İKİYÜZSEKSENALTINCI MEKTÛB

"Bu mektup, Mevlana Emanullah’a yazılmıştır. Kur’an-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden çıkarılan doğru itikadın, Ehl-i sünnet itikadı olduğu bildirilmektedir:

Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlâ, sana doğru yolu göstersin! İyi bil ki Allah yolunda bulunmak isteyene önce lazım olan şey, itikadını düzeltmektir. Doğru itikat, Ehl-i sünnet âlimlerinin; Kur’an-ı Kerim’den, hadis-i şeriflerden ve Ashab-ı kiramdan öğrendikleri, anladıkları itikattır. Kur’an-ı Kerim’in ve hadis-i şeriflerin manasını doğru anlayan, doğru yolun âlimleridir. Bunlar da Ehl-i sünnet ve’l-cemaat âlimleridir. Bunların anladığı, bildirdiği manalara uymayan her şeye; akla, fikre, hayale iyi gelse de ve tasavvuf yolunda keşif ve ilham ile anlaşılsa da hiç kıymet vermemelidir.

Bu büyüklerin anladığına uymayan bilgilerden, buluşlardan Allahü teâlâya sığınmalıdır. Mesela bazı ayetlerden ve hadis-i şeriflerden (Tevhid-i vücudî) anlaşılmaktadır. Bazılarından da ihata, sereyan, kurb ve maiyyet manaları çıkmaktadır. Fakat Ehl-i sünnet âlimleri bu ayet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden böyle manalar anlamadı. Yani Allahü teâlânın bu alem içinde olmasını, mahlukları kapladığını, bunlarla birleşik olduğunu, kendisinin yakın olduğunu, beraber olduğunu anlamadılar. Böyle olmadığını söylediler. O hâlde tasavvuf yolunda ilerleyen bir kimseye böyle bilgiler hasıl olursa, her varlığı bir varlık olarak görürse yahut her şeyi bir varlığın kapladığını, Allahü teâlânın zatının mahluklara yakın olduğunu anlarsa; bu bilginin, görüşün yanlış ve tehlikeli olduğunu anlamalıdır. Böyle bir yolcu bu zamanında sarhoş gibi bir hâlde olduğundan özürlü, suçsuz sayılırsa da böyle tehlikeli bilgilerden kurtulması için Allahü teâlâya yalvarmalı, ağlamalı, sızlamalıdır. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği doğru hâllere, görüşlere kavuşmak için dua etmelidir. Bu büyüklerin bildirdiği doğru itikattan kıl kadar ayrı şeylerin gösterilmemesi için Allahü teâlâya sığınmalıdır.

Demek ki tasavvuf yolcularının keşiflerinin, buluşlarının doğru olup olmadıkları; Ehl-i sünnet âlimlerinin “rh.a.” bildirdikleri doğru manalara uygun olup olmamaları ile anlaşılır. Bu yolculara ilham olunan bilgilerin doğruluğu, ancak o doğru manalara uymaları ile belli olur. Çünkü onların bildirdiği manalara uymayan her mana, her buluş kıymetsizdir, yanlıştır. Çünkü her sapık, her bozuk kimse, Kur’an-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere uyduğunu sanır ve iddia eder. Yarım aklı, kısa görüşü ile bu kaynaklardan yanlış manalar çıkarır. Doğru yoldan kayar, felakete gider. Bekara suresinin yirmi altıncı ayetinde mealen, (Kur’an-ı Kerim’de bildirilen misaller, örnekler, çoklarını küfre sürükler. Çoklarını da hidayete ulaştırır) buyuruldu.

Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıkları manalar doğrudur, kıymetlidir “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecmaîn”. Bunlara uymayanlar kıymetsizdir. Çünkü bu manaları, Ashab-ı kiramın ve Selef-i sâlihînin eserlerini inceleyerek elde etmişlerdir. O hidayet yıldızlarının ışıkları ile parlamışlardır. Bunun için ebedî kurtuluş bunlara mahsus oldu; sonsuz saadete bunlar kavuştu. Allah yolunda giden kafile bunlar oldu. Kurtuluş, ancak Allah yolunda bulunanlar içindir.

İtikadı bunlara uygun olan din âlimlerinden biri, fer’iyyatta, yani İslamiyet’e yapışmakta gevşek davranırsa, kusurlu olursa buna bakarak bütün âlimleri kötülemek yersiz olur. İnatçılık olur. Onların doğru bilgilerini inkâr etmek, kötülemek olur. Çünkü doğru bilgileri bizlere ulaştıran onlardır. Kurtuluş yolunu bozuklarından, sapıklarından ayıran onlardır. Onların hidayet ışıkları olmasaydı bizler doğru yolu bulamazdık. Doğruyu bozuk olanlardan ayırmasalardı bizler taşkınlık, azgınlık uçurumlarına düşerdik. İslamiyet’i bozulmaktan koruyan, her yere yayan onların çalışmasıdır. İnsanları kurtuluş yoluna kavuşturan onlardır. Onlara uyan kurtulur, saadete kavuşur. Onların yolundan ayrılan sapıtır, herkesi de saptırır.

İyi biliniz ki tasavvuf yolunun sonuna, yani bu yolun konaklarının hepsini geçerek velâyet derecelerinin sonuna varanlara hasıl olan itikat, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine tam uygun olur. Bu doğru itikada Ehl-i sünnet âlimleri; Kur’an-ı Kerim’den, hadis-i şeriflerden ve Ashab-ı kiramdan alarak; tasavvuf büyükleri ise keşif veya kalplerine ilham olunarak kavuşmuşlardır. Evet, bazı tasavvuf yolcusuna yolda iken tasavvuf sarhoşluğu ve hâl kaplaması ile bu itikatlara uymayan bazı şeyler hasıl olmuştur. Fakat bu hâllerin kapladığı makamları geçip ilerleyince, nihayete varınca bu uygunsuz şeyler yok olur. Eğer ilerlemeyip yarı yolda kalırlarsa yok olmaz; bozuk görüşlere saplanıp kalırlar. Fakat böyle kalanlara kıyamette ceza yapılmaz. Bunlar yanılan müctehidlere benzer. Müctehid, içtihat yaparken yanılmıştır; bu ise keşfinde yanılmaktadır.

Tasavvuf yolcularının yanıldıkları şeylerden biri, vahdet-i vücud görmeleridir. Yukarıda bildirildiği gibi, Allahü teâlânın mahlukları ihata ettiğini, bunlarla beraber olduğunu, kendisinin yakın olduğunu sanırlar. Allahü teâlânın sekiz sıfatının ayrıca var olduklarına inanmayanları olur. Hâlbuki Ehl-i sünnet âlimleri “rh.a.”, bu sekiz sıfatın hariçte ayrıca var olduklarını bildirmektedir. Bunların sıfatları inkâr etmesi; bu sıfatların ayna gibi olup bu aynada Zat-ı ilahîyi müşahede ettikleri içindir. Aynada bir şeye bakan kimse o şeyi görür, aynayı görmez. Bunun gibi, sıfatları göremedikleri için bunların hariçte varlıklarını kabul etmezler. "Sıfatlar var olsaydı bunları görürdük" derler. Görülmeyen şeyi yok sanırlar. Sıfatların hariçte var olduğunu söyleyen âlimlere dil uzatırlar. Hatta bunlara "kâfir, müşrik" de diyenleri olur. Din âlimlerine böyle yersiz dil uzatmaya kalkışmaktan Allahü teâlâya sığınırız! Bunları bulundukları makamlardan ileri geçirirlerse, böylece şühudlarını şaşırtan perdeler aradan kalkarsa sıfatları ayna sanmaktan kurtularak onları hariçte, ayrıca var olarak görürler. Varlıklarını inkârdan vazgeçerler. Âlimlere dil uzatamaz olurlar.

Bunların Ehl-i sünnet itikadına uymayan bir işleri de Allahü teâlânın bazı şeyleri yaratmaya mecbur olacağını gösteren sözleridir. Her ne kadar "mecburdur" demiyorlar, "irade ederse, isterse yaratır" diyorlarsa da sözlerinden irade sıfatına inanmadıkları anlaşılmaktadır. Bu sözleri hiçbir dine de uymamaktadır. Uymayan sözlerinden bir başkası da Allahü teâlâ kudret sahibidir diyorlar ve "istediğini yapar, istemediğini yaratmaz" diyorlarsa da "hep ister, istememesi olmaz" diyorlar. Böyle söylemek Allahü teâlâyı yaratmasında mecbur bilmek demektir; hatta kudretini inkâr etmek olur. Çünkü bütün din sahiplerine göre Allahü teâlânın kudreti, "dilerse yaratır, dilemezse yaratmaz" manasına olan kudrettir. Bunların sözünden ise yapmaya mecbur olan, yaratmamasına imkan olmayan bir kudret anlaşılmaktadır. Bu sözleri filozofların sözüne benziyor. Bunların "elbette ister, istememesi olamaz" diyerek irade sıfatına mana vermeleri, böylece kendilerini felsefecilerden ayırmaları bir işe yaramaz. Çünkü irade etmek, dilemek, eşit olan iki işten birini seçmek demektir. İki iş eşit olmazsa irade de yok demektir. Bunların sözünde lazım olmak ve yok olmak tarafları müsavi değildir.

Bunların uygunsuz işlerinden biri de kaza ve kaderi anlatmalarıdır. Burada da cebre kaymaktadırlar. "Hâkim mahkûm da olur, mahkûm hâkim de olur" diyorlar. Allahü teâlâyı mecbur bilmek şöyle dursun, O’nu birisine mahkûm bilmek, üzerinde bir hâkim bulunacağını söylemek çok çirkin bir sözdür. Ehl-i sünnete uymayan sözlerinden biri de Cennet'te Allahü teâlâ ancak "Tecelli-i surî" ile görülebilir demeleridir. Bu sözleri, Allahü teâlânın Cennet'te görüleceğine inanmamak demektir. "Sureti görülebilir" demeleri, "kendi görülemez" demektir; benzeri görülür demek olur. Allahü teâlâ görülecek, nasıl olduğu anlaşılamayacaktır; bir şeye benzetilemeyecektir.

Olgun, yüksek insanların ruhlarına "kadim" demeleri, bunları ebedî bilmeleri de Ehl-i sünnet âlimlerine uymamaktadır “rh.a.”. Çünkü alemlerin hepsi, bütün zerreleri ile birlikte yok idi; hepsi sonradan yaratıldı. Ruhlar da alemden bir parçadır. Allahü teâlâdan başka her şeye "alem" denir.

Görülüyor ki tasavvuf yolcusunun, işin iç yüzüne varmadan önce kendi keşif ve ilhamına uymasa da Ehl-i sünnet âlimlerine tabi olması lazımdır “rh.a.”. Âlimleri haklı ve doğru, kendini yanlış bilmelidir. Çünkü Ehl-i sünnet âlimleri bilgilerini peygamberlerden “a.s.” almıştır. Bu bilgiler vahiy ile gelmiş olup sağlamdır; yanlışlıktan ve şaşırmaktan korunmuştur. Bu bilgilere uymayan kendi keşfi ve ilhamı ise yanlıştır, bozuktur. Bunun için kendi keşfini âlimlerin sözünün üstünde tutmak; vahiy ile inmiş olan sağlam bilgilerin üstünde tutmak olur. Bu ise sapıklığın ta kendisidir ve zarar ve ziyandan başka bir şey değildir.

Kitaba ve sünnete, yani Kur’an-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere uygun itikat lazım olduğu gibi; müctehidlerin kitaptan ve sünnetten çıkardıkları ahkâma, yani İslamiyet’e uygun işlere, Ahkâm-ı İslamiye’ye uymak lazımdır. Bu ahkâm; helal, haram, farz, vacip, sünnet, müstehap, mekruh ve şüpheli olan işler demektir. Bu ahkâmı öğrenmek de lazımdır. [Müslümanlar iki kısımdır: Ya (Müctehid)dir veya (Mukallid)dir. Müctehid olmayan her Müslümana mukallid denir.] Mukallidlerin; kitaptan ve sünnetten müctehidlerin çıkarmış olduğu hükümlere uymayan hüküm çıkarmaları caiz değildir. Kendi çıkardığı hükümlere göre yapacağı işler kabul olmaz. Her mukallidin bir müctehide uyması, yani bir mezhebe girmesi lazımdır. Bulunduğu mezhebin muhtar olan, yani âlimlerin çoğunun uyduğu hükümlerine uymalıdır. Ruhsattan, izin verilen işleri yapmaktan sakınmalı, azimet ile amel etmelidir. Kendi mezhebine uymakla beraber başka mezheblere de uymaya çalışmalıdır. Böylece müctehidlerin söz birliğine uyulmuş olur. Mesela İmam-ı Şafiî “rahimehullah” abdest alırken niyet etmek farz demiştir; Hanefiler de abdest alırken niyet etmelidir. Bunun gibi uzuvları yıkarken sıra gözetmek ve birbiri ardına çabuk yıkamak lazımdır. İmam-ı Malik, abdest uzuvlarını ovmak farz demiştir; elbette ovmalıdır. Şafiî mezhebinde elin yabancı kadına ve kendi zekerine dokunması abdesti bozar. Hanefi olanın eli kendi zekerine veya on sekiz yakın kadınından başka bir kadına dokununca abdestini tazelemelidir. [Hanbelî mezhebinde erkeklerin avret mahalli, yalnız zeker ve şerçdir. (Bu ikisine sev’eteyn denir.) Diğer üç mezhepte olanların haraç (güçlük) olduğu zaman Hanbelî mezhebini taklit etmeleri lazımdır.] Her işi dört mezhebe de uygun yapmaya çalışmalıdır. [(Mizanü’l-kübrâ) kırkıncı sayfası başında diyor ki: “Her Müslümanın hilaftan kurtulmasının, yani dört mezhebe de uygun ibadet etmesinin en iyi yol olduğu söz birliği ile bildirilmiştir.”]

İtikadı ve ameli doğrulttuktan, bu iki kanadı ele geçirdikten sonra Allahü teâlâya yaklaştıran [yani sevgisine kavuşturan] yolda ilerlemek sırası gelir. Zulmanî ve nuranî konakları aşmaya başlanabilir. Fakat şunu iyi bilmelidir ki böyle konakları aşarak yükselebilmek ancak yolu bilen, yolu gören, yol gösteren kâmil (yetişmiş) ve mükemmil (yetiştirebilen) bir rehberin teveccühü ve tasarrufu yani idare etmesi ile olabilir. O’nun bakışları kalp hastalıklarına şifa verir. O’nun teveccühü, yani kalbini bir kimseye çevirmesi; kötü, çirkin huyları insandan siler süpürür. Bunun için önce bir rehber aranır. Allahü teâlâ lütuf ve ihsan ederek bunu tanıtırsa, bunu tanımayı en büyük nimet bilmelidir. O’ndan ayrılmamalıdır; O’na ve bütün emirlerine uyulur.

Abdullah-ı Ensarî buyuruyor ki: “Ya Rabbi! Dostlarını nasıl yaptın ki, onları tanıyan sana kavuşuyor; sana kavuşamayacaklar onları tanıyamıyor.” Kendi arzu ve isteklerinden geçer, O’nun isteklerine uyar; hiçbir isteği kalmaz. O’na tabi olmaya canla başla uğraşır, saadetini O’nun emirlerini yapmakta bilir. Uyduğu rehber de istidadına elverişli olan vazifeyi buna emir eder. Zikri veya teveccühü yahut murakabeyi işaret eder. Yalnız sohbetin kafi olacağını anlarsa yalnız bunu emir eder. Bir kâmil ve mükemmilin sohbeti ele geçerse tasavvuf yolunda ilerleten şartlardan hiçbir şarta artık lüzum kalmaz. Talebin hâline uygun gördüğünü ona emir eder. Şartlardan bazısında kusuru olursa O’nun sohbeti bu eksiklikleri tamamlar; teveccühü kusurlarını giderir. Böyle bir sohbet ile şereflenemeyen bir kimse eğer muradlardan, seçilmişlerden ise onu çekerler. Sonu olmayan lütuflarla o işini bitiriverirler. Kendisine lazım olan her şartı, her edebi ona bildirirler. Tasavvuf yolunda ilerlemesi için eski büyüklerden bazısının ruhlarını ona rehber, vasıta yaparlar. Çünkü Allahü teâlânın adet-i ilahiyyesi şöyledir ki bu yolun konaklarını aşabilmek için büyüklerin ruhlarını vasıta, sebep kılmıştır. Bu kimse eğer müridlerden ise bunun işi rehbersiz tehlikeli olur. Rehber buluncaya kadar rehbere kavuşturması için Allahü teâlâya yalvarmalıdır. Tasavvuf yolunda gözetilmesi lazım olan şartları da öğrenmesi ve bunlara riayet etmesi lazımdır. Bu şartların en başında geleni nefse uymamaktır; bu da vera ve takva ile olur.

Vera ve takva, haramlardan sakınmak demektir. Haramlardan tamamen sakınabilmek için mubahların lüzumundan fazlasını terk etmelidir. Çünkü mubahları [yani yasak olmayan şeyleri] alabildiğine yapan kimse, şüpheli olanları işlemeye başlar. Bunlar ise harama yakındır; yani haram işlemek ihtimali çok olur. Uçurum kenarında yürüyen içine düşebilir. Demek ki haramdan sakınabilmek için mubahların fazlasından kaçmak lazımdır. Bu yolda ilerlemek için vera sahibi olmak şarttır dedik; çünkü insanın işleri iki şeyden biridir: Ya emir edilen şeydir yahut yasak edilmiş şeylerdendir. Melekler de emir edilen şeyleri yapmaktadır; bunu yapmak insanı ilerletseydi melekler de terakki ederdi. Meleklerde yasak edilen şeyden sakınmak yoktur; çünkü onlar yasakları yapmayacak şekilde yaratılmıştır, yasakları işleyemezler. O’nun için meleklere bir şey yasak edilmemiştir. Demek ki terakki etmek, yasaklardan sakınmakla olabilmektedir.

Bu sakınmak ise nefse uymamak demektir. Allahü teâlâ dinleri; nefsi isteklerinden kurtarmak için, karanlık ve kötü adetleri yok etmek için gönderdi. Çünkü nefis hep haram işlemek veya mubahları lüzumundan fazla yaparak böylece harama kavuşmak ister. Demek ki haramlardan ve mubahların fazlasından sakınmak nefse uymamak demektir.

Sual: Nefis ibadet yapmak istemiyor; ibadet yapmak da nefse uymamak oluyor. O hâlde emirleri yapmak da terakkiye sebep olmaz mı? Meleklerin emirleri yapması nefse uymamak olmadığı için onlar terakki etmiyor.

Cevap: Emirleri, yani ibadetleri yapmayı nefsin istememesi, emir altına girmek istemediği içindir. Nefis bir emir altına girmek, bir şeye bağlanmak istemez. Nefsin bu hâli [yani başıboş kalmak, bir şeye bağlanmamak arzusu da] haramdır veya mubahların fazlası demektir. Demek ki emirleri yapmakla bu haramdan veya mubahın fazlasından sakınılmış oluyor; bunun için de nefse uyulmamış oluyor. Yoksa nefse uymamak yalnız emirleri yapmak demek değildir.

İnsanı kemale kavuşturan, olgunlaştıran yollar çoktur. Bunların en faydalısı, çabuk ulaştıranı, nefisle mücadelesi çok olanıdır. Ruhsattan sakınan, azimet ile amel edenlerin yoludur. (Azimet), haramlardan ve mubahların fazlasından sakınmak demektir. (Ruhsat) ise yalnız haramlardan kaçınmaktır. Tasavvufçuların çoğu (Sima) ve (Raks) yapıyor. Yani nağme ile okuyorlar ve dönüyorlar, oynuyorlar. Birçok şartla evirip çevirip sima ve raksa ruhsat denilebilir; bunların azimetle hiç ilgisi yoktur. Hatta yüksek sesle zikretmek bile olsa olsa ruhsat olabilir. Birçok rehberler iyi düşünceler ile bulundukları yolda yenilik, değişiklik yapmıştır; bunlara da pek iyimserlikle nihayet ruhsat denilebilir. Hâlbuki azimet ile hareket eden büyükler (Sünnet-i seniyye)den, yani İslamiyet’ten kıl kadar ayrılmamıştır “rh.a.”. Yollarına hiçbir yenilik, bidat karıştırmamıştır. Bunların yolunda nefse uymamak, nefis mücadelesi tamdır. O hâlde yolları en iyi, en faydalı yoldur. Çabuk ulaştırıcıdır ve çok yükseklere ulaştırmaktadır.

Fakat son zamanlarda bu yolu da bozanlar oldu. O büyüklerin izinden ayrılanlar çoğaldı. Değişiklikler, bidatler yapıldı. Sima ve raksa ve yüksek sesle zikre başladılar. Bunları o büyüklerin niyetlerini kavrayamadıkları için yaptılar. Bidatler karıştırmakla, zamana uymakla bu yolu daha kıymetlendirdiklerini, olgunlaştırdıklarını sandılar. Bunlar ile bu yolu yıktıklarını, ellerinden kaçırdıklarını anlayamadılar. Hakk’ı, doğruyu meydana çıkaran ve insanı hidayet yoluna kavuşturan ancak Allahü teâlâdır.


Abdulkadir Akçiçek Tercümesi