardan kurtulduğu ve ruhî kuvvetlerle takviye edildiği müddetçe Seyyâr da oturma, uykusuz kalma ve zikir yapma hâline devam eder. Uyumak için yanını yere koyup yattığı zaman bile, kesinlikle bilir ki, yerde yatmış olmakla beraber Aziz ve Celîl olan Allah’ın zikri ile oturmaktadır. Bu hale son derece hayret eder. Sonra bu durumu tasavvur edebildiğini (zihinde şekillendirdiğini) düşünmeye başlar. Neticede oturan yatana dönüşür. Böylece ikisi bir arada toplanmış olur. Bunun gibi kim zikir için ayakta durmayı âdet haline getirir, sonra oturursa, kendisini devamlı ayakta hisseder. İşte o zaman Hay ve Kayyûm [61] olan, kendisini bir uyku ve uyuklamanın olmadığı [62] zat ona tecellî eder. “Daima kâim olan” “kıyamı dâim olan” da böyledir. (Seyyâr, Allah Teâlâ’nın Kayyûm, dâima kaim, Hay ve uyumayan sıfatlarının mazharı olur). Seyyâr, seyr u sülûk hayatının ilk zamanlarında kendi isteği ile uyumayı terk eder. Bu terk, rahmet bekçileri kendisini yatırıncaya kadar devam eder. Uyandığı zaman ya yan tarafına yatmış bir haldedir veya secde halindedir. Sağ tarafa yatmak sol tarafa yatmaktan daha iyidir. Fakat sol tarafa yattığı halde uyandırılan Seyyârın hâli, kendi irâde ve isteği ile uyuyanın hâlinden yine de iyidir. Secde hali ise hepsinden iyi ve güzeldir. Bu uykunun sebebi de şudur: Nefs, toprakla yoğrulmuştur, toprak ise toprağı isteyip yatar. Nefs topraktan kurtulup temizlenince ise yukarda anlattığımız gibi olur. Seyir hayatının başlangıç ve bitiş mertebeleri arasındaki Seyyârın durumuna gelince: Yatırılmaz ve çok uyutulmaz. Kendi irâde ve isteği ile yattığı zaman ise üstünden etrafını çepeçevre saran zikir askerlerini görür. Onların arı vızıltısına veya rüzgâr sesine benzeyen seslerini işitir. Artık bu seslerden uykusu kaçtığı için uyuyamaz. Bu durum zahirî duyguların zayıf, batınî hislerin, kalbi duyguların kuvvetli olduğu zaman meydana gelir. Her şeyi bırakıp Allah Teâlâ’ya yönelen ve halvete giren, huzurda ve gaybette vehm ve müşahede ile görür ki halvet haricinde arkadaşlık yaptığı şahıslar, kendisini önceden bulunduğu hale davet etmekteler. Eğer irâde yönünden zayıf ise onu kendilerine çekip cezbederler ve onu yeniden oyun ve eğlenceye sevk ederler. Daha önce oynadıkları gibi onunla oynar, kendilerini helak ettikleri gibi onu da helak ve perişan ederler. Fakat irâde yönünden kuvvetli ise gücü yettiği oranda onlara karşı koyar. Eğer halvet hayatını tamamlayarak neticeye ulaştırırsa, hepsinden daha kuvvetli olduğunu, tamamlayamadığı takdirde ise onların kendisinden daha kuvvetli olduğunu anlaması gerekir. Halvetin ilk zamanlarında şeyh sayesinde seyyâr kuvvetli olur. Çünkü seyyâr hâlâ çocuktur. Seyyâr, arkadaşlarını özler ve halvetten çıkarsa bu, şeyhin kusur ve zayıf oluşundandır. Çünkü müridi cezbeden ve çeken şeylerle olan ilişkisini kesmeden onu halvet hayatına sokmuş, demektir. Bununla beraber şeyh bazen sadece müridin işini tamamlamak veya bazı faydalar için onu halvete sokar. Bazen de herhangi bir fayda gözeterek halvete başlatır. Meselâ; müridin içi kötü şeyle dolu olur, şeyh de bu gibi şeyleri, halvet sopasından başka bir vasıta ile söküp atmaya kadir olamaz, onun için müridi halvete sokar. Halvete ilk olarak girdiğim zaman içimde bir nevi riyâ ve şöhret duygusu, bu tarikatı minberlerden insanlara anlatma ve aktarma arzusu vardı. Onlardan biri değildim ama yine de onlardan sayılmakta idim. Sonra anlayabildiğim kadarıyla “Bu yol doğrudur” diye bende bir keşif meydana geldi. Fakat halvetin temeli bozuktu. Çünkü gayem sahih ve niyetim sadık değildi. Halvetin dışında bir miktar kitaplarım vardı, onları düşünür dururdum. Bu kitaplar on bir kerre beni halvetten çıkardılar. Ve halvet darbesinin acısı benden zail oluncaya kadar halvetin dışında kaldım. Sonra tekrar halvete girmek istedim. O zaman kendi kendime şu şekilde dedim: “Eğer halvete daha önce girdiğim gibi girersem, yine çıkarıldığım gibi çıkarılırım. Fakat girilen yere sıdk ile girmeliyim ki, oradan sıdk ile çıkabileyim” [63] Bunun üzerine niyetimi saf ve samimi hale getirdim. Ruhumu ele aldım ve kendi kendime: “İşte o budur al onu” dedim Kitaplarımı vakfettim, elbiselerimi hediye ettim. Paraları sadaka olarak dağıttım. Dünyayı arkama ittim, kıyâmeti önüme getirdim. Ar ve namus elbisesini çıkardım, insanlar hakkımda şu şekilde düşünsünler dedim: “Perişan ve zelil oldu, boyun eğdi veya aklını yitirdi, olacağı bu idi zaten”. Kendimi şeyhin önünde teneşir tahtasındaki ölü gibi hissettim. Şunu dedim: “Şimdi kabre gireceğim ve kıyamet kopmadan oradan çıkamayacağım”. Sonuçta, geriye kalan üzerimdeki bu elbise benim kefenimdir. Eğer halvetten çıkmak için aklıma bir şeyler gelir ve bunlar da kuvvetlenirse insanların yanına çıplak çıkmaktan hayâ edip çıkmamak için şu üzerimdeki elbiseyi yırtar parça parça ederim. O zaman sadece halvethânenin duvarları benim için elbise vazifesini görür, diye düşündüm. Bütün bunlar kurtuluş ve necata karşı olan aşırı şevkimin neticesiyle olmuştur. Bu düşüncelerle girdiğim halvetten şeyhimin izin ve müsaadesi olmadan çıkmadım, ayrılmadım. Şeyhim Ammar Yasir kaddese’llâhü sırrahu’l azîz, bana şu şekilde demişti: “Halvete girdiğin zaman sakın nefsinle konuşma. Kırk günlük halveti tamamlayıncaya kadar buna uy. Nefsiyle konuşan kimse daha ilk gün halvetten çıkarılır. Eğer konuşacaksa nefsine şunu desin. ‘Burası kıyamet gününe kadar senin kabrindir. Bunu iyi bil' ”. Sonra sözüne şunu ekledi: “Bu çok ince bir noktadır ve bununla ancak (Hakk’a) ulaşanlar ikaz olunur”. Seyyâr, daha önce gördüğü, tanıdığı, dostluk ve arkadaşlık yaptığı malik olduğu kimselerle mücadelesi ve savaşı devam ettiği sürece halvetle ünsiyet peyda edemez. Ondan haz alamaz (o kimseler) ona harp ilan ederler. Çünkü halvet öncesi ilâhı onlar idi. Öyle ki, seyyâr her şeyden yüz çevirip sadece Allah Teâlâ’ya yöneldiği zaman bile, her şey onun yanına gelir ve onu Allah Teâlâ’yı bırakıp kendisine kul köle olmaya davet eder. Seyyâr mücâhedesine devam edip ve Allah Teâlâ da onlara karşı kendisine yardım ederse, halveti sıhhatli olur ve onlar da kendisini yalnız bırakırlar. Böylece de halvete ısınır. Halvete ısındığı zaman onun zıddı olan şeylerden sıkılmaya başlar. Bundan sonra kendisi için halvete girdiği zatın zikri ile ünsiyet kurar. Bu Hakk Sübhânehu ve Teâlâ’nın zikridir. Bazen zikir ünsün bile önüne geçer. Fakat umumiyetle birlikte yansır ve birbirlerini takip ederler. Bu müsabakanın sırrı da şudur: Seyyâr yolun başında zıtlardan sıkılır, uzak kalır ve halvetle ünsiyet kurar daha sonra dost aramaya başlar. Bazen da daha yolun başında iken Hakk’ın keşfi vâki olur. Sonra dostun zikri ile ünsiyet kurar, daha sonra zıtlar dostun sevgisini karıştırır ve karmakarışık hale getirirler. Bundan dolayı halvette ünsiyet etmek ister. Sürekli olarak zikir ve halvetle ünsiyet eder. Sonuçta diğer ilahlar ve zıtlarla tamamıyla ilgisini keser. Bunlara ait hatırlayıştan kesin olarak terk edilmiş olur. O zaman ünsü Hakk ile olur. Bu halvet meydanının sonu budur. Manevî halvetin başlama noktası da burasıdır. Seyyâr şeklen ağyar ile beraber olur. Fakat manen âriflerle beraber bulunmaktadır. Cüneyd Bağdadî kaddese’llâhü ruhâhû, halvette bulunan müridlerine şu şekilde derdi: “Ey halvet sahipleri! Halvette iken halvetle dost olursanız halvetten çıktığınız zaman bu dostluk ve ünsiyeti kaybedersiniz. Eğer halvette iken O’nunla dost olursanız sizin için halvethânelerle sahralar eşit olur”. Ebu Necib Suhreverdî’nin (hyt. 563/1168) yanında halvet ehli olan bir zattan bahsedilmiş ve şu şekilde denilmişti: “Zikirdeki istiğrakı o hadde ulaşmıştır ki, göğsünden zikir işitiliyor. Fakat maddî âlemle ilgili bir şey gördüğü veya bir şey işittiği zaman hemen zikir (dünyası) karışıyor, bulanıyor, canı sıkılıyor, kızıyor ve inkâr ediyor.” Bunun üzerine şeyh müridlerine şu yolda tavsiyelerde bulundu: “Bunun gibi olmayınız”. Bunun anlamı şudur: “O’nunla ünsiyetiniz sıhhatli olsun ki hiç bir şey zihninizi karıştırmasın.” (Bu adam) Nasıl ki, Allah Teâlâ’yı bırakarak saf zikri, şahidlerini ve uçuşunu kendine ma’bud yapmıştı. Onun için bir şey gördüğü, bir ses işittiği ve kalbine bir hatır geldiği zaman, iç dünyasının karışması kaçınılmaz olmuştur. Zikirle meşgul olan Seyyâr, kendisine şu şekilde seslenilen bir makama ulaşır: “Zikrin, seni nasıl zikrettiğini görmek için zikretme. Çünkü o mezkûrdur, zâkir değildir (zikredilendir, zikreden değildir). İnsan devamlı olarak Hakk’ın mezkûrudur (zikrettiğidir). Ancak (insan) Allah Teâlâ ile aralarındaki koyu karanlıklar ve kesif perdeler sebebi ile bunu işitememekte ve duyamamaktadır. Onlar işitmezler ve bu hâli hissetmezler. Mürid, zikirde istiğrak hâline ulaştığı zaman, sülûku kesintiye uğrayanların kaldıkları yerde kalmasın diye şeyh ona zikri bırakmasını emreder. Çünkü sıfatlarda durmak, zattan ayrı kalmayı gerektirir. Seyyâr dil ile yaptığı zikirle uzun bir zaman geçirdikten sonra, kalbin bu (dil ile yapılan) zikirden bıkıp usandığı bir noktaya ulaşır. Artık dil ile yapılan zikir kalbi karıştırır, karışıklığa uğratır. Onun için dili, zikretmekten alıkor, kalpteki huzuru devam eder ve senelerce dil ile zikredemez. Bu şahıs mümin, mukîn (şübhesiz ve kat’î olarak bilen) ve mutkın (işini sağlam yapan) dır. O, farz namazları kalp takvası ile fiilen eda eder. Çünkü KALP, FARZLARIN TERK EDİLMESİ YOLUNDA ASLA FETVA VERMEZ. Bunun yanında şüpheli konularda da hiçbir zaman fetva vermemiştir.
[44] Tirmizî, Da’vat, 129; İbn Hanbel, II, 252, 359, 383. [45] Müslim, İman, 302; İbn Hanbel, VI, 110. [46] Gafir, 3 [47] Bk. Yusuf, 39; Gâfir, 16 [48] Telvin: sözlük anlamı renklerdir. Tasavvuftaki anlamı ise "halden hale geçmek" demektir. [49] Serrac, el–Luma’ fi’t–tasavvuf, s. 294 (Leiden 1914); Gazali, İhya, II, 266 (Mısır 1289). [50] Neml, 88 [51] Divan–ı Hallaç, s. 92. أنامن أهوى ومن أهوى أنا نحن روحانحللنابدنا فـإذا أبصرتنيأبصرته وإذا أبصـرتهكانأنـــا روحهروحيوروحيروحه من رأى روحينحلابدنـــا [52] Gafîr, 88 [53] Arapça sarf kaidesi [54] Divan–ı Buhturî, s. 254 (İstanbul. 1300). [55] (Bk. Âl–i İmran, 103, 112). [56] Furkan, 59; Tâhâ, 5 [57] İsrâ, 85 [58] Tâhâ, 5; Fürkan, 59 [59] Ahzab, 43 [60] Buharî, Rekaık, B. 38. Kurb–u Nevâfil hadisi [61] Bk. Al–i İmran 2; Bakara, 255 [62] Bakara, 255 [63] Bk. İsra, 80
|
||