|
FEVÂİHU’L CEMAL VE FEVÂTİHU’L CELAL
NECMEDDÎN–İ KÜBRÂ Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz
Hazırlayan İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı ALTUNTAŞ
Web için düzenleyen Dr. Necati Aksu
[İstiğrak: Gark olma, içine dalıp kaybolma. Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin içinde bulunduğu mânevî hallere dalması sebebiyle kendisini ve çevresinde olanları unutması.] Zikirde vücudun istiğrakıdır. Bu da sadece vücut ve varlıktaki habis ve pis parçaların yok edildiği, güzel ve iyilerinin bırakıldığı zaman meydana gelir. O zaman “varlığın zikrini” işitirsin. Her parça ve zerreden, borazanın üflemesi veya davulun sesi gibi zikir sesini duyarsın. Bunların zikri tam düzgün olunca, bu ses bal arısının vızıltısı haline gelir. Düzgün hale gelmeden evvel, zikir baş dairesinde vukua gelir. Çünkü baş yüksek yerdedir. Oradan, kös (çok büyük davul), boru ve debdebe sesleri işitirsin. “Zikir bir sultan” ve kraldır. Debdebe ve görkemi her gittiği yerde kendisiyle beraberdir. Nice kereler bu durum, delirme ve ölüm tehlikesi oluncaya kadar devam eder. Fakat sâdık kimselere böyle durumlar zarar vermez. Halvette zikrederken, şiddetli bir baş ağrısı ile beraber, buna benzer sesler duydum. Hâlbuki ben, bu hususta sadık ve samimi idim, o huzurdaki ayakların toprağına kendimi feda etmiştim. Bu ses ve sıkıntıları şeyhime anlattım: “Ölmeden ve aklını oynatmadan önce hemen halvetten çık, zikri bırak” dedi. Ben: “Yolda iken ölmem, herhangi bir (tasavvufî makam ve) konakta iken ölmemden daha iyidir” dedim. Bunun üzerine şeyh: “Ben şu andaki iç durumundan haber veriyorum. Yok, eğer bu yolda canını fedâ etmeye samimi olarak azmetmiş isen, bu gibi şeylere neden aldırıyorsun?” şeklinde karşılık verdi. Bu durum ve sıkıntılar Allah Teâlâ bu düğümü çözünceye kadar bir hafta devam etti. Zikir tekrar başıma doğru indi, yerleşti. Mutluluk, nefsin istekleri, ruhların lezzetleri ve kalplerin güzellikleri zuhur etti. Bu kapının açılış sebebi ise o günlerde ihlâsta samimî olarak sebatkâr olmamdır. Onun yardım ve inâyetinden başka, bu kapının açılmasının sebebini bilmiyorum. Bu kuvvetli seslerin sırrı ise zikrin Hakk’ın masivasının zıddı olmasıdır. O bir yere geldiği zaman ilk işi zıddını yok etmektir. Gerçekten ateş ile su birleştirildiğindeki durumu görürsün. (Zikir Allah Teâlâ’nın dışındaki her şeyi yakar, tüketir.) Bu davul ve boru seslerini müteakip çeşitli sesler duyarsın. Su şırıltısı, rüzgâr sesi, yanmak üzere olan ateşin çatırtısı, geyik sesi, at ve yavrusunun uyurken çıkardığı ses, fırtınalı havalarda rüzgârın salladığı ağaç yapraklarının çıkardığı ses... vb. Bunun sırrı da şudur: İnsanoğlu kıymetli – kıymetsiz çeşitli unsurlardan meydana gelmiştir. Yer, gök ve ikisi arasındaki şeyler bu unsurlardandır. Bütün bu sesler, cevherlerin, unsurların zikirlerinden ibarettir. Bu sesleri işiten kimse Allah Teâlâ’yı her lisanla (bütün varlıkların sesleriyle) tesbih ve takdis etmiştir. Bu anlayış tarikatın şartlarındandır. Bu istiğrak kuvvetli bir şekilde yapılan lisan zikrinin bir neticesidir. Bundan sonra zikir, başın yan tarafından daireye benzer yuvarlak bir kapı açar. Buraya yukardan, önce bir karanlık, sonra bir ateş daha sonra da bir yeşillik iner. Karanlık vücudun karanlığı, Ateş zikrin ateşi, Yeşillik ise kalbin yeşilliğidir. Önce başın üstünden bir kapı açılır. Çünkü zikir güzel bir kelime oluşu ve bizzat O’na yükselişi [30] dolayısıyla hususi yönü yukarısıdır, başın yan kısmıdır! Güzel kelime olan zikir Allah Teâlâ’ya yükselir. Allah Teâlâ da kudsî nurlar ve ruhî vâridlerden meydana gelen fazl ve rahmeti ile onu mükâfatlandırır. Başından ayağına kadar onu emniyet, iman, rağbet, şevk, muhabbet, yakîn bilgi, sağlam irfan ile doldurur, o da dolar. Kalp bu esnada ferahlık hisseder bağlarından çözülür. Sıhhatli olması halinde Allah Teâlâ’ya rağbet eder. Bu istiğrak fenâ anlamındaki istiğrak değil, kalpte meydana gelen zikrin istiğrakıdır. Kalp, bir kuyu, zikir ise içindeki suya sarkıtılan ve su çıkarılan, boşaltan bir kova gibi hissedilir. Bu anda organlarda uçma hissi meydana gelir, alışılmışın dışında titreyen kişinin istemsiz hareketleri gibi zarurî hareketler görülür, Sen ne zaman zikirden susarsan, sükût haline geçersen, ana karnındaki çocuğun hareketi gibi göğüsteki kalp zikir talep etmek için harekete geçer. Çünkü kalp Hz. İsa b. Meryem aleyhisselâm, zikir ise onun beslendiği sütü gibidir. Kalp, büyür ve kuvvetlenirse ondan çıkan iniltiler, Hakk’a yükselir, zikre ve zikredilene duyulan iştiyakın tesiri ile hasıl olan kendinden geçmeler ve sesler O'na çıkar. Kalbin sahibi zikirden ve Allah Teâlâ’dan gafil ise de yani bunun farkında olmasa bile durum budur. KALBİN ZİKRİ, ARI VIZILTISINA BENZER. Ne çok yüksek perdeden karışık bir ses ne de aşırı derecede alçak ve gizli bir sestir. Kalpte meydana gelen zikrin alâmet ve işareti, önünde süratli bir şekilde nur saçan bir kaynak müşahede etmendir. Seyyâr onda tatmin bulur ve onu kendine dost edinir. Bir başka alâmet ve işareti şudur: Zikir, sağ tarafı açar ve orayı damgalar. Tıpkı sende bir çıban çıktığı zaman bıraktığı iz gibi bir işaret bırakır. Ve oradan zikir nurları fışkırır. Sonra bu iz döne döne kalpteki zikir işinin yanına varıp, zikirle beraber kalp hizasına varır. Oradan yandan arkaya doğru bir dönüş yapar. O anda Seyyâr dâhilde ve hariçte bunu hisseder. Kalp ve kudsî ruh bu kapıdan çıkar. Böylece binici, bineğin üzerine yükselir, hâlbuki daha önce bu bineğin altında bulunuyordu. Burada binici ile latife–i natıka, binek ile de vücudu kastediyorum. Daha sonra bununla, bu binekle huzurlara, yüce makamlara, Hakk’ın huzuruna ve tecellilerine yükselir. Zikrin sırda zuhur etmesidir. Bu da Allah Teâlâ’ya ulaşan zâkirin, zikirden kayboluşudur. Onda gark olması ve aşk şaşkınlığı içinde bulunmasıdır. İşaretleri 1- Sen zikri bıraksan bile zikrin seni bırakmamasıdır. Bu sana gaybet hâlinden huzur haline geçişini hatırlatmak için zikrin sende, iç dünyanda uçmasıdır. 2- Zikrin, başını ve diğer organlarını bağlamasıdır. Bu durumda ip ve bağlarla sıkı sıkı bağlanmış biri gibi olursun. 3- Artık zikir ateşi sönmez ve nurları gitmez. Aksine sürekli olarak bir taraftan yukarı çıkan, diğer taraftan aşağı inen nurlar görürsün. Etrafındaki ateşler saftır, tutuşur ve yanar durur. Şu halde; Dilin zikri; huzur hâli olmaksızın harflerle yapılan zikirdir, Kalbin zikri; kalpteki huzurun zikridir. Sırrın zikri; mezkûrda (zikredilende) huzurdan gaybet zikridir. [Gaybet: Kalbe gelen feyiz ve tecellînin çokluğu sebebiyle maddiyat âlemine âit hallere karşı duyarlığı kaybetme durumu, çevresinin ve kendisinin ne yaptığını fark edemez hâle gelme, halkın hâlinden ve eşyâdan haberi olmama.] Huzur hâline döndüğün zaman, zikir anlaşılıyorsa bir derece inersin. Eğer huzurdan da Allah Teâlâ’dan da gafil olursan, sadece dilin laklakası ile uğraşıyorsun demektir ki bir derece daha düşersin. Bil ki; Zikir sadece dil ile söylense bile büyük bir saltanatı vardır. Fakat vücut ve varlığın perdeleri, zikir sultanının perdelerinden daha kalın ve kuvvetli olduğu için onun yanında zuhur etmesi mümkün değildir. Seyyârın, uyku veya gaybet hâli ile vücudu perdelerden soyununca, vücudun bu zayıf halinden istifade ile zikir sultanı ortaya çıkar. Bu bir nurdur ki, ya üstten veya arkadan veyahut da önden seyyârın üzerine düşer. (Seyyâr) o anda titrer, sarsılır ve korkunun verdiği çaresizlik içinde zaruri olarak şunu der: “La ilahe illa’llâh”. Bundan sonra kendinde, muazzam bir kuvvet, dehşetli bir kudret bulur. İşte o zaman bunun tesiriyle secdeye kapanır, tevbe eder, ismi aziz olan Allah Teâlâ’ya teslim olur, mü'min olur. Bu durum, zikre hizmetçi olduğu ve ona devam ettiği miktarda zuhur edecektir. [30] İbrahim, 24
|
||