İKİYÜZYETMİŞİKİNCİ MEKTÛB

"Bu mektup, Mir Seyyid Muhibbullah-ı Mankpûrî’ye yazılmıştır. İman-ı gaybın iman-ı şühudîden üstün olduğu ve tevhid-i şühudî ile tevhid-i vücudî bildirilmektedir:

Önce Allahü teâlâya hamd ve Resulüne salât ederim! Kıymetli kardeşim Seyyid Mir Muhibbullah! Biliniz ki Allahü teâlânın var olduğuna ve sıfatlarına gaybden, görmeden inananlar; peygamberlerdir ve o’nların ashabıdır (a.s.). Geriye tam dönmüş olan evliya da çok az, hem de pek çok az sayıda olup Ashab-ı kiram gibidirler. Âlimler ve bütün müminlerin imanları da gaybdan imandır. (Uzlet) yani yalnız yaşayan velilerin ve (Işret) yani insanlar arasına karışmış velilerin imanları ise iman-ı şühudîdir. Işrette olan tasavvufçular da geriye dönmüştür; fakat tam dönmüş değildirler. Batınları yukarıya bakmaktadır. Zahirleri yani bedenleri halk arasında, batınları ise Hak teâlâ iledir. Bunların imanı, bunun için hep iman-ı şühudîdir. Peygamberler (a.s.) geriye tam dönmüşlerdir. Zahirleri ile de batınları ile de insanları Allahü teâlâya çağırmaktadırlar. Bunların imanları, bunun için gaybden yani görmeden inanmaktır. Bazı kitaplarımda yazılı olduğu gibi, geri dönmüş olmakla birlikte yukarıya bağlı kalmak bir kusurdur; sona varmış olmamaktır. Tam olarak geri gelmek, en sona varmış olmayı gösterir. Tasavvufçular iki tarafa da bağlı kalmayı üstünlük sanıyorlar. Teşbih ile tenzihi kendinde toplayanları yüksek biliyorlar.

Farsça mısra tercümesi:
Onlar onlardır, ben de böyleyim ya Rab!

Peygamberler (a.s.) davet makamından ayrılıp da baki olan ahiret alemine girince ve geri dönmekle yaptıkları vazifeleri tamam olunca: “Refîku’l-a’lâ” diyerek tam olarak Allahü teâlâya dönerler. Yakınlık mertebelerinde ilerlerler.

Arapça beyit tercümesi:
Nimete kavuşanlara afiyet olsun,
Zavallı aşık, birkaç damla ile doysun!

Bu fakire göre (k.s.) üstünlük; yükselirken çokluğun [mahlukların] hepsini unutmaktır. Hatta Allahü teâlânın isimlerini ve sıfatlarını da unutmaktır. Batının, Allahü teâlânın zatından başka bir şeyi görmemesidir. Sonra olan olur. Geri inerken de yalnız çokluğu görmektir. Her mümin gibi o da mahluklardan başka bir şey görmemelidir. İbadet etmekten ve insanları Allahü teâlâya inanmaya ve emirlerine uymaya çağırmaktan başka bir şeyle uğraşmamaktır. Bu davet işini bitirip bu fani alemden ayrılınca, büsbütün Allahü teâlâya dönmektir. İman-ı gaybdan kurtulup iman-ı şühudîye kavuşmaktır; işittiklerini önünde bulmaktır. Bu, Allahü teâlânın öyle bir nimetidir ki ancak dilediğine verir. O’nun ihsanları pek çoktur. Yarıda kalmış olanlar tam dönmeyi noksanlık sanır. Batının Allahü teâlâya dönmesini, insanları davet etmek ve yükseltmek için o’nlara dönmesinden daha üstün bilirler. Hâlbuki insanlara dönen kendi isteği ile dönmemiş, Allahü teâlânın dilemesi ile yukarıdan aşağı inmiştir. Kavuşmuş iken ayrılık hicranına düşmüştür. Bunun için geri dönen, her an Allahü teâlânın iradesi iledir; kendi iradesi yok olmuştur. Allahü teâlâya teveccüh eden ise kavuşmak ve batını ile görmek zevkleri içindedir. Yakınlıkla, beraber olmakla sevinmektedir.

Farsça beyit tercümesi:
Sevgilinin istediği ayrılık bana,
Binlerce daha tatlıdır kavuşmaktansa!

Arapça şiir tercümesi:
Kavuşmak nefsinin dileğidir,
Ayrılık efendinin emridir.
Her an dost ile beraber olmak,
Nefse uymaktan daha sevgilidir!

Geriye dönmenin üstünlükleri, yükseklikleri çoktur. Yukarıya doğru olan veli, geri dönmüş velinin yanında deniz yanındaki bir damla su gibidir. Geri dönmek peygamberlerin (a.s.) üstünlüklerindendir. Yukarıya teveccüh ise evliyalıktadır. Aradaki uzaklığı buradan anlamalıdır. Bu inceliği herkes anlayamaz. Bu, Allahü teâlânın öyle bir nimetidir ki dilediğine verir. Allahü teâlâ büyük nimetler sahibidir.

Tenzih ile teşbihi kendinde toplayanlardan birçoğu da diyor ki: “Bütün müminler tenzih ile görmeden iman ediyorlar. Bu iman ile birlikte teşbih imanına da kavuşan arif olur. Bu arif, mahlukları Allahü teâlânın zuhuru olarak görür. Mahlukları, vahdetin muhtelif şekiller almış hâli olarak bilir. Yaratanı yarattıklarının içinde görür.” Bunlara göre yalnız tenzih ile olan; yani Yaratan'a hiçbir şeye benzemeyen, anlaşılamayan bir varlık olarak inanmak noksanlıktır. Bir olan varlığı bu çokluktan ayrı olarak düşünmeyi ayıp bilirler. Hiçbir şeyle bağlılığı olmayan, hiçbir şeye benzemeyen bir varlığa inananları aşağı derecede sanırlar. Çokluğu düşünmeden yalnız bir varlığı düşünmeyi sınırlı, dar bir çerçeve içinde kalmak sanırlar.

Sübhanallah! Allahü teâlâya hamd olsun! Peygamberlerin hepsi (Afakî) yani insanın dışında olan ve (Enfüsî) yani insanın içinde olan putları yok etmeye uğraştılar. Bu putların yok edilmesini herkesten istediler. Hiçbir şeye benzemeyen, nasıl olduğu anlaşılamayan ve varlığı lazım olan Yaratanın bir olduğunu bildirdiler. Hiçbir peygamberin mahluklara benzeyen bir Yaratan'a iman edilmesini emrettiği ve "mahluklar Yaratanın görünüşleridir" dediği hiç işitilmemiştir. Bütün peygamberler, varlığı lazım olan Yaratanın bir olduğunu söz birliği ile bildirmişlerdir. O’ndan başka hiçbir şeye tapılamayacağını söylemişlerdir. Allahü teâlâ, Ali İmran suresinin altmış dördüncü ayet-i kerimesinde mealen: (Kitaplı kâfirlere söyle! Aramızda ortak olan kelimeyi söyleyiniz! Yani Allahü teâlâdan başka hiçbir şeye tapınmayınız! O’na hiçbir şeyi ortak etmeyiniz. İçimizden hiçbir kimseyi yaratıcı Rab tanımayız deyiniz!) buyuruyor. Bu tasavvufçuların sözleri, sonsuz Rab tanıdıklarını göstermektedir. “Her şey, bir olan Rabbimizin görünüşüdür” diyorlar. Bu sözlerine şahit olarak Hadid suresinin üçüncü ayet-i kerimesindeki: (Her şeyin başlangıcı ve sonu ve her görünen ve görünmeyen hep O’dur) ve Enfal suresinin on yedinci ayet-i kerimesindeki: (O attığın oku sen atmadın, Allahü teâlâ attı) ve Fetih suresinin onuncu ayet-i kerimesindeki: (Sana ellerini uzatıp söz verenler, elbette Allahü teâlâ ile sözleşmiştirler) ayetlerini okuyorlar ve: “Ya Rabbi! Her şeyin başlangıcı Sensin. Senden önce bir şey yoktu. Sen en sonsun, Senden sonra bir şey yoktur. Sen meydandasın, Senden daha açıkta bir şey yoktur. Sen gizlisin, Senden daha gizli bir şey yoktur” hadis-i şerifini okuyorlar.

Bu ayet-i kerimeler ve bu hadis-i şerif, o’nların doğru söylediklerini göstermiyor. Ayet-i kerimede Allahü teâlânın yalnız Kendi'ni bildirmesi, mahlukların varlıklarının tam bir varlık olmadığını gayet güzel göstermektedir; yoksa var olmadıklarını bildirmek değildir. Mesela hadis-i şerifte: (Namaz, ancak Fatiha’yı okumakla kılınır) ve (Emanete hıyanet edenin imanı yoktur) buyuruldu. Bunun gibi daha nice ayet-i kerime ve hadis-i şerifler vardır. Ayet-i kerimeye ve hadis-i şeriflere bu manayı vermemize “tevil diyorsunuz” demeleri de yersizdir. Bu manayı vermemiz, ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerin çok beliğ olduklarını göstermektedir. Dünya işlerinde da böyle sözler çoktur. Mesela bir kimse gönderdiği memura olan güvenini bildirmek için “o’nun eli benim elimdir” veya “o’nun sözü benim sözümdür” der. Bu söze kelimelerin manasının verilemeyeceği meydandadır; itimadın çok olduğunu gayet güzel anlatmaktadır. Bir hizmetçinin yaptığı iş, o’nun gücünün ve kuvvetinin üstünde olursa ve efendisi bu işe çok ehemmiyet ve kıymet verdiğini bildirmek isterse "bu işi ben yaptım, sen yapmadın" diyebilir. Bu söz efendi ile hizmetçinin tek bir adam olduklarını göstermez. Kölenin, hizmetçinin işi, kuvvet sahibinin işi olmadığı meydandadır. Kendisi de elbette o değildir. Bu tasavvufçular, Peygamberlik derecesini anlayamamış olacaklar. O büyükler iki varlık bildirmektedir; bu iki varlık birbirinden başkadır demişlerdir. Peygamberlerin sözlerinden tevhid ve ittihad manalarını çıkarmak boş yere uğraşmaktır. O’nların dediği gibi var olan bir olsaydı ve her şey O’nun görünüşü olsaydı, mahluklara ibadet etmek O’na ibadet etmek olurdu. Böyle yanlış söyleyenler de yok değildir. Peygamberler (a.s.) böyle şeyi çok sıkı yasak etmişler; Allahü teâlâdan başkasına tapınanlara sonsuz azap yapılacağını bildirmişlerdir. Mahluklara tapınanların Allah’ın düşmanı olduklarını bildirmişlerdir.

Bu tasavvufçulara yanlış anladıkları bildirilmediği için ve cahillikle Yaratanı yarattıklarına benzetmek felaketinden kurtarmadıkları için ve mahluklara ibadeti Allahü teâlâya ibadet sanmaktan vazgeçmedikleri için birçoğu diyor ki: “Peygamberler (a.s.), kalın kafalıların yanlış anlamamaları için ince olan tevhid-i vücud bilgilerini sakladılar; çok varlık bulunduğunu söylediler.” Bu sözler, bazılarının Hazret-i Ali’yi (radıyallahü anh) iki yüzlü yapmalarına benziyor ki elbette kulak verilmez. Peygamberlerin (aleyhimüssalavâtü vetteslîmât) her şeyin doğrusunu bildirmesi lazımdır. Varlığın bir olması doğru olsaydı ve O’ndan başka hiçbir şey var olmasaydı bunu elbette saklamazlardı; doğruyu bırakıp yanlışı bildirmezlerdi. Hem de Allahü teâlânın zatı, sıfatları ve işleri için olan bilgide doğruyu söylemeye titizlikle çalışacakları meydandadır. Kalın kafalılar anlayamasa da doğruyu söylemekten çekinmezlerdi. Görmüyorlar mı ki Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde (Müteşabihat) denilen ince bilgiler vardır. Müteşabihatı değil kalın kafalılar, keskin görüşlü ve ince düşünüşlü olan büyükler bile anlayamamaktadır. Bununla beraber bunları bildirmekten çekinmediler; cahiller anlayamaz diyerek bildirmekten vazgeçmediler. Bu tasavvufçular varlığın iki olduğunu söyleyenlere ve Allahü teâlâdan başkasına ibadetten kaçınanlara "müşrik" diyorlar. "Varlık birdir" diyen bir kimseye, binlerce puta tapınsa bile "muvahhid" diyorlar. Bunlara göre o putlar Allahü teâlânın görüntüleridir; onlara tapınmak Allahü teâlâya ibadet olur diyorlar. İnsaf olunsun ki bu ikisinden hangisi müşriktir ve hangisi muvahhiddir?

Peygamberler (aleyhimüssalavâtü vetteslîmât) vahdet-i vücud bildirmediler. "Varlık ikidir" diyenlere müşrik demediler. Mabudun, tapınacak varlığın bir olduğunu söylediler. O’ndan başkasına tapınmaya şirk dediler. Bu tasavvufçular mahlukları Allahü teâlâdan başka bilselerdi, başka şeylere tapanlara "müşrik olmaz" demezlerdi. O’nlar bilse de bilmese de mahluklar mahluktur, O değildirler.

Bunların sonra gelenlerinden birkaçı: “Bu alem Allahü teâlânın görünüşü değildir” dediler. Her şeye "O" demekten kaçındılar, "Her şey Odur" diyenleri beğenmediler. Bunun için Şeyh Muhyiddîn’i ve o’nun yolunda olanları inkar ettiler ve ayıpladılar. Fakat bunlar "Bu alem Allahü teâlâdan başkadır" da demiyor; "O değildir, O’ndan başka da değildir" diyorlar. Bunların sözü de doğru değildir; iki şey elbet birbirinden başka olur. İkiliğe inanmamak akla uymamak olur. Evet, Ehl-i sünnet’ten kelam âlimleri “Allahü teâlânın sıfatları O değildir, O’ndan başka da değildir” dediler ise de buradaki "başka" sözü lügat manasında değildir. "Başka olan iki şeyin birbirinden ayrılması caiz olur" demektir. Çünkü Allahü teâlânın sıfatları zatından ayrılmış değildir ve ayrılmaları caiz değildir. Bunun için "Allahü teâlânın sıfatları O değildir, O’ndan başka da değildir" sözü doğrudur. Alem ise böyle değildir. Allahü teâlâ var idi, hiçbir şey yok idi. Bunun için "alem O’ndan başka değildir" demek hem lügat bakımından hem de ikinci bakımından doğru olmaz. Bunlar ilerleyememiş olduklarından alemi yani mahlukları, Allahü teâlânın sıfatları gibi sandılar. Sıfatlar için söylemesi caiz olanı alem için de söylediler. "Alem Odur" demediklerine göre "O’ndan başkadır" demeli idiler. Böylece tevhid-i vücudî yolundan kurtulmalı idiler; varlığın çok olduğunu anlamalı idiler. Tevhid-i vücudî sahipleri —mesela Şeyh Muhyiddîn-i Arabî (k.s.) ve o’nun yolunda gidenler— "her şey Odur" diyor. Bu sözleri "alem Allahü teâlâ ile birleşmiş" demek değildir, hâşâ ve kellâ! Bu sözleri "alem yoktur, ancak Allah vardır" demektir. Mektuplarımda bunu uzun açıklamıştım.

İkiyüz yetmiş ikinci (272) mektubun paylaştığınız bu devam bölümünü, belirlediğimiz güncel yazım kurallarına ve formatımıza (ayet/hadis mealleri bold, Sual ve Cevap başlıkları düzeltilerek bold, şiirler italik, kelime sonu sertleşmeleri ve imla hataları düzeltilmiş şekilde) uygun olarak düzenledim.

Sual: Tevhid-i vücuda inanan tasavvufçuların iki varlığa inananlara "müşrik" demeleri, onlar iki varlık gördükleri içindir. İki varlık görmek ise tarikatta şirktir.

Cevap: Tarikatta şirk olan iki varlık görmeyi önlemek için tevhid-i şühudî yetişir. Burada tevhid-i vücudî hiç lazım değildir. Fena hasıl olması için salikin bir mukaddes zattan başka hiçbir şey görmemesi ve düşünmemesi lazımdır. Böylece tarikattaki şirkten kurtulmuş olur. İnsan gündüz güneşi görüp yıldızları görmeyince, her gün binlerce yıldız var olduğu hâlde iki varlık görmekten kurtulmuş olur. Yıldızlar var olsa da yok olsa da istenilen şey yalnız güneşi görmektir. İşin doğrusu da şudur ki; salik aradığı hakiki varlığa o kadar çok bağlanmalıdır ki her şey var olduğu hâlde o hiçbirine bakmamalı, belki hiçbir şeyi görmemeli, o’nun kalp gözüne hiçbir şey gelmemelidir. Fenanın en olgun hâli de budur. Eğer hiçbir şey var olmazsa salik kimden fena bulacaktır? Kimden fani olacak, kimi unutacaktır?

Tevhid-i vücudîyi ilk olarak açıklayan Şeyh Muhyiddîn-i Arabî’dir (rahmetullahi aleyh). O’ndan önce gelen büyüklerin sözleri de her ne kadar tevhidi ve birleşik olmayı gösteriyorsa da bu sözlerden tevhid-i şühudî de anlaşılabilir. Çünkü Allahü teâlâdan başka hiçbir şey görmeyince; kimisi “Cübbemin altında Allahü teâlâdan başka bir şey yoktur” demiş, kimisi “Sübhânî” diyerek hiçbir şeye benzemeyen varlık olduğunu bildirmiş, kimisi de “Evde O’ndan başkası yoktur” diye bağırmıştır. Bunların hepsi bir varlık görme dalında açan çiçeklerdir; hiçbiri vahdet-i vücudu göstermemektedir. Vahdet-i vücudu ilk olarak açıklayan, kısımlara ayıran, bir gramer kitabı gibi parça parça anlatan Şeyh Muhyiddîn-i Arabî’dir. Bu bilginin birçok derin ve ince yerlerini "yalnız ben buldum" demiş; hatta “Peygamberlerin sonuncusu, ince bilgilerin bir kısmını velilerin sonuncusundan almaktadır” demiştir. Velâyet-i Muhammedî’nin sonuncusu olarak da kendini bilmektedir. O’nun kitaplarını şerh edenler bu sözünü şöyle açıklıyor: “Bir zengin, kendi hazinesinin bekçisinden bir şey alırsa kendisi için bir küçüklük olmaz.”

Sözün kısası şudur ki; fena ve bekaya kavuşmak ve (Velâyet-i suğra) ile (Velâyet-i kübra)nın derecelerine yükselmek için tevhid-i vücudî hiç lazım değildir. Tevhid-i şühudî lazımdır; yani var olanı bir bilmek değil, bir görmek, O’nan başkasını görmemek lazımdır. Böyle görmekle (Fena) hasıl olur, Allahü teâlâdan başka her şey yani (Masiva) unutulur. Bir salik baştan sona kadar ilerler de tevhid-i vücudî bilgileri kendine hiç gösterilmeyebilir; hatta bu bilgilere inanmayacak gibi olur. Bu fakire göre saliki bu bilgiler gösterilmeden ulaştıran yol, bu bilgilerin gösterildiği yoldan daha çabuk ilerletir. Bu yolun saliklerinin çoğu istenilene kavuşurlar; o yolda olanların çoğu ise yarı yolda kalırlar. Deryayı ararken bir damla ile avunup kalır; aslı ile birleşmiş sanarak gölgeye tutulurlar, böylece asıla kavuşamazlar. Böyle olduğunu tecrübe ile anlamış bulunuyorum. Her şeyin doğrusunu Allahü teâlâ bildirir. Bu fakir her ne kadar ikinci yoldan ilerledim ve tevhid marifetleri ile ilimleri çok gösterildi ise de; Allahü teâlânın lütufları çok olduğu için ve sevilenlerin götürülmesi ile ilerlediğim için bu yolun vadilerinden ve çöllerinden lütuf ve ihsan ile geçirildim. Büyük lütuf ile gölgelerden atlatılarak asıla kavuşturuldum. Sıra talebe yetiştirmeye gelince öteki yolun daha çabuk kavuşturduğu anlaşıldı. Bizlere doğru yolu gösteren Allahü teâlâya hamdolsun! Allahü teâlâ bize doğru yolu göstermeseydi kendiliğimizden bulamazdık. Rabbimizin peygamberleri (a.s.) doğru sözlü olarak gelmiştir.

TENBİH: Yukarıda yazılanlardan anlaşıldığı üzere, birden fazla varlık olduğu hâlde yani Allahü teâlâdan başka varlık bulunduğu hâlde (Fena) ve (Beka) elde edilmektedir ve (Velâyet-i suğra) ile (Velâyet-i kübra) hasıl olmaktadır. Çünkü (Fena) demek masivayı unutmak demektir; masiva yok olmayacaktır. Bu sözümüz meydanda olan bir şeyi bildirmekteyse de büyüklerden çoğu bunu anlayamamıştır; artık cahillerin nasıl olacağını düşünmeli. Tevhid-i şühudînin tevhid-i vücudî olduğunu sanıyorlar; "Vahdet-i vücud bilgileri bu yolda elbette lazımdır" diyorlar. İki vücuda inananlara "sapık" ve başkalarını da şaşırtıcı diyorlar. Hatta bunlardan çoğu "Allahü teâlâyı tanımak, tevhid-i vücud bilgileri ile olur" sanıyorlar. "Mahlukların aynasında bir varlığı görmek, bu yolun sonuna varmak demektir" diyorlar. Hatta bunlara göre Peygamberimiz (aleyhi ve alâ cemîi ihvânihi minessalavâti efdalühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ), peygamberlik derecelerini tamamladıktan sonra çoklukta yani mahluklarda vahdeti, yani bir olan varlığı, yani Allahü teâlâyı görmek derecesine kavuştu. (İnnâ a'taynâke'l-Kevser) ayeti, bu makama eriştiğini göstermektedir dediler. Bu ayet-i kerimede mealen, (Elbette sana çoklukta vahdeti görmek makamını verdik) buyuruyor dediler. Öyle sanıyorum ki Kevser kelimesinde "v" harfinin kesret yani çokluk bildiren üç harfin arasında bulunmasından böyle anlamışlardır. Hâşâ ve kellâ! Peygamberlik makamında böyle bilgiler yoktur; çünkü peygamberler (aleyhimüssalavâtü vettehıyyât) hiçbir şeye benzemeyen bir varlığa inanmayı emir buyurmuşlardır. Mahluklar aynasında görülebilen hiçbir şeyin o bir varlıkla ilişiği olamaz; bunların hepsi anlaşılabilen ve ölçülebilen şeylerdir. Allahü teâlâ bu tasavvufçulara insaf versin! Peygamberleri (a.s.) kendi derecelerindeki terazi ile ölçmeye kalkışıyorlar. O büyüklerin derecelerini kendi dereceleri gibi sanıyorlar, ağızlarından çok büyük söz çıkarıyorlar.

Farsça beyit tercümesi:
Taş içindeki böcek sanır,
Yer ve gök hep orasıdır.

Bu fakire başlangıçta böyle bilgiler hasıl olmuştu; sonra pişmanlık, tövbe ve istiğfar nasip oldu. O görünenleri Hristiyanların putları gibi Allahü teâlâdan uzak buldum. Bahaeddin-i Buhârî (kuddise sirruh) hazretleri buyuruyor ki: “Her görülen ve her işitilen ve her anlaşılan O’ndan başkadır; kelime-i tevhid söylerken Lâ ile birlikte bunların hepsini yok etmelidir!” Bunun için kesrette vahdeti görmek de nefyedilecektir. Nefyedilmesi lazım gelen şey o mukaddes varlıkta bulunamaz. Hace hazretlerinin o sözü beni bu şühuddan kurtardı. Şühudun, görmenin zevklerine bağlı kalmaya son verdi. İlimden cehle çıkardı, marifetten hayrete ulaştırdı. Allahü teâlâ o büyük veliye bizim tarafımızdan çok iyilikler versin! Bu sözümle o büyük rehberin müridi olduğumu, o’nun kölesi olmakla şereflendiğimi bildiriyorum. Doğrusu evliyadan çok azı o’nun gibi söylemiştir; müşahedeleri o’nun gibi yok eden pek az olmuştur. Şah-ı Nakşibend hazretleri: “Bahaeddin’in başlangıcı Bayezid-i Bistamî’nin sonu değil ise, Allahü teâlânın marifeti ona haram olsun!” buyurmuştur. Bu sözle ne demek istediği şimdi anlaşılmaktadır; çünkü Bayezid çok yüksek derecelere yükseldi ise de şühuddan ve müşahededen kurtulamadı. "Sübhânî" çerçevesinin darlığından dışarı çıkmadı. Bahaeddin-i Buhârî hazretleri ise bir kelimesi ile bütün müşahedelerini, gördüklerinin ve bulduklarının hepsini yok etti; hepsini Allahü teâlâdan başka bildi. Bayezid’in tenzih sanmış olduğunu teşbih bildi. O’nun "bi-çûn" dediğine "çûn" dedi; o’nun kemal gördüğünü noksanlık gördü. Bunun için o’nun teşbihten ileri gidemeyen sonu, bu büyük hocamızın başlangıcı oldu; çünkü teşbihten başlayıp tenzihe vardı. Belki Bayezid-i Bistamî hazretlerine son günlerinde bu kusuru bildirmiş olacaklardır ki: “Zikirlerim hep gafletle imiş ve hizmetlerim, ibadetlerim cahillikle imiş” buyurmuştur. Huzur ve şühud dediklerinin gaflet olduğunu bildirmiştir. O’nun huzur ve şühud dedikleri Allahü teâlânın huzuru değildi; gölgelerden bir görüntünün huzuru idi, sonsuz zuhurlardan biri idi. Bunlara bağlanarak Allahü teâlâdan gafil kalmıştı. Çünkü Allahü teâlâ verâların verâsı, ötelerin ötesidir. Zıller, görüntüler, zuhurlar bu yolun başlangıcında olur ve ilerletmeye yararlar.

Bahaeddin-i Buhârî hazretleri: “Bu yolun sonunu başlangıcına yerleştirdik” buyurdu. Bu sözü tam yerindedir; çünkü ta başlangıçta yalnız bir varlığı aramaktadır. İsimlere, sıfatlara bakmayıp ancak zatı özlemektedir. Bu yüksek yola giren uyanık bir talipte bu nimet, bu kemale kavuşmuş olan rehberinden saçılarak ve yayılarak hasıl olur. Talip bu kazancını bilse de bilmese de hiç değişmez. Bunun için nihayette kavuşulan dereceler bu büyüklerin başlangıcında yerleşmiş bulunmaktadır. Bu yolun başında hasıl olan "bir varlığı özlemek" nimeti salikte kuvvetlenirse, batındaki bu arzu zahirine de işlerse mahlukların aynasında görünen aşağı müşahedelerden kurtulur ve teşbih bilgilerinden sıyrılır. Eğer o teveccüh kuvvetlenmeyip yalnız batınında kalırsa çok olur ki kesrette vahdeti görmek lezzetine takılır, tevhid ve ittihad zevklerine dalar. Fakat bu yolda tevhid müşahedesi yalnız zahirde kalır, batına bulaşmaz. Batınları yani kalpleri ve ruhları yine bir varlığı özlemektedir; zahirleri kesrette vahdeti görmektedir. Çok olur ki zahirlerindeki müşahede kuvvet bularak batındaki teveccüh belli olmaz, yalnız zahirin şühudu bilinir. Bu satırları yazan fakir de başlangıçta böyle idi. Zahirdeki kuvvetli olduğundan batındaki yalnız bir varlığa teveccüh belli olmamıştı. Kendimi tamamen (Kesrette vahdet) şühuduna müteveccih buluyordum. Bir müddet sonra Allahü teâlâ batındaki teveccühü de bildirdi, batına da yardım eyledi, şimdiki derecelere kavuşturdu. Bunun için Allahü teâlâya sonsuz hamdolsun. Bu yolun büyüklerinden birkaçında görülen tevhid marifetleri ve aşağı müşahedeler de böyledir. Bu büyüklerin hem zahirleri hem de batınları bu müşahedelere bağlanmamıştır, bu marifetlere tutulmamıştır. Başka yollarda olanlar böyle olmayıp zahirleri de batınları da bu müşahedelere tutulmuştur. Bu şühudu "tenzih ile teşbihi birleştiriyor" sanmışlar, kemal bilmişlerdir. Fakat bunların batınları da tenzihe inanmakta ise de başka şeye tutulmuşlar, başka şey bilmişlerdir.

Tenzihe inanmayanlar ve aşağı müşahedelerden başka bir varlığa iman etmeyenler mülhiddir, sapıktır; sözümüzün dışındadırlar. Mahlukların aynasında Hak teâlâyı müşahede etmeyi tasavvufçular kemal sayıyor ve "teşbih ile tenzihi birleşmesi" diyorlar. Bu fakire göre bu müşahede Allahü teâlâyı müşahede etmek değildir. Bunların gördükleri vehim ve hayal ettikleri şeylerdir. Mümkinde gördükleri Vacib değildir. Mahlukta buldukları Kadim değildir. Teşbihte görünenler tenzih değildir. Sakın tasavvufçuların boş sözlerine aldanmayınız! Hak olmayanı hak sanmayınız! Bu tasavvufçular şuursuz bir hâlde olduklarından özürlü sayılırlar. Yanılan müctehid gibi hesaba çekilmezler ise de bunlara uyanlara acaba ne yaparlar bilemem. Keşke bunları da yanılan müctehidlere uyanlar gibi affetseler! Fakat affetmezlerse işleri çok güç olur.

Kıyas ve içtihat İslamiyet’in dört temelinden birisidir. Buna uymaya emrolunduk; evliyanın keşif ve ilhamları böyle değildir, bunlara uymaya emrolunmadık. İlham yalnız sahibi için delildir, hüccettir, senettir; başkaları için senet değildir. İçtihat ise her Müslüman için hüccettir, senettir. Bunun için müctehid olan âlimlere uymak lazımdır. Dinin temellerini bu âlimlerin bildirdiklerine uygun olarak öğrenmelidir. Tasavvufçuların bu âlimlerin bildirdiklerine uygun olmayan sözlerine ve işlerine uymamak lazımdır. Bununla beraber o’nlara iyi gözle bakarak dil uzatmamalı, şuursuz olan sözlerinden saymalıdır. Açık olan yanlış manaları bırakıp doğru manalar çıkarmalıdır. Şuna çok şaşılır ki tasavvufçulardan çoğu; vahdet-i vücud gibi keşif ve ilham ile anlaşılan bilgilere inandırmak için insanları zorluyorlar, o’nların da böyle söylemesini istiyorlar. İnanmayanlara azap olacağını bildiriyorlar. Keşke bu bilgileri inkar etmemeleri için zorlasalardı; "inkar edenlere azap var" deselerdi. Çünkü iman başkadır, inkar etmemek başkadır. Bu bilgilere inanmak lazım değildir fakat inkar etmekten de sakınmalıdır; çünkü bu bilgileri inkar etmek bu bilgilerin sahiplerini inkar etmeye gidebilir, hak yoldaki evliyaya düşmanlığa sebep olabilir. Sözün kısası; hak yolda olan Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine göre inanmalı ve hareket etmeli ve tasavvufçuların keşiflerine iyi gözle bakmalıdır. Bu sözlere "evet" veya "hayır" demekten sakınmalıdır. Aşırı gitmekle geri kalmak arasındaki iyi, orta yol da budur. Her şeyi doğru bildiren Allahü teâlâdır.

Ne kadar şaşılır ki tasavvufçu olduğunu söyleyenler arasında; bu müşahedelerle doymayarak, hatta bu görüşleri aşağı sanarak "dünyada Allahü teâlâyı görüyoruz" diyenler çıkmıştır. Hiçbir şeye benzemeyen Vacibü’l-vücud’u gördüklerini söylüyorlar. “Peygamberimizin (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm) Miraç gecesinde bir kere kavuştuğu nimete biz her gün kavuşuyoruz” diyorlar. Gördükleri nuru, sabahları tan yerinin ağarmasına benzetiyorlar. Bu nurun anlaşılamayan bir mertebe olduğunu sanıyorlar. "Tasavvuf yolunun sonu bu nurun görünmesine kadardır" diyorlar. Allahü teâlâ zalimlerin dedikleri şeylerden çok uzaktır. O çok büyüktür. Bu da yetişmiyormuş gibi Allahü teâlâ ile konuştuklarını bildiriyorlar. "Allahü teâlâ böyle buyurdu" diye birçok şey söylüyorlar. Düşmanlarına "Allahü teâlâ size şöyle böyle yapacağını bildirdi" diyorlar. Sevdikleri kimselere de müjdeler veriyorlar. Kimisi de "gecenin üçte ikisi veya dörtte üçü geçtikten sonra Rabbim ile konuştum, çok şeyler sordum, cevaplarını aldım" diyor. Bunların sözlerinden anlaşılıyor ki o gördükleri nuru Hak teâlâ sanmaktadırlar. O nuru; Allahü teâlânın görünüşlerinden bir görünüş olarak ve zıllerden bir zıl olarak değil de Allahü teâlânın zatı, kendisi sanıyorlar. Hâlbuki o nura Allahü teâlânın zatı demek büyük iftiradır, tam bir sapıklık ve zındıklıktır. Cenab-ı Hak ne kadar çok sabırlıdır ki böyle iftiracılara çeşit çeşit azaplar yapmak için acele etmiyor ve bunları yok etmiyor. Allahü teâlânın ilmi çoktur, hilmi de çoktur, kudreti büyüktür, affı da büyüktür. Musa aleyhisselamın kavmi Allahü teâlâyı görmek istedikleri için yok edildiler. Hazret-i Musa (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) Allahü teâlâyı görmek isteyince Araf suresinin yüz kırk ikinci ayetinde mealen: (Sen Beni elbette göremezsin) cevabını aldı; aklı başından gitti, bu isteğinden tövbe etti.

İkiyüz yetmiş ikinci (272) mektubun bu son bölümünü, belirlediğimiz güncel yazım kurallarına ve formatımıza (başlık bold, ayet/hadis mealleri bold, Sual ve Cevap başlıkları düzeltilerek bold, şiirler italik, kelime sonu sertleşmeleri ve imla hataları düzeltilmiş şekilde) uygun olarak düzenledim.

Muhammed (s.a.v.) Rabbü’l-âlemîn’in mahbubudur. Gelmiş ve gelecek bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Mübarek bedeni ile miraca çıktığı hâlde ve Arş’ı, Kürsi’yi geçtiği ve zamandan, mekandan dışarı çıktığı hâlde ve Allahü teâlâyı gördüğüne Kur’an-ı Kerim’de işaretler bulunduğu hâlde; âlimlerimiz arasında "görmedi" diyenler de vardır. Âlimlerin çoğu, "görmedi" demiştir. İmam-ı Gazali de, "görmemiş olması daha doğrudur" buyurmuştur. Bu cahiller ise bozuk hayalleri ile her gün gördüklerini sanıyorlar. Hâlbuki İslam âlimleri, Muhammed Resulullah’ın (sallallahü teâlâ aleyhi ve alâ âlihi ve sellem) bir kere görmesinde söz birliğine varamamışlardır. Bunların sözlerine dikkat edilirse; iki kimsenin karşı karşıya konuştukları gibi Allahü teâlâ ile konuştuklarını sanıyorlar. Bu da tam sapıklıktır. Hâşâ ve kellâ! Kelimeleri yan yana dizerek, birbirinden önce ve sonra sıralayarak konuşmak, mahluk olmayı gösterir. Allahü teâlâ böyle konuşmaz.

Tasavvuf büyüklerinin sözleri bunları yanıltmış olacak. Tasavvuf büyükleri de Allahü teâlâ ile konuşulacağını bildirmişlerdir. Fakat bu büyükler, Allahü teâlânın bu sözleri arka arkaya söylediğini bildirmiyorlar; "Allahü teâlâ bu kelamı yarattı" diyorlar. Bu sözleri hiç yanlış değildir. Musa aleyhisselamın mübarek ağaçtan işittiği söz de Allahü teâlânın kelamı idi. Söz mahluk, Allahü teâlâ Halık idi; yoksa iki kimsenin konuşması gibi değildi. Cebrail aleyhisselamın Allahü teâlâdan işittiği kelam da böyle idi. Bu kelamlar da Allahü teâlânın kelamıdır. Buna inanmayan kâfir ve zındık olur. Allahü teâlânın kelamı, (Kelâm-ı nefsî) ile (Kelâm-ı lafzî) arasında sanki ortaktır. Araya hiçbir şey karışmadan Allahü teâlâ onu yaratmaktadır. Bundan anlaşılıyor ki kelâm-ı lafzî de Allah kelamıdır. Buna inanmayan da kâfir olur. Burasını dikkatle okumalıdır. Bu açıklama çok yerde işe yarayacaktır. İnsanı her şeye kavuşturan Allahü teâlâdır.

Mümkinlerin yani mahlukların vücutları yani varlıkları da bütün sıfatları ve kuvvetleri gibi pek zayıftır. Mümkinin ilmi, Vacib-i teâlânın ilmi yanında nedir ki? Mahlukun kudretinin, ezelî olan kudret yanında ne değeri olabilir? Bunun gibi, mümkinin varlığı Vacib-i teâlânın varlığı yanında hiçtir. Bu iki varlığa bakan bir kimse, ikisi arasındaki ayrılığın çokluğunu görünce şaşıracak ve "Bu ikisine de varlık demek acaba doğru mudur? Yoksa birisine var demek doğrudur da, ikincisine varlığa benzediği için mi var denmiştir?" diye soracaklardır. Görmüyor musun? Tasavvufçuların çoğu ikinci soruya inanarak, mahlukların varlığına mecaz yolu ile vücut demişlerdir.

Mahlukların varlığını söyleyen; ya cahil Müslümanlardır yahut insanların en yüksekleridir. İnsanın en yüksekleri peygamberlerdir (aleyhimüssalavâtü vetteslîmât) ve ümmetleri arasında Peygamber’in velâyetine kavuşmakla şereflenen, zıl dairelerinin hepsini geçenlerdir. Her şeyin içini anlayamayıp yalnız dışlarını gören cahiller, Vacib-i teâlânın varlığı ile mümkinlerin varlığını tam varlık sanırlar; her ikisini mevcut bilirler. İnsanların en yüksekleri keskin görüşlüdür; bu iki varlığı tam varlık bulurlar. Vücudun parçalarının dereceleri arasındaki ayrılıkların; vücudun sıfatlarında ve itibarlarında olduğunu, özlerinde ve zatlarında olmadığını söylerler. Böylece birisi tam varlık, öteki mecaz olarak varlık olmaktan kurtulur. İnsanların orta derecede olanları; cahillerden üstün ve en yüksek olanlardan aşağı derecelerde olduklarından, mahlukların var olduklarına inanmaları ve bunların vücutlarına tam varlık demeleri çok güçtür. Bunun içindir ki; mümkinin varlığı tam varlığa benzediği için ona mevcut denilmiştir derler. Güneşte durmuş suya, "güneşlenmiş su" demeye benzemektedir. Vücut o’nunla bulunmuyor ki varlığı doğru olsun. Bu tasavvufçulardan birkaçı da mahlukların vücudu üzerinde bir şey söylememiştir; vücutları vardır veya yoktur diye açıkça konuşmamışlardır. Birkaçı ise "mahlukların vücudu yoktur" dedi, "Vacib-i teâlâdan başka mevcut yoktur" dediler. Birkaçı da mahlukların vücudunu Vacib-i teâlâdan başka bilmezler; iki vücut birdir de demezler. Birkaçı ise; "mahluklar Allahü teâlânın var olduğu vücut ile mevcutturlar" dedi ki bu söz "mahlukların ayrıca vücutları yoktur" demektir.

Mahlukların vücudu vardır demek için keskin görüşlü olmak lazımdır. Allahü teâlânın vücudu yani varlığı yanında, mahlukların vücudunu bunlar görebilir. Keskin görüşlü olanlar, gündüzün güneşin vücudu yanında yıldızları görürler. Görmesi kuvvetli olmayanlar ise göremez. Mahlukların vücudu, gündüz yıldızların vücudu gibidir; görüşü kuvvetli olanlar görebilir, görmesi az olanlar görmekten mahrum kalır.

Sual: Cahillerin görmesi zayıf ve basiretleri yani kalp gözleri kör olduğu hâlde, mahlukların vücudunu nasıl görebiliyorlar? Vacib-i teâlânın vücudunun ışıkları, o’nların görmesine niçin mani olmuyor?

Cevap: Cahiller bir şeyi öğrenmekle anlar, görmekle anlamaz. Biz burada öğrenerek değil, görerek anlayanları söylüyoruz; öğrenmekle anlayanlar için bir şey demiyoruz. Vacib-i teâlânın vücudunun ışıkları cahillere göre sanki yok gibidir; bunun için mahlukların vücudunu görmeye mani olmaz. Şöyle de cevap veririz ki: Işıkların görünmesi mahlukların vücudunu görmeye manidir; mahlukların vücudunu bilmeye mani değildir. Çünkü bir şeyi bilmek çok olur ki işitmekle ve başkalarına uymakla da hasıl olur. Düşünmekle ve benzetmekle de bilinebilir. Görüşleri zayıf olanlar da gündüzleri yıldızların vücudunu bilir; güneşin ışıkları bu bilgiye mani olmaz. Cahiller mümkinlerin vücudunu bilmektedir, görmekte değildirler; çünkü şühud yani görmek kalp gözü ile olur. O’nların basiretleri yani kalp gözleri ise kördür. Görülecek şey melek de olsa veya melekût veya ceberût yahut lâhut da olsa göremezler.

Mahlukların vücudu var demekte cahiller en yüksek âlimler gibidir dedik; başka birçok yerlerde de o’nlar gibidirler. Bunun içindir ki peygamberler (a.s.) birçok işi cahiller gibi yapmaktadırlar. Herkes ile ve çoluk çocukları ile o’nlar gibi yaşarlar. İnsanların en iyisinin (aleyhissalâtü vesselâm) çoluk çocuğuna karşı güzel işlerini herkes bilir. Mesela bir gün insanların en iyisi (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm) Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’i öptüler. O’nlarla sevinçli ve güler yüzlü vakit geçirdiler. Orada bulunanlardan birisi: “Ya Resulullah! On bir oğlum var, şimdiye kadar hiçbirisini öpmedim” dedi. Peygamberimiz (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm) buyurdu ki: “Bu merhamettir. Kullarından dilediğine ihsan eder.” En yüksek olanlar birçok işlerinde cahillere benzemektedir. Bu benzeyiş her ne kadar görünüşte ise de cahiller işin iç yüzünü anlayamadıklarından o büyüklerden faydalanamıyorlar. O büyükleri kendileri gibi sanıyorlar; kendilerine benzemeyenlere bakıyorlar, o’nları büyük biliyorlar. Evliyanın ahlakı ve işleri kendilerine benzemediği için o’nları; huyları, işleri ve sözleri kendilerine benzeyenlerden daha üstün sanıyorlar. Kendilerine benzeyen ahlak ve işler peygamberlerde bulunsa bile o’nları daha üstün biliyorlar.

İşittiğimize göre Şeyh Ferîdeddîn-i Şekergenç (rh.a.) hazretlerinin çocuklarından biri ölünce bunu haber aldığı zaman hiç üzülmedi; “Bir köpek yavrusu ölmüştür, dışarı atınız!” dedi. İnsanların en üstünü olan Muhammed aleyhisselamın oğlu İbrahim vefat edince yanına gelip ağladı ve çok üzüldü ve: “Ey İbrahim! Senin ayrılığınla çok üzüntüdeyiz” buyurdu. Üzüldüklerini çok çok bildirdiler. Şimdi düşünelim! Şeyh Ferîdeddîn mi daha üstündür yoksa Seyyidü’l-beşer mi? Cahiller, hayvan gibi olduğundan şeyhin işini daha üstün görürler. O’nun dünyaya bağlı olmadığını anlarlar. Resulullah’ın (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm) işini ve sözlerini dünyaya bağlılık sanırlar. Bu kötü inanışlarından Allahü teâlâya sığınırız! Bu dünya imtihan, deneme yeridir. Cahilleri en yükseklere benzetmenin çok faydaları ve sebepleri vardır. (Allahümmme erine’l-hakka hakkan verzuknâ ittibâ’ahu ve erine’l-bâtıla bâtılan verzuknâ ictinâbehu bi-hürmeti Seyyidi’l-beşer “aleyhi ve alâ âlihi ve ashâbihi minessalavâti efdalühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ”) [Yani: Ya Rabbi! Doğruyu bize doğru olarak göster ve o’na uymayı bize nasip et ve yanlış, bozuk olan şeylerin yanlış olduklarını bize göster ve onlardan sakınmamızı nasip et! İnsanların en üstünü hürmetine bu duamızı kabul buyur!]

Yine sözümüze dönelim. Peygamberlerin (a.s.) ve o’nların ashabının ve ashabın izinde giden evliyanın (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn) imanları; önce şühudî iken, insanları Allahü teâlâya çağırmak için geriye döndükten sonra gaybî olmuştur. Şuna benzer ki; bir kimse gündüz güneşi görür, güneşin vücuduna iman-ı şühudî ile inanır. Gece olunca bu iman-ı şühudîsi iman-ı gaybî olur. Âlimlerin imanı gaybî ise de peygamberlerin (aleyhimüssalavâtü vettehıyyât) izinde gittikleri için bu iman-ı gaybîleri vicdanî ve anlayışlı olmuştur; nazarî, teorik olmaktan kurtulmuştur. Âlim deyince ahiret bilgilerine âlim olan kimse anlaşılmalıdır; dünya âlimleri anlaşılmamalıdır. Çünkü dünya âlimleri bütün müminler gibidir. Bütün müminlerde bulunan gaybden imanın çok dereceleri vardır. Bu imanın en yüksek derecesi peygamberlere (a.s.) uymakla hasıl olan imandır. Yani; “Allahü teâlâ şöyle buyurdu ve Resulullah (sallallahü aleyhi ve alâ âlihi ve sellem) böyle buyurdu” diyerek öğrenilen imandır.

Sual: Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki: “İstidlal ile yani akıl ile bularak hasıl olan iman, taklit ile yani başkasına uyarak hasıl olan imandan daha üstündür.” Hatta âlimlerin çoğu "istidlal imanın şartıdır, taklit ile hasıl olan iman, iman olmaz" buyurmuşlardır. Siz ise "iman-ı taklidî daha üstündür" diyorsunuz?

Cevap: Peygamberleri (aleyhimüssalavâtü vettehıyyât) taklit ederek hasıl olan iman, iman-ı istidlalîdir. Çünkü o büyükleri taklit eden kimse; peygamberlerin (a.s.) bildirdiği her şeyin doğru olduğunu aklı ile, düşüncesi ile anlamıştır. Çünkü Allahü teâlânın bir kimsenin sözlerinin doğru olduğunu bildirmesi için o’na mucizeler vermesinden, o kimsenin elbette doğru sözlü olduğu anlaşılır. Peygamberlerin (a.s.) hepsinde mucizeler bulunduğu için hepsi doğru sözlüdür. Başkasına uyarak hasıl olan imanın kıymetsiz olması, babalarından görerek iman ettikleri içindir. Peygamberlerin (aleyhimüssalavâtü vettehıyyât) doğru söylediklerini, bildirdikleri her şeyin doğru olduğunu düşünmeden; yalnız anadan babadan ve etraftan görerek hasıl olan imandır. Böyle olan iman-ı taklidî âlimlerin çoğuna göre kıymetsizdir.

Mantığa dayanarak akıl ile, düşünce ile hasıl olan imana gelince; bu yoldan iman elde edilebilir fakat elde edenler pek azdır. Allahü teâlânın varlığını bu yoldan ispat etmekte Mevlana Celaleddin-i Devanî (rahmetullahi teâlâ aleyh) gibi biri daha bulunduğunu bilmiyoruz. Çünkü bu hem muhakkıktır hem de sonra gelenlerdendir ve bu yüksek varlığı ispat etmek için çok uğraşmıştır. Böyle olmakla beraber o’ndan sonra gelenlerden o’nun yazılarını açıklayanlar; o’nun ileri sürdüğü düşüncelerden, olaylardan yanlış veya kusursuz olanını görememişlerdir, açıklarken çok fikirleri değiştirmek zorunda kalmışlardır. Bundan anlaşılıyor ki peygamberleri (aleyhimüssalavâtü vetteslîmât) taklit etmeye dayanmadan yalnız istidlal ile iman hasıl edenlere yazıklar olsun! Allahü teâlâ imanın nasıl elde edileceğini bize gösteriyor. Ali İmran suresinin elli üçüncü ayetinde mealen: (Ya Rabbi! Senin indirdiğine inandık. Resulüne uyduk. Bizi şahit olanlarla birlikte bulundur!) buyuruldu.


Abdulkadir Akçiçek Tercümesi