MEVZUU:

Tevhidin şühudi ve vücudî olarak iki kısım olduğu; bunun da fenâya bağlı şühudi olanının mutlaka lâzım olduğu; bunun dahi aynel-yakin mertebesinde bulunduğu; bundan üstün olanın da hakka'l-yakîn olduğunun beyanı.. Bu münasebetle sualler cevaplar ve açıklayıcı misaller.

NOT: İmâm-ı Rabbânî Hz. bu mektubu Seyyid Nakib Şeyh Ferid Buhari'ye yazmıştır.

***

Sübhan Allah, size selâmet ihsan eylesin. Kulağın (hakka, hayra karşı) tıkanmasından korusun. Sizin için ayıp olacak işlerden saklasın.

Bilmiş olasın ki,

Bu Taife-i Aliyye'ye tarikat sülûkü esnasında zahir olan tevhid iki kısımdır:

a) Tevhid-i şühudî..
b) Tevhid-i vücudî..

Tevhid-i şühudinin mânâsı şudur: Vahid Zat'ın müşahedesi.. Yani: Salik olanın müşahede ettiği şeylerde Vahid Zat'tan gayrisi olmaz.

Tevhid-i vücudînin mânâsı da şudur: Salik, bilir ve itikad eder ki mevcud birdir. Ondan gayrısın da, itikad veya zan yolu ile yok görür. Ondan başkasını yok bilmekle beraber; o Vahid Zat'ın tecelligâhı ve zuhur yerleri sanır.

Tevhid-i vücudî ilme'l-yakîn kabilindendir. Tevhid-i şühudî ise; aynel-yakin kabilindendir. Bu tevhid-i şühudî ise; bu Tarikat'ın zaruriyâtı arasındadır. Zira fenâ hali, onsuz tahakkuk etmeyeceği gibi; onunla tahakkuk etmeden aynî varlığın bulunması dahi kolay olmaz.

Tevhid-i vücudînin aksine; ehâdiyet müşahedesinin istilâsı, onun dışında bir şey görmemeyi gerektirir. Tevhid-i vücudî böyle değildir. Yani: O, zaruriyattan sayılmaz.

İlme'l-yakîn bu ma'rifet olmadan da olur. Şundan ki: İlme'l-yakîn, Yüce Zat'ın gayrını yok etmeyi gerektirmez. İlme'l-yakîn, ondan başkasını bilmeyi yok eder. Haliyle, Vahid Zat'ın üstün gelip istilâsı sonunda..

Burada bir misâl verelim..

Bir kimsenin, güneşin varlığına yakınlığı oluyor. Bu yakınlığın istilâsı; o vakitte yıldızların yok olup sürüldüğünü bilmeyi gerektirmez. Ama, güneşi gördüğü zaman, elbet yıldızları da göremez; müşahedesinde güneşten başkası yoktur. Bu yıldızların görülmediği zamanda, o kimse: Yıldızların yok olmadığını bilir. Hatta onların mevcud olduğunu da bilir. Lâkin, onlar kapanmış; güneşin şaşaalı nuruna mağlup olmuşlardır.

Bu durumda, hali anlatılan şahıs, bir cemaata göre inkâr makamındadır. Çünkü, o zamanda, yıldızların varlığını yok etmektedir. Ama o şahıs, Öyle bir ma'rifetin de vakıaya uygun olmadığını görmektedir.

Yüce Mukaddes Zat'ını gayrını nefyeden tevhid-i vücudî, akla ve şer'a muhaliftir. Ama, tevhid-i şühudî böyle değildir. Zira, Vahid müşahedesinde muhalefet yoktur. Şöyle ki:

Güneş doğduğu zaman, yıldızları nefyedip:

– Onlar yoktur.

Demek, vakıaya aykırıdır. Ama o zamanda, yıldızları görmemekte, asla aykırı bir taraf yoktur. Zira böyle bir şeyin olması; güneş nuru zuhurunun ağır basması ve bakanın zayıf görmesinin eseridir. Şayet o bakan kimse, güneşin nuru ile gözünü sürmelemiş olsaydı; onun için kuvvet hâsıl olur; yıldızların güneşten ayrı bir durumda olduklarını görürdü. İşbu görüş, yani: Yıldızları güneşten ayrı bir durumda görmek: Hakka'l-yakîn mertebesidir.

***

Meşâyihten bazılarının sözlerine gelelim.

Bu sözler, şeriatın zahirine muhalif görülür. Bazı kimseler, bu sözleri, tevhid-i vücudîye kadar götürür. Misal olarak, Hüseyin b. Mansur Hallac'ın:

– Enel-Hak.. (Ben Hak..)

Sözü ile, Bayezid-i Bistamî'nin şu sözünü alabiliriz:

– Sübhanî maa'azame şanî.. (Sübhanım şanım ne kadar yüce..)

Bunlara benzeyen daha başka cümleler..

En uygunu ve en münasibi, bu cümleleri, tevhid-i şühudîye indirip, üzerlerinden de muhalefet gölgesini kaldırmaktır. Zira, Sübhan Hakkın zatının gayrı nazarlarından gizlenip halleri de ağır bastığı için bu sözleri söylemişler; Sübhan Hakkın gayrını da isbat etmemişlerdir.

– Enel-Hak.. Demenin mânâsı şudur:

– Hak odur; ben değil..

Zira o, nefsini görmediği için; kendi varlığını isbata girmemiştir. Nefsini gördüğü için:

– O Hak'tır.

Demiş değildir. Zira böyle bir şey küfürdür.. Bu makamda şöyle bir şey denemez:

– İsbatın olmayışı, nefyi gerektirir. Bu ise; ayniyle tevhid-i vücudîdir.

Böyle bir şeye karşı şöyle diyebiliriz:

– Burada isbatın olmayışından nefy mânâsı çıkmaz. Çünkü burası hayret makamıdır. O kadar ki: Orada tam mânâsı ile hükümler düşmüştür.

Bayezid-i Bistamî'nin:

– Sübhanî.....

Cümlesinden ise.. Hakkın tenzihi çıkar; onu diyenin kendi tenzihi değil.. Yani: Nefsini tenzih etmemektedir. Çünkü: Tamamıyla nefsi, nazarından düşmüştür. Ona hiç bir hüküm taalluk etmez.

Anlatılan mânâdaki sözler; hayret makamı sayılan aynel-yakin makamında zuhur eder. Bu mertebeden yükselip hakka'l-yakîn mertebesine ulaştıkları zaman, bu gibi sözlerden kaçınırlar. İtidal sınırını aşmazlar.

***

Bu zamanda, sofiye kılığına giren zümre içinde tevhid-i vücudî yayıldı. Bilmezler ki: Kemal makamı onun ötesindedir. Ayn yerine ilimle kanaat ederler. Meşayihin sözlerini, kendi hayalhanelerine indirirler. Vakitlerine onları bir uydu bulurlar. Hallerine dayanak sayarlar. Bu tahayyülâta da, kesat pazarlarında revaç buldurmaya bakarlar.

Tevhid-i vücudî şanında sarih olarak, geçmişteki meşâyihten bu gibi lafızların çıktığını farz edelim; bunun şu mânâya hamledilmesi gerekir: İptida hallerinde ve ilme'l-yakîn makamında iken böyle konuşmuşlardır. Sonra, hal olarak bu makamdan terakki etmişlerdir. O zaman ilimden ayn'e geçmişlerdir.

Burada şöyle bir şey söylenemez:

– Tevhid-i vücudî erbabı yalnız Vahid Zat'ı bildikleri için; ancak Vahid Zat'ı görürler. Durum böyle olunca, onların aynel-yakin makamından da bir nasipleri olur.

Böyle bir şey söylenecek olursa, şöyle deriz:

– Anlatılan tevhid erbabı, ancak, şühudî misali tevhidin suretini görürler.. Bu tevhid halinin kendisi ile tahakkuk etmemişlerdir. Hakikatta, şühudî tevhidle bu misali suretin bir münasebeti yoktur. Zira, bu çeşit tevhidin husulü vakti, hayret vaktidir; orada hiç bir şeyle hükmedilemez. Misali sayılan tevhid şühuduna varmakla beraber, vücudî tevhide sahib olan, erbab-ı ilimdendir. Vahid'den gayrını neyfeder. Nefy ise; hükümlerden bir hükümdar. İşbu hüküm dahi, ilim makulesindendir. îlim ise; hayretle bir arada olamaz.

İşte; üstte anlatılan mânâdan da sabit olduğu üzere: Anlatılan kimsenin, ayanel-yakin makamından bir hazzı yoktur.

Evet..

Şayet tevhid-i şühudî sahibine, hayret makamından terakki vaki olur; hayret makamından, hakka'l-yakîn makamı sayılan ma'rifet makamına ulaşırsa.. O zaman, burada ilimle hayret birleşir.

Hayret makamından evvel ve hayret makamı ile beraber ilim hâsıl olursa; bu; ilme'l-yakîndir.

Bu cevap, aşağıda verilecek misalle daha iyi açıklanır. Şöyle ki:

Bir şahıs, rüyada kendisini sultan olmuş görür. Saltanat makamı ile alakalı münasebetleri vardır. Bu saltanat için gerekli olanları kendi nefsinde bulur.

Malum olduğu üzere, bu şahıs; anlatılan rüyayı görmek sureti ile hemen sultan olmamıştır. Kendisini misale dayalı saltanat suretinde görmüştür. Bu misale dayalı suretle, asla hâkikatta saltanatla münasebeti yoktur.

Şu var ki: Bu şühud, misale dayalı bir suret olsa dahi; o şahısta, bu suretin hakikati ile tahakkuk etme istidadının varlığını ilân eder. Şayet o kimse, son derece gayret sarf etse.. Yüce Hakkın da inayeti ona yetişse... saltanat makamına kavuşur..

Hal böyle iken, kuvve ile fiil arasında çok fark vardır. Nice demir vardır ki, onun: Ayna olma istidadı vardır. Meliklerin eline geçmez ki, bilfiil ayna olsun. Onların cemalini görmek, ona nasib olmamıştır.

Nereye düştüm?.

Demek istiyordum ki; bu incelik taşıyan bilgileri yazmaktaki sebep şudur: Bu zamanın adamlarından pek çoğu, tevhid-i vücudî eteğine yapışmışlardır. Şöyle ki:

Onlardan bazısı, taklid yolludur.

Onlardan bazısı, mücerred ilimledir.

Onlardan bazısı, icmal yollu olsa dahi, zevk karışımı ilimledir.

Onlardan bazısı, ilhad ve zındıklığa dalmıştır.

Bunlar, bu halleri ile, her şeyi Hak'tan görürler; hatta her şeyi Hak görürler. Bunlar, bu hile ile, boyunlarını Îslâm bağından sıyırıp çıkarmışlardır; keza şer'î tekliflerden de.. Şer'î hükümlerde, çeşitli müdahene yolu icad ederler.. Bu riayet edilmeyen muamelelerle ferah duyarlar. Şer'i emirlerin yerine getirilmesi için bir itirafta bulunsalar dahi bunu tebaiyet yolu ile kabul ve itiraf ederler. Ama, asıl gayenin Şeriat-ı Aliyye'nin ötesinde olduğu babında hayale dalarlar..

Haşa; böyle şey olmaz.. Sonra yine haşa; böyle şey olmaz. Böylesine kötü itikaddan Allah'a sığınırız. Zira, şeriat ve tarikattan her biri, diğerinin aynıdır. Aralarında kıl kadar bir ayrılık yoktur. Ancak, aralarındaki fark; icmal ve tafsil ile, keşif ve istidlaldir..

Şeriata muhalif düşen her şey merduddur. Şeriatın reddettiği her şey, zındıklıktır. Şeriatta istikametle hakikati aramak, hak erlerinden kemal erbabının halidir.

Allah-ü Teâlâ, bize ve size istikâmet ve Seyyid'ül-beşer'e tabi olmakta sebat ihsan eylesin. Ona ve onun âline salât, selâm ve tahiyyat.. Hem zahiren, hem de batınen..

***

Şeyhimiz ve önderimiz Hazretleri –Allah sırrının kudsiyetini artırsın– bir zamanlar, tevhid-i vücudî meşrebinde idi. Bunu risalelerinde ve mektuplarında beyan etmiştir. Sonra, Allah-ü Teâlâ, kendisine bu makamdan terakki nasib eyledi: Tarik-i A'zam canibine çevirdi; anlatılan ma'rifetin darlığından kurtardı.

Şeyh Abdülhak Meyan'ın anlattığına göre ki; bu zat, Hazretten, ihlâs yolunu talim edenlerden biri idi.

Hazret vefatından bir hafta evvel şöyle demiş:

– Yakin derecesinden ileri bir yakinle bana malum oldu ki, tevhid-i vücudî dar bir sokaktır; ama Tarik-i A'zam ondan çok başka..

Devamla şöyle demiş:

– Bunun böyle olduğunu daha önce de biliyordum; lâkin şu anda bana bu mânâda yakin hâsıl oldu.

***

Bu Fakir dahi, bir müddet, tevhid meşrebinde kaldı. Şeyhimin hizmetinde ve huzurunda bulunduğum sıralarda; bu tevhid meşrebi yolunun teyidi ve takviyesi zımnında keşfe dayalı mukaddimeler geldi. Sonra, yüce sultan Allah'ın inayeti ile bu makamı geçtim. Allah-ü Teâlâ, benim için dilediği makamla beni müşerref eyledi.

***

Bu kadarla yetinelim. Bundan daha fazlasını yazmak, yorgunluğa sebeb olur ki; bıkkınlık verebilir.

***

Şeyh Meyan Zekeriyya durmadan, mansıbı hakkında yazmaktadır. Yüce kapınıza iltica arzusu izhar etmektedir. Muhasebeden pek korkuyor Bu âlem-i hikmette melcei (halâs olunacak, kurtulunacak yer) ve sığınağı olarak, üstün zatınızı bilmekte Zahirde, kendisi için sizden başka bir melcei ve sığınacak makamı ancak üstün teveccühünüzdür. Daha önce de kendisine iltifat buyurmuştunuz. Aynı şekilde arzu eder ki: Kendisini, hadiselerin kurtlarından koruyup yardım edesiniz. Kendi hallerini, size arz etme ve cesaret edemiyor. Size karşı tam mânâsı ile edebi var; bunun için halini arza böyle vesile buluyor. Ümid edilen odur ki: Dileğine icabet ola..


Hakîkat Kitâbevi Tercümesi