FEVÂİHU’L CEMAL VE FEVÂTİHU’L CELAL

 

NECMEDDÎN–İ KÜBRÂ

Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

 

   

 

 Hazırlayan 

İhramcızâde

Hacı İsmail Hakkı

ALTUNTAŞ

 

 Web için düzenleyen 

Dr. Necati Aksu

  


 

VELİNİN ALÂMETLERİ

1–Allah Teâlâ tarafından korunması. 

Bu korunma durumu zincirleme olan bir takım işlerle olur. Seyyâr bu işlerin Allah Teâlâ’nın muhafazası sebebiyle olduğunu bilir.

2–Allah Teâlâ’nın çeşit çeşit lütuflarıyla onu talep etmesi ve araması.

Üzerinde kötü bir şey cereyan etmeden önce bahşedilen ikram mahiyetindeki bu nevi lütuflar sonsuz ve sayısızdır.

Bu durum velinin Allah Teâlâ’ya dönmesi ve yönelmesi neticesini doğurur. Bu hal ona veya başkasına bir makam olur. Bu makamda yaptıklarına karşı Hakk’ın ona bir korkutması ve tembihi vardır. Bu da yaptığı işten dolayı Allah Teâlâ’nın bir ikaz ve uyarması olur. Çoğu kere kötü işlerin neticesinde meydana gelen yakîn hâli, iyi işlerin sonunda hâsıl olan yakînden daha kuvvetli olmaktadır. Bu şuna benzer: 

Köle efendisinin hizmetini iyi yapabilirse, efendisi ona hilat giydirir. Yapamazsa, onu döver, azarlar, hapseder veya bir yere bağlar. Her iki halde de efendinin mükâfat veya cezası, kalbinde kölesine karşı duyduğu ilgiyi gösterir. Ancak dayak atması ikramda bulunmasından daha manalıdır. Çünkü ikramın, kölenin efendisine olan hizmetine bağlı olması mümkündür ve efendinin kereminin bir neticesi olması da câizdir. Aynı şekilde efendinin köleye duyduğu alâkanın tezahürü de olabilir.  

Dayak atmak ise sadece efendinin köleye alâka duyduğuna ve onu sevdiğine delâlet eder. Çünkü efendi sadece verdiği emirlere uyulmasını istemektedir. Zaten muhabbet de, sevenin sevgilisine muvafakat etmesinden başka bir şey değildir.

Bunun gibi, kendi uykusunda veya kardeşinin uykusunda Rabb’i bir Seyyârı azarlar veya kendisine bir uğursuzluk ve musibet isabet ederse Allah Teâlâ’nın ihsanında bulamayacağı yakîn derecesini bulur. Zira ihsan ve ikram O’nun sıfatlarındandır. Hâlbuki işkence etmek onun sıfatı değildir.

3–Duâsının kabul edilmesi. 

Bu konuda da Allah Teâlâ’nın velileri kısım kısımdır. Onlardan kiminin duâsına anında, kimininkine üç günde, bazısına bir haftada, bir ayda, bir senede, bundan daha az veya daha uzun bir zaman içinde icabet edilmiş olabilir. Bu zamanlama onların menzil ve makamları ile ilgilidir. Buradaki “duâ” dan kastımız da sadece, “Rabb’ım şunu, şunu yapmanı istiyorum” şeklinde olan duâ değildir. Bu sadece kalbindeki duâya delil teşkil eder. Bir beyitte denilmektedir ki:

  اﹺنَّ  الَكَلاَمَ َلَفِى الُفُؤآدﹺ وَََانَّمَا        جُعِلَ الِّ اللِّسَانُ عَلَى الُفُؤآدﹺ دَﹺليلاً     

“Şüphesiz söz kalptedir. Dil ise kalbe delil oldu” [95] 

4. Bir başka alâmeti kendisine İsm–i âzam’ın verilmiş olmasıdır. 

Velilerden her birine Allah Teâlâ’nın isimlerinden bir İsm-i azîm (büyük isim) verilir. Veli de onunla O’na duâ eder. Allah Teâlâ da kulunun duâsına icabet eder. [96]

İsm­i Â’zam Örnekleri

Bağdat Şunuziyye Mescidi'nde halvette iken üzerinde افتحبحنين “iftehbihanîn” kelimesinin yazılı olduğu bir kâğıt gördüm. Hemen bu kelimeyi bir kâğıda yazarak tekkenin hizmetçisine götürdüm ve “Bu Allah’ın en büyük ismi” dedim. Başını önüne eğdi ve içinden bir şeyler fısıldamaya başladı. 

Bir müddet sonra evinin kapısını bir adam çaldı, izin verdik, girdi. Adamın nereden geldiğini anlayamadık. Yanımıza bir kâğıt bıraktı ve gitti. Elimizle yokladığımızda bir de ne görelim, on dinar. Hizmetçi düştü bayıldı. Bir saat sonra hayrette ve şaşkın bir şekilde ayıldı. 

“Ne oldu sana?” dedim. 

“Az önce bu Allah’ın en büyük ismidir dediğin zaman şüphe etmiştim. Ve kendi kendime şunu demiştim: Ya Rabbi gerçekten bu İsm–i âzam’sa şu anda bana on dinar gönder, dervişlere dağıtayım.”

Tekke hizmetçisi bir müddet sonra bana şu şekilde bir şey daha anlatmıştı: 

Uykuda olan kişinin gördüğü gibi şahıslar görmüştüm. Onların melekler olduklarını zannetmiştim. 

Hizmetçiye benim ismimi vererek; “Biz filan kimseye İsm–i âzam’ı verdik” demişler.

Hizmetçi daha sonra şunu dedi: 

“Seni kıskanarak onlara şöyle dedim: İyi ama onu bana değil ona verdiniz.”

Şu şekilde karşılık verdiler:  

“O pek çok müşahede ve riyâzet yapmaktadır. Sen ise böyle bir şey yapmadın. Sen de Allah Teâlâ için mücâhede yoluna girersen ona verdiğimizi sana da veririz”.

Veliye İsm–i âzam verildiği gibi, gayb âlemindeki isim ve künyesi ile melek, cin gibi ruhâni varlıkların isimleri de tarif edilir.              

Veliliğin Oluşması

Seyyârın velâyetinin üç derecede tamamlayışı:

Dereceler hakkında deriz ki;

1. Derece

 2.Derece

3. Derece

Telvin

Temkin

Tekvin

İlim

Hâl

Fenâ am’l–hâleti fî’l –muhavvil

Müşâhade–i suver 

Müşâhede–i meâni  

Fenâ   ani’l–meânî fi ma’na’l meânî

Tecrîd

Tefrîd          

Tevhîd

Havf–Reca

Kabz–Bast    

Üns–Heybet

İlme’l–yakîn  (Kazanmakla)

Hakka’lyakîn  (Haldir)

Ayne’l–yakîn (Fenâdır) [97]

İbadet         

Ubudiyet

Ubûdet

Talebul–abd

Kabulu’l–Hakk li’l–abd

Fenâ fi'l–Hakk

Katu’l–alâık

İttisal bi'lhakâık 

Fenâ ani’l–hakaik fi hakkı’l hakâik

Ta’abbud    

Ubûdiyyet 

Hürriyet

Tezekkür 

Zikir

İstiğrak fi’l–mezkür

Fenâu sıfatı’labd

Fenâ fi sıfatı’l–Hakk

Fenâ fi Zatihî

İbaret          

İşaret 

Gayb [98]

Huzur

Gaybet

İhzar

Şuhûd 

Gaybet         

Işhad

Tehalli

Tecelli 

Tevellî

Bil ki Seyyâr ancak kendisine “kün” (ol) emri verildiği zaman velâyetle vasıflanır. Bu ise Allah Teâlâ’nın şu âyetteki emridir:

“Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman ona sadece “ol” deriz ve oluverir” [99]

Veli irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok ettiği zaman kendisine “kün” emri verilir. Seyyâr irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok edince irâdesi Hakk’ın irâdesi olur. Artık Hakk’ın her istediği, kulun da istediği şey, kulun her istediği de Hakk’ın irâde ettiği şey haline gelir.

Şu âyette buna işaret ediliyor: 

“Âlemlerin Rabb’ı olan Allah istemedikçe, siz hiç bir şey isteyemezsiniz”. [100]

ك ve ن “Kâf” ve “Nun”dan meydana gelen كن “kün” emrini Allah Teâlâ’nın telaffuz etmesi caiz değildir. Bu bir işi süratli olarak yapmak anlamındadır. Ve bu kelimedeki “Kâf” kevn (dünya) in kâfi, “Nun” ise O’nun nurudur.

Bir hadiste de şu ifade vardır:   

يا امكْنون كلِّشئٍ      يامُكَوِّنَ كُلِّ شيئٍ

“Ey her şeyin yaratıcısı, ey her şeyde ve gizli olan!”

“İftehbihanîn”, “Yunak”, “Kantarûn”, “İsteftîyn” kelimelerinin anlaşılan bir takım manalar vardır. Ancak bunu zevk (hâl) ile işiten kimse bilir. Meselâ; 

“İftahbihanîn” “Yunak” hilede lutf ve latife yapan, 

“Kantarûn”, vâridlerin kabulüne düşkünlük gösteren, 

“İsteftîyn” Zamanın Aişe’si anlamına gelmektedir.

Şu şekilde bir soru sorulsa: 

“Diyorsun ki, افتحبحنين îftehbihanîn îsm-i  âzam’dır. Peki, o zaman iftahbihanîn’in anlamına nasıl gelebiliyor? İsm–i âzam’ın manası  olması nasıl sahih olur?

Biz deriz ki: 

“Bunu biz zevk ve tatma yoluyla öğrendik. “Allah”ı zikir, kalbe vâki olana kadar Allah Teâlâ’yı zikrettik ve sustuğumuz zaman kalbten hıçkırık sesine benzer bir ses duyduk. Sonra azâmet ve kibriya vâridleri, kalbin celâlî ve cemâlî tecellilere mazhar olması, zahir ve bâtın âyetlerin ona (kalbe) zuhur etmesi sebepleriyle kalp kuvvetlenince bu hâl arttı.

Hakikat denizinden şarap içince sarhoş hâline girilir. Bu sarhoşluk, büyüklük ve yücelikler için duyulan susuzluğu ifade eder.

Uçuş kudretinin ve himmetinin yüce olması, sebebi, o azamet ve celâli hatırladıkça, ona ulaşmak için, ondan bir حنين “hanîn”, (özlem  ifadesi, inilti) sudur eder. Bu, dişi deve ve kısrağın yavrusuna karşı duyduğu özlemin ifadesi olan iniltiye (hanine benzer). افتح بحنين “İftah  bi–hanîn” (inilti ve özlem ile aç) ifadesinin mânâsı budur.

Bundan açıkça şu anlaşılır: 

Her şeyin İsm–i âzam’ı, onun yakîni olan celâl sıfatlarının menzillerini ve cemâl sıfatlarının mazharlarını tanıması miktarınca olacak demektir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme; 

“İsa aleyhisselâm su üzerinde yürüyordu.” denilince şu şekilde buyurdu: 

“Yakîni çok olsaydı (su üzerinde değil) havada yürürdü.”

Şeceret’ül Yakîn

Tevekkül, yakînin meyvesidir. Meyve ise ağacın kuvveti oranındadır.

Tevekkül, Seyyârın va’d ve vaîd konusunda Allah Teâlâ’ya güvenmesi, kendisine gelecek olan hiç bir şeyin elden kaçmayacağına inanmasıdır. Böylece onu üzmez. Elde ettiği şeyden dolayı da sevinmez. Çünkü işin aslına bakar, işin aslı da şudur: 

“Herkese, yaptığının karşılığını veren de O’dur.” 

“Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür kim de zerre miktarı kötülük işlerse o da onu görür” [101]

Bu nedenle Seyyâr kendisine kötülük yapan şahsı Allah Teâlâ’ya havale eder. Çünkü hak ettiği cezanın miktarını ancak O bilir. Kendisine iyilik yapıldığında da durum böyledir. Yani bu iyiliği o insandan değil de O’ndan bilir. Hatta iyiliği Allah Teâlâ’dan bilmek daha uygundur. Bütün bunların açıklaması İsm–i âziz olan Allah Teâlâ’nın şu sözünde vardır: 

“Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce o kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır. Bu kaybettiğinize üzülmemeniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmamanız içindir...” [102]

[Va'd: İlâhî emirlere uyan bir kimseyi cennetle müjdeleme. Vaîd: İyiliğe yöneltmek ve kötü şeylerden sakındırmak için bir kimseyi cehennem azâbı ile korkutma]

Hikâye

Şu şekilde bir hikâye anlatılır: [103]

Adamın biri başka bir adamın sarığını çalar ve doğu tarafındaki yerleşme alanına gider. Sarığın sahibi ise batı tarafındaki mezarlıklar bölgesine doğru koşar. Onu kabirlerin yanında gören bir şahıs: 

“Be adam, senin sarığını çalan doğu tarafındaki evine gitti, sen tam aksi istikamette batıdaki mezarlıklarda onu arıyorsun?” deyince: 

“Ey temiz kalpli insan, o nereye kaçacak? Onu gözetlemeğe başladım (nereye kaçarsa kaçsın) eninde sonunda buraya, bu kabre gelecek” diye karşılık verdi.

Bu hikâyede şuna işaret vardır: 

Kalplerin kaçıp sığınacakları tek yer Hakk’tır. Masivâ için de baş vurulacak yer O’dur. 

Allah Teâlâ buyurdu ki: 

“...O’nun yüzünden (zatından) başka her şey helak olacaktır. Hüküm O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz” [104]

Tefviz, [105] teslim, rızâ, sabır, şükür de tevekküle dâhildir. Bütün bunlar yakîn ağacında bulunan dal ve yapraklardır.

Zikrin Sonu

Zikir, sırra ulaşınca, Seyyârın sukût halindeki zikrinin, iğne batırılarak dilde yapılan nakışlar gibi olması veya bütün yüzünün dil haline gelmesi ve ondan feyzler dağılan, taşan bir nur ile zikretmesidir.

Seyrin Sonu

Seyyâr, saf hale gelip kendisi için himmet eli ortaya çıkınca, bu elden bedel (bu elin yerine) başka eller bulur. Bu “kalbin eli”dir. Orada (yani gönül âleminde) gaybta alır, gayba verir ve gaybtan yer.

Bu el gelişip kuvvetlenince Seyyârın önündeki âyetleri (alâmetleri) alırcasına oraya uzanır.

Bazı zamanlar da bu hayretin sonunda Seyyârda şu şekilde bir hâl ortaya çıkar: Sanki bu elde bulunan ateş dolu bir kap vardır, onu yeryüzüne vuruyor. Gökyüzünü ise yakînin galebesinden ve kendisine hücum eden âyetler (alâmetler, deliller) ordusunun şiddet ve kuvvetinden kan döküyor, görür.  

Hayretin İşareti

Hayret son haddine ulaşınca başına şu şekilde bir hal gelir: 

Bu elde ateşten bir tokmak vardır. El, bu tokmakla yeryüzünü ve semâyı dövmektedir. Seyyâr, yakînin galebesi ve âyetler ordusunun şiddetli hücumu sebebiyle sanki kan dökülüyormuş gibi olur. Bazen tokmağın vurulduğu yerde, içi yağ dolu bir kavanoz bulunur, sanki Seyyâr arzda ve semâda bulunan her şeyi bu yağla yakmak isteyen bir yağcıdır.

Buradaki sır şudur: 

Sâdık, ihlâslı ve âşık olan Seyyârın, maksut ve matluba ulaşmasına hiçbir şey perde ve engel olamaz, (İlk zamanlar) Allah Teâlâ’ya baktığı zaman âyet ve alâmetler onu perdeler. Artık o âyet ve alâmetlerin şarabını içmiş, sarhoş olmuş sonra dövüş çıkarmış sonra sekrden sahv (sarhoşluktan uyanıklık) haline dönmüş, sonra tekrar sekr haline avdet etmiştir (dönmüştür).

Sonuçta peş peşe tekrar edip duran şeylerden bıkmış ve usanmıştır. Bundan dolayı Seyyâra rehber olmuş bulunsalar bile sıdk, aşk ve ihlâs, ondan başka olan âyetlerin ve delillerin kendisinden kovulmasını gerektirir. Çünkü delil, rehber ve mürşid; Allah Teâlâ’ya giden yol anlaşılmaz ve bilinmez olduğu zaman aranır ve istenir. Yol bilinince, daha doğrusu O (Hakk) bunu tarif edince, artık delil ve âyet onun için bir engel ve perde teşkil eder ki, kovulması ve uzaklaştırılması gerekir. Çünkü bu noktada deliller (âyetler) ve rehber velilerin düşmanıdır.

Hakk Sübhanehu ve Teâlâ şehadet ve gayb âlemlerinde delil ve âyetlerle perdelenmiştir. 

Yani, gayb âleminde batinî âyetlerle (delillerle, alâmetlerle), şehadet âleminde ise zahirî âyetlerle. 

Çünkü şehadet âlemi nur ve karanlıktan meydana gelir. İkisi de perdedir. Gayb âlemi de aynıdır. 

Şehadet âlemindeki nur ve karanlık, gayb âlemindeki nur ve karanlığın ismidir.  Gayb âlemindeki nur ve karanlık ise şehadet âlemindeki bu iki ismin manalarıdır. 

Mânâların mânâsı, ruhların ruhu ve kalblerin kalbi budur. Bu sebeple dünya âhiretin ismidir, âhiret ise dünyanın mânâsı ve nihâyet bütün manalarıyla âhiret, Hakk Taâlâ’nın ismidir.

Seyyâr, marifetini gaybî âyetlerin zuhuru (gayba ait delillerin ortaya çıkması) ile arttırır. Daha sonra azâmet ve kibriyanın hücumlarında gaybî âyetlerin yok oluşu (fenâ) ile marifetini çoğaltır. Böylece zahirî âyetlerin durumuna nisbetle gaybî âyetlerin Seyyârın üzerindeki durumu harikulade bir şey olur. Zat ve sıfatın tecellisi ise gaybî âyetlere oranla olur. Ve bu durum, isim ile mânâ aynı şey oluncaya kadar devam eder ve tamam olur. Artık zahirî âyetlere baktığı zamanki hayreti, keşf âleminde gaybî âyetlere baktığı zamandaki hayreti nispetindedir. Zât ve sıfatlar tecellî edince de nisbet yine böyle olur.

Seyyâr bu noktada yakînin isimden değil de mânâdan meydana geldiğinin farkına varır. Onun için, kendi nazarında ikisi de aynı şey ise de ism–i aziz olan Allah Teâlâ’nın mahlûklarını, insanları yine gaybî âyetlere çağırır, zahirî âyetlere yönelmelerini istemez. Zira bilir ki onların kendine olan yakînleri (kendilerini tanıyıp bilmeleri) ancak bu yoldan fazlalaşır. Zaten esas gaye de yakînin elde edilmesi ve irfanın ziyâdeleşmesidir (artmasıdır).   

Kaide­i Zevkiyye

Tarikatta sülûk etmeyen, gayb âleminde iyi ve kötü şeyleri görmeyen, heybet, ölüm ve fenânın büyük taarruzlarına göğüs germeyen kimsenin şeyh olması, insanları bu konuda terbiye etmesi asla doğru değildir. 

Meczubun şeyhliği de doğru değildir. 

Aslında meczub maksuda ulaşmış bir kimsedir. O’nu tatmıştır. Fakat maksuda giden yolu tatmamıştır. Bu nedenle onun şeyhliği ve mürşidliği olamaz. Çünkü şeyhlik yol bekçiliği ve yol göstericiliğidir.

Hayretin Sonu

Seyyâr, zahirî ve batınî âyetlerden (delillerden, alâmetlerden) hazzını alıp zat ve sıfatların tecellisine mazhar olduktan sonra, hayret hâline ulaştığı ve O’na olan iştiyakı daha da arttığı zaman, artık yer ve gök, kendisinin içinde mahkûm ve mahpus olarak kaldığı bir hapishane, bir zindan, bir kuyu, bir hisar, bir kale hâline dönüşür. Oradan kaçmak, firar etmek ve kurtulmak için bir çıkış yeri bulmaya teşebbüs ettikçe, yer, gök ve bu ikisinde bulunan ateş, nur, hayvan, bitki, taş, toprak gibi âyet ve alâmetlerin perdeleri seyyârın karşısına çıkar. Bir türlü oradan dışarı çıkamaz.

Seyyâr, hayret hâlinde iken bazen âyetlerle uyum içinde olur, bazen hüzün hâlinde iken de onlara eşlik eder, hatta bu hâlde iken onlar dolayısıyla ağlama hisseder. Kimi zaman bu âyetler: 

“Haydi O’na!” der.

Kimi zaman da onların her birinden şu şekilde bir ses duyar: 

“Bana gel ve bak! Bendeki acayiplikleri say!. Bütün bunlar tuhaf ve garip şeylerdir. İster yeryüzündeki bir çöp olsun, ister havadaki bir zerre...”

Zaman zaman Seyyârın gayret ve himmeti artar. Âyetler onun içine girer veya o âyetlerin içine girer. Veya gökteki yıldızlar üzerine saçılır veya gökyüzü onun üzerine iner. 

Bazen gökyüzünü gönlünün içinde hisseder, kimi zaman da kendini gökyüzünün üstünde görür. Bununla beraber yere bakar. Yeryüzü ona dost olur. Ve şöyle der: 

“Bana ve bendeki acayipliklere bak! Düşün. Allah Teâlâ sana ikramda bulundu da benim üzerimde yürüyorsun. Nasıl oluyor bu? Hâlbuki ben senin annenim ve senden daha büyüğüm. Ve ben neyin üzerinde duruyorum?

Bazen önünde dalgalanan bir deniz gibi olur. Seyyâr batmadan onun üzerinde durur. Sözüne kulak vermediği veya hayret sınırına ulaşacak şekilde onun sözünü dinlediği zaman Seyyâr, kendisini deniz olarak zuhur ve temessül eder (görünür). Seyyâr durmadan denize bakar, sonuçta arzdaki ruhanîler (cinler) ona karşı çıkış ve hamle ederler. Fakat o, sıdk ve ihlâs kalesinde kendisini korur, onun için onu ele geçiremezler. En sonunda kudret dairesinde arz fâni olur (yeryüzü yok olur). Bundaki maksat şudur: 

Seyyârın gayreti ve kıskanması şiddetlenip himmeti yüce olunca, ilim ve ihtiyar yolu ile değil, halet yolu ile âyet ve alâmetlerin yüzüne vurmak onun için helâl olur. Fakat bu vuruş himmet (mânevî güç) iledir, yoksa cüsse ve bedenle değildir.

Makamlar Sınırsızdır

Hâllerin de başlangıçları ve sonları vardır

Başlangıcı uykudur, sonra uyku ile uyanıklık arasında olan vakıadır (olaylardır). Bunu, halet (hâl), onu vecd (aşk ile kendinden geçme) ve vicdanın galebeleri, bunu, kudreti müşahede ve sonra kudretle sıfatlanma, bütün bunlardan sonra da tekvin (var etme, yaratma) takip eder.

Eğer biz burada Seyyârın, seyr ü sülûk esnasında bulduğu her şeyi tafsilatlı olarak alıp yazsaydık, bu beyaz kâğıtlara sığmazdı. Çünkü bu âyetleri keşfetmek ve açıklamak Allah Teâlâ’nın zahir ve bâtın himmetlerindendir. Bunlar da şu âyetin işaret ettiği gibi sayısız ve sonsuzdur: 

“...Allah’ın nimetlerini sayacak olursanız bitiremezsiniz...” [106]

[Bâtın: Hissedilemeyen, hayâl edilemeyen, anlaşılamayan. Gizli, görünmeyen iç yüz. Allah'ın güzel isimlerinden. Zâhir: Görünen, âşikâr olan. Suret, dış yüz. Allah'ın güzel isimlerinden.]

Seyyâr, bir makama ulaştığı zaman kendisine harf ve seslerle değil vâsıl ve fâsıl yoluyla “dur” denir. Buradaki vâsıl'dan Seyyârın vahdaniyete (birliğe) ulaşması, fâsıl'dan ise insanî hüküm ve özelliklerden ayrılması kast edilmektedir. Bu insanın güç yetiremediği bir iştir. Hatta bunu, diller dahi vasf etmeye takat getiremez. Orada;

“Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan aklından geçmeyen şeyler vardır” [107]

 لَقَدْ طِفْتُ في تِلْكَ اْلَمعا هِدِ كِّلِهَا      وَصَيْرْتُ طَرْفي بَيْنَ تِلْك اَلَمَعَالمِ

فَلَمْ أَرَ إِلَّ ا وَاضِعاً  كفَّ حَائِرٍ            عَلَى ذَقْنٍ أَوْ قَارِعاً سِنَّ نَادِمِ

 “Bütün medreseleri gezdim, bütün ilim yuvarlarına göz gezdirdim. Elini hayretinden şakağına dayamış veya sıkıntısından dişlerini çekip çıkaran insanlardan başka kimseyi görmedim” [108] 

 

Hâşâ Allah Teâlâ’nın, kendisinden gelen elçilerinin ardı arkası kesilmez. Aksine her an ve her zaman elçi gönderir. Bunlar O’nun lütufları, işaretleri, uyarmalarıdır.


[95] Bk. Şi’ru’l–Ahfal, Nşr. Anton Salhanî, s. 503 (Beyrut 1891); L. Massıgnon, La Passion d’al Hallac, s. 605 (Paris, 1922)

[96] Bir şahıs Bayezid Bistamî’ye gelerek O’na İsm–i âzam’ın ne olduğunu sordu. Bistamî:  “Bana bir ism–i âsğar (en küçük isim) göster ben de sana İsm–i âzam’ı göstereyim” dedi. Adam bu söz karşısında şaşakaldı. Ve “Evet, O’nun bütün isimleri büyüktür”, dedi.

[97] Bilindiği gibi tasavvufta yaygın olan tarz ilmel–yakîn, ayne’l–yakîn, hakka’l–yakîn tarzında olanıdır. Viyana nüshasında sıralama, böyledir. Bk. Fevatihu’l–cemâl. Nşr. F. Meier, 85/3

[98] Bu ifade de şeyhi Ammar’dan iktibastır. Bk. Şehit Ali Pasa nu. 1395, 80a.

[99] Yasin, 40

[100] Kuvviret, 3

[101] Zilzâl, 7

[102] Hadid, 22, 23

[103] Senaî, Hadikatu’l–hakika, s. 673; Georg Rosen, Elemanta Persica, s. 60 (Leipzıg 1915).

[104] Kasas, 88

[105] Tefviz: Birisine bırakma. * İşini Allah Teâlâ’ya havâle etme. * Sipariş ve ihâle etme. 

[106] İbrahim, 34; Nahl, 18

[107] Buharı, Bedu’l–halk, B. 8; Tevhid, B. 35; Müs– lim, îman, 312; Cennet, 5–6.

[108] Ebu Ferec Şehristanî, Nihayetu’l–ikdam, Nşr. Alfred Gudllaume, s. 3 (Oxford 1934).