MEVZUU:
Müridlere zaruri olan edeplerin beyanı ve bazı şüphelerin def'i.
NOT:
İMAM-I RABBANÎ Hz. bu mektubu, Şeyh Hamid Bengalî'ye yazmıştır.
***
Rahman Rahim Allah'ın adı ile..
O Yüce Allah'a hamd olsun ki: Bizleri Âdab-ı Nebeviye ile tedib eyledi; Ahlâk-ı Mustafaviye ile de bezedi.. Ona ve âline en faziletli salât ve selâm, en güzel tahiyyat..
***
Bilesin ki,
Bu Tarikat-ı Aliyye'nin salikleri, şu iki şeyden hali değillerdir:
a) Mürid olmuşlardır.
b) Murad olmuşlardır..
Eğer murad olmuşlarsa.. ne saadet onlara.. Bu hal onları, ihtiyarsız olarak, incizap (cezb edilme, çekilme) ve muhabbet yolu ile en yüce talebe ulaştırır. Vasıtalı veya vasıtasız olarak, lâzım olan her edebi öğrenirler. Eğer kendilerinden bir zelle (hata, küçük günah) sudur eder ise; tezden ayıktırılırlar; onunla muâhaze olunmazlar. Eğer zahirde bir şeyhe ihtiyaç duyarlarsa; kendilerinden bir gayret olmadan onun yolunu bulurlar.
Hülâsa: Ezelî inâyet, bu büyüklerin hallerine tekeffül eder. Sebepli veya sebepsiz olarak, elbette işleri husule gelir. Bu mânâda bir âyet-i kerime meâli:
— «Allah, dilediğini ona seçip çeker..» (42/13)
Eğer mürid iseler.. kâmil ve mükemmel bir şeyh olmadan, bunların işi zordur.
Şeyhin dahi: Cezbe ve sülûk devleti ile müşerref; fenâ ve bekâ saadeti ile mes'ud; seyr-i ilellah, seyr-i fillah, seyr-i anillah billah, seyr-i fil eşyaî billah yolunu dahi tamamlamış olması gerekir (Bak. 144. Mektup ve M. Ledüniyye).
[Seyr-i ilellah (Allah'a yolculuk),
Seyr-i fillah (Allah'ta yolculuk - isim ve sıfatlarında),
Seyr-i anillah billah
(Allah'tan yolculuk - Nihâyete ulaşan velînin geri dönmesi),
Seyr-i fil eşyaî billah (Allah ile mahlûkâtta yolculuk).]
Böyle bir şeyhin, eğer cezbesi sülûkünden önce ve muradların terbiyesi ile terbiye görmüş ise; böyle bir şeyh kibrit-i ahmerdir (kıymeti çok yüksek bir mürşiddir).
[Kibrit-i ahmer: Cisimleri altun hâline koyacak derecede te'sirli olduğu anlatılan şeyi, iksir.]
Onun kelâmı devâdır, nazarı şifadır. Kalblerin canlanması, onun mübarek teveccühüne kalmıştır. Azgın nefsin tezkiyesi onun iltifatına bağlıdır. Böyle bir devletli bulunmadığı takdirde, meczup salik dahi bir ganimetir. Nakısların terbiyesi onun vasıtası ile hâsıl olur, onun vasıtası ile fenâ ve bekâ devletine ulaşırlar..
[Meczup sâlik: Allah’ın cezbesiyle önce çekilip mânevî hâl yaşayan, sonra
seyr ü sülûk ile eğitimini tamamlayan velîdir.
Sâlik meczup: Önce seyr ü
sülûk ile eğitimini tamamlayan, sonra Allah’ın cezbesine kapılıp mânevî hâl
ve cezbe yaşayan velîdir.]
Bir şiir:
Düşer, kıyaslarsak sema ile arşı;
Yerle kıyaslarsak ne var ona karşı..
***
Eğer talib, Yüce Sultan Hakkın inâyeti ile anlatıldığı mânâda kâmil ve mükemmel bir şeyhi bulur da ona kavuşursa; onun varlığını ganimet bilmeli. Tamamı ile bütün işlerini ona ısmarlamalı.. Saadetin, onun rızasında; şekavetin dahi onun rızasının hilâfında olduğuna itikad etmelidir.
Hülâsa: Tüm arzusunu onun rızasına tâbi kılmalıdır.
Resulûllah (ﷺ) efendimizin şöyle buyurduğu anlatıldı:
— «Hiç biriniz iman etmiş olamaz; taa, hevası benim getirdiğime uyuncaya kadar..»
***
Bilesin ki,
Sohbet edepleri ve onun şartlarına riâyet etmek, bu tarikatın zaruretleri arasındadır. Ta ki: Faydalı olmak ve faydalanmak yolu açık ola.. Bunlar olmadan, sohbetin bir neticesi olmayacağı gibi yapılan celselerin de (toplantıların) bir semeresi olmaz.
Anlatılan sebepten dolayı, bazı edepleri ve zaruri olan şartları beyan edelim. Bunların, akıl kulağı ile dinlenmesi gerekir.
***
Bir talibe lâzımdır ki:
Kalbini bütün cihetlerden alıp şeyhine teveccüh ede.
Şeyhi hayatta iken, onun izni olmadan nafilelerle ve zikirlerle meşgul
olmaya.
Onun huzurunda başkasına iltifat etmeye.
Onun önünde bütünüyle kendisine teveccüh edip otura.
Onun emri olmadan, yanında zikirle dahi meşgul
olmaya.
Onun huzurunda, farzlardan ve sünnetlerden başka nafile namazlarla
meşgul olmaya.
Bu zamanın sultanından şöyle anlatıldı:
– Veziri, yanında ayakta duruyormuş. Tesadüfen nazarı elbisesine ilişir. Onu eli ile düzeltir. Bu halde iken, sultan onu görür. Ve onu, kendisinden başkasına yönelmiş bulur. Azar ederek, ona şöyle der:
– Bu fiili hazmedemem. Vezirim olduğun halde huzurumda bulunup benden başkasına iltifat edesin ve elbiseni düzeltmekle meşgul olasın..
Şimdi düşünmeli.. Bu düşük dünya işleri için böyle ince edeplere riâyet gerekli olunca.. Yüce Allah'a vusul vesilelerine karşı edeplere riâyet etmek, elbet daha fazla gerekli olmalıdır. Hem tam mânâsı ile.
Mümkün olduğu kadar, gölgesi şeyhinin elbisesi üzerine veya gölgesine düşecek şekilde ayakta durmamalı..
Onun namaz kıldığı yere ayak basmamalıdır.
Onun abdest aldığı yerde abdest almamalıdır.
Onun kullandığı kapları da kullanmamalıdır; onlarla yemek yiyip bir şey içmemelidir.
Onun huzurunda iken, bir başkası ile konuşmamalıdır. Hatta, bir başkasına dahi teveccüh etmemelidir.
Onun bulunduğu tarafa onun gıyabında ayak uzatmamalıdır. O tarafa tükürmemelidir.
Şeyhinden her ne sudur eder ise; onu doğru bilmelidir; onu isterse zahiren doğru görmemiş olsun. Zira o, yaptığını ilham ve izin ile yapar. Böyle olunca da, iti'raza mecal kalmaz.
Bazı suretlerde, onun ilhamına hata düşse dahi, ilham işindeki hata, içtihaddaki hata misillidir. Onda ayıplama ve iti'raza yer yoktur.
Bir mürid için, elbette şeyhinin muhabbetinin özünde hâsıl olması gerekir. Zira, mahbuptan her ne sudur eder ise; muhibbin nazarında sevimlidir. Onda itiraza yer yoktur.
Bir mürid, külli ve cüz'i işlerde şeyhine iktida etmelidir (uymalıdır). Yemekte, içmekte, giyim işinde, taat içinde.. Hiç değişmez..
Müride gerekir ki, şeyhinin eda tarzında namazını kıla.. Hatta bu babda fıkhı, onun amelinden ala..
Bir şiir:
Olunca bir kimsenin kasrında güzeller, kalır;
Bağlarda bahçelerde gezip eğlenmekten alır.
Şeyhinin harekâtına ve sekenatına iti'raz için, nefsine bir iti'raz yeri asla bırakmamalıdır. Eğer iti'raz, bir hardal tanesi kadar olsa, bu iti'razın mahrumiyetten başka bir neticesi olmaz.
İnsanların en şâkisi ve saadetten en uzak olanları, bu evliya taifesini ayıplı görenlerdir. Bu gibi büyük belâlardan Allah-ü Teâlâ, bizi korusun.
Bir mürid, şeyhinden kerametler ve harika işler talep etmemelidir. İsterse, bu talep gönülden geçsin veya vesvese yolu ile olsun. Sen, hiç işittin mi ki: Bir mümin peygamberinden mucize taleb etsin. Bu talebi ancak küffar ve ehl-i inkâr taleb eder.
Bir şiir:
Faydalıdır mucizeler kahrında düşmanın:
Ancak güzel bir neticesi vardır iktidanın..
Faydalı olmaz mucizeler imanda elbet;
Uymak çeker yanına hidayette olmanın..
Müridin hatırına bir şey geldiği zaman, ara vermeden onu hemen şeyhine arz etmelidir. Şayet o durumu çözülmez ise; kusuru kendi nefsinde bilmelidir. Hiç bir şekilde noksanlığın şeyhi tarafına dönmesine asla cevaz vermemelidir.
Eğer gördüğü bir rüya olursa; onu gizlemeden şeyhine anlatmalıdır; tabirini dahi ondan taleb etmelidir. Tabirden dolayı kendisine inkişaf eden durumu dahi ona arz etmeli ve doğrusunu yanlışından ayırd etmeyi ondan taleb etmelidir. Bu hususta, asla kendi keşfine dayanmamalıdır. Zira, bu âlemde hak, batılla karışık durumdadır. Doğru dahi hata ile karışıktır. Bir zaruret durumu dışında, şeyhin izni olmadan şeyhinden ayrılmamalıdır. Çünkü, bir başkasını tercih etmek ve başkasını ondan daha faziletli görmek, müridliğe aykırı düşer.
Sesini şeyhinin sesinden yüksek çıkarmamalıdır. Onunla konuşurken, sesini ondan yüksek tutmamalıdır. Zira, bu gibi şeyler edep dışı hareketlerdir.
Her ne gibi feyiz ve fütuhat gelir ise; itikad etmeli ki o: Şeyhinin vasıtası ile gelmektedir. Şayet rüyada, başka meşâyihten kendisine feyiz geldiğini görür ise; bunu dahi şeyhinden bilmeli, görmelidir.
Şunun bilinmesi gerekir ki: Şeyh, kemalâtı ve füyuzatı câmi olduğundan (topluca bulundurduğundan); kendisinin has istidadına münasip bir şekilde feyiz ulaşır. Yani: Şeyhlerden bir şeyhin kemaline uyar bir halde..
Demek istiyorum ki:
– Feyiz verme sureti ondan (şeyhlerden bir şeyhten) zuhur eder.
Çünkü: Şeyhinin letaifinden bir latifenin, o feyizle münasebeti vardır; o şeyhin suretinde zuhur eder. Mürid dahi, iptilâ yollu o latifeyi şeyh olarak tahayyül eder. Yine sanır ki: Bu feyiz ondan (zuhur eden şeyhten) geliyor. İşbu durum, büyük bir yanılmadır.
(Bütün üstünlüklerin ve feyzlerin onda bulunduğunu, kendisine uygun olan feyzi, bu feyze uygun olan bir zât şeklinde Ondan (şeyhinden) geldiğini ve onun latîfelerinden, o feyze uygun bir latîfenin, görünen zât şeklinde göründüğünü bilmelidir. Kendisi yanılarak, Onun latîfesini, başka zât sanar, feyzi ondan geliyor bilirse; bu büyük bir yanılmadır. / HAKİKAT Yayınevi Tercümesi).
Allah-ü Teâlâ bizi, ayakların kaymasından korusun. Şeyhin itikadı ve muhabbeti üzerine istikamet nasib eylesin. Seyyid'ül-beşer hürmetine.. Ona ve âline salât ve selâm..
***
Hülâsa:
– Tarikat, tümden edeptir.
Darb-ı meseli meşhurdur. Edepten âri olan bir kimse, Yüce Allah'a vâsıl olamaz.
Şayet mürid, bazı edeplere riayette kendini kusurlu görür ise.. onların edasında lâyıkı veçhile tam duramadığını, çalışmak sureti ile onların uhdesinden gelemediğini anlarsa; ondan bu kusuru affa uğrar. Lâkin, kusurun itirafı mutlak surette lâzımdır. Edeplere riayet edemediğini anlarsa; bu hali ile de nefsini kusurlu saymaz ise; böyle bir şeyden Allah'a sığınmak gerek.. Zira böyle bir kimse, o büyüklerin bereketlerinden mahrumdur.
Bir şiir:
Olmaz ise bir kimsenin saadet ikbali;
Fayda vermez ona peygamberi görme hali..
***
Evet..
Şeyhin teveccühü ve himmeti bereketi ile mürid, fenâ ve bekâ mertebesine ulaştığı zaman, kendisine ilham ve feraset yolu da zuhur eder ise; şeyhi dahi bunu kabul edip onu doğrular ve kemaline şehadet eder ise; işte o zaman, müridin şeyhine muhalif davranması yerinde olur; ama ilhama dayalı olan bazı işlerde.. O ilhamının muktezası ile de amel edebilir. İsterse şeyh katında onun aksi tahakkuk etmiş olsun.. Çünkü mürid, artık taklid (uyma) bağından kurtulmuştur. Bu hali ile onun için taklid, hatadır. Görmez misin ki: Ashab-ı kiram bazı içtihada dayalı meselelerde ve münzel olmayan hükümlerde Resulûllah (ﷺ) efendimizin reyine muhalefet etmişlerdir. Bazı kereler de doğru olan, ashap tarafında bulunmuştur. Bu mânâ, ulü-l elbab (akl-ı selim sahibi) olan ilim erbabına gizli değildir.
Üstte anlatılan mânâdan anlaşılmış oldu ki: Kemal ve ikmal mertebesine ulaştıktan sonra, muhalefet câiz olup edep dışı hareketten de uzaktır. Belki edep orada doğrudan doğruya bu muhalefettir. Nitekim ashab-ı kiram kemal mânâda edep sahibi idiler; Resulûllah (ﷺ) efendimize uyma dışı bir harekette de bulunmazlardı.
Bu mânâdan olarak, İmam Ebu Yusuf'un, içtihad mertebesine ulaştıktan sonra, imam Ebu Hanife'ye uyması hatadır. Doğru olan, kendi görüşüne tâbi olmasıdır: Ebu Hanife'nin reyine değil.. Şu mesele meşhurdur ki: İmam Ebu Yusuf, Ebu Hanife ile altı ay Kur'an'ın mahluk olup olmadığı üzerine münazaa etmiştir. Bunu bizzat, İmam Ebu Yusuf anlatmıştır. Allah onlara rahmet eylesin.
Herhalde duymuş olacaksın:
– Sanatın tekmili, fikirlerin katılması iledir.
Cümlesi meşhurdur. Eğer sanat, bir fikir üzerinde kalıp dursa; onda bir ziyadelik ve yenilik olmaz. Sibeveyh'in zamanındaki nahiv ilmini görmez misin ki; değişik görüşler ve ayrı ayrı fikirlerle aslının yüz misli daha artıp kemale ulaşmıştır. Ancak, o ilmin binasını kuran, onun temelini atan Sibeveyh olduğundan fazilet onundur. Fazilet evvellerin ise de, kemal son gelenlerindir.
[Sibeveyh: Nahiv, ya'nî dilbilgisi âlimlerinden. İsmi Amr, meşhûr künyesi Ebû Bişr]
Bu mânâda gelen şöyle bir hadis-i şerif vardır:
– «Ümmetim, yağmur gibidir. Evveli mi hayırlıdır; âhiri mi bilinmez?.»
***
BAZI MÜRİDLERİN ŞÜPHESİNİ GİDERMEK ÜSTÜNE TENBİH..
Bilesin ki,
Müridler demişlerdir ki:
– Şeyh, öldürür ve diriltir.
Öldürmek ve diriltmek, şeyhlik makamının levâzımı arasındadır.
Burada diriltmekten murad: Ruhun diriltilmesidir; cismin değil..
Öldürmekten murad ise; ruhun öldürülmesidir; cismin değil.
Hayattan ve ölümden murad: Fenâ ve bekâdır. Bu ikisi, velâyet ve kemal makamına ulaştırır. Kendisine uyulan şeyh ise.. Sübhan Allah'ın izni ile bu iki şeyi tekeffül etmiştir (kefil olmuştur). O zaman, bu iki şeyin her biri şeyhe lâzımdır. Bu durumda:
– Öldürür ve diriltir..
Cümlesinin mânâsı şu olur:
— Fenâya ve bekâya ulaştırır.
Esas mânâsı ile öldürme ve diriltme işinde şeyhlik makamının bir dahli yoktur.
Kendisine iktida edilen şeyhin durumu, kehribar gibidir. Kendisi ile münasebeti olan her şey ardından gider; onun cezbesine kapılır. Meselâ: Kehribara nisbetle saman çöpü gibi.. Tam mânâsı ile ondan nasibini alır.
Harika haller ve kerametler, müridlerin cezbesi için değildir. Müridler, şeyhe mânevi münasebetle cezb'olup dururlar. O kimselerin ki, bu büyüklerle münasebetleri yoktur; onların kemalât nimetlerinden mahrumdurlar. İsterse o büyüklerin kerametlerinden bin tanesini müşahede etsinler. Bu mânâ için yerinde olur ki: Ebu Cehil ve Ebu Leheb şahit tutula.. Bundan başka Sübhan Allah küffar için söyle buyurdu:
– «Onlar, bütün âyetleri görseler, yine onlara iman etmezler. Hatta o kâfirler sana geldikleri zaman, seninle çekişerek şöyle derler:
– Bu, evvelkilerin masalından başka bir şey değil..» (6/15)
Vesselâm.