MEVZUU:
a) Yüce Mukaddes Vacib Allah'ın varlığı ve vahdâniyeti;
b) Muhammed Resulûllah'ın nübüvveti ve risâleti.. Allah-ü Teâlâ, ona salât ve selâm eylesin.
Onun Allah katından getirdiklerinin her biri açıktır; fikre, delile, zikre muhtaç değildir. İşbu mânânın izahında geniş bir mukaddime.
NOT: İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu Seyyid Nakib Şeyh Ferid Buhari'ye yazmıştır.
***
Bilmiş olasın ki, Yüce Mukaddes Yaratıcı'nın varlığı ve o Sübhan Zat'ın vahdaniyeti; Muhammed Resulûllah'ın nübüvveti ve Allah katından getirdiği şeylerin hepsi açıktır. O kadar ki: Düşünmeğe, delile ihtiyacı yoktur. Ama bu durum: Kuvve-i müdrikesi (idrak kuvveti, anlama kâbiliyeti) manevî marazlardan, düşük afetlerden selâmette olanın takdirine göredir. Zira, nazar ve fikir yürütmek; âfetin sübutu ve illetin bulunduğu zemine konmuştur. Amma, kalbî marazdan necat bulup gözün perdeli durumu geçtikten sonra; ortada bedahetten (apaçık olmaktan) başka bir şey kalmaz.
Safravi hastalığa tutulanı görmez misin?. Bu kimsede safra illeti bulunduğu süre; şekerin ve balın tadını kendisine anlatmak için bir sürü delil getirmek gerekir. Ama o illetten kurtulduktan sonra, asla bir delile ihtiyaç olmaz.
Aslında, bir âfetin varlığından ötürü delile ihtiyaç duyulması ile; bedahet, yani: apaçık olma arasında bir şey yoktur.
Şaşı olan kimseyi görmez misin?. Biri, iki görür ve o gördüğü şeyin bir olmadığına hükmeder. O, bu hükmünde mazurdur. Kendisinde bulunan âfet dolayısı ile, bu hükmün dışına çıkamaz. Ama, o şeyin tekliği de bedahetten sayılır ki, o hususta hiç bir nazariye yürütülemez.
Şu bir hakikattir ki: Delil getirmek alanı cidden dardır. Delil, nazar, fikir yolundan da, yakın halinin husulü pek zordur. Yakîne dayalı iman tahsili için, kalbî marazın giderilmesi zarurîdir.
Şekerin tadına yakîn tahsili için safra illetini gidermek; şekerin tadı babında delil ikame etmekten daha zordur. Bir kimsede, safra illetinin bulunması sebebi ile; vicdanında şekerin acılığına hükmetmiş durumdaysa.. kendisine getirilen delille nasıl yakîn hâsıl ettirilir?
İşte, içinde bulunduğumuz halin hükmü de budur.
Nefs-i emmâre, bizzat şer'î hükümleri inkâr etmektedir; yaratılışı icabı onların tenakuzuna hükmetmektedir. Üzerinde delil getirilen şeylerin varlığını inkâr mevcud olduğu süre; ona bu doğru hükümlerin hak olduğunu delille kabul ettirmek cidden pek zordur. İş, bu duruma gelince, nefsin tezkiyesi zarurî olur. Çünkü bu olmadan, lâzım olan yakîn husulü zordur. Bu mânâda, şu âyet-i kerime sarihtir:
– «Onu tezkiye eden iflah oldu; onu kirleten kaybetti.» (91/9-10)
Üstte anlatılan mânâdan, takarrür eden şudur ki: Bu Şeriat-ı Bahireyi (Belli ve açık Şeriatı), Millet-i Tahireyi (Tertemiz Milleti) inkâr eden kimse; şekerin tadını inkâr eden kimsenin tutulduğu illete benzeyen bir illete tutulmuştur. Amma, şu şiir anlatılan mânâda pek güzeldir:
Güneşe ne zarar duha vakti ufukta doğar;
Göremez hiç aydınlığını gözü yoksa bakar.
***
Seyr ü sülûkten, nefsin tezkiyesi ile kalbin tasfiyesinden gaye; manevî âfetlerin izalesi olup:
– Kalblerinde maraz vardır.» (2/10)
Meâline gelen âyet-i kerimede işaret edilen kalbî marazların izâlesidir. Ta ki: İmanın hakikati ile tahakkuk edebilsin. Anlatılan âfetler mevcud olduğu halde, iman bulursa; o: Ancak, işin zahiri iledir. Zira, nefs-i emmârenin vicdanı, onun aksine hakim olup küfründe ısrarlıdır. Bu sureta imânâ sahib olanın misali: Safralının, şekerin tadına inanması gibi bir şeydir. Zira o: Vicdanında, inandığının aksine hâkim ve şahiddir. Şekerin tadına hakikî yakînin hâsıl olması: Ancak safra hastalığının gitmesinden sonra olur, imanın hakikatına inanmak da buna benzer.. Yani: Şer'i hükümlerin hak ve doğru olduğuna iman etmek: Ancak nefsin tezkiyesi ve itminanı sonunda olur. O zaman, iman, vicdana dayalı bir iman olur. İşte, imanın bu kısmı, zevalden mahfuzdur. Bu mânâda Allah-ü Teâlâ, şöyle buyurdu:
– «Haberiniz olsun, Allah'ın veli kullarına korku yoktur; onlar mahzun da olmazlar.» (10/62)
***
Allah-ü Teâlâ, hepimizi, bu hakikî kâmil imanla müşerref eylesin. Nebiyy-i Ümmî-i Kureşî hürmetine.. Ona ve âline salâtların en faziletlisi, selâmların ekmeli