MEVZUU:
a) Sünnet-i Seniyye-i Mustafaviye'ye tabi olmaya teşvik. Ona salât, selâm ve tahiyyat.
b) Tarikat ve hakikatın, şeriatın tamamlayıcısı olduklarının beyanı..
Bunlara münasip bazı şeyler..
NOT: İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Şeyh Dervişe yazmıştır.
***
Allah-ü Teâlâ, bizlere, Sünnet-i Seniyye-i Mustafaviye'ye tâbi olmakla süslenip güzelleşmek nasib eylesin.. Hem zahirde, hem de batında.. Onun sahibine salât, selâm ve tahiyyat..
Resulûllah ve onun pek temiz âli hürmetine.. Ona ve onun pâk âline salât ve selâmlar..
***
Muhammed Allah'ın Resulüdür. Allah-ü Teâlâ, ona salât ve selâm eylesin.. O, Âlemlerin Rabbı Allah'ın Habibidir.
Her ne şey ki: Beğenilir, güzeldir. O şey: Matlub ve Mahbub içindir. Bu mana icabıdır ki; Allah-ü Teâlâ, Kur'an-ı Mecid'inde şöyle buyurdu:
– «Şüphesiz, sen büyük bir ahlâk üzeresin.» (68/4)
– «Gerçekten sen, resullerdensin; sırat-ı müstakim üzeresin.» (36/3-4)
– «Bu, sırat-ı müstakimimdir; buna tabi olunuz. (Çeşitli) yollara uymayınız.)» (6/153)
Görülüyor ki, Resulûllah (ﷺ) efendimiz, kendi şeriatının adına:
– «Sırat-ı Müstakim.» (6/153)
Diye isim verdi. Onun dışında kalanları ise:
– «Yollar.» (6/153)
Olarak, açıkladı ve onlara tâbi olmaktan men etti. Resulûllah (ﷺ) efendimiz, şükrünü izhar, halka anlatmak ve onlara hidayet etmek üzere şöyle buyurdu:
– «Hidayetin hayırlısı, Muhammed'in hidayetidir.»
– «Rabbım beni terbiye etti; edebimi de güzel eyledi.»
***
Bâtın, zâhiri tamamlar; onu kemâle erdirir. İkisi arasında kıl kadar ayrılık yoktur. Bu manada bir misal verelim. Şöyle ki:
Dille yalan söylememek, şeriattır. Yalanı, hatırdan gönülden silip atmak, tarikat ve hakikattir.
Şâyet bu yalanı hatırdan ve gönülden silmek zorlama ve bir ameliye ile oluyorsa; bu tarikattır. Gayet kolay oluyorsa... hakikattir.
– Bâtın..
Olarak adlandırılan tarikat ve hakikat; şeriattan ibaret olan zâhiri tamamlayıp kemâle erdiren iki unsurdur.
Bu tarikat yollarına giren saliklerde; sülûk esnasında şeriatın zâhirine aykırı işler zuhur ederse; bunu da açığa vururlarsa; bu: O vaktin sarhoşluğu ve hal âlemlerinin ağır basmasındandır. Bu makamı geçip sarhoşluk sıkıntısından ayıklık fezâsına çıkarlarsa; bu aykırı haller tamamen kalkar; o menfi ilimler, tamamen yok olur gider.. Meselâ, bu yolda bir taife sekr (mana sarhoşluğu) icabı şöyle demiştir:
– Zatî ihâta vardır (Zat kuşatmıştır).
Ve; bizzat Yüce Mukaddes Hakkı, âlemi ihata etmiş görürler. İşbu görüş hükmü, ehl-i hak ulemâsının reyine aykırıdır. Zira onlar:
– İhata-i ilmiyye vardır.
Demektedirler. Hakikatta, doğruya en yakın olan da ulemanın görüşleridir.
Bu sofiye zümresi, kendilerine göre şöyle derler:
– Onun için, hiç bir hükümle hükmedilemez. (Yani: Yüce Zat için.)
Ama, yine de ihâta (kuşatma) ve sereyan (sirâyet etme) sözleri bir hüküm olur ki, bu durum, üstteki sözlerine aykırıdır. Ama Yüce Hakkın Zat şânı şu âyet-i kerime ile sabittir:
– «Onun misli gibi bir şey yoktur.» (42/11)
Mana böyle olunca, onun zatı için, hükümlerden bir hüküm kesilemez.. İşbu makam, sırf hayret ve bilmemezlik yeridir. Oraya ihâta ve sereyan yolu nasıl düşsün.
Anlatılan hükümleri söyleyen sofiye tarafından özür bulma imkânı vardır. Şöyle ki: Onların ZAT'tan muradları taayyün-ü evveldir (ilk âyan olan, ilk beliren, ilk ortaya çıkandır). Bunlar, neden bu taayyünün, mütaayyine (âyan olana) göre bir ziyâdelik (fazlalık) olduğunu söylemediler; o taayyünün, ZAT'ın aynı olduğunu söylediler.
Bu taayyün-ü evvelden:
– Vahidiyet (Birlik, teklik. Allah'ın birliği ve birliğin her tarafı kaplaması)..
Diye anlatılır; ki: Bütün mümkinâta sâridir (sirâyet eder). Bu manadan bakılınca, zatî ihâta hükmü sahih olur.
Burada, bilinmesi gereken bir incelik vardır; öğrenmek gerekir.
Şöyle ki:
Yüce Mukaddes Hakkın zatı, ulema katında misli ve keyfiyeti olmaktan münezzehtir. Bunun dışında gibi görünen her şey, ZAT üzerine bir ziyâdeliktir. Hatta, bu taayyün; onlar katında sabit olsaydı, bu dahi ZAT üzerine zâid (ilâve, fazlalık) olurdu. Misli olmamak ve keyfiyeti olmamak dairesinin dışında kalırdı. Böyle bir ziyâdelik ihâtası için de:
– Zatî ihâtadır.
Denemez.
Üstte anlatılan manalardan da anlaşılacağı gibi ulemanın görüşü, anlatılan sofiyenin görüşünden daha üstündür. O sofiyenin indinde, ZAT olarak görülen, bu ulema katındaki ZAT'tan başkadır.
Üstte anlatılan manaya göre kıyas edilince; kurb, iki zatın mâiyeti, batınî marifetlerin (yakınlık, -yukarıda anlatılan- her iki "Zat" anlayışı ve bâtına dair irfanın); şeriatın zahiri ilimlerine tamamıyla ve kemaliyle uygun olduğu, hatta aralarında nakir ü kıtmir (en küçük, zerre) kadar ayrılık kalmadığı anlaşılır.
İşbu kemal ve tamam olma makamı, velayet makamının üstündeki sıddıkiyet makamıdır. Sıddıkiyet makamının üstündeyse; nübüvvet makamı vardır. Vahiy yolu ile nebiye hâsıl olan ilimler, sıddık'a ilham yolu ile inkişaf eder.. Bu iki ilim arasında bir fark hariç; hiç bir fark yoktur. O fark ise, birinin ilhamı ile, diğerinin vahyidir. Durum böyle olunca, aralarında nasıl fark olur?. Sıddıkiyet makamının altında bulunan her makamda, sekir halinden bir mikdar vardır. Tam ayıklık hali, ancak sıddıkiyet makamındadır. Bu ikisi arasındaki bir başka fark da şudur: Vahiy kat'i olup ilham zannîdir. Şundan ki: Vahiy, melek vasıtası ile gelir; melâike ise; masumdur. Onlarda hata ihtimali yoktur. İlhama gelince; her ne kadar mahalli pek yüce, menzili pek â'lâ ise de; ki orası: Kalbdir ve emir âlemindendir. Fakat, kalbin, akıl ve nefisle bir mikdar alâkası vardır. Nefis, her ne kadar tezkiye ile mutmainne sınıfına girse de, itminânı ile, asla kendi sıfatlarından dönmez. Bunun için, o meydanda hata dönebilir.
Bu arada, şunun da bilinmesi gerekir: İtminân halinin mevcud olmasına rağmen; nefsin sıfatlarının kalmasında, çok menfâatlar, sayısız faydalar vardır.
Şayet nefis, sıfatlarının zuhurundan tamamı ile alınmış olsaydı; terakki yolu kapanırdı. Ruhta ise; melek sıfatı zahir olur; makamında zindana kapanmış olurdu. Şundan ki: Ruhun terakkisi, ancak, nefse muhalefeti ile olacaktır. Nefse karşı muhalefeti olmayınca, terakki husulü nereden olacak?.
Seyyid'ül-kâinat efendimiz, bir keresinde cihaddan döndüğünde şöyle buyurdu:
– «Küçük cihaddan büyük cihada döndük.»
Görülüyor ki, Resulûllah (ﷺ) efendimiz nefisle cihadı, en büyük cihad olarak anlattı.
Bu makamda nefsin muhalefeti, küçük derecede azimetli işi terktir. Yani: Şer'i emirleri.. Yahut, böyle bir vazifenin terki zımnında bir irâde izhârıdır. Zira, böyle bir makamda, imkân nisbetinde öyle bir vazifenin terki tasavvur edilemez.
Anlatılan terk zımnında bir arzudan; nedâmet, hacâlet (utanma, hacillik), iltica ve tazarru (tevâzu ile yalvarmak) hâsıl olur.. Yani: Yüce Mukaddes Zat'a.. Böyle bir şeyden, bir yıllık işlerin faydasına kavuşmak müyesser olur. Hem de, kısa bir an içinde..
***
Neyse..
Biz yine mevzuumuza dönelim.. Sözümüz odur ki:
– Her ne zaman bir şeyde, mahbub zatın şemailinden ve ahlakından bir parça bulunur; o şey dahi, mahbub olana tebâiyet dolayısı ile, mahbub olur. Bu mana icabıdır ki, bir âyet-i kerimede şöyle buyuruldu:
– «Bana tabi olunuz ki, Allah sizi sevsin.» (3/31)
Resulûllah (ﷺ) efendimize mütabâate koşmak, mahbub olmaya götürür. Bu mana icabı olarak, her akıllı öz sahibi kimseye gerekir ki: Allah-ü Teâlâ'nın Habib'ine ittiba ede.. Hem zahiren, hem bâtınen.. Yani: İçte ve dışta.. Allah-ü Teâlâ, ona salât ve selâm eylesin..
***
Söz uzadı; müsamahanız temennimizdir. Kelâmın cemali, Mutlak Cemil Zat'tan olunca, güzelliği artar; uzar gider.. Bu manada şu âyet-i kerime vardır:
– «Söyle: Rabbımın kelimeleri için deniz mürekkeb olsa; Rabbımın kelimeleri bitmeden deniz tükenir, isterse, bir misli daha yardıma gelsin.» (18/109)
***
Sözü bir başka mevzua aktaralım.
Bu mektubu getiren Mevlâna Hafız Muhammed, ehl-i ilimden olup ayali de çoktur. (Yani: Geçindirmeye zorunlu olduğu çoluğu çocuğu..) Maişet sebepleri de az olduğundan askere gidecek. Onun için, iltifat ve kereminizi saçıp kendisine yardım ve vazifesini yerine getirmesi için; Reis Mansur Emir Nakib Seyyid Şeyh Ceyo ile konuşursanız, aynı kereminiz olur.
Bundan daha fazlası ile başınızı ağrıtmayalım.