FEVÂİHU’L CEMAL VE FEVÂTİHU’L CELAL

 

NECMEDDÎN–İ KÜBRÂ

Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

 

   

 

 Hazırlayan 

İhramcızâde

Hacı İsmail Hakkı

ALTUNTAŞ

 

 Web için düzenleyen 

Dr. Necati Aksu

  


FEVÂİHU’L CEMAL VE

FEVÂTİHU’L CELAL

 

(Cemâl Kokuları ve Celâl Mukaddimeleri)


 

Seyr u Sülûkte geçen ruhânî olaylar

 بِسـِمِ الله الرحمنِ الرحيم

الحمد لله  رب العالمين والصّلاة والسّلام على رسولنا محمد وعلى  اله وصحبه وسلّم اجمعين.

Allah Teâlâ’ya şükürler olsun ki, bize mantıku’t–tayr’ı (kuş dili) [5] öğretti. Başkalarıyla meşgul olmaktan emin kıldı.  Bize seyr ü sülûkun alâmet ve işaretlerini gösterdi.

Allah Teâlâ’ya sayısız ve ebedi hamd olsun. Salât, Resulüne ebedî, sonsuz, dâimidir.

Şeyhimiz Efendimiz Yüce İmam, din ve milletimizin yıldızı, müslümanların ve İslâm’ın kutbu, tarikatın burhan ve delili, sünnetin dirilticisi, Hakk’ın hücceti, Necmüddîn–i Kübra, diye meşhur Ebu’l–Cennâb Ahmed b. Ömer b. Muhammed b. Abdullah Sûfî Hayvekî Havarizmî ve anne babasından –Allah Teâlâ razı olsun–

Dedi:

Sofinin Hakikatleri

Ey Sevgili, iyi bil ki;

Allah Teâlâ, sevdiği ve razı olduğu için seni başarıya ulaştırdı. Murâd, Allah Teâlâ, mürid ise O’ndan gelen bir nurdur. Allah Teâlâ hiçbir kimseye zulmetmemiştir. Çünkü hepsine kendisinden bir ruh vermiştir. Ve kulu için bir akıl verdiği gibi onlar için “kulak, göz ve kalpler” yaratmıştır. [6]

Allah Teâlâ’nın kendilerinden perdeyi kaldırdığı kimselerin dışında kalan bütün insanlar karanlıktadır. Bu perde kendilerinden ayrı olmadığı gibi, belki kendileridir. Bu ise kendi vücutlarının karanlığıdır.

Ruhî tecrübeler

Ey Sevgili, “iki gözünü kapa ve bak bakalım ne görüyorsun”  

Eğer “şu an hiçbir şey görmüyorum” diyorsan, görememedeki hata senden ileri geliyor, demektir.  

“Aslında sen o anda görüyorsun.” Fakat “vücut karanlığı” onu senin basiretinden ve gözünden uzaklaştırıyor, bundan dolayı da onu ve görmeyi bulamıyorsun.

Eğer Allah Teâlâ’yı bulmak ve görmek istiyorsan vücudundan bir şeyler noksanlaştır, başka bir ifade ile bir takım şeyleri vücudundan uzaklaştır. Bu eksiltme ve uzaklaştırmanın yolu mücâhededir. 

Mücâhede  demek  ağyarı yani Allah Teâlâ’’dan başka her şeyi kovarak, öldürerek,  cehd ve gayret sarf etmek demektir. 

Ağyar ise vücuttur, nefistir, şeytandır.

Mücahede yolu

Üç yolla yapılır:

1– Gıdaların yavaş yavaş, vücudu alıştıra alıştıra azaltılması. Çünkü vücudun, nefis ve şeytanın kuvvet kaynağı gıdadır. Eğer gıda azalırsa bunların saltanat ve hükümdarlığı da azalır.

2– Seçme, irâde ve ihtiyarı terk etmek. İrâdeyi güvenilir, tebliğe yetkili bir şeyh ve mürşide senin için doğru olanı tercih etmesi için fenâ kılmaktır. Çünkü başlangıçta mürid küçük çocuk gibidir. Bulûğ çağına henüz ermemiş olana, israfçı sefih kişilere vasî ve veli tayini veya emrindeki olanlara sultan nasıl gerekiyorsa mürid için de şeyh öyle gereklidir.

3– Cüneyd Bağdadî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin tarikatı olarak bilinen sekiz şartı yerine getirmektir. Bu şartlar şunlardır:

1. Devamlı abdestli olmak, 

2. Devamlı oruçlu olmak, 

3. Devamlı susmak, 

4. Devamlı halvette bulunmak, 

5. Devamlı zikretmek (La ilahe illallah demek), 

6. Devamlı şeyhle kalbî rabıta ve bağlılık halinde olmak. Kendi tasarrufunu şeyhin tasarrufunda yok etmek, ilm-i vakıat  (hadiselerin ilmi) konusunda ondan faydalanmak, 

7. Devamlı olarak havatırı (kötü fikirleri), akla gelen şeyleri unutmak, onları hatırlamamak,

8. Allah Teâlâ’dan gelen şeye –faydamıza da olsa zararımıza da olsa– itiraz etmemek. Yine O’ndan Cenneti istemek veya Cehennemden O’na sığınmak gibi istekleri bir tarafa bırakmak.

Farklar 

Müşahede makamında vücut­nefis ve şeytan arasındaki fark

Vücut, yani insan bedeni, ilk önce zifiri karanlıktır. Temizlenip arıtıldıkça siyah bulut haline gelir. Beden “Şeytanın Arşı” haline geldiği zaman kırmızılaşır. Biraz daha ıslah edilir, maddî haz ve lezzetlerden fenâ bulur ve haklarla bakî olursa saflaşır, beyazlaşır ve yağmur bulutu gibi olur.

Nefis, başlangıçta rengi gök rengidir, mavidir esas kaynaktan fışkıran suyun fışkırması gibi bir fışkırması vardır. “Şeytanın Arşı” haline geldi mi, karanlıktan ve ateşten bir madde imiş gibi bir hal alır. Bunların fışkırışları daha azdır. Şeytanda hayır yoktur. 

Nefis temizlenip saflaşınca kendisini hayır kaplar ve kendisinden hayır ve yararlı işler meydana gelir. Şer ve kötülük kaplayınca da şer hâsıl olur.

Şeytan, azametli şekilde küfür bulutlarının birbirine girmesinden meydana gelen ve saf olmayan bir ateştir. Önünde uzun bir zenci gibi teşekkül eder. Büyük bir heyeti vardır. Bir tavırla içine girecekmiş gibi koşar gelir. Eğer ondan o anda uzaklaşmak ve ayrı kalmak istersen, kalbinden şu şekilde yalvar:

 ياَ غَياَثَ اْلمُثْتَـغثـين اَغـْثـْنـي

“Ey imdat dileyenlerin yardımcısı, yetiş!” 

Hemen senden kaçar.

Onun seni gördüğünü senin de onu gördüğünü unutma. Onun elbisesi, senin elbisene dikilmiştir. İki elbiseyi birbirinden ayırırsan, gözü kör olur, göremez. Elbisesinden onu soymalısın. 

Bunun dışında nerede olursan o da seninle olur ve anlar. Sana ilgi duyar. Bazen o sana vurur, seninle beraber iş yapmak, oynamak ve yarış yapmak ister. Ona lanet okuduğun, şamar attığın ve konuştuğun zaman o da seninle konuşur ve seninle şakalaşır, lanetten kuvvet bulur ve seninle olan işi uzatır. 

İşte o zaman susarsın. O sana vurur sen ona vurmaz, Allah Teâlâ’ya tevekkül edersin. Bu durumda o sana vuramaz ve senden uzaklaşır. İşte o zaman tekrar kalbinle: 

 ياَ غَياَثَ اْلمُثْتَـغثـين اَغـْثـْنـي

“Ey imdat dileyenlerin yardımcısı, yetiş!”  dersin. Rabb’ına sığınırsın o da senden kaçar gider.

Zikir Ateşi 

Zikir ateşi ile şeytan ateşi arasındaki fark

Zikir ateşi, saf, süratli ve yukarılara doğru yükselen bir ateştir. 

Şeytan ateşi ise, bulanık, puslu, karanlık ve ağır hareketlidir. 

Bu iki ateş arasındaki fark ise ancak hâl ile bilinir. 

Seyyâr [7], üzerinde zikirle birlikte büyük bir ağırlık ve göğüs darlığı hissederse, kalbi ferahlamaz, gönlü rahatlamaz. Sanki bütün organları taş ile çatır çatır kırılıyor gibi bir an yaşarsa, bu hal içinde karanlık bir ateş müşahede eder ki bu “şeytan ateşi” dir.

Bazen Seyyâr, bunun aksine bir hafiflik bir iç rahatlığı bir kalp güzelliği ve doygunluğu hissettiğinde yukarılara yükselen saf bir ateş görür. Kuru odunun ateşi gibi olursa bu da kalbin feza ve semasındaki “zikir ateşi”dir.

Zikir ateşi, “her şeyi yakıp yok eden”,[8] bir ateştir. Girdiğinde evde şunu söyler: 

“Ben varım, artık benimle başka hiçbir şey olmayacak”. Bunun manası “La ilâhe illa’llâh” (Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur) demektir. Eğer evde odun varsa onu yakar, odun ateş olur. Eğer ev karanlık ise zikir nûr olup, karanlığı yok eder, evi nûra boğar. Evde nûr olunca tabii ki ona zıt ve rakip olamayacaktır. 

Bunun gibi, zâkir (zikreden kişi), mezkur (zikredilen, Allah) dost olurlarsa o zaman zikir, “Nûr üstüne nûr” [9] olur.

Zikir haktır, sıfatı da haktır. Zikir nefsin hazlarını sıfatlarını yok ederken, haklarını bâki bırakır. Haklar arasında zıtlık yoktur. Hazlarda ise varlığa ait bir takım fazlalıklar vardır ki israftan ve aşırılıktan meydana gelirler. Dolayısıyla zikir ateşi içeri düşünce hepsini yok eder. Haram lokmalardan meydana gelmiş olan parçalar da böyledir. Zikir sultanı hazların içine düşer ve onları yok eder. Fakat helâl lokmalardan meydana gelen cüzlere, kimse el uzatamadığı gibi zikir ateşi de dokunmaz. Çünkü bunlar haklardır.

Vücudun rumuzları (işaretleri)

Vücut dört unsurdan meydana gelmiştir ki hepsi “Karanlıklar üstüne karanlıktır” [10]  Toprak, su, ateş, hava.

Sen bütün bu unsurların (hâkimiyeti) altındasın. Onlardan ayrılarak başka bir şeye de tamah edemezsin. Ancak hakkı hak sahibine ulaştırmakla olur ki bu da, parçayı bütüne ulaştırmaktan ibarettir. Böylece toprak topraklığını, su suluğunu, ateş ateşliğini, hava havalığını alır. Bunlardan her biri kendi nasibini aldı mı, bütün bu yüklerden ayrılır.

Bizim tarikatımız ve yolumuz, kimya (unsurları bazısını diğerinden ayırma, insana ilk yaratılışta üflenen nefes olan rabbânî latif nuru çıkarma) yoludur. 

Dağlar arasından nuranî ve latîf şeyleri çıkarmak şarttır. Toprakla ilgili hazzın yok olunca bir sahra görürsün. Bu sahrayı kat ederken, bu sefer sahra senin altında yürür. Sanki çöl senin ayağının altından geçip gidiyor. Hâlbuki geçip giden çöl değil sensin. Nasıl ki, gemi ile giden bir kimse de, geminin değil karşıdaki sahillerin hareket ettiğini zanneder. “Dağları görürsün ve onları cansız, donmuş zannedersin. Hâlbuki onlar bulutlar gibi akmaktadırlar...” [11]

Yine o anda kendini yukardan aşağıya doğru inen, fakat aslında aşağıdan yukarıya doğru çıkan bir kuyuda imiş gibi hissedersin. 

Yine üzerinden inen ve altında yok olan bir köy, bir belde ve bir evde, olduğunu görürsün. Tıpkı deniz kenarında olan, oraya düşen ve batan bir duvarı gördüğün gibi.

Ey Sevgili, iyi bil ki! son ve büyük ölüm hariç, bu dört unsurdan; hava ateş, su ve toprağın varlığından kendini asla kurtaramazsın. Bu ölüm sendeki unsurlarla ilgili bazı şeyleri yok eder. Ve ondan sonra sen daha önce akılla bildiğin ve duyduğun şeyi bizzat gözle müşahede edersin. [12]

Yükselişteki müşahedeler

Eğer bir deniz görür ve karşı tarafa geçmek isterken boğulduğunu müşahede edersen, iyi bil ki bu, su ile ilgili hazzın fenâ bulmasıdır. Eğer deniz safî ve içinde güneşler veya nurlar veya ateşler batmış ve gömülmüşse, iyi bil ki o marifet denizidir.

Yağan yağmur gördüğün vakit, bil ki o yağmur, rahmetin mevcut olduğu kaynaktan, ölü araziye benzeyen kalpleri ihya için yağmaktadır.

İçine düştüğün ve sonra çıktığın bir ateş müşahede edersen bil ki bu ateş (unsuru) ile ilgili hazların fenâsıdır.

Önünde geniş bir uzay, engin bir genişlik, onun da üstünde berrak bir hava ve bakışının sonunda da bir takım yeşil, kırmızı, sarı, mavi gibi renkler görürsen, bil ki, artık sen bu havadan o renklere geçeceksin. Aslında renkler ise hâllerin rengidir.

Yeşil renk, kalbin hayatı, 

Saf ateş rengi olan kırmızı, himmet hayatı, Himmetin manası ise kudrettir. Eğer bu renk bulanık bir kırmızı ise bu şiddetin ateşidir. Bu ise Seyyâr’ın, nefis ve şeytanla yaptığı mücâhedenin sertliği ve Seyyâr’ın yorgunluğu manasına gelir. 

Mavi renk, nefis hayatı

Sarı renk zayıflığı; temsil eder. 

Bütün bu renkler nefsin —zevkle ve müşahede lisanı ile— sahibi ile bizzat konuşan manalardır.

Bu zevk ve müşahede iki âdil şahittir. Çünkü sen gözünle müşahede ettiğini nefsinle tadıyor, nefsinle tattığını basiretinle görüyorsun. 

Mesela yeşil gördüğün zaman kalbinde bir rahatlık, gönlünde bir ferahlık, içinde bir güzellik, ruhunda bir lezzet ve gözünde bir aydınlık müşahede ediyorsun. Bütün bunlar hayatın sıfatlarıdır.

Bu durumda bitkilerin hallerini delil getirerek şu şekilde diyebiliriz: Bitkinin yeşil olması, canlı, kuvvetli ve hızlı gelişmeye müsait olduğunu; sarı oluşu ise, kendisindeki bazı sebep ve arızalar sebebiyle zaafa uğradığını gösterir. 

Yine bunun gibi yüzlerin kızarması da, ya hayâ ve utanmaktan, ya korkudan, ya sevinçten veya üzüntüden ileri gelen haller sebebiyle hâsıl olur.

İyi bil ki! rengin birleşmesi istikamete ve o hâlin tam ve cemiyetine işarettir. 

Renklerin bir arada toplanması ve bir başkasına karışıp bir renk haline gelmesine ise “telvin” (renklenme) denir. 

Yeşil renk değişmeden sürekli olarak aynı şekilde kalırsa buna da “temkin” (karar kılma, kararlılık) denir. 

Yeşil renk, bakî kalan sonuncu renktir. Bu renkten şimşek çakması gibi parıltılar ve aydınlıklar doğar. Yeşil renkler saf, bulanık da olabilir. Saf oluşu Hakk’ın nurunun üstünlüğünden, bulanık oluşu ise vücut karanlıklarının galibiyeti ve hâkimiyetinden meydana gelir.

Kalp ve (Kalîb) Vücud Kuyusu

Latife [13]  “Kalp” dediğimiz şeydir. Çünkü kalp latiftir. Kalp, suyun içinde bulunduğu kabın rengini alışı gibi ve gökyüzünün, dağların, yani Kaf Dağının renginde oluşu gibi bir halden başka bir hale inkılâp edebilir. Bu değişikliği kabul etme sebebiyle kalbe “Kalp” denilmiştir. Ayrıca kalp vücudun ve mananın özü olduğu için bu isimle anılmıştır.

Kalp, latiftir. Etrafındaki mana ve eşyayı aksettirir. Eşyayı ve eşya etrafında dönen dolaşan manaları yansıtır. Bu, suretlerin aynada ve berrak suda aksedişine ve yansımasına benzer. Bir şeyin rengi, o şeyin karşısında bulunan latifede suret bulur, şekil alır. Tıpkı suretlerin saf suda ve aynada yansıdığı gibi.

“Vücut kuyusu”nun içindeki kalbin nuru olduğu için de, aynı şekilde kalbe kalp adı verilmiştir. Aynı Yusuf aleyhisselâmın kuyudaki nuru gibidir.[14] 

İyi bil ki! “vücut kuyusu”, [15] önünde, yüzünün hizasında derin olarak görünür. Şehadet (dünya) âleminde ondan daha derin bir şey göremezsin.

Bu kuyu önceleri başının üstünde olur sonra önünden zuhur eder, daha sonra da ayaklarının altında olur. 

Bu, yolun sonunda vücut kuyusunun dibinde yeşil bir nur görürsün. Bu, varlığın ve hudûsun (yaratılan varlıkların) sonu, kıdemin de başlangıcıdır.

Bu kuyu sana yakaza (uyanıklık) halinde tecellî ederse, hoşuna gider ve onunla yakınlık kurarsın. 

Gaybet (kendini kaybetme) halinde iken tecellî ettiğinde, ondan geçen bir heybet, bir şiddet ve sarsıntı seni tesiri altına alır. O anda ruhun ayrılacak gibi olur, mecalin kalmaz. Birinci halden bu hale kadar zikirden başka sığınacağın şey bulunmaz.

Bu kuyuda “melekût âlemi”nin acayiplikleri ve “ceberut âlemi”nin gariplikleri sana görünür. Bunları hiçbir zaman unutmazsın. Çünkü bu uğurda çok şiddetli kuvvet, korku ve sıkıntılarla karşı karşıya gelmiş bulunuyorsun. Böylece onunla sevinirsin, ondan korkarsın, onunla ünsiyet edersin. Bu sebeple bir hâlde iken birbirine zıt hâlleri zevk edersin (tadarsın).

Bazen o kuyu, müşahedenin ilk zamanlarında dengesiz bir halde büyük bir görünüm içinde olan karanlık bir bina gibi tecelli eder. Daha sonra bina bu karanlıkların gitmesiyle düzelir, üst üste konan kerpiçlerle nizama girer. Daha sonra ise bina ve kerpiçlerle ilgili bütün şekiller yok olur da nurdan veya yeşillikten hâsıl olan bir kuyudan başka bir şey göremezsin.

İlk zamanlar karanlık olmasının sebebi oranın “şeytan makamı” olmasından idi. Daha sonra orası rahmet ve meleklerin inme yeri haline geldiği için yeşil oldu ve nurlandı.

Vücut Mertebeleri

İyi bil ki! Vücut yalnız bir şey değildir. Vücudun üstünde Hakk’ın vücuduna varıncaya kadar daha ondan hususi ve daha güzel başka vücutlar vardır. Her vücut için de bu yolda kuyular vardır. 

Vücudun çeşitlerine göre kuyular yedidir.

Yer ve gök sayısının yedi ile sınırlanmış olmasında da buna işaret vardır. Vücut çeşitlerini temsil eden bu yedi kuyudan semaya yükseltildiğin zaman, sana “rubûbiyet” ve “kudret semâsı” görünür. Bu semânın hava tabakası, “hayatın zatı”ndan olan “koyu yeşil bir nur”dur. bu nurların bazıları, sürekli olarak diğerlerine doğru yürür gider. Orada ruhların tahammül edemeyeceği bir kuvvet vardır. Buna rağmen ruhlar zevke dayanan derin bir aşkla ona âşıktırlar. 

Yine gökyüzünde “ateşten daha kırmızı noktalar” ve uyumlu şekilde “beşer beşer (adet) dizilmiş lal ve akîk taşları” vardır. Hâl sahibi içten onlara arzu duyar, şevk duyar ve onlara kavuşmak ister.

İyi bil ki! Seyyâr’ı bu “kudret ve rubûbiyet makamına”  dört melek çıkarır. Biri sağında, biri solunda, biri altında, diğeri de arkasındadır. Bu makama yükselttikleri zaman Seyyâr, kulluktaki acziyeti dili ile şunu dedi: 

انْتَ ربِّى وقادِري

انْشِءتَ اَحْينى

وَا انْشِءتَ امِتْنِى

“Sen Rabb’imsin ve bana kadir ve gücün yeter ve sahibimsin” 

“Eğer istersen beni yaşatır” 

“Dilersen beni öldürürsün!..” 

Seyyar o sırada çok güçlü ve şiddetli bir kuvvetle karşı karşıya kalmaktan korkar! Ruhunun alınmasını ve oraya bırakılmasını temenni ve arzu eder. Kendisinden, ruhunun veya nefsinin alınmasının keyfiyetini hisseder. Ne zaman o âleme gitmek için, kuyudan çıkarılsa, onda ruh veya nefs kalmaz. Sonra oradan âlem-i şehadete döndürülür. 

Meşhed [16]

Seyyâr’a kuyuda iken ilk gelen nurlar, başının üstünden gelen tecelli makamındaki “izzet nurları”dır. Kendisine vârid olan bu nurların verdiği dehşet ve korku sebebiyle, sarsılır, ızdırap duyar ve kabz haline geçer. İster istemez secdeye kapanır. Sonra kuyudan yukarı doğru çıkarılır. Zira karanlık olan şeyler, temizlenip nurlanmadıkça ve nur cinsinden bir şey olmadıkça, nuranî olana ulaşamazlar. Ancak bundan sonra ona vâsıl olurlar.

Meleklerin gelişi, genellikle insanın arkasından, bazen de üstündendir. Melekler topluluğundan ibaret olan “sekînet”te böyledir. [17] Sekînet kalbe iner. O zaman kalpte bir rahatlık ve tatmin olma halini bulursun. O anda varlığından alınırsın, söz ve hareket serbestliği sona erer, düşüncelerinin Hakk’tan başka herhangi bir cihete yönelebilmesi artık mümkün değildir.

Bunda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin seninle beraber olduğunun alâmeti ise gayr–ı ihtiyarî olarak dilinle O’na olan salât ve selâmın devam etmendir.

Örnek 

Bir gün bir melek beni yükseltmişti. Arkamdan gelip beni tutmuş ve sırtına almıştı. Sonra önüme geçti beni öptü. Nuru basiretime saçıldı.

Bundan sonra, 

 بس ـم الله الذى لا اله الا هو الرحمن الرحيم

“Bismillahillezî la ilâhe illâhû ve’r–Rahmanu’r–Rahîm” 

“Kendinden başka ilah olmayan, Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle” dedi. Biraz yükseltti sonra beni bıraktı.

Yine bir gün seher vakti halvette zikrederken meleklerin tesbihini işitmiştim. Hakk Teâlâ sanki dünya semâsına inmiş, melekler de; babası kızıp kendisini döveceğini anlayan çocuğun تُبْتُ تُبْتُ  “tevbe ettim, tevbe ettim” deyip korkması gibi korkan ve kurtuluşu talep ve arzu eden hallerle sözlerini suretle söylemeye başlamışlardı.

Sonra korkuları şiddetlenen meleklerin 

 يا قادر يا قادر يا قادر يا مقتدر

Ya Kâdir, Ya Kâdir, Ya Kâdir Ya Muktedir”, diye yalvarmalarını duydum.

Ne zaman ki bu korku hâli bitti, o zaman da şu şekilde dua ettiler:

 

اَللَّهُمَّ اَرْزُقْنَامِن ثَوَابِكَ جِنَانًاوَمِنْ عِقَابِكَ أَمَاناً

“Allah’ım, sevap olarak bize cennetlerini lütfet, azaptan da emin kıl.”

Havâtır (Düşünceler­İlhâmlar)

Hâtır­ı nefs ­ Hâtır­ı şeytan arasındaki fark

Hâtır­ı Hakk ile Hâtır­ı nefs arasındaki fark

Hâtır–ı Hakk’a, Hâtır–ı kalb ile hâtır–ı melek dâhildir.  

Hâtır–ı nefs, hâtır–ı şeytana dâhil değildir. Aralarında biraz fark vardır.

Hâtır–ı kalb ve hâtır–ı melek, Aziz ve celîl olan Allah Teâlâ’nın izniyledir. Bu ikisi günah işlemeyen, Allah Teâlâ’nın kendilerine emrettiği şeyi yapan ve O’na karşı gelmeyen iki melektir [18]

“Saf hâtır–ı Hakk” ilhamla olur. İlhamı da sahihtir. Gelen ilhama akıl, nefs, şeytan, kalp ve melek itiraz edemez ve reddedemez.

Bazen bu ilham gaybet hâlinde iken gelir. O zaman daha net bir şekilde hissedilir ve zevk hâline daha yakın olur.

Bundaki sır ve incelik, Hakkânî havâtırın ilm-i ledünnî olmasıdır. Yani ilham gerçekte hâtır değildir, Allah Teâlâ’nın ruhlara “elest bezmi”nde “Ben sizin Rabbınız değil miyim” diye hitap ettiği [19] ve “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti...[20] âyetinin işaret ettiği ezelî ilimdir. Ruhlar da bunu böyle öğrendi. Ruhlar, ilm–i ledünnîyi şu anda da öğrenebilecek durumdadırlar. Ancak bu ilim, bazen vücut ve varlık karanlığı ile örtülür. Seyyâr, vücuttan uzaklaşıp gâib olup temizlendiği zaman ledünnî ilim veya onun hüküm ve hikmetlerinden bir hikmet ortaya çıkar. Bu ilim ilhamdır. Seyyâr daha sonra beraberinde bu ilim ve ilham olduğu halde tekrar vücuduna döner. Artık bu vücut, toz ve kirden görünmez hâle gelen bir tahtadaki tozların silinmesiyle yeniden yazının okunur hale gelmesine benzemektedir.

[Hatır-ı Hakk: Hiçbir vasıta olmadan kalbe doğrudan doğruya Allah’tan gelen hitab, düşünce.

Hatır-ı nefs: Kötülükleri istiyen nefs tarafından kalbe getirilen düşünce. Buna hâcis denir.

Hatır-ı şeytan: Günâhı beğenmeye, süslemeye, güzel göstermeye dâir kalbe şeytan tarafından getirilen düşünce. Buna vesvese denir.

Hatır-ı melek: İbâdete, tâate rağbet etmeye dâir insanın kalbine melek tarafından getirilen düşünce. Buna ilhâm da denir.

Hatır-ı kalb: Kalbe gelen hatıralar ve mânâlar.]

Örnek 

Bir kere gaybet hâlinde iken Hz. Rasûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellemi, yanında Hz. Ali kerreme’llâhü veche olduğu halde gördüm. Hemen koşup Hz. Ali kerreme’llâhü vechenin elini tutup musafaha ettim. O anda bana ilham geldi: 

“Rasûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellemden gelen haberlerde şu şekilde bir şey işitir gibi oldum. 

 من صافح عليا دخل الجنة

 “Kim Ali ile musafaha ederse Cennete girer” 

Döndüm Hz. Ali kerreme’llâhü veche'ye, 

“Bu hadis sahih midir?” diye sormaya başladım. 

“Evet, Rasûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem doğru söylemiştir, Resûlüllah doğru söylemiştir. Benimle musafaha eden Cennete girer” dedi. [21]

Ek:

Velilerin ruhlarının nebilerin ruhlarından istifade edişleri gibi tâbi olan ruhlar şerefli ruhlardan bilgi alırlar. [22] Bu bilgi alışverişi şu anda da devam etmektedir. Fakat bu şehadet âleminde değil gayb âlemindedir. Seyyâr varlığından gâib olunca bunu tadar ve hisseder.

İlham, bazen huzur hâlinde de vâki olur. Fakat bu tip ilham önceki şekilden, gaybet hâlinde iken vâki olan ilhamdan daha kapalı ve gizlidir. Bununla beraber, içteki olan şeyler yani nefis, ruh ve şeytan ona itiraz edemez, organlar ona teslim olur, nefisler boyun eğer, gönüller onunla ferahlar ve kalpler tatmin olur.

Nefsin istememesine rağmen Hâtır–ı Melek sürekli olarak iyi ve yararlı olan şeyleri teşvik eder. Ancak nefis tezkiye olup arındığı zaman hatırların farkları kendisine gizli kalmaz, (hâtır-ı melek midir, hâtır-ı şeytan mıdır bunu ayırt eder)

Hâtır-ı Kalp, Hâtır-ı melek gibidir. Ancak kalp melekden şu özelliklerle ayrılır: 

Şehvette, şevkte, haninde (fazla istekten dolayı inleyiş, şiddetli ağlayışta), tayşte (kararsızlıkta, aklın gitmesinde), tayarânda (uçuşta), insibabda (akmada), rağbette muhabbette, aşkda, valeh (hayranlıkta), cünûn (cinnette) ve Hakk’da cünûn’da. [23] 

Müminlerin meleklerden daha üstün oluşunun sebebi de buradadır.

Örnek 

Ebu Hasan Harakanî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz (hyt. [24] 425/1033) şunu dedi: 

“Bir gün öğle üzeri arşa yükseldim, tavaf etmeye başladım. Bin veya bine yakın tavaf ettim. Bu esnada arşın etrafında, tavaflarını beğenmediğim halde benim tavaflarımın süratinden şaşıran sakin ve mutmain bir topluluk gördüm ve sordum:

“Kimsiniz, tavafınızdaki bu soğukluk ve ağırlık nedir.?”

“Biz meleğiz dediler, biz nuruz, tabiatımız böyledir. Bundan daha farklı bir şey yapmaya gücümüz yetmez”, dediler. Bu defa onlar;

“Sen kimsin, tavafındaki bu sürat ve hareket nedir?”

“Ben âdemoğluyum. Bende nur ve nâr özelliği vardır. Süratim ise şevk ateşinin sonucudur” [25] 

Onun için, melekler için asla arzu ve şehvet düşünülmez. [26]

Ek:

Hâtır-ı nefs, rahat ve istirahat sonucunu meydana getiren bir hatırdır. Temizlense, arınsa ve teslim olsa bile durum değişmez. Ancak temizlendiği zaman istirahatını ibadet sınıflarında ve hayır işlerinde yapar, rahatını bu gibi yerlerde arar ve bulur. Habis ve pis olduğu zaman ise kötülüğü emreder. [27] Temizlendikten sonra hâtır-ı nefs yine iyi olur. Bunun da alâmeti kendisinden emin olduğu halde kalbin rahatlık, ferahlık ve tatmin bulmasıdır. Tezkiye edilmeyip temizlenmediği zaman ise hâtır kötü olur. Bunun da alâmeti kalbinde elem, ruhunda bir sıkıntı, organlarında bir sızlama nefsde bir korku bulunmasıdır. Muhakkak nefis, iğne veya yumurta çalan çocuğun korkusundan suçu inkâr etmesi gibi korkaktır, inkârcıdır. Böyle bir nefse sahip olan kimse iki cihanın ve içinde var olan şeylerin kendisine itiraz ettiğini hisseder.

Hâtır-ı şeytan, bazen ibadet şekillerinde, hayırlı iş çeşitlerinde, kuvvet ve keramet arzusunda olur. Bu durum, kişi gerçekten ihlâs sahibi oluncaya kadar devam eder. Kişi ihlâs sahibi olunca, bu hâl ondan ayrılır ve artık o şahsa tamah etmez. Hâlbuki şeytan, nefsin hatırına muvafakat eder. Eğer hatır kötü ise teşvik eder ve ona hâkim olur. Kötüyü iyi olarak gösterir, hâtır-ı şeytan, hâtır-ı nefisten daha zordur. Çünkü nefsin hatırı bir tek hüner ve oyundur. Şeytanın ki ise pek çok hünerler ve oyunlardır.

Nefis çocuk gibidir. Düşmanı olan şeytan ona bir şeyi musallat kılar, nefs de küçüklüğü ve önemsizliği sebebiyle onu tasdik eder. Çünkü şeytan tuzak ve hileler konusunda mahir ve ustadır. İhlâs kapısı hariç her yol ve kapıdan insana ulaşabilir.

Ey sevgili, ihlâslı ol! Eğer ihlâs üzere isen kesinlikle kendini ihlâs makamında görmemelisin. Çünkü bu da ihlâsın için bir kusurdur. Eğer böyle olursan şeytan iç dünyana girer. 

Hâtır­ı şeytanın alâmeti 

Bu nevi bir hatır geldiği zaman telaş verir, acele ettirir. Buna karşı kalbinde bir rahatlık bulamazsın. Karanlıklarla karşı karşıya kalmış gibi, olursun, riya ile haşir–neşir olursun, Hakk’ın dışındaki şeylere yönelirsin. Onun sana gelişi sebebiyle organların kırılıp parçalanır.

Şeytanın Hak Yola Hizmeti

Allah Teâlâ bazen, işindeki incelik ve hikmetin gereği olarak şeytan vasıtası ile kullarını kurb makamına ulaştırır. 

Şeytan halka karşı riya gayesi ile o kulların kalplerine ibadet sevgisini yerleştirir. Böylece onlar da halkın iltifatı için ibadet ederler. Halkın onlara iltifatı ve ilgisi arttıkça ibadete olan rağbetleri de artar. Bunun tadını aldıktan sonra gerçek kulluğun deryasına dalarlar. Diğer taraftan ibadet sadece Hakk için olmak ister, başka türlü olmaktan kaçınır. Bu şekilde zikirlerle Hakk’a ibadet etmenin lezzetini tadarlar. 

İlimler, sırlar ve nur nevinden olan zikir ve ibadetlerin gereği zuhur etmiştir. Böylece halktan yüz çevirip Hakk’a yönelmiş olurlar. Unutma ki;

“Bu dünyadan en ufak bir şey seninle beraber olduğu müddetçe, şeytanın hilelerinden emin olamazsın!” 

Hikâye

Nakledilir ki, Hz. İsa aleyhisselâm bir gün başını bir tuğlanın üzerine koyarak uyumuştu. Korku ile uyanıp laîn şeytanı başucunda görünce: 

“Niçin yanıma geldin? Ne işin var” diye sordu.

Şeytan: 

“Seni (yoldan çıkarmaya) tamahım var” deyince,

Hz. İsa aleyhisselâm: 

“Ey mel'un ben Allah’ın ruhuyum, bana nasıl tamah ediyorsun”, diye sormuştu.

Şeytan:

“İyi ama benim kumaşımı aldın onun için senin yanına geldim”. Hz. İsa aleyhisselâm:

 “Nedir o kumaş?”.

Şeytan: 

“Şu başının altındaki tuğla” deyince, hemen Hz. İsa aleyhisselâm tuğlayı aldı, fırlattı ve parçaladı. [28]   

Örnek 

Bir gün halvette dünyadan kesilmiş Allah Teâlâ ile olarak zikirle meşgulken lâin şeytan geldi. Halvet ve zikir hayatımı karıştırıp bozmak için hile ve tuzaklarını artırdı. O anda elimde bir himmet kılıcı hâsıl oldu. Ucundan kabzasına kadar üzerinde: “Allah”, “Allah”  kelimeleri yazılı idi. O kılıçla, beni meşgul eden ve Allah Teâlâ’yı zikirden alıkoyan düşünceleri kovuyordum.

O anda kalbime “Hıyelu’l–merîd ale’lmürîd” (Azgın şeytanın mürid için kurduğu tuzaklar) ismi ile halvette bir kitap yazmak hatırıma geldi. Şeyhimin izni olmadan böyle bir kitap yazmam sahih olmaz, dedim. 

Benimle şeyhim arasındaki rabıtanın sıhhatli olması sebebiyle gaibte (rabıta yolu ile) danışınca, sesini işittim. Şunu dedi: 

“Bu düşünceyi bırak. Allah Teâlâ bundan uzaktır. Bu düşünce şeytandandır. Şeytan, kendisine merid (azgın ve inatçı gibi çirkin ve kötü) bir isim verdi. Böylece şeytan kendine sövmez (kötü isim vermez) zannettin, onun böyle yapacağını uzak bir ihtimal saydın. Gayesi seni (kitap yazmakla) meşgul edip Hakk’ı zikirden alıkoymak ve işini sarpa sardırmaktır”.  Bunun üzerine uyandım ve vazgeçtim.

Ek:

Gönlünün fezasında veya kalbinde bir hatır hissettiğin zaman hemen şeyhinle müşavere et. O, bu hâtır–ı Hakk’tır derse, bil ki, o öyledir. Bu hâtır–ı nefstir ve şudur, budur dediği zaman iyi bil ki onun söylediği doğrudur. 

İşte zevke ulaşıncaya kadar senin için kaide bu yol ve usûldür. Zevke vasıl olduğun zaman hatırı tadar, tanır ve (hak) hatır ile (hak) hatır olmayan arasındaki farkı görürsün. 

Bu petekteki bal ile Ebucehil Karpuzu arasındaki fark tatmakla bilindiği gibidir. Bunların farkını kelimelerle anlatmak oldukça zordur. 

Meselâ: Sen fark konusunda: Şu tatlıdır şu da acıdır diyeceksin. Ama o zaman sana sorulur. 

“Acı ve tatlı nedir? Bunları tarif et!” 

Bu defa, sadece alâmet ve neticelerini hatırlayıp anlatmadan öte, acılığın ve tatlılığın hakikatini izah edemezsin onun için şu şekilde diyeceksin: 

“Acı, nefsin kendisinden tiksindiği, kaçındığı, sıkıldığı ve hoşuna gitmediği şeydir. Tatlı ise nefsin hoşlandığı ve ferahladığı şeydir. 

Veya derki; bu hoştur muvafıktır, şu muhaliftir, hoş değildir, bu keser, ayırır ve rahatsız eder. Şu onarır, bir araya getirir, teskin eder.

Bunu mide kabul eder, şunu kabul etmez, v.s..”

Böylece acı ile tatlıyı anlatmaya çalışırsın.

İki çeşit acı ile iki türlü tatlı arasındaki farkı, zevk–i selim (sezme kabiliyeti) bulunduğu müddetçe ayırt etmek mümkündür. Fakat bu zevk bozulursa o takdirde bazen tatlıyı acı bulursun. Bu konuda şair şunu söyledi:

“Hastalığı sebebiyle ağzı kötü olan şahıs tatlı suyu, acı bulur” [29]  

Bu şekilde, tasavvufî hayatın başlangıcı sonuna nispetle böyledir. Şüphesiz ki onun da başı hastalık sonu sıhhattir. Zira başlangıçta kalp hastadır. İşin ehli tabip durumunda olan şeyh tarafından tedavi edildiğinde sıhhate ve selâmete kavuşur. Bu sebeple (başlangıç halindeki sofi) başlangıçta ibadetteki lezzeti acı, günahtaki acılığı da tatlı bulur. Fakat kalp sıhhate kavuşur ve zevk selîm oldu mu, (bunlara) tabi olan her şey ve bütün organlar da selâmete erer.

Mesele

Velâyet mertebesine ulaşan havasstan (namaz ve oruç gibi) günlük ibadet yapma sorumluluğu kalkar mı?.

Evet, teklif düşer.

Yani, teklif, meşakkat manasına gelen külfetten alınmış olması manasında düşer. Zira veliler külfet ve meşakkat olmaksızın ibadet ederler, tersine, ibadetten zevk alır, bundan hoşlanırlar. 

(Bu anlamda teklif düşer).

Şüphesiz ki namaz bir münâcattır. Lâkin ibadet eden şeytana uyup, Rahman’a muhalif olduğu sürece münâcatın lezzetini tadamaz, aksine ona yük olur meşakkat verir. Zira muhalifin münâcatı beden için zor ve güçtür. Fakat ibadet eden, Rahman’a muvafakat, Şeytan’a düşmanlık etti mi, onun hakkında münâcattır. Lezzetlerin en iyisi de budur. Namaz, onun hakkında sevgili ile sohbet halini alır. En lezzetli şey budur.

Hikâye

Hadramî rahimehullah dedi ki: 

“Bir kısım insanlar ‘benim hululî’ (Allah’ın insanın vücûduna girip insan şeklinde göründüğüne inananlar - sapık Hulûliye Mezhebi'nden olan kimselerden) olduğumu söylüyorlar. Ben ise kullardan tekliflerin düşeceğini söylüyorum. 

Peki, Allah Teâlâ’dan başka bir varlık görmediğim halde nasıl ‘ben hululî’ olabiliyorum? 

Çocukluğumdan bugüne kadar hiç kaçırmadığım virdim ve zikrim olduğu halde teklifin düştüğünü nasıl söyleyebilirim? 

Evet, ama ben şunu demek: istiyorum: 

Allah’ın has kullarının ibadetinde külfet yoktur.”


[5] Neml, 16

[6] “Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik.” Ahkaf, 26

[7] Seyyâr: Belli bir yeri olmayan, gezici, gezgin. Burada manevî makam ve hallerde gezinen derviş, sâlik demektir. 

[8]Müddessir, 28

[9] Nur, 35

[10] Nur, 40

[11] Neml, 88

[12] “Andolsun sen bundan gaflette idin; derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir (denir).” Kâf, 22

[13]  İnsanın çok ince ve hassas olup kalbe bağlı bir duygusu.

[14] Yusuf, 10–15

[15] Vücud Kuyusu Teozofi’de kullanılan Aura olabilir. Canlıların bedenlerinden yayıldığı varsayılan ışınımla oluşan ve gitgide yayılan tesir kuşakları tarzında kendini gösteren elektromanyetik alana verilen addır. Aura okumak ise aura' hissedebilmektir.

Metapsişikçilerin "eflüv" adını verdikleri partiküllerin ışınımıyla (radyasyon) oluşan bu alan, Teozoflara ve Kirlian Fotoğrafçılığı üzerinde çalışan araştırmacılara göre, yaşam enerjisi olarak adlandırılan bir tür enerjinin organizmalardan insan gözünün göremediği bir frekans düzeyinde titreşen ışınlar tarzında yayılmasıyla oluşur. Aura, eflüv ve psişik radyasyon terimlerinin sık sık karıştırıldığı görülür. Bu üç terim arasındaki ilişki şu şekilde açıklanır:

Bedenden yayılan ışınıma ve bu ışınımın yayılma olayına radyasyon (psişik radyasyon) adı verilir.

Bu ışınlara ve ışınları oluşturan partiküllere eflüv adı verilir.

Bu yayılma olayının meydana geldiği medyumlarca görülebilen güç ve etki alanına ise aura adı verilir.

Renkli haleler ve ışımalar tarzında kendini göste– ren auranın esas olarak üç kısımdan oluştuğu kabul edilir:

Yapışık aura: Vücudu bir zarf gibi saran 0.5 cm. kalınlığında, koyu bir bölgedir. Süptil bedenin süptil ikiz denilen kısmıdır. Auranın Kirlian fotoğrafçılık tekniğiyle çekilebilen kısmıdır.

İç aura: Yapışık aurayı çevreleyen bölgedir. Kişi– lere göre 3 ile 8 cm. arasında değişen kalınlıktaki bir bölgedir.

Dış aura: Yüksekliği İnsan bedeninin iki misli ge– nişliği İnsan bedeninin dört misli olup Oval, yumurta biçimindedir.

Tam dış aura: Bedenden yayılan ışınım alanının tümü; sınırsız kabul edilir. Aura görebilme yeteneği– ne sahip olduğu ileri sürülen medyumlar, aura renklerinin kişilerin ruhsal tekâmül durumlarına, karakterlerine ve heyecan hallerine bağlı olarak değişiklik gösterdiklerini belirtirler.

[16] Meşhed: Sahne; görünüm, görünüş, görüntü, görüş, bakış 

[17] Bakara, 248; Tevbe, 26

[18] “Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır.” Tahrim, 6

[19] A’raf, 172

[20] Bakara, 31

[21] Kütüb–ü Sitte’de bulunmayan bu hadis meşhur hadislerdendir. İrşad’ül Kulûb, s. 257

ومنصافح . ومنصافحنيفكأنماصافح أركانالعرش . منصافح علياً فإنماصافحني غفرا

له (عليهالسلام)محباً لعلي

[22] Her veli bir nebinin hükmü altındadır. Bu nedenle Muhammedî, İsevî, Musevî….isimleri verilmesi gibi.

[23] Istılahlar için bk. Kelâbâzî, Süleyman Uludağ", Doğuş devrinde Tasavvuf (Ta’arruf), s. 278–308 (İst. 1979).

[24] Hakka Yürüyüş Tarihi

[25] Attar, Tezkiretü’l–evliya, s. 253, 254     (Leiden 1907);    Ali Hemedanî, Risâle–i  İnsan–ı kâmil, Süley– maniye Kütp. Ayasofya Kit, no. 2873, 420 a.

[26] Abdülkerim Cilî,  Şerh–i Müşkilât–ı Futuhât–ı Mekkiyye, Dârüssaade se Sabah, s. 204)

[27] Yusuf, 53

[28] Ebu Talib Mekkî, Kûtu'l–Kulûb, II, 192 (Mısır 1932); Gaznevî Senaî, Hadikatu'l–hakika, s. 392 vd. (Tahran 1329)   Bu hikâyedeki hisse, sofilerin maddî olan bütün şeylerden bağıntılarını koparmaları istenmektedir.

[29] Divanu Ebi’t–Tayyib Mütenebbî, Nşr. Abdulvahhab Uzam, s. 130 (Kahire 1944)