|
FEVÂİHU’L CEMAL VE FEVÂTİHU’L CELAL
NECMEDDÎN–İ KÜBRÂ Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz
Hazırlayan İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı ALTUNTAŞ
Web için düzenleyen Dr. Necati Aksu
Bil ki; müşahede İki türlüdür: Ednâ ve A’la. Ednâ (en düşük yerdeki) müşahede Arz’da bulunan şeylerle ilgili olan müşahededir. Bununla şehâdet âlemindeki (görünen âlemdeki) yeryüzü değil gayb âlemindekini kastediyorum: O arzdaki şekiller, renkler, denizler, ateşler, çöller, şehirler, köyler, köşkler v.s. gibi şeylerin temaşası bu müşahedeye dâhildir. A’la (en yüksek, yukardaki) müşahede Gökyüzünde bulunan varlıklarla ilgili müşahededir. Güneş, ay, yıldızlar, burçlar, ay yörüngesi vs. ve sadece bir kısmını görüp müşahede ettiğin her şey bu kısma dâhildir. Nitekim şu şekilde demiştik: “Cevher, sadece kendi madenini müşahede eder. Cevher, sadece kendi madenini arzu eder, ancak kendi madenine özlem duyar”. Şâyet, gökyüzünü, yeryüzünü, güneşi, yıldızları ve ayı müşahede edersen bil ki, o madenden sende var olan bir parça temizlenmiş demektir (Bu temizleme olmasaydı, müşahede vâki olmazdı). Gaybet hâlinde iken müşahede ettiğin gökyüzünü; semâyı şu gördüğün semâ zannetme. Gayb âleminde daha latîf daha yeşil, daha saf daha parlak sayısız ve hesapsız gökler vardır. Kendi iç saflığını artırdıkça ve ilerlettikçe gökyüzü de sana daha açık, güzel ve saf görünür. Bu durumun, Allah Teâlâ’nın safasını seyredinceye kadar devam eder. Allah Teâlâ’nın safâsında seyr, seyr ü sülûkun sonudur. Aslında ise Allah Teâlâ’nın safâsının sonu yoktur. Sakın ulaştığın makamın arkasında ondan daha başka makamların olmadığını zannetme! İyi bil ki! Allah Teâlâ’nın bir takım huzur tecelligâhları vardır. Bunlar sıfatların tecelli ettiği yerlerdir. Bir huzur yerini, diğerinden hâlinle ayırt edebilirsin. Bu makama yükseldiğin zaman, elinde olmaksızın dilinden o huzur yerinin ve onunla (beraber) ismi ve sıfatı çıkıverir. Sonra huzur yerine ve tecelli sıfatına ulaşırsın. O zaman Allah Teâlâ’yı onunla tesbih edersin. Bir defasında, “Sübhâne aliyyü’l–kebîr” (Yüce ve büyük Allah Teâlâ’m seni noksanlıktan tenzih ederim) dersin, başka bir zaman; “Sübhane aliyyu’l–a’la”, (Yücelerden yüce Allah Teâlâ’m seni noksanlıktan tenzih ederim) kimi zaman; “Rabbî ve Kadirî”, (Sahibim ve bana kadir olan) sonuçta bazen de; “Ehad, Ehad”, (Tek olan Allah Teâlâ’m, Tek olan Allah Teâlâ’m) dersin. Bu dualar bütün huzur yerleri için geçerlidir. Kalp için, Allah’ın azze ve celle zat ve sıfatlarından bir nasip vardır. Ve bu hisse sürekli olarak çoğalır. Kalp Erbâbının durumları bu konuda ve huzur yerlerinin sıfatları hususunda çok çeşitlilik arz eder. Hakk’ın her sıfatından da kalbin bir hissesi vardır. Dolayısıyla bu sıfat kalpte kendisine ait nasip ve bölümü vasıtasıyla tecelli eder. Bu suretle sıfatlar sıfatlar için, zâtlar zâtlar için tecelli eder. Bazen sıfatlar O’nu müşahede eder, kimi zaman da sıfatların huzur yerlerini müşahede eder. İlk önce ilimle olur. Sıfatlar onu görsün veya sıfatların huzur yerlerini görsün, diye tecelli, müşahede ile vukûa gelir. Sonra ittisaf (sıfatlanma) ile tecelli hâsıl olur. O da, fadl ve adl (cemâli ve celâli tecelli ve) sıfatlardan olan tekvin (yaratma), icâd, öldürme–diriltme, merhamet etme–cezalandırma... v.b. fiilleri icra etmek suretiyle kalbin bu ahlâklarla ahlaklanması ve bu sıfatlarla muttasıf olması suretiyle olur. Üç derecelidir: 1- İnsanın birtakım mânâları değiştirme konusunda kendine nispetle bazı sıfatlarla muttasıf olmasıdır. 2- Bir takım mânâları değiştirmede kendisi ve diğer insanlara nispetle bazı sıfatlarla muttasıf olmasıdır. 3- Mutlak olarak, renk ve mânâlara tasarruf gücüne yönelik sıfatların kazanılmasıdır. Bu konuda kemâl, ismi Aziz olan Allah’a aittir. İyi bil ki! Bir inen nur vardır, bir de yükselen nur vardır. Yükselen nur, kalpten yükselir. İnen nur, Arş'tan iner. Vücut ise Arş ile kalp arasında bulunan bir perdedir. Aradaki bu vücut delindiği ve kalpten Arşa bir kapı açıldığı vakit, bir cins, kendi cinsine özlem duyar. O zaman nûr nûra yükselir, nûr nûra iner “nûr üstüne nûr” olur. Cemiyetin (birleşmenin) hakikati şudur: Kalp Arşa özlem duyar, Arş da kalbe iştiyak duyar. Aralarındaki vücud ve nefs böylece cem edilmiş olur. Daha açıkçası, aralarındaki şeyler yok olup ortadan kalkar. Gerçekten iki el arasında da hava vardır. Fakat iki elini birbirine vurursan aradaki bu hava yok olur. İki taş arasındaki yemek de (hububat da) böyledir. Değirmendeki taşlar birbirine kavuşunca yemek aralarından çıkar, ezilir gider. Sahip olduğun değerli cevherler sende aşk, muhabbet ve şevk ateşi gibi bir takım cevhere benzer hâl veya semâdaki müşahedelerin meydana gelmesini gerekli kılar. Ne zaman senden nûr yükselse, sana bir nûr iner, ne vakit senden ateşler yükselse, sana ateşler iner. Ancak gökyüzündeki cevherler sayılıdır, bir sınırı vardır onu geçmez, sendeki cevherler aksine belli sayıya sığmaz. Çünkü sende bulunan cevherler gelişmeyi ve fazlalaşmayı kabul eder. Eğer gökyüzündeki cevherin benzeri olan sendeki cevherden daha kuvvetli ve değerli olursa sendeki eksik cevher tam olana özlem duyar, kuvvetli de zayıfı kendine çeker. Eğer güçleri eşit ise, her ikisi de birbirine iştiyak duyar, her biri, diğerini kendine çeker, böylece yolun ortasında karşılaşırlar. Bu özlem, rahmetin sıfatı; cezbe (çekme) ise, kuvvetin kudreti oluşunun eseridir. Sendeki cevherler fazlalaşınca, bu cevher, semâdaki kendi cinsinden olan cevhere nazaran her şey haline gelir. Bu sefer cevher semâdan özlem duyar, o cevheri senin cevherin kendine çeker, o da sana iner. Seyr ve cezbedeki sır budur. Zira seyr, malum olsun diye cevheri tasfiye etmekten (bilinsin diye cevheri saflaştırmaktan) başka bir şey değildir. Bu fiilin sonunda cevher fazla ise cezbeder (çeker), noksan ise özlem duyar. Ebu Bekir Vasıtî kaddese’llâhü ruhâhü dedi: ki (hyt: 320/932 den önce) “Allah Teâlâ’nın cemâl ve celâl sıfatları çarpıştı (!). Bu çarpışmadan ruh doğdu. Oğul, parçaya anne–baba ise asla ve bütüne işaret eder”. Yüz dairesi saf ve temiz hâle gelince, su kaynağının parlaklığı ve berraklığı gibi nûr saçar, iki kaş ve iki göz arasında olan bu nûr kaynağı sebebiyle Seyyâr, nûr kaynağını kendi yüzünde hisseder. Daha sonra yüz tamamen nûra gark olur, önünden yüzünün hizasına kadar olan kısmı böylece nûrdan bir yüz olur. Yine, nûrlar fışkırır. O zaman ince bir örtünün ardından salıncak gibi gelip giden güneş görülür. Gerçekte bu yüz senin yüzün, bu güneş ise bedende gidip gelen “ruh güneşi”dir. Daha sonra bu saflık ve sâfiyet bütün bedeni kaplar ve önünde kendisinden nurlar çıkan bir şahıs müşahede edersin. Seyyâr bu anda, vücudunun her yerinden bu şekilde nurlar fışkırdığını hisseder. Nice kereler olur ki bütün benlik perdeleri ortadan kalkar, işte o zaman bütün bedeninle bütünüyle görürsün. Basiretin açılışı gözden başlar. Sonra sırayla yüz, göğüs, daha sonra ise bütün vücutta ortaya çıkar. Önündeki bu nûranî şahıs sûfılerce “mukaddem”, “şeyhu’l–gayb”, ya da “mizanu’l gayb” diye isimlendirilir. Seyr u sülûkun ilk dönemlerinde bu nurâni adam senin karşına çıkar. Fakat zenci gibi simsiyah bir renkle seni karşılar. Sonra o senden gizlenir. Bu şahıs aslında senden kaybolmuş değildir. Tam tersine sen o olmuşsundur. O senin içine girer ve seninle birleşir, tek varlık haline gelir. O, sırf beden ve vücut elbisesinden dolayı siyahtır. Sen ondan vücudu fani kıldığın, şevk ve zikir ateşi onun elbisesini yakıp tükettiği zaman, elbisenin içindeki cevher çıplak olarak ortaya çıkar da böylece gördüğün gibi nurânî bir hale gelir. İyi bil ki! Melek, nefis ve şeytan senden ayrı ve senin dışında bir varlık değil, aksine sen onlarsın. Bunun gibi, yer, gök, Kürsî, Cennet, Cehennem, hayat, ölüm... de senin dışında olan şeyler değil, sende bulunan şeylerdir. İnşallah, seyredip saflaştığın zaman bu sır sana açıklanacaktır. İyi bil ki! “Allah yerin ve göklerin nurudur” [31] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nuru O’nun izzet nurundan, velilerin ve müminlerin nuru ise Rasûlüllahın nurundandır. Buna göre nur ancak Allah Teâlâ’nındır. Şu iki âyetin sırrı da budur: “İzzet isteyen kimse bilsin ki izzet (şeref, kuvvet) Allah’ındır” [32] “...Şeref Allah’ındır, Rasûlünün ve müminlerindir” [33] İyi bil ki! Her Seyyârın şahidi vardır. Ona “Şeyhu’l–gayb”, denir. O Seyyârı gökyüzüne yükseltir. Gökyüzünde zuhur eder. Şeyhu’l–gayb’ın, Seyyârın şahidi oluşunun, hatta onun o olmasının delili şudur: Seyyâr onun (şeyhu’l–gayb’ın) hareketi ile hareket eder, onun durmasıyla durur, onun feyzi ile feyizlenir. Onu bulmakla bast (genişlik) hâlini yaşar, onu kaybetmekle kabz (darlık) hâline geçer. Saf hâle geldiği ve nurlandığı zaman terazinin ağır bastığını gösterir. Karardığı, saklandığı veya perdelerin arkasına gizlendiği zaman, bu, mizanın hafif kaldığına işaret eder. Bunun gibi yolun ortasında da “iki göz dairesi” vardır. Bunlar zuhur edince, bu güzel bir hale delâlet eder, gizlendikleri zaman ise kötü bir hale ve vücudun galibiyetine işaret ederler. Bu daireler büyür, çoğalır, bazen da küçülür ve azalırlar. Bu ise terazinin ağır basmasını ve bir tarafın, eksik kalmasını gösterir. Ancak “akl-ı kebîr” (Büyük Akıl) in ağırlığının, Seyyâra hücum ettiği zamanki durum bunun dışındadır. O zaman daireler gizli kalır, mizan (denge) ağır basar. Bunun alâmet ve işareti, göz kapaklarını kapalı olarak sağa sola çevirmesidir. O zaman akl–ı kebîrin akîk taşı rengindeki noktalarını görür. “Alın hizası” [34] bu noktaların görülmesine tahsis edildiği için ancak orada görülebilirler. Çünkü görüş buradan yapılmaktadır. Bu akl-ı sağir (Küçük Akıl)dır. Daha önce şu şekilde demiştik: “Cevheri, ancak kendi cinsinden olan bir varlık görebilir. O da ancak onu kendi cinsinden olan bir şeyle görebilir”. Kütübü’l Gayb (Gayb Kitapları) Gayb âleminde Allah Taâlâ’nın yazdığı kitaplar vardır. Bir kısmı noktalarla, bir kısmı hareketlerle, bir kısmı da harflerle yazılmıştır. Fakat bu ifadelerin dışında bu kitapların çok garip isimleri de vardır: Yenbuu’l-ebrâr, (İyilerin Pınarları) Mecmûa’l-esrar, (Sırlar Mecmuası) Kitabu’l-mehd, (Yeryüzü Kitabı) Kitabu’l-felekî, (Felekler Kitabı) Fürhatu’l-ebrar, (İyilerin Mutluluğu) Nüzhetü’l-esrar, (Neşeli Sırlar) Kitabu’l-azâim, (Kötülüklere engel olma kitabı) Kitabu’l-aşk, (Aşk Kitabı) Kitabu’s-sihr, (Sihir Kitabı) Burhanu’l-kebîr (Büyük Hüccetler) Ve yıldızların hükümlerinden konu eden, Kitabu’l-eşkâl (Şekiller Kitabı)... v.b. Seyyâr önce Kur'ân-ı Kerim gibi yazılan, anlaşılan ve idrâk edilen kitaplar görür. Sonra sır vâki olur. Onu bazen anlar. Bazen da vücut ve varlığın unutturucu karanlığından dolayı onu anlayamaz. Sonra nokta, kare ve daha başka şekilde hareketlerle yazılan bir takım kitaplar görür, ondan sonra da noktalarla yazılan kitaplar görür. Onları anlar ve okur, böylece ilm-i ledünnîyi öğrenir. Ancak tekrar vücuduna döndüğü zaman hepsini unutur. Fakat kalbindeki bu anlayışın tatlılığı devam eder. Ona inanır. Bu durum, rağbet, aşk, şevk ve muhabbete tesir eder ve neticesini meydana getirir. Bazen Seyyâra yıldızlarla dolu bir gökyüzü görünür. Bu Kur'ân–ı Kerim'dir. Onu noktalar yardımıyla okur ve anlar. Eğer bu zorluğa samimî olarak sabrederse bazen de gaybet hâlinin zor ve çetinliğinin içinde altın ve gümüş rengi görür. Bunlar sıdk ve ihlâsın rengidir. Kimi zaman ise zikrin Süheyl Yıldızı uzaklardan doğar, Seyyâr da Süheyl Yıldızı'nın titreyişi gibi titrer. Bu zikrin süheyl yıldızı, iman, ikan ve irfan Yemen’inden doğar. [35] Bazen de Zühal Himmet Yıldızı uzaktan gizli olarak doğar. Bu yüksek olunca dünyanın sonudur. Sana yaklaştıkça büyür, o zaman Müşteri Yıldızı (Jüpiter) gibi olur, yukardan iner. Himmet (Zühal=Satürn) yıldızının alâmeti şudur: Sen nereye bakarsan bak baktığın yerde onu görürsün. Bazen kavga ve kan dökme, yani Savaş Yıldızı (Merih) ortaya çıkar. Bu durum Seyyârda yok ise Fakir (veli, sûfî) olamaz. Şeyhler derler ki: “Fakir (Veli), diriltip öldüremiyorsa, o fakir veli sayılmaz.” Bazen Güneş doğar, bu ruhun veya kalbin güneşidir. Kimi zaman da Allah Teâlâ ile beraber olmanın verdiği neşe, sevinç ve coşkunluğun yıldızı görülür, bu Zühre Yıldızıdır (Venüs). Bazen de İlim Utarit'i ve Vücud Ay’ı zuhur eder. Kimi zaman Seyyâr, kendisini eşeğe binmiş olarak görür. Bu, onun şehvet meliki ve kralı olduğunun alâmetidir. Katıra binmiş olarak görürse bu da nefis kralının alâmetidir. Altında bir kişi ölürse bu onun ölümünün işaretidir. Ata binmiş ise bu kalp seyrinin alâmeti, “iman Yemen’lidir”, hadisine işaret vardır. Deveye binmişse şevk ile seyrettiğinin işareti, Uçuyorsa bu himmet hayatının alâmetidir. Hüviyetin (kendi şahsının) kendisini bürüdüğünü ve üzerine döküldüğünü görüyorsa bu da istenilen ve sevgili olduğunu gösterir. Denizde bir gemiye bindiğini görürse, bu gemi şeriattır, geminin altındaki deniz ise tarikattır. İyi bil ki! Şeriat hikmetin kanunudur. Hikmet ise sûfîlerin dilinde kudret anlamında kullanılan himmetin temeli ve kânunudur. İyi bil ki! Seyyârlardan her birine ism-i âzamlardan bir tane verilmiştir. İsm–i âzam kalplerden fışkırır. İsm–i âzam, âyetlerin bütününün bir araya gelmesiyle hâsıl olur. Âlem–i gayb ve âlem–i şahadetteki bütün âyetler ism–i âzamın harflerinden biridir. Bu alâmet, âyet ve delillerin ortaya çıkış nispetine göre ism–i âzam da artar ve çoğalır. Marifetin ve ism–i âzamın azalması eşit ve dengelidir. İşin sonu ise marifet ve muhabbettir. Muhabbet marifetin meyvesidir. Çünkü bilmeyen sevemez. O’nun (Allah Teâlâ’nın) bize olan muhabbeti bizim O’na olan muhabbetimizden daha öncedir. Kişi sevdiği şeyi sık sık zikreder ve anar. Allah Sübhanehü ve Teâlâ buyurdu ki; “Beni sevdiğini iddia ettiği halde hava karardığında yatıp uyuyan yalan demiş, demektir. Çünkü sevenin alâmeti ilim olarak değil de hâl olarak O’ndan başka bir şey görmemesidir” [36] Rivâyet edilir ki Semnun Muhib (?) [37] muhabbetten bahsettiği zaman Şunuziyye Camii'nin kandilleri sağa sola gidip gelmeye başlarlardı. [38] O’na, “Muhabbetten söz et”, dendiğinde şunu demişti: “Yeryüzünde bu konuda (dinlemeye) yetkili bir şahıs olabileceğini düşünemiyorum”. O anda önüne bir kuş geldi. Semnun: “Şimdi oldu, muhabbet buna anlatılabilir”, dedi. Muhabbetten bahsetmeye başladı. Kuş gagasını yere vurmaya başladı. Sonuçta gagasından kan aktı ve öldü. Gayb âlemi ve şehadet âlemindeki âyetlerin zuhuru, iman, kesin biliş ve irfan sonucunu doğurur. İhsan ve nimetler irfan ile ortaya çıkar. Bu, muhabbeti meydana getirir, muhabbet fenâyı doğurur. Daha doğrusu fenâ hem muhabbetin hakikati ve hem de neticesidir. Hakk’ın sıfatlarında, (beşerî) sıfatlardan fani olmaktır. O’nun zatında iken sıfatından fâni olmaktır. Zât tecellî edince heybetiyle tecellî eder. Bunun üzerine Seyyâr ufalır, yok olur. Küçülür ve ölecek gibi olur. O anda şu şekilde bir ses işitir. “Ehad, Ehad... (Bir, Bir!). Zâtından fânî olunca, O’nunla bakî olur ve O’nunla yaşar”. Bazen Seyyâr gaybet hâline girer, o zaman Hakk O’nu kendisine yükseltir. O’da kendinde rubûbiyeti tadar. Bu zevk bir anda olur. Allah Teâlâ’nın bu zevki (azze ismuhu = en yüce ismini) kuluna tattırması makamların ve kerametlerin en yükseğidir. Sürekli olarak, azarlama ve cidalde de Allah Teâlâ ile beraber bulunan Seyyâr şunu der: “Senin rab, benim kul, senin Hâlik (yaratıcı) benim mahlûk, senin kadîm benim muhdes (yaratılmış) olmamı gerektiren şey nedir?” Bunun üzerine Allah Teâlâ ona bu tadı tattırır. Meselenin aslını ilham eder, bu hayret ve azarlama, dinlenmesine vesile olur. Ârif dururken, hayrette olan ise yürür. Mutlak ârif ise Allah’tır. O’nun dışındakiler, ârif geçinir. [39] Bir sonraki makam daima bir önceki makamdan daha üstündür. Kıdem ve rubûbiyyet için olan zevk iyi ve parlak ise de bu zevkin devamı ondan daha iyi ve muhteşemdir. Bu meydan, O’nda helak olmadıkça ve O’na dönmedikçe, haddi, sınırı idrâk edilemeyen uçsuz bucaksız bir meydandır. Helak ise ancak (büyük) korkulardan sonra idrâk edilebilir. Bu ise ruhun feda edilmesi ile olur. Hüseyin b. Mansur'un (Hallaç) (hyt. 309/922) “Ene’l-Hakk” sözünde yaptığı gibidir. Bu noktada helak ile fenâ aynı şeydir. Hallaç, bir münâcaatında diyor ki: “Nâsûtiyyetim, lâhûtiyetinde (insaniyyetim, ilâhi âleminde) helak oldu. Lâhûtiyyetin üzerindeki nâsûtiyyetim (ilâhi âlemindeki insaniyyetim) hakkı için benim öldürülmemi isteyenleri affet”. [40] Muhabbetin eseridir. Muhabbette ilk adım nefs için sevgilinin arzu edilmesidir. Sonra nefsin kendisine (sevgiliye) fedâ edilmesidir. Daha sonra ikiliği unutmasıdır. En son merhale ise vahdâniyyette (Allah Teâlâ’nın birliğinde) fenâ bulmasıdır. Mahlûklarda kesintisiz ve sürekli bir hâl olmak üzere bir hâl olarak biz bunu tattık. Fakat bu, elde edilmesi yakın ve kolay, sınırına ulaşılması mümkün bir meydandır. (Allah Teâlâ’nın zâtında) Ferdâniyyet meydanı ise yukarda söylediğimiz gibi idrâk edilmekten uzaktır. Dediğimiz gibi “Her meta kendi değeri ile satılır.” Cüneyd Bağdadî kaddese’llâhü ruhâhû'ye (hyt. 297/909), “Aşk nedir?”, diye sorulduğunda şöyle dedi: “Aşkın ne olduğunu bilmiyorum. Fakat bir çocuğa âşık olan kör bir adam görmüştüm. Kendisine bağlanmayan çocuğa şöyle seslenmişti: “Sevgilim benden ne istiyorsun?” Çocuk, “ruhunu”, diye karşılık verince, derhal ruhdan ayrıldı, canını fedâ etti” [41] İnsanın içini ve ciğerini yakan bir ateştir. Aklı şaşkın kılar, yandırır, gözü kör eder. İşitme duygusunu giderir. Büyük korkuları insana küçük gösterir. İnsanın boğazını sıkar, nefesten başka bir şey oradan geçmez, ölecek gibi olur. Bütün himmeti maşuk ve sevgili üzerine toplar, sevgilisini kıskandığı için onun hakkında kötü zan besler, bu hal daha da artar, düzeni bozar, şaşkınlığı getirir, sonuçta unutkan olur ve ölümü hoş görür. (Kavuşma) Aşk ateşini söndürür, sevgilinin sövme, dövme ve azarlaması bunları (yukarıda 'aşk' başlığı altında zikredilen aşkın semeresi olan halleri) azaltır. Başkaları ona ulaşmasın diye âşık, keşke sevgilim olmasa, diye arzu eder. اَنْتَ رَبّىِ لاَرَبَّ لِى سِوَاكَ “Sen benim Rabbimsin. Senden başka Rabbim yok” diyebilecek bir noktaya ulaştırır (Yani, sadece benim Rabbimsin anlamında. Halbuki O, bütün âlemlerin Rabbidir). Bir mahlûk hakkında bile bu ifade küfürdür (Yani, sadece falanın veya falan şeyin Rabbi olması anlamında). [42] Fakat hâl ve zaruretin neticesinde istek dışında söylenmiştir, ihtiyarî ve iradî değildir. Bunu söyleyen âşık değil, aşk ateşidir. Aşk ateşinin terbiyesi ve gelişmesi sevgiliden gelir. Âşık sadece lisan–ı hâl ile şunu der: “Sen benim din ve dünyamın helâkisin. Benim küfrüm, imânım, arzum ve rağbetimin gâyesisin. Ve sen bensin”. Hallaç diyor ki: عجبتُ منك ومنّي يا مُنْيَةَ الُمتَمَنِّي أدنيتَني منك حتّى ظننتُ أنّك أنّي “Sana şaşıyorum beni benden (alıp) sende fanî kıldın. Beni kendine o derece yaklaştırdın ki seni ben zannettim” [43] Bazen âşık aşkta fâni olur. O zaman âşık aşk hâline gelir. Sonra aşk maşukta fanî olur. Mısır’da, Nil nehrinin sahil köylerinden olan bir cariyeye âşık olmuştum. Günlerce yemek ve içmekten kesildim. Aşk ateşim o derece yükselmişti ki nefesim bile ateş kesilmişti. Bu ateşi teneffüs ettikçe sanki gökyüzünden de üzerime bir ateş daha üflüyorlardı. Bu iki ateş önümde karşılaşıyordu, önüme gökyüzünden geleni tanıyamadım. Fakat 'semâdaki şahidim' olduğunu zannediyorum. Orada olan kimdir, nerede karşılaşıyorlar, bilmiyordum. Sonuçta anladım ki, o benim 'semâdaki şâhidim'dir. Muhabbetin sonu aşkın başlangıcıdır. Muhabbet kalp için, aşk ise ruh içindir. Sır, sevgilileri bir yere toplar. Himmet ise cem’ (birleşme) eseridir. Şu şekilde bir soru sorulur: Bu işin sonu nedir? Bu işin sonu baş tarafa dönmektir. Ve bu işin başlangıcı, cinsin kendi cinsini istek ve arzu etmesidir. Bu ise o cinsten (O’ndan) bir nûr ve lütuftur. Bu da şehvetle temenni, yürekle (fuadla) irâde, kalble (gönülle) sevgi, ruhla aşk, sırla vuslat, himmetle tasarruf, sıfatla saflık, zatla fenâ ve onunla bekâ hâlini meydana getirmesidir. [31] Nur, 35 [32] Fatır, 10 [33] Münafikûn, 8 [34] İki kaşın arası, nefs–i natıka [35] Buharî, Megazî, B. 74; Müslim, İman, 81, 82. “iman Yemen’lidir”, hadisine işaret vardır. [36] Kuşeyrî, Risale, s. 176 (Mısır 1346) [37] Kuşeyrî, a.g.e, s. 146; Hucvirî, Keşfu’l–mahcub, s. 173 (Leningrat 1926); Attor, a.g.e. II, 83. [38] Kelâbâzî, et–Ta’arruf, s. 125 (Mısır 1933); Kuşeyrî, a.g.e. s. 146; Attar, a.g.e. II, 83 [39] Şeyh Kübra, bu fikri şeyhi Ruzibihan’dan almıştır. Bk. Süleymaniye Ktp. Şehid Ali Paşa Kit nu. 1395, 64 a. [40] Ahbaru’l–Hallac, Nşr. L. Massignon, s. 8 (Paris 1935). [41] Sülemî, Kitabu’l–fütüvve, Ayasofya, nu. 2049, 83b (Bu risale Süleyman Ateş tarafından tercüme edilerek metniyle beraber basılmıştır. Sönmez Yayınları, Ank. 1977) [42] Allah Teâlâ’yı kendine has kılması [43] Süleymaniye Ktp. Şehit Ali Paşa Kit. nu. 1395, 117a; Divanu’l–Hallaç, Nşr. L. Massignon, Journal asiatigue, 1931. وغبتُ في الوجدحتـَّى أفنيتنـَيي بك عنـّــي يانعمتي في حياتــي وراحتي بعد دفنـــي مالي بغيرك أُنــسٌ منحيثخوفي وأمنـي يامن رياض معانيـهْ قد حّويْـت كل فنـّي
|
||