MEVZUU:

Küfr-ü hakîki suâline cevap.

NOT:

İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Maksud Ali Tebrizi'ye yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile... Allah'a hamd olsun; selâm onun seçmiş olduğu kullarına...

***

Mübarek mektub ulaştı.

O mektupta, bazı sofiye kelimeleri üzerine soru vâki olmuş. Ey mahdum,

Her ne kadar zaman ve mekân, konuşmaya ve yazmaya müsaid değilse de, mutlaka sorulana da cevap gerek. Bunun için, zaruri olarak bazı cümleler yazdım.

Bütün soruların hallinde, kısaca öz kelâm şudur:

– Bir şey, şeriatta küfür ve İslâm ise, aynı şekilde tarikatta dahi küfür ve İslâm'dır. Aynı şekilde, şeriatın küfrü şer ve noksanlık, İslâm'ı da kemal ise, tarikatın dahi küfrü şer ve noksanlık olup İslâm'ı dahi kemaldir.

Tarikatın küfrü, cem makamından ibarettir. Ki orası, saklamak mahallidir. Bu yerde, hakkın batıldan ayırd edilmesi yoktur. Zira orada salikin müşahedesine gelen güzel ve çirkin aynalarında mahbub vahdetinin cemâlidir. O vahdet mazharlarından ve zılâlinden (gölgelerinden) başka hayır, şer, kemal ve noksan bulamaz. Dolayısı ile temyizden nâşi inkâr nazarı (ayırt edebilme kabiliyetinden kaynaklanan inkârcı bakış), onun hakkında yoktur. Zaruri olarak, her şey sulh makamında olur ve her şeyi, sırat-ı müstakim üzere bulur. Meâli şöyle olan ayet-i kerimeyi de terennüm eder:

– "Yürüyen hiçbir mahluk hariç olmamak üzere, hepsinin alnından tutan odur. Gerçekten Rabbim, sırat-ı müstakim üzeredir." (11/56)

Bazan da, mazharı, zahirin aynı olarak görür. Halkı, Hakkın aynı zanneder. Rabbi dahi, merbubun (kulun) aynı sanır. Bunların hepsi öyle çiçeklerdir ki, cem makamında açılırlar. Bu makamda Hallac (Mansur) şöyle demiştir:

Bir şiir:

Küfrettim Allah'ın dinine ki, küfür vaciptir
Bence, amma katında Müslümanların kabihtir.

Bu tarikat küfrü ile şeriat küfrü arasında tam bir münasebet vardır.

Eğer şeriat kâfiri merdud (reddedilmiş, kovulmuş) ve azaba müstahak; tarikat kâfiri de makbul ve dereceler kazanmaya haklı ise, (tarikat kafiri için) bu küfür ve istitar (gizlenme, örtünme, ayırt edememe) hakîki mahbubun muhabbetinin ağır basmasından ve onun gayrını tamamen unutmasından gelmektedir. Bunun için de makbul olur. Amma öbür küfür (yani şeriat küfrü), cehlin istilâsından ve inattan gelmektedir. Bunun için de, zaruri olarak merdud olur.

Tarikat İslâmı, cemden sonra olan fark makamıdır. Ki burası, temyiz makamı olup hak ve hayır, burada şerden ve batıldan ayrılır. Bu tarikat İslamının, şeriat İslâmı ile tam bir münasebeti vardır.

Şeriat İslâmı, kemalini bulduğu zaman; bu İslâm'la târikat İslâmı'nın bir nisbet ittihazı hâsıl olur (aralarında bir nisbet meydana gelir). Hatta her iki İslâm da, şeriat İslâmı'dır. Ancak, ikisi arasındaki fark şudur: Biri şeriatın zahiri, diğeri de şeriatın batınıdır; biri şeriatın sureti diğeri de şeriatın hakikatidir. Tarikat küfrünün mertebesi, şeriat İslâmı'nın hakikatine nazaran alt ise de, şeriat İslâmı'nın suretinden âladır (yüksektir).

Bir şiir:

Düşer kıyaslarsak semâ ile Arş'ı;
Yerle kıyaslarsak ne var ona karşı...

Allah sırlarının kudsiyetini artırsın; meşayihten her kim, şeriatın zahirine muhalif kelâm eder ise, bütün o sözler, tarikat küfrü makamında söylenen sözlerdir. O makam dahi, sekir (mânevi sarhoşluk) ve ayırd etme durumunun bulunmadığı bir makamdır. Hakikat İslâm'ı devleti ile müşerref olan büyüklere gelince... Bunlar, o gibi cümleleri söylemekten yana münezzeh ve müberradırlar (beri ve arınmışlardır). Zahir ve batın olarak enbiyaya iktida ederek (uyarak), onlara tâbi olmuşlardır.

O kimse ki, vecde ve zevke dayalı sofiye sözlerini söyler; her şeyle de sulh makamında (barışık) olur; hepsini de sırat-ı müstakim üzere bilir; halk ile hak arasındaki temyizi isbat eylemez; ikilik varlığına da kâil olmaz. Bu kimse, eğer cem makamına vasıl olmuş, tarikat küfrü ile de tahakkuk etmiş, masivayı dahi unutmuş ise, bu kimse makbuldür; sözleri de sekir halinden gelmiştir; dedikleri zahir (dış) manasından alınmıştır (uzaktır, ayrıdır).

Şayet bir kimse de; bu halin husulünde olmadan, kemalin birinci derecesine ulaşmadan anlatılan kelimeleri söyler ve herkesi de sırat-ı müstakim üzere bilip batılı dahi haktan ayırd etmez ise, o kimse zındıklardan ve mülhidlerden olup maksadı, şeriatı iptal etmektir. Bu gibilerin gayeleri de, âlemlere rahmet olan enbiyanın davetini de kaldırıp hükümsüz bırakmaktır. Onlara salât ve selâm olsun.

O gibi sözler, haklıdan sudur ettiği gibi, batıl kimseden de sudur eder. Ne var ki, haklıdan çıkınca hayat suyudur; batıl kimseden sudur ettiği zaman ise, öldürücü zehir halini alır. Tıpkı Nil suyu gibi.. O, Benî İsrâîle (İsrail oğullarına) halis su olmuştur; kıptilere dahi kan ve azab...

Bu makam, ayakların kayıp gittiği bir makamdır. O sekir erbabı zatların sözlerini taklid ettiklerinden, ehl-i İslâm'dan nicelerinin ayakları kayıp gitti. Yani sırat-ı müstakimden. Dalâlet ve hüsran çukurlarına düştüler. Dinlerini dahi toz duman ettiler. Bilemediler ki, o kelimelerin makbul olması, bazı şartlara bağlıdır. O şartlar dahi sekir erbabında mevcut olup bu taklitçilerde yoktur. Bu şartların en büyüğü ise, yüce Hakkın masivasını unutmaktır ki bu, kabul dehlizidir.

Haklı ile batılın ayırd edilmesinde ölçü şudur: Şeriat üzere istikametin olması ve olmaması. O kimse ki, haklıdır; kıl kadar olsa dahi, şeriat hilâfına hareket etmez. Hem de, kendisinde sekrin bulunmasına ve temyiz kabiliyetinin olmamasına rağmen.

Hallac'ı ele alalım. Kendisinden:

– ENEL-HAK... (Hak ben...)

Sözünün sudur etmesine rağmen; her gece zindanda beş yüz rekât namaz kılardı. Hem de, ağır zincirlere vurulduğu halde. Bundan başka, zalimlerin ellerinin değdiği yemeği de yemezdi, isterse, helâl yoldan gelmiş olsun. O kimse ki, batıl yoldadır; şeriat hükümlerini yerine getirmek ona cidden ağır gelir. Hem de Kaf Dağı kadar... Şu ayet-i kerime, onların halini anlatır:

– "Kendilerini davet ettiği şey, müşriklere ağır geldi." (42/13)

Duâ makamında bir âyet-i kerime meâli:

"Rabbimiz, katından bize rahmet ver; işimizde bize muvaffakiyet hazırla..." (18/10)

Hüdâ'ya ittibâ edenlere selâm.


Sağ Ok Merve Yayınevi Tercümesi