MEVZUU:
a) Batınî nisbet, her ne mikdar cehalete ve hayrete müncer olursa; o mikdar
güzel olur.
b) Bazı keşiflerde, galat vukuu sebebinin beyanı..
c) Kazâ-i muallak ile kazâ-i mübrem arasındaki fark ve bu hususta kitap ve
sünnete itimad edilmesi.
d) Tarikat talimi icâzetinin mutlak surette kemâle ve tekmile delâlet
edemeyeceği.
NOT:
İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Molla Tahir Bedahşî'ye yazmıştır.
***
Âlemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm Seyyid'ül-mürselin'e ve onun temiz âlinin tümüne..
***
Uzun bir müddetten beri, beni halinize ve ahvalinize muttali etmediniz.
Matlub olan, her halde, istikamettir. Çok çalışıp gayret etmelisiniz; ta ki: Kıl kadar şeriat hilafı bir şey sizden sadır olmaya.. İster itikad, ister amel olsun..
Batınî bağlılığı muhafaza etmek, önemli işlerin en önemlisidir. Bu mânâda, manevî bağlılık her ne mikdar cehalet canibine çekilirse; o mikdar güzel olur. Hem de pek güzel.. Her ne mikdar hayret tarafına dalarsanız, o kadar daha faziletli olur.
Küşufat-ı ilâhiye, zuhurat-ı esmâiye ancak tarikatta yola devam esnasında olur. Amma vusulden sonra, bunlar kısılır. O zaman cehâletten başka bir şey baki kalmaz. Bir de matlubu bulamayış..
Kevnî (varlıkla alakalı) keşiflerden ne yazayım ki?. Onlarda hata olması çoktur galat zannı fazladır. Onların varlığı ile yokluğunu aynı seviyede bilip öyle itikad etmek gerek.
***
Şöyle bir şey sorulabilir:
– Bazı kevni keşiflerde, galat (yanılma) vukuunun sebebi nedir?. Böyle bir keşif, Allah'ın velî kullarından sudur eder; ama ona aykırı bir mânâ zuhura gelir.. Meselâ:
– Falan kimse bir ay sonra ölecek.. Yahut, seferinden vatanına dönecek.
Diye haber verir.. Ama, bir ay geçer; o kimse ne ölür; ne de vatanına döner.. Verdiği haberin, hiç biri vuku bulmaz.. Buna şu cevabı veririm:
– Keşfedilen o işin husulü, vukuundan haber verilen iş, bazı şartlara bağlıdır. Keşif sahibi, onları haber verdiği zaman, onların tafsilatına muttali değildir. Onun için, verdiği hüküm mutlaktır; kayıtlı değildir.
Bunun cevabı için, şöyle de diyebiliriz:
– Levh-i Mahfuzda yazılan hükümlerden bir hüküm, bir irfan sahibine zuhur etmiştir. Bu hükmün dahi, kendi özünden, silinme ve kaldırılma kabiliyeti vardır. Kazâ-i muallak kabilindendir. Lâkin o irfan sahibi: O şeyin muallak oluşuna, silinip kaldırılma kabiliyetinin varlığına dair bir haberi yoktur. Bu surette o işin haberini verdiği zaman, ilminin iktizasına göre, vukû bulacağına hükmeder. Böyle bir hükümde ise, elbet yanılma olur.
Şöyle anlatıldı:
– Cebrail (a.s.), Resulûllah (ﷺ) efendimize gelmiş; sabaha bir gencin vefat edeceğini haber vermiş. Resulûllah (ﷺ) efendimiz dahi, onun haline merhamet etmiş.. Ve; kendisine, dünyaya dair işlerden temennilerini sormuş: o da şöyle demiş:
– Bakire kızla evlenmek ve helva yemek..
Hemen Resulûllah (ﷺ) efendimiz, her ikisinin de o genç için hazırlanmasını emretmiş.
Sonra; o genç, ehli ile halvete çekilip oturmuş. Tabakla helva dahi önlerinde imiş.. Tam bu sırada bir dilenci gelip kapıyı çalmış ve:
– Allah için bir şey..
Demiş. Bunun üzerine o genç, tabakla helvayı o dilenciye yedirmiş..
Sabah olduktan sonra, Resulûllah (ﷺ) efendimiz, o gencin ölüm haberinin gelmesini beklemeye başlamış. Haber gecikince:
– «O gencin durumundan bana haber getirin.»
Buyurmuş.. Şöyle haber getirmişler:
O genç, neşe ve sevinç içinde..
Resulûllah (ﷺ) efendimiz, bu işe hayret etmiş.. Bu sırada Cebrail de gelip şöyle demiş:
– O genç, helvayı sadaka olarak verdi; o belâ da ondan gitti.
Sonradan, gencin yastığı altında, kocaman ölü bir yılan bulunur ki; içi helva dolmuştu. O kadar helva dolmuş ki, onun çokluğundan ölmüş.
Bana gelince..
Üstte anlatılan nakli kabul etmiyorum. Cibril'in dahi böyle bir hata edeceğine cevaz veremem. Zira o: Kesin olarak, vahyin hâmilidir. Vahyi taşıyan bir melekten hata ihtimaline cevaz vermek gayet kabih bir şeydir. Ancak, şöyle bir şey diyebiliriz:
– Onun masumluğu, kendisinden hata ihtimali olmaması, hakikatından getirip tebliğ ettiği şeylere mahsustur. Verdiği bu haber dahi vahiy kısmından olmadığına göre, Levh-i Mahfuzdan alınan bir haber olduğuna göre; ki orası: Mahv ve isbât mahallidir.
O zaman, bu haberde hata yeri olabilir. Haliyle vahiy böyle değildir. Zira o: Mücerred tebliğden ibarettir. Bunlar, şehadetle ihbar gibi birbirinden ayrılmışlardır. Şeriatte birincisi muteber olup ikincisi muteber değildir.
***
Allah sana güç versin; bilesin ki, kazâ iki kısımdır:
a) Kazâ-i muallak..
b) Kazâ-i mübrem..
Tebdil ve tağyir ihtimali, ancak kazâ-i muallaktadır. Kazâ-i mübremde, tebdilin ve tağyirin yeri yoktur. Noksan sıfatlardan münezzeh Allah şöyle buyurdu:
– «Bende söz tebdil olmaz..» (50/29)
Bu âyet-i kerimede belirtilen mübrem kazâdır. Kazâ-i muallak için de şöyle buyurdu:
– «Allah, dilediği şeyi, imha ve isbat eder.. Ümm'ül-Kitab onun altındadır..» (13/39)
***
Hazret-i Şeyhim Allah sırrının kudsiyetini artırsın; şöyle anlattı:
– Seyyid Muhyiddin Abdülkadir Geylânî bazı risâlelerinde yazmış ki:
– Hiç kimsenin mübrem kazâyı değiştirmeye gücü yetmez ancak benim için istisna var. Çünkü, ben onda istediğim gibi tasarruf edebilirim.
Bu cümleden, çok kere taaccüp eder ve böyle bir şeyi uzak görürdü.
Bu nakil, uzun bir süre, bu Fakirin zihninde dahi kaldı. Taa Allah-ü Teâlâ, beni bu büyük devletle şerefyâb edinceye kadar.. Ki o zaman, bazı dostlara yönelen belâların define çabalıyordum. İşte o zaman bana, tam bir iltica ve tam bir tazarru, ibtihal (halktan alâkayı keserek Allah'a tazarru' ve niyazda bulunma) ve tam bir huşu hali gelmişti. Bundan sonra, bana zuhur etti ki:
– Bu kazâ, bir başka emirle, Levh-i Mahfuz'da muallak olmaktan çıkmıştır. Hiç bir şarta dahi bağlı değildir.
Bunun üzerine, bende bir ye's ve eliboşluk hali hâsıl oldu. O zaman da, Seyyid Abdülkadir Geylânî'nin (Allah sırrının kudsiyetini artırsın.) kelâmı hatırıma geldi. Tekrar ikinci defa, Yüce Allah'a iltica ettim. Acz, inkisar izharı yoluna girerek o Yüce Zat'a teveccüh ettim.
Bunun üzerine, Allah-ü Teâlâ, şu mânâyı izhar eyledi:
Kazâ-i muallak iki çeşittir:
a) Bir kazâ ki, onunla alâkalı olan, Levh-i Mahfuz'a konmuş ve melekler de ona
muttali kılınmıştır.
b) Bir kazâ ki, bununla alâkalı olan yalnız Hak katındadır. Ama, bunun Levh-i
Mahfuz'da zuhuru, mübrem kazâ şeklindedir. Bunun zuhur etmeyen kısmı ise; kazâ-i
muallak olup birincisi gibi, değişme ihtimali vardır. (Yani: Hak katında kalan
kısmı ile..)
Bunun üzerine anladım ki, Abdülkadir Geylânî'nin kelâmı (Allah sırrının kudsiyetini artırsın) bu mübrem şeklinde görülen kazâya göre sarf edilmiştir. Hakikî mânâdaki mübrem kazâya göre değildir. Çünkü, onda tebdil ve tasarruf, şer'an ve aklen muhaldir. Bu da açık bir mânâdır.
Gerçek mânâ şu ki: Bu kazânın hakikatına dahi, pek az ferdin ittilaı vardır; tasarruf nasıl olsun?.
Adı geçen kardeşe yönelen belânın dahi ikinci kısma ait olduğunu buldum. Ve.. Allah-ü Teâlâ'nın ondan o belâyı def ettiği de mâlum oldu.
Allah'a hamd olsun. Hem de güzel temiz ve onda bereketler bulunan bir hamd.. Rabbımız nasıl sevip razı olursa öyle..
Salât, selâm ve tahiyyet Seyyid'ül-evvelin vel-âhirin, Hatem'ül-enbiya vel-mürselin üzerine olsun.. Allah-ü Teâlâ, onu âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Kezâ onun âline, ashabına, mukarreb meleklerden, salihlerden, şehidlerden, sıddıklardan, nebilerden bütün kardeşlerine..
Allah'ım, bizi onları sevenlerden eyle.. Onların izinde gidenlerden eyle. O büyük zatların bereketi ile.. Bu duâya:
– Âmin!.
Diyen kula Allah merhamet eylesin.
***
Biz, yine esas sözümüze dönelim.. Deriz ki:
Bazı vakitlerde, ilhama dayalı bazı ilimlerde hata vukuuna sebep şudur ki; o ilham sahibine göre bazı müsellem sabit mukaddimeler, işin aslında yalandır. Ama, ilhama dayalı ilimlerle karışınca, ilham sahibinin onları ayırd etmeye gücü yetmez. Sanır ki: Onların hepsi, ilhama dayalı ilimlerdir. Hiç şüphe edilmesin ki, bütünüyle hataya düşer.. Bunun sebebi de, ondaki bazı parçaların hatalı olmasıdır..
Bazı kereler de, keşiflerde ve rüyalarda gaybe dair işleri görür. Hayal eder ki, bunlar zahiri mânâsına mahmuldür (hamledilir, yorulur). Yalnız suretteki gibidir. Böyle olunca, hayaline göre hükme varır; dolayısı ile hataya düşer. Bilemez ki: Onlar, zahirî mânâsından alınmış; tevil ve tâbire bırakılmıştır.
İşbu makam, keşfe bağlı yanlışlıkların makamları cümlesindendir.
***
Hülâsa; kesin olan ve itimadı hak eden şudur: Kur'an ve hadis.. Bunlar kesin vahiy ile sabittir. Melek nüzulü ile takarrür etmiştir (kararlaştırılmıştır). İcma-ı ulema, müçtehidlerin içtihadı bu iki asla dayanır. Usûl-ü erbaadan (dört usül), bundan sonra gelen her ne olursa olsun; anlatılan esaslara muvafık ise; makbuldür. Aksi halde makbul değildir. İsterse, onlar; sofiyenin ilimlerinden, üstün maarifinden, güzel ilham ve keşiflerinden olsun. Çünkü bu makamda, vecd ve hâl yarım arpa bile etmez; yani: Şeriat terazisi ile tartılmadıkça.. Kitap ve sünnet mihengine vurulmadıkça, onlar yarım danik yerine dahi kabul edilmez..
***
Sofiye yoluna girmekten maksad, şer'an itikad edilmesi gereken işlerin hak olduğuna yakîni artırmaktır. Ki bu yakîn: İmânın hakikatidir. Bir de, şer'i emirlerin edâsı hususunda kolaylık elde etmektir. Bunun dışında başka bir iş için değildir..
Rüyet (Yüce Allah'ı görmek) âhirette vaad edilmiştir; bu dünyada olmaz.
Sofiyenin mesrur olduğu müşahedeler ve tecelliler, gölgelerle tatmin olmaktır; benzeri ve misli ile teselli bulmaktır. Halbuki, O Yüce Allah, mahlukatın çok çok ötesindedir.
Bu müşahedelerin ve tecellilerin hakikatini açacak olsam; bu yolun müptedi taliplerine bir fütur, şevklerine noksanlık geleceğinden korkuyorum. Bunu bildiğim halde, susup dursam, hakkın batılla karıştırılmasına cevaz vermiş gibi olacağım.
Artık zarurî olarak, şu kadarının izhârını istedim. Şöyle ki:
Bu tarikatın tecellilerinden ve müşahedelerinden bir şey gelirse, uygun düşer ki, onu: Kelimullah Musa'nın (a.s.) tecelli mihengine vurasın. Eğer ona mutabık düşmez, aykırı düşerse; o zaman, onun, zaruri olarak gölgelik ve misale bağlı bir tecelli çeşidi olduğuna hükmedesin..
Halini ayniyle tatbik etmen mümkün değildir elbet. Çünkü; Musa'nın dağına olduğu gibi, dağılıp un ufak olarak yok olmak şimdi yoktur. Ancak, bu mânâdan olarak, dünyalık sayılan ne varsa; ister zahiri tecelli, isterse batini tecelli nevinden olsun; bunların yok olması lâzımdır. Yani: Dekk ve Fekk (parça parça etmek ve kaldırmak) yolu ile.. (Musa'ya (a.s.) olduğu gibi..)
Hatem'ül-enbiya Resulûllah SA. efendimiz, böyle bir şeye uğramaktan beridir. Mekânından kıl kadar ayrılmadan, kendisine dünyada iken rüyet nasib olmuştur.
Ancak, Resulûllah (ﷺ) efendimizin yolunda olup kâmil vasfını alanlar, eğer nasipleri varsa; onlara bu rüyet olur. Ama perdesiz olmaz; gölgelerden bir gölge yoluyla olur. Ama bunu, o tecelli sahibi anlar veya anlamaz.
Bir tecelli vuku bulmadan, sırf o hali gördüğü için, Musa (a.s.) bayıldıktan sonra, başkalarına neler olur?, düşünüle..
Sonra..
Şunu da bilesin ki, bazı ihlâs sahibi kimselere icâzet verilmesi, dalâletin yayılıp umumileştiği bir zamanda; bir cemaat için hak yoluna delil olup göstermesi içindir. Bunun için kendisine icâzet verilmiştir.
Ayrıca, bu yolun taliplerinin ittifakı ile meşgul olup bu intisâbı yükseltmeye çalışa.. Öyle çabalamalı ki: İrşad talebi olanlar da bu devletle müşerref olalar. İcazet onun için, kemal ve tekmil vehmine düşüren ve esas maksattan olan bir şey değildir.
– «Elçiye düşen, ancak tebliğdir.» (5/99)
Vesselâm.