Mektuplar

MEVZUU:

a) Sahih itikad, ehl-i sünnet vel-cemaatın görüşlerine uygun olarak, Kur'an'dan ve hadisten alınmış olandır,
b) Ehl-i sünnet vel-cemaatın hilâfına olarak Kuran ve hadisten hüküm çıkaranın veya keşif yollu bir şey elde etmeye çalışanın reddi.

NOT:

İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Mevlâna Emanüllah Fakih'e yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile..

Allah-ü Teâlâ seni irşad eylesin; doğru yolu sana ilham etsin.

Bu yolun, yapılması zaruri işleri cümlesinden olarak, salikin itikadını düzeltmesi başta gelir; bunu bilesin. Amma, bu itikadı düzeltme işi ehl-i sünnet vel-cemaat ulemasının, Kur'an'dan ve hadisten istinbat ettikleri meselelere göre olacaktır. Yine bu yolda, selef-i salihinin (Ehl-i Sünnet ve Cemaat'in ilk rehberleri: Tabiîn ile Ashabın ileri gelenleri ve Tebe-i Tabiînden olan Müslümanlar) izince gidilmelidir.

Kur'an ve hadisi, öyle bir manaya hamletmek lâzımdır ki; ehl-i hak, yani; Ehl-i sünnet vel-cemaat ulemasının anladığı nasılsa öyle olsun. Bu dahi, bu yolda zarurîdir.

Faraza, keşif veya ilham yolu ile, onlar tarafından anlaşılan manaya muhalif bir şey zuhur eder ise, uygun düşer ki; ona itibar edilmeye ve ondan Allah'a sığınıla.. ihâta, kurb, maiyet-i zatiye (kuşatma, yakınlık, zat ile birliktelik) dahi böyledir.

Burada, zahiri mânâlarından, tevhid-i vücudî anlaşılan âyet ve hadisleri misal olarak söyleyebiliriz. Ne var ki, bunlardan ehl-i hak ulema o mânâları anlamazlar.

Şayet salike tarikat esnasında bu mânâlar inkişaf ederse; ki şöyle, olur: Vahid (tek) mevcuddan başka görmez; Allah-ü Teâlâ'nın bizzat muhit (ihata etmiş, kuşatmış) olduğunu idrâk eder; yahut Allah-ü Teâlâ'yı zatı ile yakın bulur.. Kendisi, her ne kadar, halin galebesi ve vaktin sekri dolayısı ile orada mazur ise de; lâkin ona yakışan odur ki: Allah-ü Teâlâ'ya iltica edip ona tazarru ede.. Şunun için ki: Kendisini bu vartadan kurtara.. Kendisine, ehl-i hak ulemanın görüşlerine uygun yolu aça..

Kıl kadar olsa dahi, onların itikadına muhalif şey, kendisinde zuhur etmeye..

***

Hülâsa..

Uygun düşer ki: Ehl-i hak ulemanın anladığı mânâlar, keşfin doğruluk ölçüsü biline.. O mânâlardan başkası, ilham mihengi kılınmaya.. Çünkü: Onlar tarafından anlaşılan mânâya muhalif olanlar, itibardan düşmüştür. Zira, her bid'atçı dalâlettedir; bu hali ile de sanır ki: İtikadında uyduğu ve onun mehazı (menbâı, kaynağı), Kur'an ve Hadistir. Zira o, Kur'an ve Hadisten kendi sakat anlayışına göre mânâ çıkarır; hiç de ehl-i hak ulemanın görüşüne mutabık değildir. Bu durumda şu âyet-i kerimenin mânâsı zuhur eder:

— «... onunla Allah-ü Teâlâ, çoğunu dalâlette bırakır, çoğunu da hidayete getirir.» (2/26)

(Bu âyet-i kerime, Kur'an-ı Kerim'de geçen misaller üzerinedir.) Ancak derim ki:

— Muteber olan, ehl-i hak uleması tarafından anlaşılan mânâdır; bunun dışında kalanlar muteber değildir. Şunun için ki: Bu zatlar, o mânâları sahabenin, selef-i salihinin izine tabi olarak almışlardır. Allah onlardan razı olsun. Bunlar, o mânâları, hidayet yıldızlarının nurlarından almışlardır. Bu mânâ icabıdır ki: Ebedî saadet, onlara mahsus olmuş; sermedi felâh, onlara nasib edilmiştir.

Bir âyet-i kerime meali.

— «İşte onlar Allah fırkasıdır. Gözünüzü açın; Allah fırkası umduklarına erenlerin taa, kendileridir.» (58/22)

Teferruat sayılan işlerde, bazı ulemanın müdahenesi (dalkavukluğu, yüze karşı iyi görünmesi) ve amellerde dahi onların taksiratı var ise de; bununla beraber, hak itikada da sahiptirler.. Bu sebeplere dayanarak, ulemayı mutlak surette, yani: Umumî mânâda inkâr etmek, bütünü ile onlara taan etmek uygun değildir. Böyle bir şey insafsızlık olur; büyüklenmek ve onları küçümsemek olur. O kadara gider ki bu: Dinî yönden zarurî sayılan işlerin pek çoğunu inkar olur. Zira, o zarurî işleri nakledenler ulemadır. Onların iyisini kötüsünden ayırd eden yine ulemadır. Onların hidayet nuru olmasaydı; hidayeti bulamazdık. Onların ayırd etmesi olmayaydı, doğruyu yanlışı ayırd edemez; şaşırırdık. Bunlar, öyle kimselerdir ki Din-i kavim kelimesinin ilâsı için, bütün gayretlerini harcamışlardır; insanların pek çoğunu, sırat-ı müstakime (doğru yola) sokmuşlardır. Bunlara tâbi olan, necat bulur, iflâh olur: bunlara muhalefet eden açık yoldan sapar ve başkalarını da saptırır.

Şunun bilinmesi yerinde olur ki, sofiyenin itikadları dahi, ehl-i hak itikadının aynı olur. Yani:

— Sülûk ve vusul menzillerini tamam edip velâyet derecelerinin sonuna vardıktan sonra..

Demek istiyorum.

Bu itikadlar, ulemaya nakil ve istidlal yolu ile gelir; sofiyeye ise; keşif ve ilhâm ile..

Tarikat esnasında, sekir ve halin galebesi ile sofiyeden bazılarına; anlatılan ehl-i sünnet vel-cemaat itikadlarma muhalif bir durum zuhur eder ise de; o makamları geçip işin nihâyetine ulaştıktan sonra o muhalif durum toz duman olup gider. O muhalefet üzere kalabilir de.. Ancak, ümid edilen odur ki: Onunla muâheze olunmayalar.. Çünkü, onların hükmü hatalı müçtehid hükmüdür. Müçtehid, meseleleri çıkarmakta hata eder; onlar ise; keşifte..

***

Bu taifenin muhalefeti cümlesinden olarak: Vahdet-i vücud, ihata, kurb ve maiyet-i zatiye hükmünü sayabiliriz. Bu mânâ, daha önce de geçti.

Bundan başka, Yüce Hakkın zatına zâid olarak var olan yedi veya sekiz haricî sıfatı da inkâr ederler. Amma ehl-i sünnet vel-cemaat uleması, zat varlığına zâid olarak, onların hariçte var olduklarına zahib olurlar.

Bunların inkâr menşei şudur: O vakit müşahede ettikleri, sıfatlar aynasında zattır. Malumdur ki: Ayna bakanın nazarında gizlidir; bunun için de, onun hariçte var olmadığına hükmederler. Sebebi: O gizliliktir. Sandılar ki: Eğer o mevcud olsaydı; müşahede edilirdi. Mademki, müşahede edilmedi; o halde yoktur.

İşbu sıfatların varlığına hükmettikleri için de: Ulemaya taan edip onların putperest ve kâfir olduklarına hükmettiler.

Böyle bir taana cür'et etmekten Allah'a sığınırız.

Eğer onlara bu makamdan terakki müyesser olursa; şühudları dahi, bu hicaptan çıkar; mertebeler hükmü de zail olur. Elbet o zaman da. sıfatları görürler ki; zattan başkadır.

Böylece onları inkâr etmemiş olur; işi büyük ulemayı taana kadar götürmezler.

Onların muhalefetleri cümlesinden olarak, bazı işleri Yüce Hakkın yapmaya mecbur olduğuna dâir hükümleridir.

Bunlar, her ne kadar icap (vacib olma) lafzını ıtlak etmezler ve iradeyi isbat ederler ise de; lâkin hakikatta iradeyi nefyederler. Bunlar, bu durumları ile, anlatılan hükümde, bütün şeriat ehli olanlara muhalif düşerler.

Bu işler cümlesinden olarak, şu hükümleri de vardır:

— Allah-ü Teâlâ, kudret sahibi olarak kadirdir.

Derler.. Amma şu manaya ki: Dilerse yapar; dilemezse yapmaz. Bununla beraber şöyle derler:

— Birinci şart, onun için doğru vaciptir; amma ikinci şart mümtenidir.

Yani:

— Dilememesi yoktur.

Demeğe gelir. Bu söz de icabdır; hatta şeriat ehli olanlar katında mukarrer olan manaya göre: Kudreti inkârdır. Zira onlar katında kudret şu manaya gelir:

— Fiilin sıhhati ve terki..

Amma bunların kavline göre: Yapmak vacip, terk ise; mümtenidir.

Bu mânâların biri, diğerinden o kadar uzaktır ki!.

Onların bu meselede mezhebi, aynı ile felsefecilerin mezhebidir. Yani: İradeyi isbat etmek sureti ile; birinci şartın vacib, ikinci şartın mümteni olduğunu tasdiktir. Ancak, bunları felsefecilerden ayırd eden bu isbat ise; hiç faydalı değildir. Zira irade, iki müsavi şeyin birine tahsis veya tercihtir. Bu müsavi durum olmayınca irade dahi olmaz. Burada vücup ve imtina için, müsavi durum yok olmuştur (yapma veya terk etme tercihi). Anla artık.

Bu muhalif işler cümlesinden olarak; kaza ve kader beyanlarını alabiliriz. Öyle ki, onun zahiri, icab isbatıdır.

Onların bu bahiste söyledikleri cümleden olarak şu ibareleri vardır:

— Hâkim mahkûm, mahkûm dahi hâkim..

Burada, icab isbatı şöyle dursun; bir kimsenin Yüce Hakka hükmedip, onun mahkûm kılmasını isbata kalkması dahi cidden çirkin bir şeydir.

Bu mânâda bir âyet-i kerime meali:

— «Hiç şüphe yok ki onlar, çirkin ve yalan laf söylüyorlar.» (58/2)

Üstte anlatılan misalden onların muhalif sözleri çoktur.

Bu arada, onların Yüce Hakkı görmeye imkân olmadığına kâil olmalarını dahi sayabiliriz. Ancak, suri tecelli ile görülebileceğini anlatırlar.

Onların kâil oldukları bu mânâ, Sübhan Hakkın rüyetini (görmeyi) inkâr sayılır. Onların cevaz verdikleri surî tecelli ile niyet; hakikatta, Sübhan Hakkı görmek değildir. Ancak, misal ve şebihten (benzeri) bir şeydir.

Bir şiir:

Müminler onu görecek, keyfiyet muhal;
Ne idrâk vardır, keza ne de darb-ı misal..

Büyük zatların, ruhları hakkında kıdem ve ezeliyete kâil olmalarını dahi, onların muhalif cümleleri arasında sayabiliriz. Ki bu: Ehl-i İslâm'ın karar kıldığı meseleye aykırıdır. Zira bunlar (büyük zatlar) katında bu âlem, bütün parçaları ile sonradan yaratılmıştır; ruhları dahi bu âlem cümlesindendir. Zira:

Âlem ..

Yüce Hakkın zatından gayrına bütün olarak verilen bir isimdir.

Anla..

***

İşin künhüne ve hakikatına ulaşmadan evvel salike uygun düşer ki: Ehl-i sünnet ulemasına uymayı kendi nefsi için lüzumlu saya.. İsterse, keşfine ve ilhamına muhalif bir durum mevcud olsun. Ulemayı haklı, kendisini de hatalı kabul etmelidir. Zira, ulemanın istinad noktası peygamberlerdir. Onlara salât ve selâm olsun. Onlar, kesin olan vahiy ile teyid edilmiş olup hatâdan ve galattan masumdurlar. Kendisinin keşfi ve ilhamı, sabit hükümlere muhalif olduğu takdirine göre hatadır; galattır. Keşfi, ulemanın kâil oldukları meselelerden önde görmek; hakikatte kendisini, kat'î münzel hükümlere takdim etmektir (indirilen kesin hükümlerin önüne almaktır). Böyle bir şey de, sırf dalâlet ve ayniyle hüsrandır.

Kitap ve sünnet (Kur'an ve hadis) mucibince itikad etmek nasıl zaruri ise; onların muktezasına göre amel etmek dahi zarurîdir. Amma şu yoldan olacak: Müçtehid âlimlerin onlardan istinbat edip onlardan istihraç ettiği (çıkardığı) hükümlere göre.. Haliyle bunlar şu işlerdir: Helâl, haram, farz, vacip, sünnet, müstehab, mekruh ve müştebih (şübheli).. Bu hükümleri bilmek dahi, aynı şekilde zarurî olmaktadır.

Onlara uymak durumunda olan bir kimsenin; Kur an'dan ve hadisten, müçtehidin görüşüne aykırı olarak ahkâm çıkarıp alması ve onunla amel etmesi caiz değildir.

Uygun düşer ki: Kendi mezhebinin müçtehidi tarafından ihtiyar edilen kavil ile ameli tercih ede.. Yani: Kendisinin uyup tâbi olduğu müctehidin..

Bid'âttan da kaçınıp azimetle amel etmelidir.

İmkân nisbetinde müçtehidlerin kavillerini cem etmeye çalışmalıdır. Ta ki, amel üzerinde ittifak edilen işe düşe.. Bunları misal olarak şöyle sıralayabiliriz:

İmam-ı Şafii Hz. abdestte niyeti şart koşmuştur; niyetsiz abdest almamalıdır. Aynı şekilde, abdest azalarının tertib üzere yıkanmasının dahi farz olduğuna kâil olmuştur; o tertip sırasını bozmamalıdır.

İmam-ı Malik, abdest azalarının ovuşturulmasını farz saymıştır; elbette azalarını yıkarken ovuşturmalıdır. Bu mânâdan olarak demişlerdir ki:

— Kadına dokunmak ve ön edep yerine (erkek tenasül uzvuna) dokunmak abdesti bozar; bunlardan birine dokunduğu zaman, abdestini yenilemelidir.

Sair ihtilaflı hükümlerde dahi bu kıyas üzere gitmelidir.

***

Üstte anlatılan iki kanat, yani: İtikad ve amel hâsıl olduktan sonra; Yüce Sultan Allah'ın yakınlık derecelerine yükselmek için teveccüh etmelidir. Zulmanî menzilleri ve nurani meslekleri (yolları) kat etmeye talib olmalıdır.

Ancak, şunun bilinmesi gerekir ki: Bu uruc ve menzillerin kat edilmesi; kâmil mükemmil (kâmil ve kemâle erdirici), tarikatı bilen ve ona karşı basiret sahibi olup (gören) hidayet edebilen (O'na ulaştırabilen) bir şeyhin teveccühüne bağlıdır. Bu zatın nazarı, kalb marazlarına şifadır. Onun teveccühü, beğenilmeyen kötü huyları atar.. İşte, öncelikle böyle bir şeyh aramalıdır. Yüce Hakkın fazlı ile, bir kimse böyle birini tanırsa, ona tutunmalıdır. Bu arada şuna itikad etmelidir ki: Onu tanımayı kendisi için büyük bir nimet bile.. Bütün tasarrufatında ona münkad olmalıdır (itaat etmelidir).

Bu mânâda Şeyh'ül-İslâm Herevi şöyle dedi:

— Bu ne manadır ki, evliyana verdin; Şöyle ki, onları tanıyan seni bulur; seni bulamayan da onları tanıyamaz.

Sonra; kendi tercih haklarını, şeyhinin arzusunda bütünü ile yok etmelidir.

Muradların tümünden, nefsini tahliye etmelidir.

Şeyhinin hizmetinde, himmet kuşağını bağlamalıdır.

Şeyhinin, kendisine emrettiği şeylerin tümüne tam mânâsı ile imtisal edip onları yerine getirmeye çalışmalıdır. Şuna da itikad etmelidir ki: Bütün saadet sermayesi ondadır.

Kendisine iktida edilen şeyh:

Müridin istidadına zikri münasip görür ise; onu emreder.

Müridin istidadına teveccühü ve murakabeyi münasip görürse; onları işaret eder.

Müridin istidadına göre; bilirse ki mücerred sohbet yeterlidir; bunu emreder.

Hülâsa..

Şeyhin sohbeti var iken, zikir ihtiyacı, asla tarikatın şartlarından değildir.. Şeyh, talibin haline neyi münasip görür ise; onu emreder.

Tarikatın bazı şartlarında, müridden bir kusur vaki olur ise; sohbeti ile onu telâfi eder. Onun teveccühü, müridin noksanını yerine getirir.

***

Bir kimse, anlatılan mânâda bir şey ile müşerref olmaz ise; bu durumda: Şayet o kimse muradlardan (istenenlerden) ise.. Sübhan Hak onu cezbedip kendisi için seçer; onun işine sırf sonsuz ve nihayetsiz inayeti yeter. Kendisine lâzım olan bütün edep ve şartı öğretir. Bazı büyüklerin ruhaniyetini; onun yoluna vesile eyler; sülûk menzillerini kat etmekte dahi delili olurlar. Çünkü: Sülûk menzillerini kat etmekte meşâyihin ruhaniyet tavassutu lâzımdır. Yani: Yüce Allah'ın âdetinin cari olduğu üzere..

Şayet müridlerden (isteyenlerden) ise; kendisine iktida edilecek (uyulacak) bir şeyhin tavassutu olmadan, onun işi cidden müşkildir. Taa, kendisini uyacağı bir şeyhe ulaştırıncaya kadar Sübhan Allah'a iltica etmelidir.

Bu arada şunu da belirtelim ki; tarikatın şartlarına riayet gerekli sayılmalıdır.

Bu şartlar, meşâyih kitaplarında tafsilatı ile beyan edilmiştir. Onlara müracaat edip mülâhaza ettikten sonra riayet edilmesi gerekir.

Tarikatın en büyük şartları arasında nefse muhalefet vardır. Bu dahi, vera' ve takva makamına riâyetle olur. Bu makam dahi, haramlardan sakınmak sayılır..

Haramlardan sakınmak ise; ancak fuzulî mubahlardan çekinmek sureti ile olur.

Şayet, mubahları irtikâb etmekte (işlemekte) dizgin elden bırakılır ise; iş şüphelileri irtikâba kadar gider. Şüpheliler ise; harama yakın olup ona düşmek ihtimali kuvvetlidir. Zira, koru civarında olan, oraya düşebilir.

Haramlardan korunmak işi, fuzulî mubahlardan kaçınmaya bağlıdır. Vera' halinin tahakkuku için dahi, fuzulî mubahlardan sakınmak gerekir. Terakki ve uruc için dahi, vera' halinin tahakkuk etmesi gerekir; zira vera' buna bağlıdır.

Üstte anlatılan mânâyı şöyle açıklayabiliriz..

Ameller iki parçaya ayrılmıştır:

a) Emirleri yerine getirmek..
b) Yasaklardan da kaçınmak..

Emirlerin yerine getirilmesinde; kudsiyyun zümresi müşterektir. (Yani: Melekler..) Eğer yalnız amelleri yerine getirmekle yükselmek mümkün olsaydı; kudsiyyun için dahi terakki olurdu.

Yasaklardan kaçınmak ise; yalnız, insanlara mahsustur... Zira, onlar (melekler) bizzat masumdurlar. Onlarda, muhalefet mecali yoktur ki ondan kaçınsınlar. Dolayısı ile terakki yalnız bu ikinci kısım (insan) için gerekli olur.

Anlatıldığı biçimde, yasaklardan kaçınmak, ayniyle nefse muhalefettir. Zira, şeriat ancak nefsanî hevanın kalkması için gelmiştir: bir de zulmanî âdetlerin defi için..

Çünkü nefsin tabiatının iktizası; ya haramı yahut sonu harama çıkan fuzulî şeyleri irtikâb etmektir.. Bu mânâdan olarak, fuzuli şeylerden kaçınmak, ayniyle nefse muhalefettir.

Burada şöyle bir şey sorulabilir:

— Emirlere imtisal dahi, aynı şekilde nefse muhalefettir. Zira nefis, ibadetle iştigal etmeyi istemez. Bu durumda, emre imtisal dahi terakkiyi gerektirir. Meleklerde dahi, emre imtisal muhalefeti olmadığı için; terakkilerine sebeb olmaz. Kıyasın dahi farkla olacağı malumdur.

Bunun cevabı için şöyle diyebilirim:

— Nefsin ibadeti istemeyişi ve ona rızasının olmayışı, ancak ondan feragat etmeyi taleb sebebi iledir. O kadar ki: Nefis, hiç bir şeye bağlanıp mukayyed olmayı arzu etmez. Onun bu feragat arzusu ve meşgul olmak istemeyişi, harama dahildir; yahut da fuzulî işlere..

Durum yukarıda anlatıldığı gibi olunca, nefsin muhalefeti, emirlere imtisalde (uymakta), haramlardan kaçınmak yolundan gelmektedir; bir de fuzuli işlerden.. Emirleri eda yolundan değil.. Yani: Yalnız memur olunduğu şeylerden değildir ki:

— Bu, meleklerde dahi vardır..

Denile.. bu mânâdan ötürü, kıyas sahihtir.

***

Hangi tarikatta ki, nefse muhalefet fazladır; o, yolların en yakınıdır.

Hiç şüphe edilmeye ki: Tarikat-ı Nakşibendiye'de nefse muhalefete riâyet, sâir tarikatlara nazaran pek çoktur. Zira, bu yolun büyükleri, azimetle ameli ihtiyar edip ruhsat yolundan kaçınmışlardır.

Malum bir durumdur ki: Gerek haramdan, gerekse fuzuli şeylerden sakınmak azimette mevcuttur; her ikisine de, riayet edilmektedir. Amma, ruhsat böyle değildir. Zira, ruhsatta yalnız haramdan sakınmak vardır.

Burada şöyle bir şey sorulabilir:

— Sair tarikatların erbabı katında dahi, azimetin tercih edilmesi mümkündür..

Derim ki:

— Sâir tarikatlarda semağ vardır; raks vardır. İş onlarda ruhsat haddine varır. Hem de, birçok kaçamaklardan sonra.. Bunda azimet mecali nereden olsun?. Aynı şekilde, cehren yapılan zikirde ruhsatın fevkinde bir şey tasavvur edilemez.

Sâir tarikatların meşâyihi, kendi tarikatlarında; bazı sahih niyetlerle yeni işler ihdas etmişlerdir. Bu işlerdeki tashihin nihayetinde ise; ruhsat hükmü vardır. Amma, bu Silsile-i Aliyye böyle değildir.

Bunlar, kıl kadar olsa dahi, sünnete muhalefet olarak bir şeye cevaz vermezler.

Anlatıldığı gibi olunca, bu Tarikat-ı Aliyye'de nefse muhalefet pek fazlası ile tamamdır. Dolayısı ile de, yolların en yakını olmaktadır. Talib olan bir kimsenin dahi bu Tarikat-ı Aliyye'yi tercih etmesi, yerinde ve pek münasip olur. Çünkü bu Tarikat-ı Aliyye gerek akrebiyet (daha yakın oluş) gerekse matlub (istenilen şey) olarak, kemaliyle (tüm güzel özelliklerle) üstünlük sahibidir.

***

Son gelen halifelerinden bir cemaat, o büyüklerin vaziyetlerini bırakıp bu Tarikat-ı Aliyye'de bazı işler ihdas ettiler. Semağı, raksı ve cehri zikri tercih ettiler. Bunun menşei dahi, bu Tarikat-ı Aliyye büyüklerinin niyetlerinin hakikatına vâsıl olamamaktır. Bunun için hayal ettiler ki: Bu yeniliklerle bu Tarikat-ı Aliyye'yi ikmal edip tamamladılar. Hem de bu ihdas edilen şeyler ve bid'atlarla.. Ama anlayamadılar ki: Onun tahribine çalışmaktadırlar; onu zayi etmeye çabalarlar.

Allah hakkı hak eder; bu yola hidayet eden odur.


Hakîkat Kitâbevi Tercümesi