Mektuplar

MEVZUU:

a) İman-ı gaybî ile iman-ı şuhudînin beyanı..
b) Tevhid-i vücudî ile tevhid-i şuhudînin beyanı.
c) Fenâ tahakkukunda zarurî olan şühudî olandır.
d) Tevhid-i vücudîyi ilk açıklayan Fütuhat-ı Mekkiye sahibidir.
Ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT:

ÎMAM-I RABBANİ Hz.. bu mektubu, Seyyid Muhibbullah Mankpurî'ye yazmıştır.

***

Allah'a hamd olsun.. Salâtlar onun Resulüne..

Pek Aziz Kardeşim Mir Muhibbullah'a malum olsun ki,

Gayb olarak, Allah-ü Teâlâ'nın varlığına, sair sıfatlarına inanmak; enbiyânın ve onların ashâbının nasibidir. Bir de, bütünüyle rücû'ları sabit olan evliyanın.. Bunların bağlılığı, ashab bağlılığı gibidir. İsterse, bunlar az olsunlar; hatta azdan dahi az olsunlar.. Ulemanın nasibi, umum müminlerin nasibi dahi gaybe imandır.

Şühudî imana gelince; bu dahi, umum sofilerin nasibidir. Bunlar da ister uzlet erbabı olsun; isterse muaşeret ehli olsun. Muaşeret ehli her ne kadar rücû'u olanlardan iseler de, tam mânâsı ile rücû'u bulmuş değillerdir. Batınları, yukarı ile şerefyâbdır ve oraya cezbelidir. Hem de daima.. Bunlar, her ne kadar zahirleri ile halk arasında iseler de; batınları ile Yüce Hak ile beraber olmuşlardır. Bu mânâdan ötürü, şühudî iman, daima bunların nasibidir.

Peygamberlere gelince, bunların tamamen rücû'ları vardır. Bu büyükler, zahiren ve batınen halkı yüce Hakka davete yönelmişlerdir. Bu mânâdan ötürü, gaybî iman, bunların zarurî olarak nasipleridir.

Bu Fakir, bazı risâlelerinde tahkikini yaptı ki: Rücû'un varlığı ile beraber, yukarıya teveccüh; noksanlığın, işin nihayetine varamamış olmanın alâmetidir. Tam mânâsı ile rücû' ise; nihayetlerin de nihayetine vâsıl olmak sayılır.

Sofiye sanmışlardır ki: Kemal, ancak iki teveccühü cem etmektedir. Teşbihi ve tenzihi bir araya getireni dahi kâmillerden saymışlardır.

Bir mısra:

Sevdikleri yandadır insanların mezhepleri..

Peygamberler, davet vazifesinden fariğ oldukları, bekâ âlemine teveccüh ettikleri, rücû'un yararı dahi tamam olduğu zaman; her halleri ile Şânı Yüce Hakka teveccüh ederler. Hem de bütün şevkleri ile şöyle diyerek:

– Refik-i âlâ.. (En yüksek yakınlığa..)

Ve.. yakınlık mertebeleri içinde sevince ve övünmeye geçerler..

Bir şiir:

Mübarek olsun erbab-ı nimete erdikleri;
Miskin âşıka yeter, yudum yudum içtikleri..

***

Fakir indinde asıl kemâl odur ki: Uruc (yükselme) vaktinde, kesret tamamen nazardan kalka.. Hatta esma ve sıfat melhuz olmaya.. Mücerred ehâdiyetten başka bir şey müşahede edilmeye.. Bundan sonra, onunla nasıl muamele edilecekse; kendisi ile öyle muamele edilir.

Şayet rücû' vaktinde, nazar tamamı ile kesrete düşerse; âvam müminler gibi, onun müşahedesi halktan başkası olmayacağı gibi, meşgalesi dahi, taatı eda ve halkı Yüce Hakka davetten başka olmaz.. Davet işi tamam olduğu, fâni âleme veda ettiği zaman; bütünüyle Yüce ve Mukaddes Hakka teveccüh eder.. Göçü, gaybden şehadete geçer; müraselet muamelesi, muanakaya tebdil edilir (mektuplaşma, haberleşme muamelesi sarılıp kucaklaşmaya döner).

Bir âyet-i kerime meali:

– «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir. Ve Allah, büyük fazlın sahibidir.» (62/4)

Nakıs olan kimse hayal etmeye ki: Bütünüyle rücû' noksanlıktır. Ve.. hiç sanmaya ki: Batınen Yüce Hakka teveccüh; davetleri ve tekmilleri için halka teveccühten daha faziletlidir.

Şundan ki: Rücû' sahibi, rücû' makamına kendi arzusu ile gelmemiştir. Âlâ makamdan esfel makâma, Yüce Hakkın iradesi ile nüzul eylemiştir. Vusul yerine, kendisi için hicrana râzı olmuştur. Dolayısı ile, rücû' sahibi, Yüce Hakkın muradı ile kâimdir. Kendi nefsinin muradından fânidir.

Teveccüh sahibine gelince; vasl ile şühud ile mahfuzdur; kurb (yakınlık) ile maiyyet (beraberlik) ile mesrurdur (görme, şahid olma, müşahade ile korunmuştur; yakınlık ve beraberlik ile seviçli, mutludur.

Bir şiir:

Uzak kalmamsa kalbimin sevdiğinin rızası;
Bana daha hoş visalden bu ayrılık acısı..

Zira bana nefsimin köleliği var visalde;
Hicranda kuluyum şu zatın: Mevlâlar Mevlâsı..

Sevgili ile çokça meşgulüm her hal-ü kârda;
Kendimle olmaktan iyi bu vazife edâsı...

***

Rücû'un fazileti çoktur. Rücû' sahibine nisbetle teveccüh sahibi, umman denize nisbetle katre gibidir.

Bu rücû', nübüvvet faziletlerindendir; o teveccüh ise; velâyet eserlerindendir. Aralarında o kadar fark var ki.. Lâkin, bunu herkesin fehmi alamaz..

Bir âyet-i kerime meali:

– «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir.. Ve Allah, büyük fazlın sahibidir.» (62/4)

***

Tenzih ile teşbih arasını cem edenlerden bazıları dediler ki:

– Tenzihi iman, bütün mü'minlere hâsıl olmuştur. İrfan sahibi o kimsedir ki; tenzihle teşbih imanın arasını cem ede.. Halkı dahi, Halik'ın zuhuru bile.. Kesreti dahi vahdetin kisvesi göre.. Yüce Sanii, kendi san'atında mütalaa ede..

Hülâsa, bunlara göre: Sırf tenzihe teveccüh, noksanlıktır. Kesret mülâhazası olmadan vahdet şühudu ayıptır.

Bu cemaat, sırf ehâdiyete teveccüh edenleri, nakıs sayarlar.

Kesret mütalaası olmadan, vahdet mülâhazasını tahdid ve takyid (sınırlı ve kayıtlı, şartlı) zannederler.

Sübhanellah, Allah'a hamd olsun.

Bunlar anlamazlar mı ki:

Enbiyanın bütünüyle dâveti, sırf tenzihedir. Onlara salât ve selâm olsun.

Semavî kitaplar, tenzihi imanı anlatırlar.

Peygamberler, batıl sayılan, afakî ve enfüsî putları nefyeder; halkı dahi onları batıl saymaya davet ederler. Şebihten (benzemekten) ve keyfiyetten münezzeh olan Vacib'ül-Vücud Zat'ın vahdetine delâlet ederler.

Hiç bir peygamber işittin mi ki; halkı teşbihi imana davet etsin ve:

– Halk, Halik'ın zuhurudur.

Desin.. Bütün peygamberler, Yüce Mukaddes Vacib'ül-Vücud Hak'kın tevhidi üzerinde müttefiktirler. Onun zatından gayrı râbları nefyetmişlerdir. Bu mânâda gelen bir âyet-i kerime şöyledir:

– «De ki, ey Ehl-i Kitap, hep birden sizinle aramızda müsâvi bir kelimeye gelin. Şöyle ki: Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim; hiç bir şeyi O'na şirk koşmayalım. Allah'tan başka bazımız, bazımızı râblar olarak tutmayalım.

Şayet buna gelmezlerse şöyle deyiniz:

Şahid olunuz, biz Müslümanlarız.» (3/64)

Bu cemaat, bitip tükenmeyen râblar isbat ederler, Onların her birini de, Rabb'ül-erbab olan Yüce Zat'ın zuhuratı olarak hayal ederler.

Onlar, istediklerinin yerinde (doğru) olduğunu bildirmek için; Kur'an'dan ve hadisten şahit getirmek isterler; ama onların hiç biri, istedikleri mânâda asla şahid olamaz.

Meselâ, meâli şöyle olan âyet-i kerîmelere dayanırlar:

– «Odur evvel, âhir, zahir, batın..» (57/3)

– «Attığın zaman, sen atmadın; Allah attı.» (8/17)

– «Gerçek şu ki: Seninle biat edenler, ancak Allah ile biat ettiler. Allah'ın eli, onların elleri üstünde idi.» (48/10)

Hadis-i şerifler ise şöyledir:

– «Allah'ım, sen evvelsin; senden evvel bir şey yoktur.. Sen âhirsin; senden sonra bir şey yoktur. Sen zahirsin; senin fevkinde bir şey yoktur. Sen batınsın; senin ötende bir şey yoktur.»

Bütün bu ibarelere hasredilen mânâ, en güzel şekilde; Yüce Hak'kın Zat'ından gayrına kemaliyle vücud vermenin nefyidir. Amma, vücudun aslını nefyetmek değildir.

Nitekim şu hadis-i şeriflerden dahi bu mânâ anlaşılır:

– «Namaz, ancak Fatiha-i kitabla olur.»

Yani: Namaz, ancak Fatiha sûresini okumakla tamam olur.

– «Emaneti olmayanın imanı yoktur.»

Yani: Kendisine itimad edilmeyen kimse tam mü'min olamaz.

Bunlara benzeyen âyet ve hadisler çoktur. Bu tevcihler, nassları tevil kabilinden değildir. Yani: Onların sandıkları gibi.. Elbette, nassları, kemal mânâsı ile belâğate getirmektir. Nitekim bu mânâ örfde gelmektedir.

Meselâ, bir şahsın elçiliği veya vekâleti için önem vermek gerektiği zaman, şöyle denir:

– Elim, onun elidir.

Bundan hakikat anlaşılmaz; mecazî mânâ anlaşılır. Amma, hakikatten daha beliğ bir mânâ ifade eder.

Şöyle bir misal de olabilir. Meselâ:

Bir fiil işlenir. Ama, bu iş, yapanın kudretinin çok çok üstünde görülür. Zira onu yapan, kudret-i kâmile sahibi bir zatın kölesidir. Bu mânâda iltifat dahi, o güçlü sultanadır. O yapılan işte dahi o zatın teveccühü vardır. Bu durumda o Malik Zat şöyle diyebilir:

– Bunu ben yaptım; sen değil..

Bu kelâmda fiilin ittihadına delâlet olmayacağı gibi; zatın dahi ittihadına yer yoktur.

Allah'a sığınmak gerekir. Bilhassa şundan ki: Köle bir kulun fiili Malik Muktedir Zat'ın aynı fiili ola.. Yahut, zatı dahi ayniyle onun zatı ola..

Acaba cemaat, peygamberlerin zevkini bilmezler mi ki?. Zira, onların davet medarı isneyniyyet (ikilik) üzerine ve mugayeretin (gayriliğin, aykırılığın) varlığına dayalıdır. Yani: Halk ile Halik arasında.. Onların ibarelerini tevhide ve ittihada indirmeye çalışmak, boş yere zorlamadır.

Hakikatte mevcud bir olup onun dışında olanlar dahi onun zuhuratı ise; o zaman, onun dışındakilere tapmak ona ibadet sayılır. Nitekim o cemaat dahi böyle sanır. O zaman, niçin enbiya onlara tapmayı şiddetle men etti; onun zatından gayrına tapanları neden ebedi azapla korkuttular?.

Niçin, ondan başkasına tapanlar için:

– Allah'ın düşmanları..

Dediler. Ve neden onların yanıldıkları manaya kendilerini muttali edip cehaletten gelen mugayereti onlardan gidermediler?. Hatta niçin onlara anlatmadılar ki: Ondan başkasına tapmak dahi, ayniyle o Yüce Zat'a ibadettir.

Anlatılan cemaatten bazıları şöyle der:

– Peygamberler, tevhid-i vücudîyi ancak avamdan gizlediler.

Davet işini, mugayeret isbatı üzerine kurup vahdeti gizlediler. Avam halkın fehmi kusurlu olduğundan, kesrete delâlet ettiler.

Onların bu sözü dinlenmez. Tıpkı: Şiilerin Hazret-i Ali'yi dahi iki yüzlü yaptıkları gibi.. Zira, peygamberlerin şanına yakışan, işin aslına yakışan neyse; onu tebliğ etmektir.

Eğer işin aslında vücud bir olsaydı; neden onu gizlesinler ve işin özüne aykırı olanı izhar etsinler?. Bilhassa Vacib'ül - vücud Hakkın zatına, sıfatına ve fiillerine taalluk eden hükümlerde.. Zira, bunun ilânına ve izharına en çok haklı olanlardır. İsterse, kısa görüşlüler, onu idrâk işinde kusurlu olsun; onu anlamaktan yana aciz bulunsunlar..

Avamın durumu şöyle dursun; Kur'an âyetlerinin ve hadislerin müteşabih olanlarını, havas zatlar dahi anlamaktan aciz kalmışlardır. Buna rağmen, meselelerini açıklamaktan, avamın yanlış anlayacağı vehmi onlara mâni olup yollarından almadı.

Bu cemaat, mevcudun ve vücudun mütaaddid olduğunu söyleyenlere ve Yüce Mukaddes Zat'ın gayrına ibadetten tenezzüh edenlere:

– Müşrik..

İsmini verip vahdet-i vücuda kâil olana dahi:

– Muvahhid..

Derler. İsterse, Hakkın zuhuratı diye hayal ederek, onlara ibadeti dahi Hakkın ibadeti bilerek bin puta tapmış olsun.

Bu mânâyı tam insafla teemmül etmek gerek.. Bu sınıflardan hangisi müşrik?. Onlardan hangisi muvahhid?.

Peygamberler, halkı vahdet-i vücuda davet etmedikleri gibi; vücudun mütaaddid olduğuna kâil olanlara dahi:

– Müşrik..

Dememişlerdir. Bunların daveti, Yüce Sultan Mabud'un birliğine olmuştur. Şirki dahi, o Yüce Zat'tan gayrına ibadete ıtlak etmişlerdir.

Sofiye, Yüce Hakkın gayrına olan vücudiyeti, gayriyet unvanı ile bilmedikçe, şirkten halâs olmazlar. Yüce Hakkın zatından gayrı şeyler (yani: Masiva) onun zatından gayrı şeylerdir. (Yani: Masivası..) Anlasalar da, anlamasalar da durum budur.

Onlardan bazı müteahhirîn olanlar:

– Bu âlem, Yüce Sultan Hakkın aynı değildir.

Dedi ve ayniyet sözünden sakındı. Ayniyete kâil olanlara taan edip ayıpladılar.

Hatta, Muhyiddin b. Arabi'yi ve ona tabi olanları dahi bu yüzden inkâr ettiler. Onları iyi anmadılar (onlardan bazı müteahhirîn olanlar). Durum böyle olmasına rağmen, yine de: Bu âlem için, Hakkın gayrı olduğuna kâil olmadı. Şöyle dediler:

– Ne aynıdır, ne de gayrı...

Halbuki bu kelâm, doğrudan uzaktır. Zira, iki şeyin, birbirinin gayrı olması, bir kaziyyedir. İki şey arasında mugayereti inkâr eden; aklın açık kavramı ile çarpışmaya girer.

Bu babda bir başka söz şu ki:

Kelâmcılar Vacib'ül-vücud Zat'ın sıfatları için şöyle dediler:

– Ne aynıdır; ne de gayrı..

Burada anlattıkları gayriyet ile ıstılahta alışılmış gayriyetten başkasını murad etmişlerdir. Bu mütegayyirler arasında dahi, infikâk (ayrı olma) cevazına riâyet etmişlerdir.

Çünkü, vacib sıfatlar, zattan ayrılmış değillerdir. Zat ile kadim sıfatlar arasında infikâk cevazı dahi tasavvur edilmiş değildir.

Böyle olunca:

– Ne odur, ne de gayrıdır.

Sözü, kadim sıfatlarda caizdir; ama âlemin hilâfına.. Çünkü, onda bu nisbet yoktur.

Bir hadis-i şerif meali:

– «Allah vardı; onunla bir şey yoktu.»

Bu âlemden, ayniyeti ve gayriyeti birlikte nefyetmek; lügat ve istilâh olarak, doğruluktan uzaktır.

Bu cemaat, bu âlemi, sıfat-ı kadime (evveli, başlangıcı olmayan sıfat) gibi sanıp öyle tasavvur ettiler. Ona mahsus olan hükmü, bunun için de isbata kalktılar. Bu da onların kusurları ve vâsıl olamayışlarından ileri geldi.

Bu cemaat, bu âlemin ayniyetini nefyettikleri için; kendilerine lâzım olan, onun gayriyetine de kâil olmaktı. Böylece, tevhid-i vücudî zümresinden çıkmış olur; vücudun müteaddid oluşuna da hükmederlerdi.

Tevhid-i vücudide mutlaka ayniyete kâil olmak vardır. Tıpkı Şeyh Muhyiddin bin Arabi (Ks.) ve ona tabi olanların dediği gibi..

Ayniyete kâil olmak, maazallah, bu âlemin, yaratıcısı ile müttahid (ittihat etmiş, birleşmiş) olduğu mânâsına değildir. Elbette şu manayadır: Bu âlem madumdur; mevcud olan Yüce Mukaddes Vacib'ül-vücud'dur. Nitekim, bu mânânın tahkikini, bu Fakir bazı risalelerinde yapmıştır.

Burada şöyle bir şey sorulabilir:

– Sofiye-i vücudiye, taaddüd-ü vücuda kâil olanlara şu itibarla:

– Müşrik..

Derler ki o; ikilik görür ve müşahede eder. İkilik müşahede eden ise, tarikatın dahi müşrikidir. Bunun için, şu cevabı veririm:

– Tarikatta şirk olan isneyniyyet, tevhid-i şühudiyi atandır; o yerde tevhid-i vücudiye hâcet yoktur. Burada uygun düşen odur ki. Salikin meşhudu ve melhuzu Mukaddes Zat-ı Ehadiyet'ten başkası olmaya.. Böyle olunca, fenâ tahakkuk eder ve tarikat şirki de gider. Şöyle ki: Bir şahıs, gündüzleri yalnız güneşi görür; yıldızları görmez. Her ne kadar gündüzleri yıldızların hepsi mevcut ise de, ikilik niyeti kalkar. Burada asıl maksud olan dahi, tek başına güneşin meşhud olmasıdır, îster yıldızlar mevcud olsun; isterse olmasın, burada mânâ değişmez. Hatta şöyle de derim:

– Fenâ, ancak eşyanın mevcud olduğu surette olacaktır.

Buna rağmen, salik, hakikî matlubuna karşı tam daldığından ve onunla alâkada tam kemale varmış olduğundan asla bir şeye iltifat etmez. Hatta, başka şeyi müşahede etmeyeceği gibi; kesin olarak nazarı da bir şeye ilişmez. Zira, eşya mevcud olmayınca, fenâ tahakkuku ne şeyde olacaktır?. Neyden fâni, zâil ve nasi olacaktır?. (Yani: Neyden kayıp, yok ve unutucu olacaktır?.)

***

Tevhid-i Vücudi'yi ilk defa sarahaten anlatan Muhyiddin bin Arabi olmuştur. (Allah sırrının kudsiyetini artırsın.)

Geçmişteki meşâyihin ibareleri; her ne kadar tevhidi anlatıp ittihaddan haber vermiş iseler de; onları, tevhid-i şühudiye hamletmek kabildir.

Sübhan Haktan başkası görülür olmayınca, onlardan bazısı şöyle dedi:

– Cübbemde ondan başkası yoktur.

Bazısı dahi şöyle demiştir:

– Sübhanım, şanım ne kadar yüce.. Bazısı dahi şöyle demiştir:

– Evde ondan başkası yoktur.

Bütün bunlar, birer çiçektir; vahid rüyeti dalından toplanmıştır. Bunların hiç birinde, tevhid-i vücudîye delâlet yoktur.

Vahdet-i vücud meselesini, bablara ayıran, fasıllara bölüp sarf ve nahiv ilmi gibi tedvin eden Muhyiddin b. Arabi'dir. (Allah sırrının kudsiyetini artırsın.) Hatta bu bahisler arasında, bazı çetin maarifi de, kendi özüne tahsis edip şöyle dedi:

– Hatem'ün-nübüvvet, bazı ilimleri ve maarifi, Hatem'ül-velâyetten alır.

Burada:

– Hatem'ül-velâyet..

Demekle, kendisini murad ediyor. Bu cümlenin tevcihini yapan şarihler şöyle dediler:

– Sultan, hazinedarından bir şey alırsa; bu, onda ne gibi bir noksanlık olur?.

Hülâsa: Fenânın ve bekânın tahsilinde, velâyet-i kübrânın ve velâyet-i suğranın husulünde tevhid-i vücudîye hâcet yoktur. Fenânın tahakkukunda, sivanın nisyan husulünde (unutulmasının hâsıl olmasında) elbette tevhid-i şühudî gerek... (Aksine fenânın gerçekleşmesi, gayrin bütünüyle unutulması için vahdet-i şühûda (birliği görmeye) ihtiyaç vardır / SEMERKAND Tercümesi).

Hatta öyle olur ki: Salik, bidayetten nihayete kadar seyreder de; asla kendisine, tevhid-i vücudî ilimlerinden ve maarifinden yana bir şey zahir olmaz. Hatta, bu ilimleri inkâr ettiği dahi olur.

Bu Fakir'e göre, anlatılan maarifin zuhuru olmadan sülûkü müyesser olan tarikat; bu maarifin zuhurunu tazammun eden tarikattan daha yakındır.

Bu yolun ekseri salikleri, matluba vâsıl olurlar. O tarikatın ekseriyetle, seyredenleri yolda kalırlar. Denizden bir katre görürler; asıl yerine, zıll ile iptilâya uğrarlar. Dolayısı ile, vuslattan da mahrum olurlar.

Anlatılan mânâyı, mütaaddid tecrübelerle öğrendim. Doğruyu ilham eden, noksan sıfatlardan münezzeh Allah'tır.

Bu Fakir'in seyri, her ne kadar ikinci yoldan olmuş ve tevhid-i vücudî ilimleri zuhuratından bolca haz almış ise de, lâkin, Hakkın inâyeti onun halini kapladığı, seyri dahi mahbubî seyir olduğu için, bu yolun badiyelerini ve geçitlerini onun fazlı ve inâyeti ile dürdü. Zılâl mertebesini geçti; Allah'ın tevfiki ve yardımı ile aslın da aslına ulaştı..

Amma, ne zaman ki, irşad taleb edenlere muamele işi düştü; o zaman gördü ki: Vusul için öbür yol daha yakın ve daha kolay.. Yani: Husul cihetinden

Bir âyet-i kerime meali:

– «Allah'a hamd olsun ki: Bizi buna kavuşturdu. Allah bize hidayet etmeseydi; biz buna kavuşamazdık. Rabbımızın resulleri gerçeği gelirdi.» (7/43)

TEMBİHTİR

Üstte yapılan tahkikten bilinmiş oldu ki: Mevcudat, her ne kadar mütaaddid ve Yüce Hakkın zatından gayrisi dahi mevcud ise de; Fenânın ve bekânın tahakkuku, velâyet-i suğranın ve velâyet-i kübranın hâsıl olması dahi câizdir.

Fenâ: Sivânın unutulması olup idam edilip asla verilmesi değildir. Burada lâzım olan şu ki: Siva yitirilmiş görüle; siva hiç bir şey olmayıp ve madum görülmeye (Zira fenâ; mâsivâyı ortadan kaldırmak, kökünü kazımak değil, mâsivâyı unutmaktır. Fenânın gerçekleşmesi için gerekli olan, mâsivânın ortadan kalkması, yok olması demek değil mâsivâyı görmemektir)..

Bu kelâm, zahir olmasına rağmen; havasın pek çoğuna gizlidir. Avamdan olanlara ne diyelim?. Ki onlar: Vahdet-i vücud marifetini, bu tarikatın şartları yapmışlardır. Şu hayalle ki: Tevhid-i şühudî, tevhid-i vücudînin aynıdır. Taaddüd-ü vücuda kâil olanı dahi, dalâlette kalan ve başkalarını dahi, dalâlette bırakan sanmışlardır. Hatta onlardan bir çokları hayal etmişlerdir ki: Sübhan Hakkın marifeti, tevhid-i vücudî marifetlerine inhisar etmiştir.

Yine tasavvur etmişlerdir ki: Kesret aynalarında vahdeti müşahede etmek, işin tamama ermesindendir. Bazıları bu mânâda, açık açık şöyle anlatmışlardır:

– Resulûllah (ﷺ) efendimiz, nübüvvet kemalâtının husulünden sonra, şühud ve kesrette vahdet makamında oldu.

– «Sana kevseri ita eyledik.» (108/1)

Mealindeki ayet-i kerime dahi, bu makama işarettir (mânâsında anlamışlardır). Bu ibareyi dahi, şöyle tevil ederler:

– Biz sana kesrette vahdet şühudunu ita eyledik.

Sanki o bu işareti: K v s r - ٱلۡكَوۡثَر (Arapça aslına göre) harflerinin ortasına gelen v - و (Arapça aslına göre 'vav') harfinden anlamıştır. Haşa ki, nübüvvet makamı, bu misilli maarife lâyık görüle.. ve kellâ..

Peygamberler ancak, mümaseleden ve müşabehetten (her tür benzerlikten) münezzeh Allah'a davet etmişlerdir. O şey ki, misali sayılanların aynasına sığınıştır; onun lâmisalîden (misâli olmayandan) nasibi yoktur. Zira öylesi, keyfiyet ve misal damgasını almıştır. Allah-ü Teâlâ, onlara insaf versin.

Her halde onlar, peygamberleri, kendi kemalât mizanları ile tartıyor; onların kemalâtını kendi kemalâtlarına benzetiyorlar. Onlara salât ve selâm.

Bir âyet-i kerime meâli:

– «Ağızlarından çıkan kelime büyük oldu.» (18/5)

Bir şiir:

O ki, saklanıp kalmıştır taş içerisine;
Başka ne yer vardır ne de sema kendisine..

***

Resulûllah'ın (ﷺ) Ahkar-ı Ümmeti, (ümmetinin en hakiri-kendisini kasd ediyor) halinin evvellerinde kendisine hâsıl olan bu türlü marifetlerden ötürü nedamet ve istiğfar içindedir. Hülûl-ü Nasara misali olan (Hıristiyanların hululüne benzeyen) bu şühudu, Yüce Mukaddes Hakkın zatından nefyetmektedir.

Nitekim Hâce Nakşibend Allah sırrının kudsiyetini artırsın, şöyle dedi:

– Her ne ki; görülür, duyulur, hayal edilir ve mevhum olur, o şey Yüce Hakkın gayrıdır..

– LÂ.. (Yoktur, değildir veya olamaz.) Kelimesinin hakikati ile nefyetmek gerek..

Bunun gibi, kesrette vahdet (çoklukta tek) şühudu dahi, nefyedilmeye müstahaktır. Zira o dahi, Yüce Hakkın zatına yakışmaz..

İşte Hâce'nin o cümlesidir ki, beni o şühuddan çıkardı. Müşahede ve muayene taallukatından beni kurtardı. Göç, ilimden cehle geçti; marifetten dahi hayrete yöneldi.

Allah-ü Teâlâ, onu en hayırlı mükâfatla mükâfatlandırsın. Ve ben, bu bir kelâmla, Hâce'nin müridiyim. Kulağım, onun kelâmı ile dolu olduğunu ikrar eder..

Gerçek şu ki: Evliyadan pek azı bu ibare ile konuştu; bütün müşahedeleri ve muayeneleri öyle bir yoldan nefyetti ki.. Şöyle dedi:

– Hakikat makamı olan bu makamda, Sübhan Hakkın marifeti, haram olurdu Bahaeddin'e; eğer bidayeti Bayezid'in nihayeti olmasaydı..

Çünkü Bayezid, şanının büyük, kadrinin yüce olmasına rağmen, şühud ve müşahedeyi geçememiş ve kademini:

– Sübhanî..

Darlığının dışına atamamıştır. Amma, Hâce Nakşibend onun gibi değildir. Allah sırrının kudsiyetini artırsın. Zira o:

– LÂ.. (Yoktur, olmaz veya değil..)

Mânâsındaki bir tek kelime ile bütün müşahedelerini nefyetmiştir. Hemen her şeyi, Yüce Hakkın gayrı olarak görmüştür.

Bahaeddin Nakşibend için, Bayezid-i Bistamî'nin tenzihi, Bahaeddin Nakşibend katında teşbihtir. Onun misali işi, kendisi (Bahaeddin Nakşibend) için misali değildir. Onun kemali dahi noksandır. Bunun için, hiç şüphe yok ki: Onun teşbihi aşmayan nihayeti, Hâce'nin, bidayeti olmuştur. Çünkü: Bidayet teşbihten başlar; nihayet ise, tenzihe gider.

Her halde, Bayezid'e son halinde, bu işteki noksanından ötürü, ıttıla hâsıl olmuştur ki, vefatından az önce şöyle demiştir:

– Ne anlattıysam, gafletten geldi. Ne hizmet ettiysem, fetretten oldu.

Zira anlatılan halinde bildi ki: Daha önceki huzuru gaflettir. Şundan ki o: Sübhan Hakkın huzuru değildi; zıllardan bir zıllın huzuru idi.. Zuhurlardan dahi bir zuhur idi. Zarurî olarak, kendisi bunlardan gafildi. Çünkü: Sübhan Hak, zılâlin de, zuhuratın da gayrıdır, ötelerin, zılâlin, zuhurların dahi ötesindedir. Ancak, bu olanlar bir başlangıç, mukaddime ve basamaklardır; hazırlıklardır.

Ayrıca Bahaeddin Nakşibend Hz. nin:

– Biz, nihayeti bidayete derc ediyoruz.

Mânâsındaki cümlesi vakıaya mutabıktır. Zira, onların iptida teveccühleri, sırf ehâdiyetedir. Zattan gayrı ne isim, ne de sıfat isterler.

İşbu anlatılan halet, bu taifeden irşad olacak mübtedilere; kendisine uyulan şeyhten in'ikâs (yansıma, aks) yollu hâsıl olur. Bu kemalle müşerref olurlar; ister bilsinler, ister bilmesinler. Böyle olunca, kâmil zatların nihayeti, bu büyüklerin bidayetine derc edilmiş olur.

Bu ehadiyet teveccühü, eğer onlarda ağır basıp gelişseydi; zahir dahi, batının rengine girmiş olsaydı.. İşte o zaman salik: Süflî müşahedelerin boyunduruğundan kurtulur; bu mümkinat aynalarında zuhura gelen edna derecedeki şühuddan dahi halâs bulurdu. Teşbihi maariften dahi kaçardı.

Eğer bu teveccüh, onlarda ağır basmaz; sadece batına kısılır kalırsa.. Bu durumda, çok kere kesrette vahdet şühudu ile lezzete dalar. Tevhid ve ittihad ile hazlanıp kalır.

Lâkin, bu müşahede onlar hakkında, zahirle kısıtlıdır. Batına sirayet etmiş değildir. Elbet onların batınları sırf ehâdiyete müteveccih olup zahirleri dahi kesretle vahdeti müşahede eder.

Hatta, zahirî nisbetin ağır basması dolayısı ile, batın teveccühü malum olmayabilir. Zahiri müşahededen başkası da anlaşılmaz. Nitekim, bu satırları yazanın ilk hallerinde böyle olmuştu. Zira onun, zahir nisbetinin ağır basması sonunda; sırf ehâdiyete teveccühten yana bir şuuru yoktu. Nefsini, bütünüyle, kesrette vahdet şuhudunda bulmuştu. Bir müddet sonra, Sübhan Hak kendisine batına teveccüh ittilaı nasib eyledi. Zahire karşı olarak, batına yardım etti. Ve.. muameleyi buraya kadar ulaştırdı. Bunun için, Sübhan Allah'a hamd olsun.

Bu Taife-i Aliyye halifelerinin bazılarından sudur eden maarif-i tevhidiye ve müşahede-i süfliye dahi bu kabildendir. Kendileri, bu şühuda teveccüh etmiş olmadıkları gibi, zahir batın olarak bu marifetle ibtilâya da uğramış değillerdir. Amma onların dışındakiler böyle değildir. Ki bunlar; zahir ve batın bu şühud ibtilâsına uğramışlardır. Bununla beraber, sanırlar ki: Bu şühud, teşbihle tenzih beynini cemdir (arasını bir araya getirmedir). Bunu dahi kemal sayarlar, isterse, bunların batında sırf tenzihe imanı bulunsun. Halbuki, ibtilâ imandan başkadır; ilim dahi hâl değildir.

O kimseler ki, kendilerinin sırf tenzihe imanları yoktur; müşahede-i süfliyeden başka bir şeye de itikad etmezler; bunlar mülhidlerdir; bahis dışıdırlar.

***

Sofiyeden bir cemaatın, teşbihle tenzih arasını cem saydığı bu mümkinat aynalarındaki Yüce Hakkın şühudu; bu Fakir katında Hakkın şühudu değildir. Orada müşahede olunan dahi, kendi hayalleri ve yapmalarıdır.

Bu mümkinde gördükleri vacib olmadığı gibi hadiste buldukları dahi, kadim değildir. Teşbihte zuhur eden dahi tenzih değildir.

Sakın ha; olmaya ki, sofiyyenin keşif yollu sözlerine kapılıp fitneye düşesin; hak olmayan bir şeyi dahi hak itikad edesin..

Bu cemaat, her ne kadar kendi hususlarında hâl galebesi dolayısı ile mazur, hatalı müçtehid gibi mahfuz iseler de; onlara uyanlara olacak muamele ne olur bilemiyoruz. Keşke bunlar, hatalı müçtehid uydularından olsalardı.. Yoksa, iş müşkildir. İçtihadî kıyas, şer'i usullerdendir. Biz dahi, onların taklidi ile memuruz. Amma, keşif ve ilham böyle değil ki.. Çünkü biz, ona uyma emrini almış değiliz. İlham dahi başkasına bir hüccet değildir. Amma, içtihada dayalı hüküm, başkasına da hüccettir. Bunun için de, müçtehid ulemaya uymak vacibdir. Dinî usulleri onların görüşlerine uygun şekilde taleb etmek gerekir. Müçtehid ulemanın görüşüne muhalif olarak, sofiyenin dedikleri ve yaptıkları taklid için uygun değildir. Kendilerine iyi zan besleyerek, onlara taan etmekten sakınmalıdır; sükût etmelidir. Onların keşif ve ilham yollu sözlerini, zahirî mânâsından uzak tutmalıdır.

Asıl şaşılacak durum şu ki: Avam halkı, kendi keşfi işlerine iman etmeye delâlet ederler. Meselâ: Vahdet-i vücud.. Bunun için davet eder; bu hususta kendilerine uymaya teşvik ederler.. Hatta, aksi halde, onları imansızlıkla tehdid ederler. Keşke onları, bu işleri inkâr etmemeye delâlet edip münkirlerini de tehdit etselerdi; iş kolaydı. Zira, iman, inkâr etmemekten başkadır. Halbuki bu işlere iman da lâzım değildir. Amma, inkârdan da kaçınıp sakınmak lâzımdır ki: Bu işleri inkâr, onların sahiplerini inkâra müncer olmasın. O zaman, iş Yüce Hakkın evliyasına buğza ve onlara düşmanlığa varır.

İnsana lâzım olan, ehl-i hak ulemanın görüşlerine göre amel etmektedir. Sofiyenin keşfiyatı hakkında dahi hüsn-ü zan ederek sükût gerekir. Evet veya hayır için bir cesaret olmamalı; ifrat ve tefrit arası hak yol budur.

Doğruyu ilham eden Sübhan Allah'tır.

***

En çok şaşılacak işlerden biri de şu ki: Bu yolun iddiacılarından bir cemaat, bu şühud ve müşahedeye kanaat etmezler; aynı şühudu bir tenezzül sanırlar. Bunun için:

– Rüyet-i basariye..

Adını verirler. Yani: Baş gözü ile görmek.. Derler ki:

– Misalden münezzeh Vacib'ül-vücudu görüyoruz..

Yine derler ki:

– Bu devlet, Resulûllah (ﷺ) efendimize bir defa, o da mi'rac gecesi müyesser oldu; halbuki bize her gün müyesser olmaktadır.

Gördükleri nuru, tanyerinin ağarması sırasında hâsıl olan aydınlığa teşbih ederler; bunu da, mertebe-i lâkeyfiyet nuru sanırlar. Ve.. hayal ederler ki: Bu nur, uruc (yükselme) mertebelerinin nihayetidir. Halbuki, Allah-ü Teâlâ, onların söyledikleri mânâdan yana çok çok yüksekliğe sahiptir.

Yine derler ki:

– Allah-ü Teâlâ, bize şöyle şöyle emretti.

Böylece de, zaman zaman Sübhan Allah'tan, düşmanları hakkında vaîd (tehdid) naklederler. Zaman zaman da ondan sevdiklerine gelen tebşiratı (müjdelemeleri) anlatırlar.

Bazısı da der ki:

– Gecenin üçte birinden sonra, veya dörtte birinden sonra Sübhan Hak ile konuştum; taa, sabah namazına kadar.. Her babda, ondan sual sordum; cevabını da buldum.

Bu mânâda bir âyet-i kerime meâlidir:

– «Yemin olsun, onlar nefislerinde kibir saklamışlardır. Büyük bir azgınlıkla da haddi aşmışlardır.» (25/21)

Bu cemaat, görülen nuru, Yüce Hakkın aynı ve Zatının dahi aynı itikad ederler. Amma şöyle demezler:

– Bu, onun zuhuratından bir zuhurdur; zılâlinden dahi bir zılâldir.

Şüphesiz, o nuru Yüce Hakkın Zatı olarak itikad etmek, sırf iftiradır; katıksız ilhaddır; halis zındıklıktır. Yüce Hakkın sonsuz tahammülündendir ki: Bunlara cezâ vermekte acele etmez: bu müfterilere türlü türlü azabı ulaştırmak için acelesi yoktur.

Sübhansın Allah'ım, bildiğin halde hilim gösterirsin. Sübhansın, gücün yettiği halde affedersin.

***

Musa'nın (a.s.) kavmi, mücerred bir rüyet talebinden ötürü helak oldu. Musa'ya dahi şu hitap geldi:

– «Hiç beni göremeyeceksin.» (7/143)

Yani: Görmeyi taleb etmesi üzerine.. Sonra da bayıldı. Daha sonra da, bu talebinden dolayı tevbe etti.

Allah'ın Resulü Muhammed, Âlemlerin Rabbı Allah'ın mahbubu idi. Mevcudatın dahi hayırlısıdır. Evvellerin ve âhirlerin de efendisi.. Bedeni mi'rac devleti ile müşerref olmasına, arşı ve kürsîyi geçmesine, zamandan ve mekândan daha yükseklere çıkmasına, yani: Zaman ve mekân kaydından sıyrılmasına rağmen, onun rüyeti üzerine ulemanın ihtilâfı vardır. Hem de, Kur'an-ı Kerim'de bu manaya dair işaret bulunmasına rağmen. Onların ekserisi, bu rüyetin olmadığına kâildir. Ona salât ve selâm olsun.

Bu mânâdan olarak, İmam-ı Gazâli der ki:

– En sahihi, Resulûllah (ﷺ) efendimiz, mi'rac gecesi Rabbını görmedi.

Amma bu kısa görüşlüler, batıl zanları ile, Allah-ü Teâlâ'yı her gün gördüklerini söylerler. Hem de, Resulûllah (ﷺ) efendimizin görüşü hakkında, ulema beyninde kıyl ü kal (âlimler arasında dedikodu) mevcud iken.. Hem de bir defa görmesi babında..

Allah-ü Teâlâ, bunlara kabahatlerini bildirsin; ne acip cehaletleri var!.

***

Bu cemaatın kelimelerinden anlaşılıyor ki: Bunların duyup da Yüce Allah'a nisbet ettikleri kelâm, mütekellime nisbet edilen kelâm gibidir. Bu dahi, aynı ilhaddır.

Kendisinden kelâm süduru olmasına itikaddan ötürü, Allah'a sığınmak gerek.. Şu yoldan ki: Harflerin tertibi, takdim ve tehir yollu kelâm ede.. Zira, böyle bir şey, hüdus alâmetidir.

Bunları bu yanılmalara düşüren de, büyük meşâyihin kelâmlarıdır. Zira, onlar dahi, aynı şekilde Sübhan Hakka kelâm ve mükâleme isbat etmişlerdir. Lâkin, şunun bilinmesi gerekir ki, meşâyih şöyle dememişlerdir:

– Yüce Hakkın kelâm nisbeti, konuşma yapan kimsenin durumu gibidir.

Onlar elbette şöyle demişlerdir:

– O kelâm, mahlukun halik ile nisbeti gibidir. Yakinen durum budur.

Böyle bir şeyde dahi mahzur yoktur. Çünkü, Musa (a.s.) dahi, Yüce Hakkın kelâmını ağaçtan dinledi. Bu kelâmın dahi Hakka nisbeti, mahlukun halika nisbet edilmesi gibidir; sözün konuşana nisbeti gibi değildir.

Cebrail'in (a.s.) duyduğu kelâm dahi, Yüce Hakka nisbet edildiği zaman, mahlukun halika nisbeti gibi olur.

Bu babda, asıl söz şu ki: O kelâm, Yüce Hakkın kelâmı idi; onu inkâr eden kâfir veya zındık olur. Yüce Hakkın kelâmı: Kelâm-ı lafzî ile, kelâm-ı nefsî arasında müşterektir. O kelâm-ı lafzî'yi dahi, Yüce Hak, herhangi bir şeyin tavassutu olmadan yaratır. Böyle olunca, kelâm-ı lafzî dahi, hakikatta Yüce Sübhan Hakkın kelâmı olur. Zarurî olarak, bunu dahi inkâr eden kâfir olur. Bunu anla..

Bu yapılan tahkik, bir çok yerlerde senin için faydalı olacaktır. Başarı ihsan eden Sübhan Hak'tır.

***

Şunun bilinmesi gerekir ki, bizim mümkinatta isbat eylediğimiz vücud, sâir mümkinat sıfatları gibi, zâif bir vücuddur.

Vacib Teâlâ'nın ilmi yanında, mümkinin ilminin midkarı ne olabilir?. Hadis bir şeyin kudreti, kadim kudretin yanında ne itibar kazanabilir. Vacib'ül-Vücud Zat'a karşı, mümkinin vücudu dahi böyledir; sırf hiç bir şey olmamak durumundadır. Durum böyle olunca, bu iki vücud arası mertebelerin değişik olmalarına bakan kimse nasıl şekke düşer?.

Bu iki ayrı mânâdaki şeye vücud ıtlakı hakikat yolu ile midir? Yoksa, birine hakikat yolu ile birine de mecaz yolu ile midir?.

Görmez misin ki, sofiyeden büyük bir topluluk, ikinci şıkkı yakinen kabul etmişlerdir. Bu mânâda demişlerdir ki:

– Mümkin vücuduna vücud ıtlakı, ancak mecaz yolu iledir.

Mümkin için vücud isbatı olmaz; ister avam olsun, isterse havasın da hası..

Burada:

– Havasın da hası..

Tabirinden murad olan şu zümredir: Peygamberler, ümmetleri içinde onların asli velâyetleri ile müşerref olup zılâl dairesini tamamı ile dürmüş olanlar..

Biraz avam üzerinde duralım; Şöyle ki:

Bunların nazarı zahire kısılmıştır. Sanırlar ki: Vacib vücudu ile, mümkin vücudu, mutlak vücuddan ayrılan iki kısımdır. Her ikisini de mevcud zannederler.

Biraz havasın da havası üzerinde duralım:

Bunların basiretleri keskindir. Her iki vücudu da, mutlak vücud fertlerinden bulurlar. Mutlak vücud ferdleri mertebelerinin değişik olmasını da, vücud sıfatlarına ve itibarlarına dönük sayarlar; vücudun hakikatına ve zatına değil.. Ta ki: Birinde hakikat, diğerinde mecaz olsun.

Mutavassıt olanlara gelince.. Bunlar, kademlerini avam mertebesinin fevkine basmışlardır; ama havasın da havası zatların kemalâtini idrâkten yana da kusurludurlar. Bunlar için, mümkinatın vücuduna kâil olmaları zordur. Hakikat yolu ile, mümkin vücuduna vücud ıtlakı yapmaları da öyledir.

Bu mânâdan ötürü dediler ki:

– Mümkin için mevcud olduğuna kâil olmak ancak şöyle olur ki; vücudla onun bir nisbet alâkası vardır. Tıpkı:

– Güneş suyu..

Dedikleri gibi.. Vücud onunla kâim değildir ki, hakikî mevcud olsun.

Bu cemaatten bazıları, mümkinin vücudundan yana sükût etmişlerdir. Sarih olarak, ne nefyetmiş; ne de sarahaten isbat etmişlerdir.

Bazıları, mümkinden vücudu nefyeder; Vacib Teâlâ'dan başka mevcud görmez.

Bazıları dahi, Vacib Teâlâ'nın vücuduna karşı, mümkin vücudun gayrı olduğuna kâil olmaz. Tıpkı, onun aynı olduğuna kâil olmadığı gibi..

Bazıları sarih bir şekilde şöyle anlatır:

– Vacib Teâlâ'nın olduğu vücudun aynı ile, bu mümkin mevcuddur.

Bu ibare dahi, mümkinden vücudu nefyeder.

Hülâsa.. Mümkinin vücudu isbatında keskin nazara ihtiyaç vardır. Ta ki: Vacib Teâlâ'nın vücudu şaşaa ile parladığı zaman, onun rüyeti mümkün ola.. Şunlar gibi ki: Keskin nazarı olanlar, gündüzleri dahi yıldızları görürler.. Hem de, güneşin nuru, şaşaa ile parladığı zaman.. Amma, keskin nazarı olmayanlar, onu görmeye kudretli olamazlar.

Vacib vücudun yanında mümkinatın vücudu, gündüzlerdeki yıldızların vücudu gibidir. Bir kimsenin görüşü kuvvetli ise görür. Amma, gözünde zaafiyet olanların, onu görmeye güçleri yoktur. Böylesinin ondan yana ne sehmi vardır; ne de nasibi..

Burada şöyle bir şey sorulabilir:

– Görme zâfiyeti ve basiret körlüğünün varlığı ile; avam halk, mümkinatın vücudunu nasıl görebilir?. Halbuki: Vacib vücudun şaşaa ile parlayan nurları, zaafı olan gözlerin görmesine mânidir.

Bunun için şu cevabı verebilirim:

– Avam olanlar, ilim erbabı olup rüyet erbabı değillerdir. Bizim konuşmamız dahi, rüyet erbabı hakkında olup ilim erbabı hakkında değildir. Zira bunlar, bahis dışıdır. Bunlar hakkında, Vacib Teâlâ'nın nurlarının zuhuru yoktur. Bunun için, mümkinatın vücudunu görmelerine mâni olmaz.

Şöyle de diyebiliriz:

– Vacib Teâlâ'nın nurlarının zuhuru, ancak mümkinat vücudunun şühuduna mânidir; mümkinat vücudunu bilmeye mâni değildir. Şundan ki, ilim: Çok kere duymak, taklid, nazar ve istidlal yolu ile hâsıl olur. Nitekim, gündüzleri yıldızların varlığını bilmek, görmeleri zayıf olanlara da hâsıl olmuştur. Hem de, güneşin zuhuru olduğu halde..

Avamda, mümkinatın vücuduna ait ilim vardır; şühudu yoktur. Zira şühud, basiretin sıfatıdır. Avamın basireti ise; kapalıdır; müşahede edilen ister mülk, ister melekût, ister ceberut, isterse lâhut olsun.

***

Aziz Kardeş,

Avam zümre, havasın hası olanlarla bu bahiste müşterek oldukları gibi, aynı şekilde onların başka yerlerde dahi iştirakleri vardır. Bu mânâdan ötürüdür ki, enbiyanın muamelesi, ehilleri ve ayalleri ile maişet ve muaşeretleri, hükümlerin çoğunda; avamın ehilleri ve ayalleri ile muamelesi, maişetleri ve muaşeretleri gibidirler.

Hayr-ul Beşer Resulûllah (ﷺ) efendimiz, ehli ve ayali ile onlar misali muamele ederdi.

Resulûllah (ﷺ) efendimizin güzel muamelesi meşhurdur. Şöyle anlatıldı:

– Resulûllah (ﷺ) efendimiz, bir gün Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin'i öptü. Allah onlardan razı olsun. Onlara tam bir güler yüz gösterdi; kendilerini neşelendirdi.

Bunun üzerine, orada hazır olanlardan biri şöyle dedi:

– Benim on bir tane oğlum var; onlardan hiç birini öpmedim.

Onun bu sözüne karşılık, Resulûllah (ﷺ) efendimiz şöyle buyurdu:

– «Bu öyle bir rahmettir ki; Allah-ü Teâlâ kendi rahmetinden kullarına ihsan eylemiştir.»

Surette olsa dahi, havasın hası zatların bazı vasıflarda avam ile müşareketleri olmasına rağmen; avam olanlar, onların pek çok kemalâtından mahrum olmuşlardır. Bunun sebebi de: Noksanları, idrâk kusurları ve onları kendileri gibi sanmalarıdır.

O kimseler ki, vasıflarda ve huylarda peygamberlerden ayrılmışlardır; avamı görürsün: Bunlara tazim ve tevkir ederler. Yine bu mânâ icabı olarak; evliyanın vasıflarını ve ahlâkını kendi vasıflarına ve ahlâkına benzediği için başkalarına nazaran daha faziletli görürler. Halbuki, bunlarla onların ahlâkı ve evsafı arasında bir mugayeret vardır. İsterse, o huylar en güzel şekli ile peygamberlerde mevcut olsun (Fakat kendilerinden farklı nitelik ve hasletlere sahip ise saygı gösterir, büyük bilirler. Bu yüzden, Allah dostlarının ahlakını, kendilerinin sahip olduğu ahlaktan daha çok seviyorlar. Sahip oldukları ahlak peygamberlerde bulunsa bile, Allah dostlarınınki kendilerinde bulunandan farklı olduğu için onu daha üstün tutuyorlar / SEMERKAND Tercümesi).

Mahdum Şeyh Ferid Gençşeker'den şöyle anlatıldı:

– Çocuklarından biri ölmüş. Onun vefat haberi geldiği zaman, kendisine hiç bir değişiklik gelmemiş. Demiş ki:

– Bir köpek eniği öldü, onu dışarı çıkarınız.

Amma, Seyyid'ül-beşer Resulûllah (ﷺ) efendimizin oğlu İbrahim as. öldüğü zaman, mahzun olup ağlamış ve şöyle buyurmuş:

– «Ben, senin ayrılığına pek mahzunum.»

Bu cümlesi ile, hüznünü tekid ve mübalağa ile beyan etmiştir. Hele bir bak; hangisi daha faziletli?. Ferid Gençşeker mi? Yoksa Seyyid'ül-beşer Resulûllah (ﷺ) efendimiz mi?.

Avam katında; ki bunlar hayvanlar gibidir; hatta onlardan daha şaşkın durumdadırlar.. birinci muamele daha yerinde ve daha faziletlidir. Zira, onlar bunu: Siva ile taallukun olmayışı olarak kabul ederler. İkinci muameleyi dahi, fâni ile taallukun aynı sanırlar.. Bunların yersiz itikadından, Allah-ü Teâlâ'ya sığınırız.

Burası, imtihan ve ibtilâ yeri olduğu için; avamın iştibaha ve şüpheye düşmesi aynı hikmet ve maslahattır.

Allah'ım, bize Hakkı hak olarak göster; ona tabi olmayı nasib eyle. Batılı da batıl olarak göster; ondan sakınmayı nasib eyle..

Seyyid'ül-beşer hürmetine.. Ona ve âline salât ve selâm..

***

Biz, yine asıl sözümüze dönelim.. Deriz ki:

– Peygamberlerin, ashab-ı kiramının, ashab-ı izama katılan evliyanın imânı; şühuddan sonra, gaybde takarrur etmiştir. Bu da davete dönüş sebebi ile olmuştur.

Burada bir misal olarak bir şahsı ele alalım. Gündüz güneşi görür; onda güneşin varlığına şühudi imânı bulur. Gece gelince de, bu şühudi imânı, gaybe tebeddül eder.

Ulemanın imânı, her ne kadar gaybî ise de; onların gaybı, sür'atle idrâke dönmüştür. Bu dahi, peygamberlere mutabaat nuru vasıtası ile olmuştur. Böylece de nazari ve istidlali olmaktan çıkmıştır.

Burada ulemadan murad: Âhiret ulemasıdır. Zira, dünya uleması, avam müminler sınıfına dahildir.

İman kısımlarının en faziletlisi, avam müminlere nisbet edilen gaybî imandır. Ki bu: Peygamberlere uymaya merbut (bağlı) olup:

– Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu..

– Allah'ın Resulü şöyle buyurdu..

Mânâlarına bağlıdır.

***

Burada, ulemanın şöyle dediği anlatılıp sorulabilir:

– İstidlâli iman, taklidi imandan daha faziletlidir.

Hatta ulemanın pek çoğu, istidlâli, imanın şartlarından sayıp taklidi imana itibar etmemişlerdir. Halbuki sen diyorsun ki:

– Taklidi imân daha faziletlidir.

Bunun için şu cevabı veririm:

– Peygamberleri taklid (onlara uymak) yolundan hâsıl olan imân, istidlâlidir. Zira, böyle bir taklid sahibi delille bilir ki: peygamberler, Allah-ü Teâlâ'dan yaptıkları risalet tebliğinde doğrudurlar.

Bir şahıs, Allah-ü Teâlâ'yı, mucize sebebi tasdik ederse; elbette doğrudur. Zira, peygamberlerin hepsi, mucizelerle teyid edilmişlerdir. Bu mânâdan ötürü, hepsi de doğrudur.

Asıl muteber olmayan taklid, imanda sırf babanın taklididir. Bu durumda, peygamberlerin sadakati, tebliğlerinin hak olduğu nazara alınmamıştır. İşte bu imân, çoğu ulema katında muteber değildir.

Kaldı ki, erbab-ı nazar mukaddimelerinin tertibi ile suğradan ve kübradan hâsıl olan istidlâli imân, imkâna yakın, vakıaya da uzaktır.

Erbab-ı nazardan hiç birinin, istidlâl makamında, Vacib Teâlâ'nın isbatı üzerine Mevlânâ Celâleddin Devanî gibi birinin geçtiği bilinmez.

Çünkü o: Hem muhakkiktir, hem de son gelenlerdendir. Vacib Teâlâ'nın isbatı için, çok çok çalıştı.. Buna rağmen, onun istidlâl mukaddimelerinden bir mukaddime bulunmaz ki: Noksandan, muarazadan, men'den, müdahaleden salim olsun. Bilhassa tevcihten ki, bunu risalesine haşiye yazanlar yapmışlardır.

İstidlâl sahibine yazıklar olsun. Mücerred istidlâl ile imân olmaz; onun dayanağı, istinad ettiği nokta, peygamberlere uymak olmayınca..

Bir âyet-i kerime meali:

– «Rabbimiz! inzal eylediğine iman ettik; Resulüne tabi olduk. Bizi şahitlerden yaz..» (3/53


Hakîkat Kitâbevi Tercümesi