|
FEVÂİHU’L CEMAL VE FEVÂTİHU’L CELAL
NECMEDDÎN–İ KÜBRÂ Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz
Hazırlayan İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı ALTUNTAŞ
Web için düzenleyen Dr. Necati Aksu
Gaybet hâlinde iken bazı semâlar görülür. Onlarda yıldızlar, güneşler, aylar vardır. Hepsi yakînin sebeplerindendir. Fakat bu yıldızlar için çeşitli tefsir ve yorumlar vardır: Bazen Kur'ân–ı Kerim, bazen de insanlardan bazı kimselerin cevherleri olurlar. Bir yıldız, kendi semâsında sabit iken ve Seyyâra hücum etmeden ona görünürse, Seyyâr ona gider ve ziyaret eder. Eğer ona hücum eder ve içine girerse bu sefer o Seyyâra gelmiş ve onu ziyaret etmiş olur. O yıldızın büyüklüğü küçüklüğü, saf oluşu, gizli oluşu, nuru, çokluğu, azlığı, toplu veya ayrı oluşunda ziyaretçilerde mevcut olan büyük-küçük, saf, gizli, nur, çokluk-azlık, topluluk-dağınıklık için âyetler ve alâmetler vardır. Bazen Seyyâr burçlar, menziller ve bunlara dâhil olan “yedi gezegen” müşahede eder. Bunlar, Seyyârı karşılayan ve vâkıa ve mânâ denilen şeylerdir. Bu vâkıa ve mânâ yakında vücud âlemine dâhil olacak demektir. Bir gün gaybet halinde iken, güneşi gördüm. Bir kavs (yay) burcundan çıktı oğlak burcuna girdi. Sonra beni ziyaret etmek için o bölgenin sultanının veziri yanıma geldi. O günlerde halvette idim. Anladım ki bu, sultanın bu fakire gösterdiği tevâzu ve alçak gönüllüktür. Cesetlerden önce ruhların bir araya toplanması, yine cesetlerden önce birbirlerini ziyaret etmelerinin sırrı, ruhların cesede olan üstünlüğüdür. Bütün insanlar için durum böyledir. Ancak zevki bozulanlar bunu hissedemezler. Varlık hastalığının algılama üzerine çökmesi sebebiyle gözü kör olanlar da bunu göremezler. Bu ruhların meclisinden, ancak gücü nispetinde nasibini alır. Meğer ki insanlardan her biri, ruhların birleşmesinden kendi miktarlarınca pay almış olsunlar. Şu halde avam akılla hatırlar ve dille zikreder. Avama ruhlar hücum ederek gelince, şu atasözünü söylerler: “Dostunu ve sevdiğini zikrettin, o halde kuru üzümü hazırla!” Bunun manası şudur: O seni ruhu ile ziyaret etmiştir veya sen onu ruhunla ziyaret etmişsindir, ziyaret yakında şahıslar ve bedenler arasında vâki olacaktır. Havas hakkındaki durum şöyledir: Kardeşini ve dostunu ziyaret edecek veya dostu onu ziyaret edecek ve aralarında birtakım hususlar cereyan edecek, diye havastan olan zat, içinde bir his bulur veya üzerine vâki olan bir vakar bulur da kardeşini zikretmekle beraber itminan bulur (tatmin olur). Sonra bu vakar biraz büyür, “beyaz bulut” gibi görülür, önüne gelir, deprenir, artar. Daha sonra önünde hareket eder, ışık saçan bir nûr haline gelir. İnsan çok garip ve dikkat çekici bir şeye baktığı veya mükemmel bir şeyi dinlediği gibi hayret ve dehşet içinde ona bakmaya başlar. O anda görme duygusu da değişikliğe uğrar. Hiç göz kapaklarını kırpmadan bir noktaya bakar, dalar gider. O zaman ruhlar âleminde sırların bir araya gelmesinden dolayı her şeyi, hatta kendini bile unutur. Ve o zaman havas kendileri ile kardeşleri arasında maddî âlemde ve bedenler arasında bir ziyaretin cereyan edeceğini ve bunun, vukua gelen ruhların ziyaretinden ibaret olduğunu anlar. Şeyh Ammâr-ı Yâsir el-Bitlisî kaddese’llâhü ruhâhûnun hizmetine aralıksız devam etmeye başladığım zamanlarda bu anlattıklarım doğru mu, yanlış mı, diye tereddüt ediyordum. O günlerde de Şeyh bir köye gitmiş sonra dönmüştü. Şeyh bizim olduğumuz şehre yaklaşınca onun vakar ve himmeti bir dağ gibi üzerime çöktü. Bu durum karşısında hiç kımıldayamadım. O anda bana bunun Şeyh olduğu, misafir olarak gittiği köyden dönmekte olduğu ve buraya yaklaştığı ilham edildi. Ve arkadaşlara: “Haydi, Şeyhimiz geliyor karşılayalım”, dedim. “Sana bunu kim haber verdi”, dediler. Ben de: “O’nun vakarı üzerime düştü”, deyince alay edercesine güldüler. Benim ciddî olduğumu gördüklerinde ise bu söylediğimin gerçek olup olmadığını denemek için yola düştüler. Şehrin dışına çıkar çıkmaz ata binmiş olan Şeyh, güneş gibi bir tepeden üzerimize doğdu. Müridler ve dervişler bu durumu görünce şaşırdılar ve biraz önce yaptıklarına pişman oldular. Havas hakkında ruhların şekilleri ay, güneş, “beş şaşkın” (hamse-i mütehayyir) gibi semâda sabit olan yıldızlar biçiminde zuhur eder. Bunun başlangıç noktaları ve bitiş noktaları dardır. Seyyâr gaybet hâlinde iken başlangıçta bir nokta gibi görülür, daha sonra büyür, yıldız haline gelirler. Bazen de gaybet hâlinde olmadığı, fakat göz kapaklarının kapalı olduğu zamanlarda ortaya çıkarlar. Daha sonra çoğalırlar ve bu yıldızlar Seyyâra gündüzün ortasında zuhur ederler. Artık gözleri kapalı değildir. O zaman dilinden de şu sözler dökülür: “Subhanellah, ve’l–hamdülillah, ve lâ ilahe illa’llâhu vallahu ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billahi’l–aliyyi’l–azîm”. Seyyâr için bir hâl hâsıl olur ve bu halde ilerler. Onun himmeti ile ruhlar isteseler de istemeseler de huzura gelirler. Sonra hâli daha da ilerler ve ölülerle dirilerin ruhlarını ayırt edebilir. Nebilerle şehitlerin ve diğer insanların ruhları arasındaki farkı görür. Seyyâr aşağıda olduğu halde gök ve gökteki yıldızlar görünürse, bu, kullarda tasarruf gücü ve yetkisi olmaksızın onların hâllerini murakabe etmesinin başlangıç noktasıdır. Bu görünüş kendisiyle aynı zuhur ederse ve tadarak bunun o olduğunu anlarsa, bu kendi hâlinin onların (o kulların) halleriyle eşit olması demektir. Seyyâra gök ve gökteki yıldızlar altından görünürse, bu, kâmil bir murakabedir, onlar (o kullar) üzerinde, tasarruf yetkisinin ona verilmesidir. Şu âyet oradan tecellî eder: “O kulları üzerinde Kahhârdır. Yegâne tasarruf sahibidir...” [88] Seyyâra tasarruf gücü verilmesinin alâmet ve işareti bazen de şu şekilde olur: Önünde iki kutup ile burç ve menziller görür. Elini teker teker bunların içine sokar ve içindekilerden haber alır. Gaybet hâlinde iken âlimlerinden birini gördüm. Gökyüzü berrak ve yıldızlarla dolu idi. Âlim: “Bu güneş ve yıldızların manasını anlıyor musun?” dedi. “Buyurun söyleyin dedim”. Şunu dedi: “Allah gece ve gündüz kullarına bakar, O’nun gece bakışı yıldızlar, gündüz nazar etmesi ise güneştir”. Yine gaybet hâlinde iken, yıldızlı bir gökyüzü gördüm. O semâdaki yıldızlardan, Kur'ân–ı Kerim'i anladım. “Âyete’l–kürsî” şu şekilde idi:
Harfsiz ve kelimesiz yazılmıştı. Bir başka gaybet hâlinde de gökyüzü Kur'ânı Kerim kitabı gibi ortaya çıktı. Dört köşe şekiller ve noktalarla şu şekilde yazılmıştı:
Bu Tâhâ suresinin şu âyeti idi: “... gözümün önünde büyüyesin diye senin üzerine benden bir sevgi koydum...” [89] Bunu anlıyor ve okuyordum. Bunun, tanıdığım bir kadına dair olduğu bana ilham edildi. Kadının ismi Benefşe (Menekşe) idi. Gayb âlemindeki ismi ile “İsteftiyn” idi. Seyyârın Gaybî İsimle İsimlenmesi Seyyâr makbul haline gelince gayb âleminde ona isim ve künye verirler. Şeytanın ismi ile Allah Teâlâ’nın ism–i âzam’ı ona tarif edilir. Benim gaybtaki ismim قنطرون Kantarûn’dur. Künyeme gelince onun hikâyesi de şöyledir: Hafız Silefî İsfahanî'den (hyt. 576/1180) İskenderiye’de hadis dinliyordum. Bu yaşlı âlim mezhepte Şafiî, itikadda Selefi idi. Yaşı yüzün üstünde idi. Yine gaybet hâlinde olduğum bir sırada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi, yanında ikinin ikincisi [90] (Hz. Ebu Bekir radiyallâhü anh) olduğu halde benimle oturur bir vaziyette gördüm. O kadar ki dizi dizime değdi. O anda bana, her gün Kur’an–ı Kerîm’den O’nun için okuduğum çeşitli virdlerimin olduğu ilham edildi. Hemen virdimi okumaya başladım. Bitince, bunu çok iyi bulduğunu ifade ederek: “Böyle gündüzün hadis dinle ve gece Kur’an–ı Kerîm oku” dedi. Daha sonra kendisinden künyemi sormam ilham edildi ve sordum: “Ya Rasûlallah, benim künyem Ebu’l–Cenâb mıdır, yoksa Ebu’l–Cennâb mıdır? Benim nefsim Ebu’l–Cenâb (yücelik babası) şeklinde olmasını istiyor”. “Hayır” dedi; “Künyen Ebu’l–Cennâb (korkanların babası) dır”, dedi. O zaman yanındaki arkadaşı da: “Evet, Ya Rasûlallah o Ebu’l–Cennâb’dır”, dedi. Bu iki isim dünya ve âhiretin sırrına sahiptir. Ebu’l–Cenâb deseydi ben dünyaya sahip olacaktım. Ebu’l–Cennâb dediği için, inşaallah ikisinden de uzak kalıyorum. Yine bir gün gaybet hâlinde iken şeytanı gördüm ve tanıdım. Fakat doğru söyleyip söylemediğini denemek için tanımamazlıktan geldim ve ona sordum: “Kimsin ve adın nedir?”. “Garip bir adamım, ismim de يوناق “Yunak” “Hayır sen Azâzîlsin” dediğim zaman derhal üzerime atıldı ve: “Evet ben Azâzîlim, ne yapacaksın?” Aramızda maceralar geçti, bunlardan biri şudur: Bedenim bedenine ve yenlerim yenlerine gelecek şekilde elbisemin, onun elbisesine dikili olduğunu gördüm. Kurtulmak isteyen aciz bir kimse gibi, ona kurtuluşun ve necatın yolunu sordum: “İnsan senden nasıl kurtulur?” Dedi ki; “Ancak elbisesini elbisemden ayırdığı zaman.” Hemen elbisemi çektim. O da çekti ve elbisem elbisesinden koptu. Elbisesinden çıkınca çıplak hale geldi, gözü de kör oldu. Bu olay Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şu hadisi ile tefsir ve izah edilmiştir: “Şeytan, kan gibi, insanoğlunun damarlarında dolaşır. Dikkatli olunuz ve bu yolu oruçla daraltınız” [91] Şu hadisin manası da bunu izah eder. الامان عريان ولباسه التقوى“İman çıplak (bir insan gibi)dır. Elbisesi takvadır.” [92] Takva, şeytan çekişmesi karşısında gönüllere bir sığınaktır. Benim elbisem, üzerimde olan yırtık elbise hırkam (murakka) dır. Bu yırtık, güç ve kuvvetten dolayı meydana gelen değil, acizlik ve zayıflıktan meydana gelendir. Sûfîlerin yırtık elbise giymesinin sırrı da budur. Bunun yorumu: Mümin ve Müslümanlar, yeryüzünde Allah Teâlâ’nın gözü ve casusudurlar. Tekkelerde suftan (yünden) yapılmış elbise giyen fâsık bir kimse gördükleri zaman, onu şiddetle tenkit edip, kınarlar, hatta heyecanlarını daha da ileri götürerek aynı tekkede yaşamış olsalar bile dövüp hırpalamak isterler. Onun zıddı olan birini gördüklerinde, bu kimse sırren ve bâtınen veli bile olsa, mânâya suretle itibar ederek onu azarlarlar. Bu zahirî (görünen) engeller (giydiği velilik hırkası) ondan uzaklaşır. Hakk’ın günahkârlara olan şefkati, merhameti ve onların kusurlarını örtmesinden yararlanmaya çalışan laîn, yani şeytan onu kendine çekerek aldatmak istemektedir. (Yırtık elbiseli Sofi buna engel olur) Umulur ki, bundan sonra Allah Teâlâ o kişinin tevbesini kabul eder de kurtulur. Nefis, ölmeyen bir yılandır. “Ef’â” denilen zehirli yılan buna güzel bir misâldir. Bu yılan kesilse, başı ezilse, yumuşak bir şekilde dövülse, sonra derisi bedeninden soyulsa, eti pişirilse, yense ve bu derisinin üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra güneşin altına konsa hemen hareket etmeye başlar. Nefis de tıpkı bunun gibidir. Bu nedenle ölmüş görünen nefse hevâ, şehvet ve şeytanlık ateşi vurduğunda hemen canlanıp, harekete geçer. Sonra nefis vücudun organlarına zulm etmeye devam eder, organlardaki gücünü ve gıdasını geri alır ve sonuçta ayağa kalkar. Bu takdirde bu işin kökünden tedavisi ancak sureti ve şekli değiştirmekle olur. Bu da şu sözümüzün sırrıdır: “Gücünün yetmemesi ismettendir”. İsmet, [93] nebilerin ve meleklerin ismeti gibi bazen vasıtasız olur. Bazen silsilede olduğu gibi bir kişinin vasıtasıyla olur. Uyanık ve dikkatli Seyyar, bu silsileyi (ön olayların sebebini) görür. Cahil, gafil ve şaşkın kişi bu silsileyi unutur. Birincisi sadece Rabb’ını, ikincisi ise sadece nefsini görür. Seyyâr önceleri sebebi, daha sonra ise müsebbibi müşahede eder. Zamanla sebep ile müsebbibi aynı anda müşahede edecek biçimde onlarla ilişki ve ülfet kurar. Daha sonra ise fani olanı bırakır, bakî olanı tercih eder ve artık sadece müsebbibi görür. Bazı şeyhlerin şu sözlerinin anlamı da budur. Her şeyden sonra Allah Teâlâ’yı gördüm,Sonra Allah Teâlâ’yı her şeyle beraber gördüm. Daha sonra ise her şeyden önce Allah Teâlâ’yı gördüm. [94] Bu, Allah Teâlâ’nın tevhidinde fâni ve zikrinde istiğrak hâlinde bulunduğu için böyle olmuştur. Bu şuna benzer: Bir kimse güzel bir şahsı görür. Ona ilk bakışta yüzünü, boynunu ve yüzde bulunan göz, burun, yanak ve ağız gibi yerleri birer birer görür. Onu zamanla beğenir ve hoşlanır. Bu beğenme, güzel vasıflara sahip olan zata karşı kalbin içinde bir sevgi meydana getirir. Bu suretle bütün vasıflar dolaşılır. Tüm vasıflar dolaşılıp beğenme işi tamamlandıktan sonra, ona karşı olan aşkını kemâle erdirir. Seyredilen zat seyredenin kalbinde yerleşir, bir müddet onu bu şekilde müşahede ederek bu hal üzere kalır, bu vasıfların sahibini huzur ve tezekkür ile (zikrederek, anarak) seyreder. Sonuçta vasıfların tezekkür ve mütalaa edilmesi fânî olur ve mezkûrun (zikredilenin) zikri bakî kalır. Seyyâr da böyledir, âyetlerin (alâmetlerin, delillerin) tezekkürü ondan fânî olur, âyetlerin yaratıcısının tezekkürü bakî kalır. [88] En’am, 18–61 [89] Taha, 39–40 [90] Bk. Tevbe, 40; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin seyrinde en yakın olanı [91] Müslim, Selâm, 23, 25; Ebu Davud, Sünnet, 17–18; Edeb, 81; Savm, 79; tim Mace, Siyam 65. [92] Kaynağı tespit edilemedi [93] İsmet: Günah işlememe, masum ve mahfuz olmak [94] Sofilerde bu sözler şu tertip üzeredir. (Bahsedilen makamların lisanlarda söylenişi şu şekildedir.) Cem lisanında; مارئيت شيأ الا ورئيت الله قبله “Bir şey görmedim, ancak önce Allah Teâlâ’yı gördüm”. (Her zaman önce Allah Teâlâ’yı gördüm, kesreti görmedim) Hazertü’l cem lisanında; مارئيت شيأ الا ورئيت الله بعده “Bir şey görmedim, ancak sonra Allah Teâlâ’yı gördüm”. (Allah Teâlâ’dan önce kesreti gördüm.) Cem’ül cem lisanında; مارئيت شيأ الا ورئيت الله معه “Bir şey görmedim ancak her şeyi Allah Teâlâ’yı beraber gördüm”. (Allah Teâlâ ile kesreti beraber gördüm.) Ehâdiyetü’l cem lisanı; مارئيت شيأ الا ورئيته ان الله “Bir şey görmedim ancak ne gördümse muhakkak Allah Teâlâ (olarak) gördüm”. (Burhânus’sâlikîn– Seyyid Muhammed Nûr’ül–Arabî , hzl. İhramcızâde İsmail Hakkı)
|
||