|
FEVÂİHU’L CEMAL VE FEVÂTİHU’L CELAL
NECMEDDÎN–İ KÜBRÂ Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz
Hazırlayan İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı ALTUNTAŞ
Web için düzenleyen Dr. Necati Aksu
Müşahede ile zevk beraber bulunurlar. Ancak müşahedenin sebebi, kalbi kaplayan perdenin kaldırılmasıyla kalp gözünün açılması, zevkin sebebi ise vücut ve ruhların değiştirilmesidir. Zevk, sana gelen bir şeyi buluştur (vicdan, sana gelen şeydir). Bu tebdil ve değişiklik duyu organlarımız için de geçerlidir. Zira beş duyu organımız başka duyu organları ile yer değiştirebilir. Buna, herkes için geçerli olan uyku (güzel) bir örnektir. İnsan uyuduğu, az da olsa vücudun ağırlıklarından kurtulduğu ve vücut denizi ile duyguları kapandığı zaman, göz, kulak, tatma, ağız, el, ayak ve diğer bir beden nevinden, gayb âlemine başka duyu organları açılır. O bu organlarla görür ve işitir. Gaybdan yemek alır ve yer. Bazen yemekten sonra uykudan kalktıktan sonra bile ağzındaki bu yemeğin tadını bulur. Konuşur, yürür, tutar, uzak yerlere gider, uzaklık onun için engel teşkil etmez. O vücut, bu vücudumuzdan daha mükemmeldir. Çünkü çoğu defa bu vücut havada uçma, denizde yürüme ve ateşe girip yanmama gücünü kendinde bulur. Bunu saçma bir söz zannetme! Bilakis bir hakikattir. Ve uyku ölümün kardeşidir, (ölüm hissi yok ettiği gibi bu (bahsettiğim) vücutta da his olmaz). Avam, adî vücudunun kuvvetiyle uykuda iken bulduğu şeyi, Seyyâr uyku ile yakaza (uyku ile uyanıklık hâli) arasında bulur. Cismânî vücudunun zayıf oluşu(na rağmen) diğer ruhânî vücudunun kuvveti ile bu gücü kendinde bulabilir. Sonra bu ruhânî vücut kuvvetlenir, artık âlem–i gaybda olduğu gibi âlem–i şehadette de bu çeşit hareketler vâki olur. Netice olarak havada uçar, su üzerinde yürür, ateşe girdiği halde zarar görmez, yanmaz. Görür, işitir, alır, çıkar, iner, himmet eliyle tasarrufta bulunur! Onunla beraber bulunan bir şahıs kesif (yoğun, maddi) vücutla örtülü olduğu için bunu bulamaz ve göremez. Bil ki! Müşahede; önce sûret, şekil ve hayallerle olur, renkler zuhur edince de zatlarla olur. Daha sonra zatlar da bir zatta fenâ bulur (yok olur). Sûret ve hayalin sebebi, başta akla hizmet eden iki kuvvettir. Bunlar eşyayı, akıl için zabt ve kaydederler. Bu, avcının ipine ve ağına benzer. Sûret ve hayal eşyayı alır, akıl da bunun üzerinde tasarruf eder. Nazar (tefekkür ve istidlal) ise avcının köpeğine benzer: Varlıklardan bizzat mânâlar geldiğinde, akıl hemen tasavvur ve hayal etme gücünü onların üzerine atar veya nazar köpeğini onların peşine takar, arkalarında koşturur, böylece onları tasavvur ve hayal etme gücünün dişleri ile avlar. Daha sonra üzerinde aklın tasarruf etmesi için hafıza ve hatıra gücü o manaları muhafaza eder. Tâ ki akıl onlara yani, mânâlara “nerede”, “ne oldular” diye sorar. Sonra akıl bu mânâlar üzerinde hükmeder, hayretini giderir. Muhayyile gücü bir mânâyı, o mânâya lâyık bir kıyafet içinde hayal eder, tasavvur gücü o mânâya suret ve şekil verir. Meselâ: Âdi bir düşman, köpek suretinde, Haysiyetli bir düşman, aslan şeklinde, Büyük adam, dağ biçiminde, Padişah, deniz halinde, Faydalı bir adam, meyveli ağaç şeklinde, Faydasız adam, meyvesiz ağaç biçiminde, Fayda ve rızık, yemek halinde, Dünya, necaset ve koca karı vaziyetinde... Tasavvur edilir, böyle suretlerde görülür. Tabir ilmindeki sır budur. Akıl ihtiyacını, haddini ve sürüp uzaklaştırma işini yerine getirip, tam bir hayret içinde kaldığı zaman, kendisine, “gördüğünden, işittiğinden, tattığından ve bulduğundan başka bir varlık yoktur”, diyen ilk his ve idrâkin ona yalan söylediğini derhal anlar. Hâlbuki daha evvel akıl bu ilk hisle uzun süre arkadaşlık etmiş, arızî de olsa onu durmadan tasdik etmişti. Şimdi başka bir ilim, manevî ve ulvî diğer bir his bulunca, akıl onu tasdik etmiştir. Öyle ki, bu gaybî hissi inkâr edecek olsa, gaybın rakipleri (binicileri) ona, hakikatlerin var olduğunu iddia edenlerin, sofistlere yaptıkları işi tatbik ederler. (Eşyanın hakikatlerini inkâr eden) sofistlerin karnı bıçakla dürtülür, kafası dövülür, kılıçla vurulur ve bağlanır. Böylece acı duysun da hakikatleri tasdik etsin diye zorlanırlar. Bunu bilince, akıl ilk hissi ve idrâki yalanlar, ondan yüz çevirir, hissi şeyleri avlamaktan geri durur. Uzun bir süre sonra tasarruf gücü zayıflar. Böylece sûret ve hayal âlemine yani maddi âleme karşı bir bıkkınlık haline düşer. Netice olarak da av köpeklerini ve ağlarını avlanma işinde kullanamaz hale gelir. (Hayal etme ve tasavvur gücü ile dış âlemde faaliyet göstermez). Bunun üzerine mânâlar zuhur eder. Zira bu mânâlarla basiret arasında râbıta elbisesi vardır Sonra bu mânâlar da mânâ kaynağında yok olur. Bu kaynak da kalptir. Olay, bir renk üzerinde tamam hâle gelir. Bu renk ise kalbin hayat ve canlılığının sembolü olan yeşil rengidir. Bu renkten sonra akîk taşının rengi kalır. Bu da akl–ı kebîrin (büyük aklın) rengidir. Bir kimse akl–ı kebîrin rengi ile muttasıf olursa, bu vâsıf, bu akıl sahibini, var olmasını istediği şeyi yapmaya sevk eder. Sahibi istesin veya istemesin, meydana gelmesini arzu etmediği her şeye de engel olur. Daha açıkçası, ona hiç bir konuda karşı duramaz. Hakikatte sen de ateşten sakınman şartı ile rahattan kaçınmazsın. Bu renk zorluktan sonraki kolaylıkla ortaya çıkar. Buradaki zorluk, mücâhedenin zorluğudur. Mücahede eden, sıdk ile ihlâs cephesinde nöbet tutmaya başladığı zaman, büyük dağlar gibi üzerine ağır vâridler (kulun kastı ve dahli olmaksızın kalbe gelen mânâlar, feyizler, ilhamlar) iner. Bunların altında ezilir, yerin dibine geçer. Buna sabr eder, hiçbir zaman sızlanmaz, bir müddet öyle sâkin ve hareketsiz kalır. Bu büyük aklın (akl–ı kebîrin) onun üzerine inmesi gerçeği budur.
Akl–ı kebîrin rengi alın
hizasında, üzerinde akik taşı kadar kırmızı noktalar olan siyah bir levha gibi
görülür.
Perdesini yırttığı nispette büyür, küçülür. Bu perde perdelerin en sağlam ve
yırtılması en zor olanıdır. Bu rengi, gaybet halinde gördüğü zaman, renk Seyyârı
dağıtır, parçalar, sarsar ve silkeler. Bunun da sebebi şudur: Zayıf olanın,
kuvvetli olana nazar etmeye takat yetirememesidir. Fakat bu durum ilk zamanlar
değil (tasavvufî hayatın) sonlarında
meydana gelir.
|
||