Mektuplar

MEVZUU:

a) İlmel-yakîn, aynel-yakîn ve hakkal-yakîn beyanındadır.
b) Bu ilimlerin sahibi, Müceddid-i Elf-i Sâni olduğunun beyanıdır.

NOT:

İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Mir Muhammed Nu'man'a yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun. Selâm seçmiş olduğu kullarına. Uzun bir müddet geçti; güzel hallerinize bizim için ıttıla olmadı (bilgimiz, haberimiz olmadı).

Netice olarak, Sübhan Allah'tan dilek: Selâmet ve istikametinizdir.

***

Bilesiniz ki,

İlm el-yakin, ilmi yakin ifade eden ayetleri müşahede etmekten (görmekten) ibarettir. Hakikatta bu şühud, eserden müessire istidlaldir.

Afak ve enfüs aynalarında tecelli ve zuhurat olarak her ne ki görülür ve müşahede edilir ise... o eserden müessire istidlal kabilindedir. İsterse bu tecelliyata:

- Zati tecelliyat...

İsmini vermiş olsunlar ve o zuhurat için:

-Lâkeyfi (Durum olmayan)...

Demiş olsunlar. Zira, bir şeyin aynada zuhuru, o şeyin eserlerinden bir eserin husulüdür; o şeyin aynen husulü değildir. Mana bu olunca, enfüsi ve afaki (içteki ve dışdaki - nefiste ve hariçte) seyrin ayağı, bütünüyle ilmel-yakin dairesinin dışında olamaz. Ve... onun: Eserden müessire istidlalden (delil ile anlamaktan) başka bir nasibi olamaz.

Allahu Teâlâ, şöyle buyurdu:

"Afakta ve nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz. Nihayet onun hak olduğu, apaçık kendileri için tebeyyün edecektir?"(41/53)

Bazıları, afaki seyri, ilm el-yakinden bilip, ayn el-yakini ve hakk al-yakini enfüsi seyirde isbat eylediler (kabul ettiler). Enfüs dışında bir seyre de kâil olmadılar.

Bir mısra:

Aşkına düştükleri kadardır yolları insanların...

***

Bilesin ki,

Sübhan Hakkın kula o kadar yakınlığı vardır ki, kulun kendine olan yakınlığından daha ileridir. Kulun Sübhan Hakka bir başka seyri vardır ki, bu yakınlık tarafındadır ve vusul dahi bu seyri kat etmeye kalmıştır (kavuşmak, bu yolu aşmaya kalmıştır).

Bu üçüncü seyir, hakikatta ilm el-yakin için müsbettir (isbat olunmuştur). Çünkü o: Her ne kadar, zılliyet (gölge tarzında tecelli) dairesinin dışında ise de, lâkin, zılliyet şaibesinden beri değildir. Zira, Sübhan Zat'ın isimleri ve sıfatı, hakikatte Yüce Mukaddes Hazret-i Zat'ın zılâlindendir. Her neredeki zılliyet şaibesi vardır; o, eserler ve ayetler (deliller) dahilindedir.

Onlar, ilm el-yakin için, üç seyrinden yalnız bir seyir tesis ettiler. İkinci seyri dahi, aynel-yakin ve hakkal-yakin için hasıl olmuş saydılar. Üçüncü seyre dair hiç ağızlarını açmadılar ki, onunla ilm el-yakin dairesi tamam ola. Daha ayn el-yakin ve hakk al-yakin nerede?..

Bir mısra:

Gül bahçeme bak, kıyasla baharımı.

***

Ayn el-yakin ve Hakk al-yakin babında ne diyebilirim ki?.. Onu söylesem bile, kim anlar ve kim idrak eder? Zira bu türlü marifetler, velâyet kapsamı dışındadır. Zira velâyet erbabı, bunları idrakten aciz durumdadırlar; tıpkı zahir uleması gibi. Onu kavramaktan yana kusurludurlar.

Bu ilimler, nübüvvet nurlarının kandilinden alınmıştır. Onun sahibine salât, selâm ve tahiyyet. İkinci binin yenilenmesi ile buna tazelik ve canlılık hasıl olmuştur; bütün güzelliği ile zuhura gelmiştir. Bu ilimlerin ve maarifin sahibi, bu binin müceddididir ki bu, ona bakanlara gizli bir mânâ değildir. Bilhassa zata, sıfata ve ef'ale dair ilim ve marifetinde.

O ilim ve maarif (marifetler); haller, vecidler, tecelliyat ve zuhurat libasına girmiştir (elbisesine bürünmüştür). Bu dikkat sonunda, elbette bileceklerdir ki: Bu maarif ve ilimler; ulemanın ilimlerinin, evliyanın da maarifinin ötesindedir. Hatta onların ilimleri, bu ilimlere nisbetle kabuk kalır. Bu maarif dahi, o kabuğun özüdür.

Hidayet eden Sübhan Allah'tır.

***

Bilesin ki,

Her yüz başında bir müceddid gelip geçti. Ne var ki, yüz senelerin başında gelen müceddid ile bin senenin başında gelen müceddid aynı değildir. Bunların arasındaki fark, bin ile yüz arasındaki fark gibidir. Hatta daha da fazla.

Müceddid o zattır ki: O müddet (yüz veya bin sene) içinde ümmete her ne gibi feyz varidatı gelirse onun vasıtası ile gelir. İsterse o vaktin kutupları, evtadı, ebdali ve nücebası bulunsun.

Bir şiir:

Allah'a ne zorluğu olur,
Alemi bir şahsa doldurur.

***

Selâm hidayete tabi olup Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara. Ona ve âline üstün salâtlar ve selâmlar. Kezâ, enbiya ve resullerden, mukarreb meleklerden (Allah'a yakın olan meleklerden) ve salih kullardan kardeşlerinin hemen hepsine.