İKİYÜZONYEDİNCİ MEKTÛB

"Bu mektup, Molla Tahir-i Bedahşî’ye yazılmış olup batının [kalbin, ruhun] hâli ne kadar bilinmezse o kadar iyidir ve evliyanın keşiflerinde hata olmasının sebebini, (Kaza-i muallak) ile (Kaza-i mübrem)i ve dinde güvenilecek şeyin yalnız Kitap ve Sünnet olduğunu bildirmektedir:

Alemlerin Rabbi olan Allahü teâlâya hamd ederim ve peygamberlerin seyyidine “aleyhimüsselâm” salat ve tertemiz akrabasına ve ashabına selam ederim! Uzun zamandan beri hâlinizi bildirmediniz. Her ne şekilde olursanız olunuz, doğru yoldan sapmamalısınız. İman edilecek şeylerde, ibadetlerde ve her işte İslamiyet’ten kıl kadar ayrılmamaya çok dikkat etmelisiniz. Kalbin nisbetini [bağlılığını] korumak ve büyüklerimizin gösterdiği şekilde temizlenmesine çalışmak da çok mühimdir. Kalbin hâli ne kadar gizli kalırsa o kadar iyidir ve cehalet, hayret arttıkça güzel olur. Çünkü Allahü teâlâya ait bilgiler ve isimlerinden kalbe doğan marifetler; tasavvuf yolunun ortalarında hasıl olup nihayete doğru azalır. Vasıl olduktan sonra büsbütün yok olur. Allahü teâlâyı tanıyamamak ve O’na kavuşamamaktan başka hiçbir kazanç kalmaz. Hele dünyaya, mahluklara ait keşiflere [bilgilere] ne diyelim ki zaten bunlar çok vakit yanlış olur. Böyle bilgilerin olması ve olmaması müsavidir.

Sual: Evliyanın “rh.a.”, mahluklara ait bilgileri çok vakit yanlış oluyor ve kalbine doğan bilginin tersi hasıl oluyor. Mesela bir kimsenin bir ay sonra öleceğini veya yolcunun geleceğini haber veriyorlar; bunlar olmuyor. Bunun sebebi nedir?

Cevap: Velinin kalbine gelen bilgi, haber verilen iş çok defa şartlara bağlı olur. O veli, o anda o şartları anlayamaz. O şeyin şartsız olarak her hâlde meydana geleceğini sanır. Bundan başka Levh-i Mahfuz’da yazılı, ileride olacak bir işi arife [yani veliye] gösterirler; fakat o iş değiştirilebilen, silinip yeniden yazılabilen şeylerdendir. (Kaza-i muallak) gibidir. Arif, o işin bir şarta bağlı olduğunu, silinebilecek şeylerden olduğunu anlayamayıp elbette hasıl olacağını sanır ve gördüğünü haber verir. Böylece o iş de hasıl olmayabilir.

İşittiğimize göre Cebrail “aleyhisselâm” bir gün Peygamberimize “aleyhi ve alâ âlihissalavâtü vetteslîmât” gelip bir gencin yarın sabah erkenden öleceğini haber verir. Peygamber Efendimiz “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” bu gence acıyıp huzur-i saadetlerine çağırır. Ne isteği olduğunu sorar. “Bir kız ile evlenmek ve bir de tatlı isterim” der. Emir buyurup ikisini de hemen hazırlarlar. Genç o gece odasında ailesi ile oturmuş, tatlı yanlarında iken kapıya bir fakir gelip: “Açım, Allah rızası için bir şey verin!” der. Genç, tatlının hepsini fakire sadaka verir. Sabah olunca Peygamberimiz “s.a.v.” gencin ölüm haberini bekler. Uzun zaman haber gelmeyince birini gönderip sorar. Gencin sağ ve keyif yapmakta olduğunu söylerler. Hayret eder. O sırada Cebrail “aleyhisselâm” gelir. O’na sorar. Cebrail “aleyhisselâm”: “Gencin tatlıyı sadaka vermesi, gelmekte olan belayı geri çevirdi” der ve gencin yastığı altında büyük bir yılanı ölü olarak bulurlar.

Bu haber bu fakire hoş gelmiyor. Cebrail aleyhisselamın yanılmasını caiz görmüyorum. Yahut Cebrail aleyhisselamın masum olması, emin olması ve hiç yanılmaması, vahiy şeklinde getirdiği şeylerdedir. Yani Allahü teâlâ tarafından indirdiği şeylerde yanlışlık ihtimali yoktur. Bu genç için getirdiği haber ise vahiy değildir. Levh-i Mahfuz’da görüp öğrendiği bir şeyi haber vermiştir. Levh-i Mahfuz’da yazılı şeyler silinip değiştirilebildiğinden buradan öğrenilen haberler yanlış olabilir. Allahü teâlâ tarafından getirilen şeylerin ise yanlış olmak ihtimali yoktur. Şehadet ile ihbar arasında fark vardır. İslamiyet’te şahit olmak kabul olunur; haber vermeye ise güvenilmez.

Kaza, yani Allahü teâlânın yaratacağı şeyler iki kısımdır: (Kaza-i muallak), (Kaza-i mübrem). Birincisi; şarta bağlı olarak yaratılacak şeyler demektir ki bunların yaratılma şekli değişebilir veya hiç yaratılmaz. İkincisi; şartsız, muhakkak yaratılacak demek olup hiçbir suretle değişmez, muhakkak yaratılır. Kaf suresinin yirmi dokuzuncu ayetinde mealen, (Sözümüz değiştirilmez) buyuruldu. Bu ayet-i kerime kaza-i mübremi bildirmektedir. Kaza-i muallak için de Ra’d suresinde, (Allahü teâlâ dilediğini siler, dilediğini yazar) mealindeki otuz dokuzuncu ayet-i kerime vardır.

Hocam Muhammed Bâkî-billah “kuddise sirruh” buyurdu ki: “Seyyid Abdülkadir-i Geylani ‘kuddise sirruh’ bazı kitaplarında buyurmuş ki: ‘Kaza-i mübremi kimse değiştiremez. Fakat ben istersem onu da değiştirebilirim.’ Bu söze şaşar ve 'olacak şey değildir' derdi.” Hocamın bu sözü uzun zamandan beri zihnimi kurcalamıştı. Nihayet Allahü teâlâ bu fakiri de bu nimeti ihsan etmekle şereflendirdi. Bir gün sevdiklerimden birine bir bela geleceği ilham olundu. Bu belanın geri döndürülmesi için Cenab-ı Hakk’a çok yalvardım. Bütün varlığım ile O’na sığındım. Korkarak, sızlayarak çok uğraştım. Bu belanın Levh-i Mahfuz’da kaza-i muallak olmadığını, bir şarta bağlı olmadığını gösterirler. Çok üzüldüm, ümidim kırıldı. Abdülkadir-i Geylani’nin “kuddise sirruh” sözü hatırıma geldi. İkinci defa olarak tekrar sığındım, çok yalvardım. Aczimi, zavallılığımı göstererek niyaz ettim. Lütuf ve ihsan ederek kaza-i muallakın iki türlü olduğunu bildirdiler: Birisinin şarta bağlı olduğu Levh-i Mahfuz’da gösterilmiş, meleklere bildirilmiştir. İkincisinin şarta bağlı olduğunu yalnız Allahü teâlâ bilir. Levh-i Mahfuz’da kaza-i mübrem gibi görülmektedir ki bu kaza-i muallak da birincisi gibi değiştirilebilir.

Bunu anlayınca Abdülkadir-i Geylani’nin “kuddise sirruh” sözündeki kaza-i mübremin bu ikinci kısım kaza-i muallak olduğunu ve kaza-i mübrem şeklinde görüldüğünü; yoksa hakiki kaza-i mübremi "değiştiririm" demediğini anladım. Böyle kaza-i muallakı pek az kimseye tanıtmışlardır. Ya bunu değiştirebilecek kim bulunabilir? O sevdiğim kimseye gelmekte olan belanın bu son kısım kazadan olduğunu anladım ve Hak “sübhânehu ve teâlâ”nın bu belayı geri çevirdiği malum oldu. Allahü teâlâya bunun için çok şükür olsun! O’na sevdiği ve beğendiği gibi şükürler olsun ve bütün insanların en üstünü ve peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed Mustafa’ya “aleyhi ve a.s.” ve O’na yakın olanların ve ashabının hepsine “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn” salat ve selam ve tahiyyetler olsun! Allahü teâlâ O’nu alemlere rahmet olarak gönderdi. Ya Rabbi! Kalplerimizi O’nun sevgisi ile doldur. Hepimizi O’nun yolunda bulundur! Bu duaya amin diyenlere Allahü teâlâ merhamet etsin!

Evliyanın “k.s.” kalbine gelen ilhamlardan bazısının yanlış olması şundan da ileri gelir ki; ilham olunan bilgilere benzeyen bazı yanlış başlangıçlar hatırına gelir. Bunları doğru sanır ve ilham olunan şeylere karıştırır. Böylece ilham doğruluğunu kaybeder. Bazen de keşiflerde, rüyalarda gizli şeyler kendisine gösterilir. Bunları gördüğü gibi olacak sanır; hâlbuki onlara mana vermek, tabir etmek lazım geldiğini bilemez. Bunun için söylediği şeyler meydana çıkmaz. İşte böyle sebeplerden dolayı keşif ve ilhamlar hatalı olmaktadır.

Hiç yanlış olmayan, güvenilecek yalnız Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir. Çünkü her ikisi de elbette doğru olan vahiy ile bildirilmiştir; yani melek ile indirilmiştir. Âlimlerin söz birliği ve müctehidlerin içtihadı da bu iki doğru kaynaktan alınmıştır. İşte İslamiyet’in bu dört temeli dışında kalan bilgiler her ne olursa olsun; bu dört esasa uygun ise kabul edilir. Uygun olmayanlar; evliyanın ilimleri, marifetleri, keşifleri olsa da [fen adamı olarak geçinen fen taklitçilerinin tecrübe ve ispat edilmiş bilgiler arasına bozuk düşünceleri ile karıştırdıkları hipotez, teori bile olmayan sözleri olsa da] kabul olunmaz.

[(Berika) kitabının doksan dördüncü sayfasında diyor ki: (Edille-i şer’iyyenin dört olması müctehidler içindir. Mukallidler yani dört mezhepten birinde olanlar için delil ve senet; bulunduğu mezhep reisinin içtihadı ve sözüdür. Çünkü mukallidler ayetten ve hadisten ahkâm çıkaramaz. Bunun içindir ki mezhep imamının sözü nassa yani ayete ve hadise uymuyor göründüğü zaman mezhep imamının sözüne uyulur. Çünkü nass içtihat isteyebilir; yahut başka nassla değişmesi, tevil edilmesi, yanlış bir şey olması, neshedilmiş olması mümkündür. Bunları da ancak müctehid anlayabilir)].

Tasavvuf yolunda bulunanların vecd ve hâlleri, keşif ve ilhamları İslamiyet terazisi ile tartılmadıkça on para etmez. Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerif miyarı (ölçüsü) ile yoklanmadıkça kabul edilmez. [Evliyanın keşif ve ilham ile edindikleri bazı bilgilerinde yanlışlık bulunabileceğini işiterek "bu büyüklerin İslamiyet’i bildiren sözlerine inanılmaz" demek pek cahillik olur. Bunların Kur’an-ı Kerim’den, hadis-i şeriflerden ve din imamlarından verdikleri haberler şüphesiz sağlam ve doğrudur. Mesela Abdülkadir-i Geylani’nin “rh.a.”: “Beş vakit namazın sünnetleri yerine kaza namazlarını kılıp kazaları bir an önce bitirmek lazımdır” sözü keşif ve ilham olmayıp İslamiyet’i bildirmektedir ve Ehl-i sünnet âlimlerinin yoludur. Din bilgilerini ilham veya keşif sanıp evliyanın senet ve vesika değerindeki sözlerine inanmayan kimse helak olur.]

Tasavvuf yoluna girmek ve bu yolda ilerlemek; İslamiyet’in bildirdiği şeylere kalbin yakîn hasıl etmesi, hakiki imana kavuşması içindir ve İslamiyet’in emirlerini kolaylıkla, seve seve yapmak içindir. Bu ikisinden başka şeyler kazanmak için değildir. Çünkü Allahü teâlâyı görmek ahirette vaat edildi; dünyada görülemez. Tasavvufçuların müşahede ve tecelli diyerek övdükleri görünüşler zıl (gölge) ile avunmaktır. Benzeterek, sanarak boşuna sevinmektir. Allahü teâlâ Vera-ül-vera’dır; yani ötelerin ötesidir.

Müşahede ve tecelli dedikleri görünüşlerin iç yüzünü bildirirsem, bu yola yeni girenlerin çalışmaktan vazgeçmelerinden, şevk ve heveslerinin gevşemesinden korkarım. Fakat hiç ağzımı açmazsam, bildiğim hâlde herkesin yanlış şeyleri hakikat sanmalarına göz yummuş olmaktan da korkuyorum. O’nun için tekrar söyleyeyim ki; tasavvufçuların müşahedelerini ve tecellilerini, Kelimullah Hazret-i Musa’nın “alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm” şahit olduğu Tur dağına olan tecelli ile karşılaştırmalı. O’na benzemeyince gölgenin ve hayalin asıl ve hakikat sanıldığı anlaşılmalıdır. O tecelliye benzemeyecekleri şüphesizdir; çünkü O ve O’nun tecellisi mahluklara ait sıfatlardan, kayıtlardan münezzehtir. Bu dünyada ise bu kayıtlardan sıyrılmak mümkün değildir. İster kalbe tecelli olsun, ister dışarıda tecelli olsun bu kayıtlar karışacaktır. Hatem-ül-Enbiya “aleyhi ve aleyhim ve alâ âlihissalavâtü vetteslîmât” bundan ayrıdır. O, dünyada gördü ve kıl kadar değişmedi. Evet, O’nun yolunda gidenlerin büyüklerine dünyada bu nimet nasip olur ise de sayısız zıllerden, perdelerden birinin gerisinde olmaktadır. Tecelliye kavuşan bunu anlasa da anlamasa da bunlara perdesiz tecelli olamaz. Kelimullah “aleyhi ve alâ nebiyyinesselâm” kendine tecelli etmediği hâlde Tur dağına olan tecelliyi görünce bayıldı, düştü. Başkaları kim bilir ne olur?

Şunu da bildireyim ki sevdiklerimizden birine talebeyi yetiştirmek için izin vermekten maksat; imanın gevşediği, çok kimselerin yoldan çıktığı, din bilgilerinin unutulduğu bu fırtınalı zamanda Müslüman evlatlarına Allah yolunu göstermesi, kendisinin de talebesi ile uğraşırken onlarla birlikte ilerlemesi içindir. Bu inceliği iyi anlamalı ve ömürde geri kalan birkaç günlük fırsatta çalışarak talebe ile birlikte nimete kavuşmalıdır. Yoksa bu izni büyüklük ve olgunluk alameti sanıp maksattan mahrum kalmamalıdır. Bizim vazifemiz bildirmektir.

 Vesselam.


Abdulkadir Akçiçek Tercümesi