FEVÂİHU’L CEMAL VE FEVÂTİHU’L CELAL

 

NECMEDDÎN–İ KÜBRÂ

Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

 

   

 

 Hazırlayan 

İhramcızâde

Hacı İsmail Hakkı

ALTUNTAŞ

 

 Web için düzenleyen 

Dr. Necati Aksu

  


 

NEFİS MERTEBELERİ

Nefis üç haldedir.

Nefs­i emmâre 

Kötülük emreden nefs. Umumiyetle herkeste bulunur. Karanlıktan ibarettir. Zikirle (karşı karşıya) kalınca aydınlanır. Çünkü zikir karanlık bir evde tutuşturulmuş olan kandile benzer. O zaman nefs, levvâme olur. (Böylece) Necaset, köpek, domuz, pars, panter, eşek, öküz, fil ve vücutta bulunan bütün diğer kötü şeylerle dolu olduğunu görür.

Nefs­i Levvâme 

Bu nefs, yırtıcılığın her çeşidinin getirdiği yaralamaları ve pisliklerin her türünün bıraktığı kirleri temizlemek, bu evden kovmak için gayret sarf eder. Onun için durmadan Hakk’ı zikirle ve tevbe ile meşgul olur. Böylece zikir sultanı onlara gâlib gelir ve oradan dışarı çıkarır.

Nefs­i Mutmainne 

Ev süsleninceye kadar, ev eşyası toplamak için durmadan çalışır. Böylece bu eşya ile ev ziynetleşir, sultanın orada konaklamasına uygun hale gelir ve sultan oraya iner. Sultan gelip Hakk tecellî edince o da tatmin olur.

İşaretler

İyi bil ki! nefs-i emmârenin müşahede mahallerinde de bir takım alâmet ve işaretleri vardır. O senin önünden doğan zift gibi simsiyah büyük bir daire gibidir. Bir müddet sonra yok olur. O, yine ön tarafından bir bulut gibi tekrar doğar. Daha sonra bu bulut halinde iken yanından ay gibi bir şey zuhur eder. Sonra yine doğar, bu defa hilal gibi bir şey ortaya çıkar. Bu şey (siyah daire), bulutlar arasından uç gösterir ve sonuçta hilal haline gelir. 

Seyyâr nefsini kınayınca, bu dâire sağ yanaktan, ısısını yanağında hissedecek derecede bir güneş kırmızılığı ile doğar. Bu büyük dâire kimi zaman kulak yönünden, kimi zaman alın istikametinden bazen de başın üstünden doğar. Bu, nefs-i levvâme akıl dediğimiz şeydir.

Nefs-i mutmainne için de, müşahede hallerinde alâmetler vardır. Bazen, kendisinden nurların fışkırdığı büyük su kaynaklarındaki dairelere benzer bir şekilde önünden doğuverir. Bazen de onu, gaybet halinde parlak bir ayna gibi saf bir nur olarak yüzünün etrafında görürsün. Bu, yüzüne doğru yükseldiği ve yüz bunda fani olduğu zaman, o zaman senin yüzün nefs–i mutmainne olur. Bir başka gaybet hâlinde de onu senden uzak görürsün. Sanki seninle onun dairesi arasında binlerce konak varmış gibi. Ona bir konak yaklaşsan yakar.

İyi bil ki! seyr ü sülûkun sonunda yüzde zuhur eden bir takım daireler vardır. Her sağa ve sola bakanda görülen nurdan yapılmış “iki göz dairesi” bunlardandır. İki göz ile iki kaş arasından zuhur eden “Hakk’ın nuru dairesi” de bunlardandır. Yalnız bu dairenin gözde olduğu gibi ortasında nokta yoktur. Bazen gözün iki dairesi bu noktada yok olur. Bazen nokta kalır, daireler yok olur. 

“Ruh dairesi” ise burun hizasında ortaya çıkar. Dilin nuru ise mutlak nurdur daire değildir. Sırf bir damla halindedir, dairesi yoktur. İşitme nurunun da dairesi yoktur. İki göz dairesinin arkasından ortaya çıkan nurdan iki noktadır.

Örnek

Bir gün halvette iken gaybet hâline girdim. Sonra yükseltildim, doğan bir güneşin önüne kadar getirildim. Onun şiddetli ve büyük kuvvetine göğüs gerdikten sonra güneşe sokuldum. Sonra bunu şeyhim Ammar Yasir kaddese’llâhü sırrahu’l azîze (hyt. 582/1186) sordum. 

“Elhamdülillâh” dedi. 

“Ben de bu gece ikimiz birlikte Mekke’ye gittiğimizi gördüm. Güneş göğün tam ortasında olduğu bir sırada Mekke’de Harem–i şerifte bana şöyle dedin”.

“Ey Şeyh ben kimim?”, “Beni tanıyor musun?”

“Sen kimsin”, dedim. Bunun üzerine sen:

“Ben gökteki şu güneşim” diye karşılık verdin”.

Bu iki olayın birbirine uygun düşmesine şeyhim Ammar memnun oldu. Sevindi ve bana şu hâlini anlattı: 

“Kalb âlemine sokuldum, geceleri Allah Teâlâ için mücâhede ettim. Gökyüzü içime girinceye kadar devamlı olarak ona bakıyordum hatta kendimi zevken gökyüzü olarak hissediyordum”  

Başka geceler de onu şu anda yukarda gördüğüm gibi kendi altımda görünceye kadar ona bakardım. 

Başka gecelerde de arza bakar, acaba o nedir, diyerek onu açıklamaya çalışırdım. Nurdan bir dâirede fâni oluncaya kadar bu halim sürüp giderdi”.

Açıklama

Bu hallerden ilmin alacağı hisse şudur: 

Kudsî ruh latiftir, semavîdir. Himmet kuvveti ile dolup taştığı zaman, semâya bitişir ve semâ onda gark olur. Aslında ruh ile semâ aynı şeydir. Bu ruh, sürekli olarak uçar, yükselir, beslenir ve gelişir, semânın şerefinden daha üstün bir şeref kazanmak için bu hal devam eder. Sonuçta semânın üstüne çıkar.

Açıklama

Veya şu şekilde diyebiliriz:

“Her bir maden sahibi, kendi cinsinden olan cevheri arar.” İrâdesi ve talebi samimi ve ciddi olursa aslını bulur ve ona kavuşur. Semâyı, altımda ve içimde, ancak şu hallerden sonra gördüm: 

“Ben hangi şey için semâda veya semâdan daha büyük olan şeyde veya semânın üstünde (ki bu benim üstümde var olan şeye göre değişir) değilim?”, diye içimde bir bir istek ve azarlama hali kâim oldu. Bunun üzerine, madenlerine (asıllarına) karşı özlem duyan garip cevherler, samimi olarak âh ve inilti haline girdiler ve ben de oraya ulaştım. 

Arzın, kendisinde fânî olduğu daire ise “kudret dairesi” dir.