MEVZUU:
a) Necatın husulü için, üç şeyin olması mutlaka lâzımdır.
b) Keza necatın ehl-i sünnet vel-cemaate uymadan tasavvur edilemeyeceği..
c) İlimle amel, şeriatle alâkalı iki şeydir.
d) İhlâs, sofiye tarikatı sülûku ile bağlantılıdır.
Ve; bunlarla münasebeti olan bazı şeyler.
NOT: İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu Seyyid Mahmud`a yazmıştır.
***
Sübhan Allah, Şeriat-ı Mustafaviye caddesinde bizlere istikamet nasib eylesin. Yüce zatına tam mânâsı ile yönelmek nasib eylesin. O Şeriatın kurucusuna salât, selâm ve tahiyyat...
Pek güzel feyizlerle dolu mübarek mektubunuz geldi; ferahı mucib oldu. Fukaranın muhabbetinden haber veren mukaddime açıkça belli oldu. İhlâs, bu garib taifeye mahsustur. Allah'ım artır.
Aynı şekilde, o mübarek mektuba faydalı talepler de yazılmış..
***
Ey Mahdum,
Bilmiş olasın ki, ebedî necatın müyesser olması için; insana şu üç şey mutlaka lâzımdır: îlim, amel, ihlâs.. İlim, iki kısmıdır.
Birinci kısım: Amel olup bunun beyanını ilm-i fıkıh üzerine almıştır.
İkinci kısım: Bundan maksad, mücerred itikad ve kalbî yakîndir. Bunun anlatılması, tafsilatı ile ilm-i kelâm kitaplarında vardır. Haliyle, ehl-i sünnet vel-cemaatın görüşlerine göre.. Şöyle ki: Bunlar, fırka-i naciye olup bu büyüklere tâbi olmadan, hiç kimse için bir kurtuluş ümidi imkânı yoktur. Bunlara kıl kadar muhalefet vukû bulsa, iş tehlikeye girer.. Hem de ne tehlike!.
Ehl-i sünnet vel-cemaat üzerine söylenen bu kelâm; açık ilham, sağlam keşifle sıhhat derecesinde yakîn mertebesine ulaşmıştır. Bunda hiç bir ayrılık yoktur. Bunlara tâbi olmaya muvaffak olanlara ve onları izlemek şerefine nâil olanlara mübarek olsun. Bunlardan ayrılıp yüz çevirenlere; usullerini kabul etmeyenlere; onların zümresinden ayrılıp dalâlete düşenlere ve düşürenlere; rü'yeti, şefâati inkâr edenlere; sohbetin fazileti ile sahabenin üstünlüğü kendilerine gizlenenlere; ehl-i beyt mahabbetinden ve evlâd-ı betül meveddetinden (sevgisinden) mahrum olanlara yazıklar olsun. Bunlar, ehl-i sünnetin nâil olduğu nice hayırdan memnu (yasaklanmış) oldular.
***
Ashâb-ı kiram, kendi aralarında en faziletlileri olarak, Hazret-i Ebu Bekir r.a. üzerinde ittifak etmişlerdir.
İmam-ı Şafiî r.a. ashâb-ı kiramın hallerini en iyi bilenlerdendir; şöyle anlattı:
– Resulülah (ﷺ) efendimizden sonra, insanlar pek mustar kaldı. Semâ altında, Hazret-i Ebu Bekir'den r.a. hayırlısını bulamadılar. Bunun için onu başlarına sahip kıldılar.
İşbu mânâda sarahet vardır ki; sahabe-i kiram, Hazret-i Ebu Bekir'in r.a. daha faziletli olduğu üzerinde müttefiktir. Onun daha faziletli olduğu üzerinde icmâ hâsıl olmuş olur. Bu kat'îdir; inkâra yer yoktur.
Resulûllah (ﷺ) efendimizin ehl-i beyti:
– «.. onların misâli, Nuh'un gemisi misâli gibidir ki; ona binen kurtulur, ondan ayrılan helak olur..»
Meâline gelen hadis-i şerifle mânâsını bulmuştur.
İrfan sahibi zatlardan bazıları şöyle anlattı:
– Resulûllah (ﷺ) efendimiz, ashabını yıldızlara benzetti. Bir âyet-i kerimede ise, şöyle işaret vardır:
– «Onlar, yıldızlarla yollarını bulurlar.» (16/26)
Resulûllah (ﷺ) efendimiz kezâ ehl-i beytini dahi, Nuh'un gemisine benzetti..
İşbu mânâ şuna işaret sayılır: Gemiye binen kimsenin; ölümden emin olmak için, yıldızları gözetmesi gerekir. Yıldızları gözetmeden kurtuluş imkânsızdır.
***
Bilinmesi gereken bir başka durum daha var ki şudur: Ashâbdan bazısını inkâr etmek, tamamını inkâr etmektir. Zira onlar, Hayr'ül-beşer Resulûllah (ﷺ) efendimizle sohbette ortaktır. Sohbetin fazileti ise; bütün faziletlerin ve kemallerin üstündedir. İşbu mânâdan ötürüdür ki: Tabiinin hayırlısı olduğu halde, Veys'el Karanî Resulûllah (ﷺ) efendimizle sohbeti olan sahabeden en dûn (alt) derecede olanına dahi kavuşamaz.
Hâsılı: Her ne olursa olsun; hiçbir şey sohbet faziletine muâdil olamaz. Zira, onların imanı; sohbetin bereketi, vahyin nüzulünü müşahede etmeleri sebebi ile şühud derecesine yükselmiştir. İmânın bu mertebesi üzerine, sahabeden başka hiç kimse için ittifak edilmedi.
Amellere gelince, imanın teferruatı arasında sayılır ki; bunların kemâli dahi, imânın, kemâli ile ölçülür.
***
Ashab-ı kiram arasındaki dikleşmeye ve münazaaya gelince; bunun da, bir hikmete mebni olduğuna kâil olup iyiye yorulmalıdır. Bir cehälet ve nefsanî arzudan ötürü yapıldığı zehabına kapılmak yanlış olur. Çünkü bu: İçtihad ve ilim eseri olarak meydana gelmiştir. Bazıları içtihadda hata etmiş olsa dahi, hatalı olanın Allah katında bir derecesi vardır.
Üstte anlatılan mânâ, ifratla tefrit arası orta bir yoldur. Ki bunu: Ehl-i sünnet vel-cemaat tercih etmiştir. En sağlam târik, en muhkem yol budur.
Ve bilcümle ilim ve amel: Şeriattan istifade edilmiştir. İlmin ve amelin ruhu makamında olan ihlâsın tahsili ise; sofiye tarikatına sülûke bağlıdır. Seyr-i ilellah mesafesini kat etmeyen salik, seyr-i fillahta tahakkuk edemez ve bu kimse: ihlâsın hakikatından uzak olup ehl-i ihtisas olan muhlis zatların erdiği kemalâttan da mahrumdur.
Evet... Avam müminlerin bazı amelleri için, zorlama ile yapmacık olsa dahi, İhlasın tahakkuku umumî mânâda olabilir. Ama bizim üzerinde durduğumuz, beyan ettiğimiz başkadır. Asıl ihlâs odur ki: Bütün fiillerde, sözlerde, duruşlarda ve hareketlerde, zorla ve bir yapmacıklık olmadan meydana gelir.
İşbu son anlatılan mânâda ihlâs: Afakî ve enfüsî olarak ilâhî intifaya bağlıdır. Bu dahi: Fenâ, bekâ ve has mânâda veläyet derecesine çıkmakla olur.
Yapmacık ve zorlamaya dayanan ihlâs için bir devam yoktur. Devamın olması için, zorlama derecesinden düşmesi gerekir, işbu devam hali ise; hakka'l-yakîn mertebesidir.
***
Yüce Allah'ın velî kulları, her yaptıkları işi, Allah için yaparlar; nefislerinin hazzı için değil.. Şundan ki: Onların nefisleri Yüce Hakkın kurbanı olmuştur. Sonra, onların ihlâs husulü için niyetlerini tashihe de ihtiyaçları yoktur; zira onların niyetleri, fenâ-fillah ve bekâ-billah ile sıhhata kavuşmuştur.
Bu mânâda bir şahsı misal verelim: Nefsinin elinde esirdir; her ne yaparsa nefsinin hazzı için yapmaktadır; ister niyet etsin, isterse niyet etmesin. Her ne zaman onun nefsi ile alâkası kesilir, onun bağından boynunu kurtarırsa; onun yerini Yüce Hak'la alâka alır. O zaman da, bütün yaptığını Allah için yapar; bu durumunda ister bir niyet etsin, isterse, bir niyet etmesin. Şundan ki: Niyet, ancak ihtimalli olan şeylerde olur; ama tayin edilmiş bir şey için niyete hacet yoktur.
– Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Allah büyük fazlın sahibidir.» (62/4)
Daimî ihlâs sahibi kullar, muhlas (ihlas sahibi kılınmış) kimselerdir. Ama ihlâsında devam olmayan, ihlâs sahibi olmaya çalışan muhlis kimsedir. Bu iki mânâ arasında o kadar fark var ki!.
İlim ve amelde, sofiye yolunda sağlanan faydaya gelince: İlimlerin, kelâmiye, istidlâliye ve keşfiye olmalarıdır (Yani: Sözlü, delilli ve keşfe dayalı olmaları). Amellerin edâsında tam bir kolaylık husule gelir. Nefis ve şeytan tarafından gelen tembellik zâil olup gider.
Bir mısra:
Bu ne büyük saadet, acep kime kısmet?.
Evvel âhir selâm...