MEVZUU:

Cevahir-i hamse-i emriyenin (Emir âlemindeki beş cevherin) açık bir şekilde tafsilâtı ile, imkân nisbetinde beyânı.

NOT: İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Hacı Muhammed Lahorî'ye yazmıştır.

***

Bilmiş olasın ki,

İki cihan saadetinin değeri; iki cihanın efendisi Resulûllah efendimize tâbi olmaya bağlıdır. Ona ve onun âline, en faziletli salâvatlar ve en mükemmel selâmlar olsun.

Felsefeye bağlı olanların gözleri, Sahib-i Şeriat'a (ﷺ) tâbi olmak sürmesi ile sürmelenmediği için, âlem-i emir hakikatından yana kördür; Yüce ve Mukaddes Zat'ın vücub mertebesine karşı şuurlu olmaları şöyle dursun. Felsefeye bağlı olanın kısa görüşü, ancak halk âlemine uzar; bunda dahi tam değildir. Cevahir-i hamseden saydıkları ve öyle tesbit ettikleri, tamamen halk âlemine mahsustur. Cehaletleri dolayısı ile de, aklı ve nefsi mücerredat (müşahhas olmayanlar, soyutlar, maddi olmayanlar) sınıfından saydılar.

Nefs-i natıka, nefs-i emmarenin kendisidir; tezkiyeye muhtaçtır (konuşan öz-nefis-insan, kötülükleri emreden nefsin kendisidir; temizlenmeye-arınmaya muhtaçtır). Onun bizzat himmeti, sefâlet ve denâettir (alçaklıktır). Emir âlemi ile bunun ne bağlılığı olabilir?. Sonra onun tecerrüd (mücerredlik, soyutluk) ve akılla ne gibi bir bağlantısı olabilir?.

Makulattan (akılla bilinenlerden) idrâk edilenler; ancak bu mahsusatla, (hislerle - görmek, işitmek, koklamak, dokunmak gibi dış duyularla) bilinen ve tüm cismi olanlarla münasebeti bulunan işlerdir. Hatta, hissin hükmü altına girmeyen hiç bir şey idrâk edilemez. (Yani: Akılla bilinemez.)

O şeyler ki mahsusatla (hislerle) münasebeti yoktur; benzeri ve misali müşahede edilenler arasında bulunmaz; işte böyle şeylere akıl için idrak edip anlamak yolu yoktur. O işlerin kapalı yerlerini akıl anahtarı açamaz.

İşte anlatılan mana icabıdır ki, felsefenin (veya felsefecinin) görüşü kısadır. Bilhassa, keyfiyete bağlı olmayan hükümlerde... (Yani: Nasıllığı sorulamayan, durumlara bağlı olmayan hükümlerde.) Gayb sayılan gizliyi idrâk işinde, tamamen yoldan sapmıştır. Bu dahi, onun (aklın) halk âleminden oluşuna alâmettir. Halbuki âlem-i emrin meyli, bir şekil keyfiyeti olmayan yanadır; teveccühü, keyfiyetten münezzeh olan şeyleredir.

Âlem-i emrin ibtidası (başlangıcı), kalb mertebesinden başlar; kalbin üstü ruhtur; ruhun üstü sırdır; sırrın üstü hâfidir; hâfinin üstü ahfâdır.

Bu emrî sayılan beş şey için:

– Cevahir-i hamse.. (Beş cevher)

Denirse, onun da bir yolu vardır. Şundan ki: Kısa görüşlü olduklarından, birkaç tane saksı parçası bulup onları cevahir zannetmişlerdir.

Bu anlatılan cevahir-i hamse-i emriyeyi (üstte anlatılan ve emir âleminden olan: kalb, ruh, sır, hâfi ve ahfâyı) idrâk etmek, onların hakikatlarına muttali olmak, ancak Nebi'ye tam tâbî olan kâmil kimselere nasibdir. Allah-ü Teâlâ ona ve onun âline salât ve selâm eylesin.

Âlem-i sağir sayılan insanda, âlem-i kebirde (büyük âlemde) olanların hepsinden bir nümune vardır. Üstte anlatılan cevahir-i hamsenin asılları, âlem-i kebirdedir.

Arş, âlem-i kebirde bu cevherlerin mebdeidir (başlangıcıdır). Tıpkı: Alem-i sağirdeki kalb gibi.. Bu münasebetledir ki, kalb için şöyle denir:

– Yüce Allah'ın Arş'ı..

Kalan, âlem-i kebirdeki beş mertebenin hepsi, Arş'ın üstündedir.

Arş, âlem-i kebirde, halk âlemi ile emir âlemi arasında bir berzahtır. İnsandaki kalb gibi; ki o da: âlem-i sağirde halk âlemi ile emir âlemi arasında bir berzahtır (İki âlem arasında bulunan ve her iki tarafın özelliklerini taşıyan bir geçittir).

Kalb ve Arş, her ne kadar halk âleminde zâhir iseler de, lâkin her ikisi de, emir âleminden sayılır. Her ikisinin de, kemmiyetsizlik ve keyfiyetsizlikten (niceliksizlik ve niteliksizlikten) yana nasibi vardır.

Anlatılan beş cevherin hakikatına ıttıla (hakikatini bilme, haberdar olma), Allah'ın evliya kullarından bazı ferdlere bırakılmıştır. Ki onlar; tafsilatı ile, sülûk mertebelerini tamamlamış, nihayetler nihayetine ulaşmışlardır.

Bu manada bir şiir:

Her güçsüz erkek de merd-i meydan mıdır?
Yahut her mülkü olan Süleyman mıdır?.

Eğer bir üstün devlet sahibinin basiret nazarı açılırsa.. Yani: İmkân nisbetinde mertebe-i vücub tafsilatı şanında.. Ve, sırf Sübhan Hakkın fazlı ile.. İşte o zaman: Anlatılan beş cevherin asıllarını bu yerde mütalaa eder.. O zaman, onun bilgisinde âlem-i kebir ve âlem-i sağirdeki bu cevherler cevahir-i hakikiyenin gölgesi gibi olur.

Eğer bir üstün devlet sahibinin vücub mertebesinin (Yâni:  Hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu olan ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen İlâhlık derecesinin) tafsilatını imkân nisbetinde görmesi için Sübhan Hakkın fazlı ile kalb gözü açılırsa; anlatılan beş cevherin asıllarını tetkik eder. O zaman, büyük âlem ve küçük âlemdeki bu cevherlerin, hakîki cevherlerin gölgesi gibi olduklarını anlar, bilir.

Bir mısra:

Bu saâdetler kimin nasibi olur acaba?.

Bu manada şu âyet-i kerime ne kadar güzeldir:

– «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Allah, büyük fazlın sahibidir.» (62/4)

Âlem-i emirdeki hakikatları açıklamanın men edilmesi; bu gizli manaların inceliği sebebi iledir. Kısır görüşlüler, ondan ne anlayabilirler? Bu işin ehli rasih (derin ilim sahibi) zatlar dahi şu hitapla karşı karşıyadırlar:

– «Size ilim nasibinden azı verildi.» (17/85)

Ama, bunların bu manaya ıttılâı vardır (muttalidirler, haberleri vardır).

Bu manada bir mısra:

Mübarek olsun nimet sahiplerine erdikleri nimetleri.

Şu da bir başka şiir:

Sırların açılmasında olmaz hiç yarar;
Güneş gibi zahir olsa bize ne sağlar.

Selâm size ve hidayet yoluna tabi olanlara.. Ve, Mutabaat-i Mustafa'da olanlara.. Ona ve diğerlerine salâtın ve selâmların en tamı ve en devamlısı...

Tekrar hatırıma geldi. Bir nebze mukaddes CEVAHİR-İ ULYA'dan bahsedeyim. Bunun da, bilinmesi gerekir.

Bu cevherlerin iptidası (başlangıcı), izafi sıfatlardan başlar; ki burası: Vücubla imkân arasında berzah gibidir. Bunun üstünde, hakikata bağlı sıfatlar vardır ki, bunun tecellisinden ruhun nasibi vardır.

Kalbin de, bu izafî sıfatlarla ilgisi vardır; onun tecellileri ile müşerref olur.

Hakikata bağlı sıfatların üstünde bulunan CEVAHÎR-Î ULYA'nın kalan kısmı, Yüce Mukaddes Hazret-i Zat dairesine dahildir. Anlatılan mana icabıdır ki, bu üç mertebenin (sır, hâfi ve ahfâ mertebelerinin) tecellilerine:

– Tecelliyat-ı zatiye..

Denir..

Bundan ötesi için, konuşmakta yarar yoktur.

Bir şiir:

Bunda kalemin ucu ince;
Kırıldı buraya gelince..


Hakîkat Kitâbevi Tercümesi