Mektuplar

MEVZUU:

a) Anlatılması zor sırlar ve remz ü işaretle anlatılan duyulmamış maarif..
b) Bu mektuba:
— «İki yayın birleşimi hatta daha yakın..» (53/9)
Mealine gelen âyet mânâsına dahi bir nebze ima eylemiştir.

NOT:

İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Mahdumzade Cami-ul-ulum'ül-akliye ve'n-nakliye Mecd'üd-din Muhammed Ma'sum'a yazmıştır. Allah-ü Teâlâ ona selâmet ihsan eylesin.

***

Allah-ü Teâlâ'ya hamd olsun. Selâm, onun seçmiş olduğu kullara..

İnsan-ı kamil için; tafsili bir seyir ile esma ve sıfat mertebelerini aşıp esma ve sıfat kemalâtına bir ayna olduktan ve kendisinin zati ademi gizlenip ki o: Bütün kemalâtın aynasıdır; zahiren onda bu kemalâttan başka bir şey yoktur; işte böyle bir camiiyyet hâsıl olunca; has bekâ ile müşerref olur. Bu has bekâ dahi, anlatılan kemalâtın olmasına bağlıdır. Amma tam fenânın husulünden sonra.. Bu tam fenâ dahi, kendi ademinin (yokluğunun) gizlenmesine bağlıdır. Bu halinde onun için:

— Velâyet.. İsmini söylemek yerinde olur.

Anlatılan mânâların oluşundan sonra, ezeli inayet, onun bütün haline şamil olur.

Mümkündür ki: İrfan sahibinin onlarla baki kaldığı kemalât, hazret-i zat aynasında ikinci kere in'ikâs eyleyip onda zuhura gele.. İşte o zaman:

— «İki yayın birleşimi veya daha yakın..» (53/9)

Mealine gelen âyet-i kerimenin mânâsı zuhur eder..

Şunun da bilinmesi yerinde olur: Bu yerde, hazret-i zat aynasında bir şeyin zuhuru; o aynada meçhul bir şeyin nisbet husulünden kinayedir. Yoksa onda, aynanın hakikati yoktur; onda bir şeyin husulü de yoktur. Bir âyet-i kerime meali:

— «En üstün vasıflar Allah'ındır.» (16/60)

Hakikat ve asalet yolu ile, irfan sahibinin onlarla baki kaldığı kemalât cenab-ı kuds aynasında in'ikâs edip onda zuhur edip, keyfiyeti meçhul olan nisbet dahi onda hâsıl olunca, işte o zaman, o irfan sahibine taalluk eden:

— ENE (BEN)..

Lafzı itlak edilir. Onun nefsi dahi, zahiri kemalâtın aynı olarak görülür..

-ENE (BEN)..

Lafzının uruc nihayeti ise; şu:

— «İki yayın birleşimi hatta daha yakın..» (53/9)

Âyet-i kerimesi ile belirtilen makamda buraya kadardır.

[Allahü Teâlâya hamd olsun! Onun seçtiği kullarına selâm olsun! Olgun bir insan isimlerin ve sıfatların mertebelerini, ayrı ayrı geçerek tâm câmi’ olunca ve Allahü Teâlânın isimlerinin ve sıfatlarının kemâllerine ayna olunca ve bu kemâllerin aynası olan kendi ademi, büsbütün görünmez olunca ve kemâllerden başka hiçbir şey görülmezse, ademin örtülmesi ile hâsıl olan tâm Fenâdan sonra, o kemâllerin görünmesi ile hâsıl olan Bekâya kavuşmakla şereflenir. Velâyet makâmına ermiş olur. Bundan sonra, eğer Allahü Teâlâ ezelde dilemiş ise, ârifin Bekâ bulmuş olduğu bu kemâller, ikinci olarak Zât-i Teâlânın aynasında görünür. Bu zamân, (Kabe-kavseyn)'in ne demek olduğu anlaşılır. Aynada görünür demek, bu makâmda aynadaki şey ile ayna arasında, anlaşılamayan bir bağlılık hâsıl olur demektir. Yoksa, ortada ne ayna vardır, ne de aynada görünen bir şey vardır. Allahü Teâlâ bir şeye benzetilemez. Ârifin bekâ bulduğu kemâller, Allahü Teâlânın aynasında görülünce orada onlarla, anlaşılamayan bir bağlılık hâsıl olunca, ârifin kendisine dediği (Ben) kelimesi, o makâmda, o kemâllere söylenir. Kendini o kemâller olarak görür. Benliğin (Kabe-kavseyn) makâmında ulaştığı en son makâm burasıdır. /HAKİKAT Yayınevi Tercümesi]

Ey OÄŸul, dinle..

Kendisinde güzellik ve cemal in'ikâs eden (yansıyan, aks eden) aynada, faraza eğer hayat ve ilim olsaydı, yani kendisindeki güzelliği ve cemali idrâk etseydi: zarurî olarak bununla mütelezziz olur ve bol hazlanırdı. Hakikat aynasında her ne kadar lezzet ve elem yok ise de; zira bunlar imkân sıfatlarındandır. Amma o üstün mertebeye de layık olan bir iş vardır. Bu dahi noksan ve hüdus vasıflarından beri olmaktır. Bunlar dahi onda mevcuttur.

Bu arada bir ÅŸiir:

Boş söz yoktur hiç de Hafızın feryadında;
İbretli söz, kıssa var anlattıklarında..

Bu mertebede, kendisine keyfiyeti meçhul nisbet hâsıl olan zahir kemalât üzerinde biraz duralım. Bunun hükmü, emir âlemine nisbetle insana bağlı olan halk âleminin hükmü gibidir. Ayrıca:

— «Nefsini bilen, gerçekten Rabbını bilir..»

Mânâsı orada mevcud ve hâsıl olmaktadır.

Yüce Mukaddes hazret-i zatın icmâl tafsilinden ibaret olan bu zâhir kemalât için hazret-i zatla keyfiyeti meçhul olan nisbet hâsıl olduğu zaman, keyfiyeti olmayan bir şekilde ittisal dahi ona müyesser olup hazret-i icmâl bir ayna olur.

Üstte anlatılan mânâya göre; zarurî olarak hazret-i icmale tafsil dahi zuhura gelir. Hem de, mücerred bir itibar ve mahza (Mahz: Safi ve hâlis. Katıksız.) tevehhüm ile.. Bu dahi, irfan sahibinin:

— ENE (BEN)..

Lafzı ile anlatılan mânâsına bir uruc sebebi olur. İşbu anlatılan kemal.

— «Hatta daha da yakın..» (53/9)

Âyet-i kerimesi ile anlatılan mânâ makamına bağlıdır.

Bir mısra:

Kalem, buraya kadar yazdı; ucu kırıldı..

***

Burada anlatılan nihayetin nihayeti ve gayenin dahi gayesidir. Öyle ki: Bunları anlamak, havas zümrenin dahi idrâkinden nice merhale uzaktır. Avam için ne diyebiliriz?.

Bu devlet ve bu marifetle hidayet bulan, havasın daha hası arasında dahi azdan azdır.

Bir ÅŸiir:

Padişah çalarsa kapısını kocakarının;
Olmaya gidesin yolunmasına bıyığının..

***

Burada anlatılan nihayet, zuhurat ve tecelliler itibarı iledir. Bundan sonra tecelli ve zuhur tasavvur edilemez..

Bir ÅŸiir:

Bundan ötesinin beyanı ince;
Gizlemek pek hoş, pek de güzel bence..

***

Selâm, hidayete tabi olup Mutabaat-ı Mustafayı bırakmayanlara.. Ona, âline, bütün nebilere, resullere ve onların her birinin âline, mukarreb meleklere salâtların en tamamı ve uygunu, salâtların ekmeli ve âlâsı, tahiyyatın en devamlısı, en bakisi, bereketlerin umumî olanı ve en şümullüsü olsun.


Sağ Ok Hakîkat Kitâbevi Tercümesi