MEVZUU:

a) Afakî ve enfüsî şühudun beyanı ve enfüsî şühudla sûrî (surete, görünüşe ait) tecelli arasındaki fark. b) Ubûdiyet makamına ait yüksek şânın beyanı ve bu makama ait ilimlerin, şer'i ilimlerle uygunluğu. Ayrıca bunlara dâir bazı hususlar.

NOT: Hizmeti geçmiş zatlar arasında sayılan Molla Muhammed Sıddık diyor ki: – Bu mektup dahi, bundan önceki gibi, Şeyh Nizameddin Tehaniserîye gönderilmiştir.

***

Allah-ü Teâlâ, sizi tam bir şekilde, ittiba-i Muhammedî ile şereflendirsin; Nebiyy-i Mustafavî yolunda size ağırlık versin. Ona ve onun âline salâvatların en faziletlisi, saygıların en eksiksizi..

Bilemiyorum; ne yazayım?. Kuds-ü Mevlâ şanında söz etsem açık bir yalan ve sırf iftira olur. O pek yücedir, mukaddestir. Şundan ki: Onun kibriya şanında, benim gibi birinin kelâm etmesi için pek yücedir. Keyfiyetle sarılı duran biri; keyfiyet manasından tam münezzeh olandan nasıl ve neyle söz ve kelâm eder?.

Sonra, ne dileyebilir? Muhdes olan (hadis olan, sonradan olan) bir kimse, Kadim Zat'tan neyi anlayıp idrâk edebilir?.

Sonra, mekâna bağlı biri, mekânın olmadığı bir şanda nasıl adım atabilir?.

Bir çaresizdir ki: Nefsinin dışında bir şeyden haberdar değildir; onun ötesine geçtiği yoktur.

Bu manada bir şiir şöyledir:

Koşsa bir zerre ömrü boyunca taleb ederek;
Hayır veya şer, kendinde bulur giderek.

Üstte anlatılan mana öyle bir iştir ki: İşin sonunda gelen enfüsî makamda müyesser olur. Nitekim, Hâce Bahaeddin Nakşîbend şöyle anlattı:

– Ehlûllah, fenâ ve bekâdan sonra ne görürlerse; onu kendi nefislerinde görürler. Yine her neye karşı irfan duygusu elde ederlerse, bunu dahi kendi nefislerinde elde ederler. Hayretleri dahi, yine kendi varlıklarında olmaktadır.

Nitekim bu manada şu âyet-i kerime sarihtir:

– «Nefislerinizdedir; görmüyor musunuz?.» (51/21)

Üstte anlatılan mananın husulünden evvel vukû bulan bütün seyirler, afakî sayılır; bunda hâsıl olan da onda hâsıl olmaz.

– Hâsıl olmaz..

Lafzının itlakı, talebde esas olanın aslına nisbetledir. Halbuki, hâsıl olmamak dahi, enfüsî şühud cümlesinin şartlarından sayılır.

Hiç kimse, enfüsî müşahedeyi, kendisine tecelli gelenin nefsindeki surî (surete, görünüşe ait) tecelli gibi olduğu vehmine kapılmasın. Hâşa ve kellâ böyle bir hayale de dalmasın. Zira, surî tecelli; bütün kısımları ile, afakî seyre (nefsin dışındaki âlemde seyre, enfüsî'nin zıddı olan seyre) dahildir.

Bu arada, ilmel-yakîn mertebesinde hâsıl olan, enfüsî şühud, hakkal-yakîn mertebesinde olmaktadır ki bu: Kemal mertebelerinin nihayetidir.

Bu makama:

– Şühud..

Lafzının verilmesi, ibare meydanının darlığındandır. Yoksa, onların talep makamları, keyiften ve keyfiyetten münezzehtir. Aynı şekilde, onların bu talep makamına nisbetleri dahi, keyiften ve keyfiyetten münezzehtir. Çünkü burada, keyfiyet yapacak olana yol kapalıdır; keyiften (şekilden, nasıllıktan, durumdan) münezzeh zata çıkamaz.

Mesnevî'de şöyle geldi:

Vardır nâsın Rabb'ının, canı ile nâsın;
İttisali, yoktur yeri şeklin kıyasın..
Gerçi: – Nas..
Dedim nâs için, ama değildir;
O canana göre, canından başka nâsın..

(Keyfiyetten ve kıyastan öte bir ilişkisi var insanların ruhlarıyla Rahman'ın.
"Nas" dediysem; ne "çöllerin nesnası (insan benzeri varlık, bir maymun türü)" ne de ovalarda dolaşan "ruhsuz nas" değildir meramım! / SEMERKAND Tercümesi)

Anlatılan surî tecelli ile, enfüsî tecellinin bir olduğu vehminin menşei: Bir şahsa, her iki makamda da bekâ husulüdür.

Surî tecelli aslında, fenâya vardırıcı değildir; bu tecelli, kendisine gelen için; her ne kadar, kayıtlardan bir kısmını kaldırır ise de, fenâ haddine ulaştıramaz; orada salikin vücudundan bir bakiye vardır. Halbuki, enfüsî seyir; ekmel derece bekâdan, en tam olan fenâdan sonradır.

Şüphesiz, her iki bekâ arasının ayırd edilmesi zordur. Marifet azlığındandır ki: Zorunlu olarak, ikisinin birliğine hükmetmektedirler. Şayet bilirlerse ki: Bu ikinci bekâ, onlar katında:

– Yüce Allah'ın varlığında.. Tabir edilir ve bu vücud için dahi:

– Hakkanî bir hibe..

Diye anlatılır; işte o zaman, bu çeşit vehimden kurtulurlar. Bu makamda, şöyle bir şey söylenemez:

– Bekabillah makamı, salikin kendi, özünü Yüce Mukaddes Hakkın aynı bilmektir.

Çünkü, iş böyle dendiği gibi değildir. Her ne kadar, bu tabir büyük zatların bazı ibarelerinden istifade edilerek çıkarılmış ise de, bunu şöyle cevaplayabilirim:

– Bu bekâ, bazılarına cezbe makamında; fenâya benzeyen istihlâk ve izmihlalden sonra müyesser olur. Nakşîbendiye büyükleri bunun için:

– Vücud-u adem. (Yokluğun varlığı.) (Bak. 290. Mektup)

Tabirini kullanırlar. Bu ise; fenânın husulünden evvel olup onun zevâli tasavvur edilir; hatta olur da.. Çoğu kez, bir saliki kendinden geçirir; gaybe götürdükten sonra, bazan kendine getirdiği olur.

Yani: Beşeri sıfatları ondan kaldırır; ikinci olaraktan onları geri verir.

Fenâdan sonra gelen bekâ ise; bozulmaktan mahfuz; zevalden de masundur (korunmuştur).

Bu bekâ erbabının fenâsı ise.. daimîdir. Zira, onlar; bekâda fâni, fenâ gözünde bâki olmuşlardır.

Zevâlin tâbi olduğu fenâ ve bekâya gelince; bunlar: Hallerin ve vakitlerin telvinatındandır (değişik olmasındandır). Ama, biz bunun beyanı yolunda değiliz.

Hâce Bahaeddin Nakşibend Hz. şöyle anlattı:

– Vücud-ü adem, beşeriyet vücuduna avdet eder; ama vücud-u fenâ, beşeriyet vücuduna avdet etmez.

Bunun için, onların vakitleri daimi, halleri sermedi olur. Hatta, onların ne belli bir hali olur; ne de vakti.. Onların meşguliyetleri, vakitleri yapan zatladır; muameleleri, halleri hal edenledir. Durum böyle olunca, zevali kabul etmek, vakte ve hale mahsus olur. Bir kimse, vakitten ve halden halas bulursa; zevalden mahfuz olan kendisine arz olunur.

Bu manada şu âyet-i kerimeyi zikredelim:

– «Bu Allah'ın fazlıdır; dilediği kimseye verir. Allah büyük ihsan sahibidir.» (62/4)

Herhangi biri sanmaya ki; bu büyüklerin, vaktin devamı ıtlakları (tabirleri, söylemleri)  ve bu yolda kâil oldukları mana: O vaktin bekâ eseri itibarı ile olup taayyünün (meydana çıkmanın, belirmenin) ve gayrinin devamıdır.

İşin aslı üstte anlatılana benzemez. Vaktin ve istimrarın (sürekliliğin) kendisi için devam, halin aynına göredir. Bunun dışında kalan, bir zandır. Halbuki zannın durumu şu âyetle belirtilmiştir:

– «Zan, haktan yana bir şey ele getirmez.» (53/287)

Bu manada şu âyet-i kerimeyi de zikretmek isterim:

– «Zan vardır ki, günahtır.» (49/12)

Söz uzadı; yine asıl merama dönelim. Görüşümüz odur ki: O Yüce Zat'ın mukaddes fezasında kelâma yer olmadığından; ubudiyet, zül ve inkisarımız makamında (kulluk, hakirlik ve kalbi kırıklık mertebesinde) söz edelim..

İnsanın yaratılmasından gaye: Ancak ibadet vazifelerinin edâsıdır. Bir kimseye, işin başında veya ortasında aşk ve muhabbet ihsan edilirse; ondan beklenen: Şânı Yüce Mukaddes Zat'tan gayrı şeylerden alâkayı kesmektir.

Maksadlar arasında aşk ve muhabbet dahi, ancak: Kulluk (ibadet) makamının husulü içindir..

Bir kimse, ancak Yüce Allah'a şu zaman kul olur: O Yüce Zat'tan başkasının esaretinden kurtulup tam manası ile onun kulluğuna girince..

Aşkın faydası: O Sübhan Zat'tan başka her şeyden kesilmeye vesile olmasıdır; başka olamaz.. İşbu mana icabıdır ki: Velayet mertebelerinin nihâyeti, kulluk makamı olmuştur. Velayet derecelerinde: kulluk makamının üstünde bir makam yoktur.

Bir salik bu makamda Yüce Mevlâ'sı ile kendi beyninde (arasında) münasebet olarak, ancak ona karşı: Kendi ihtiyacını bulur; Mevlâ'sının ise; zat, sıfat olarak tam istiğnasını (zenginlik, muhtaç olmama).. Hiç bir şekilde salik; kendi zatını onun zatına, sıfatını onun sıfatına, fiillerini de onun fiillerine uyumlu göremez.. Ama hangi şekilde olursa olsun.. Zira O: İzzet sahibi Yüce Sultan'dır.. Taa, zılliyet itlakından (gölge olma bağından) kurtuluncaya kadar, böyle bilecektir; zira bu dahi, münasebetler cümlesinden sayılır.. Yani: Zıllıyet..

Kulun itikadı şu olmalıdır: O Yüce Sübhan Zat, Halikı olup kendisi dahi onun mahlukudur.. Bunun dışında, herhangi bir şeye cür'et etmemelidir.

Bu yola sülûk esnasında bir çoklarına gelen fiilî tevhide (fiilde birlik anlayışına) gelince, ki: Yüce Hakkın gayrı bir fâil bulamazlar o makamda; işte bu yanlış olup zındıklığa kadar götürür. Bu manada, bu yolun büyükleri şöyle derler:

– Bu fiillerin yaratıcısı birdir; ama onları işleyen bir değildir.

Üstteki manayı bir misalle izah edelim:

Kukla işinden anlayan birini ele alalım. Bu kimse, perdenin arkasına oturur; yaptığı hokkabazlığı ile, müteaddid (çok sayıda, çeşitli) cansız şeylerin suretlerini hareket ettirir; onlardan acayip garaip işler zuhur ettirir. Bunları seyreden keskin nazarlı kimseler bilirler ki: Bu suretlerdeki işlerin fâili, perdenin arkasında oturan şahıstır; işlerin meydana gelişi ise; bu cansız suretlerdendir.. Bu manadan ötürüdür ki şöyle denir:

– Bu suretler hareket eder..

Hiç bir zaman şöyle denmez:

– O hokkabaz hareket eder; oynar..

Onlar, bu sözlerinde işin aslına göre, gerçeği konuşurlar. Peygamberlerin getirdiği şeriat dahi bu manayı söyler.

Fâilin bir olduğuna dair hüküm: Sekriyat cümlesinden sayılır. (Yani: Manevî sarhoşluk sonucu öyle zannedilir.) Ama asıl gerçek şudur: Fâil mütaaddiddir (birçoktur); fiillerin halikı (yaratıcısı) ise; birdir..

Tevhid-i vücud (varlığın tek oluşu) sırasında açıklanan bu türlü ilimler, daha çok sekir ve halin ağır basması sonucudur. Ama, ledünnî ilimlerin sıhhati için, şer'î ilimlerin sarahatine uyması lâzımdır. Şer'i ilimleri kıl kadar aşsa; zerre ağırlığında aykırılığı olsa; o ilim, sekir halinden sayılır. Zira, asıl hakikat; ehl-i sünnet vel-cemaat ulemasının gerçek olarak kabul ettiğidir. Bunun dışında kalanlar, yani: Bunların hakikat bulduğuna aykırı düşenler, şu hükümlerin dışında olamazlar: Zındıklık, ilhad, yahut bir vaktin sekri, sözü ittihada (bir olmaya, birleşmeye) götüren halin ağır basması..

İşbu anlatılan mutabakatın tam ve kemal üzere olması; ancak, kulluk makamında kolay olur. Bunun dışında tahakkuk edecek durum, sekir hali cinsi bir şeydir. Bir şiir:

Ey o kıssası olan şey ki, şerhi yazılsa uzun olur.

***

Bahaeddin Nakşîbend Hz. ne şöyle soruldu:

– Sülûkten gaye nedir?.

Şöyle anlattı:

– İcmalî marifetin, tafsil; istidlali olanın dahi zaruri keşfi olmasıdır (Toplu manada marifetin, detaylı; delillere dayalı olan marifetin dahi inkârı mümkün olmayacak hale gelmesidir).

Şöyle demedi:

– Şer'î maarif üzerine, fazladan marifetlerin tahsilidir.

Her ne kadar bu yolda, birtakım fazladan işler hâsıl olsa dahi, iş sonuna vardığı zaman, bu fazladan işler yokmuşa döner.. Şer'î maarif tafsilâtiyle malum olur. İstidlalin darlığından çıkar; mutlak keşfin fezasına ulaşır..

Demek olur ki:

– Resulûllah (ﷺ) bu ilimleri nasıl vahiy yolu ile aldıysa; bu büyük zatlar dahi; ilimleri ilham yolu ile asıldan almaktadırlar.

Ulema dahi, bu ilimleri, şer'î delillerden alarak, beyan etmişlerdir.

Sonra, bu ilimler, peygamberlere tafsil yollu hâsıl olduğu gibi; keşif yollu dahi bu ilimler onlara hâsıl olmaktadır. İş, bu minval üzere devam eder gider..

Ancak, asâlet ve tebâiyet arada kâim durmaktadır. Bu kısımda anlatılan kemalli mana için; aradan uzun asırlar, hayli zaman geçtikten sonra dahi, kâmil velilerden seçilen olur..

***

Hatıra bir şey geldi: Tafsil (detaylı olmak) üzere, icmâli ve istidlali bir mesele yazayım; ama sahife tamam oldu. Onu yazmaya yer kalmadı. Bunda da, Sübhan Hakkın bir hikmeti olsa gerek..

Vesselam..


Hakîkat Kitâbevi Tercümesi