İKİYÜZSEKSENDOKUZUNCU MEKTÛB

"Bu mektup, Mevlana Bedreddin’e Arapça olarak yazılmıştır. Kaza ve kaderin ince bilgilerini anlatmaktadır:

Allahü teâlânın ismine sığınarak mektubumu yazmaya başlıyorum. Kaza ve kaderin ince bilgilerini kullarından seçilmiş olanlara bildiren ve doğru yoldan sapmamaları için cahillerden saklayan Allahü teâlâya hamdederim! Kaza ve kaderin esrarını din cahilleri anlayamayıp doğru yoldan kayar; insanları işlerinde mecbur, esir veya hakim, yaratıcı sanmak tehlikesine düşerler. Allahü teâlâ, peygamberlerin en üstünü ile kullarına doğru yolu, doğru bilgiyi gösterdi. Yanlış düşünen cahillerin ve asilerin özür, bahane etmelerine meydan bırakmadı. O büyük Peygambere ve akrabasına ve Ashabının hepsine bizden iyi dualar ve selamlar olsun “sallallahü teâlâ aleyhi ve alâ Âlihi ve Eshâbih”! O’nun Ashabının her biri Allahü teâlâya itaat edenlerin ve kadere inanıp kazaya razı olanların en iyisidir.

Kaza ve kader bilgisini çok kimseler anlayamamış, doğru yoldan ayrılmıştır. Bu bilgi üzerinde akıl yürütenler vehim ve hayallerine kapılmıştır. Bunlardan bir kısmı; insanların isteyerek yaptığı işlerin cebir, zor ile olduğunu sanmış; çokları da insanların her işi yaratarak yaptığını, isteyerek yapılan işlere Allahü teâlânın karışmadığını söylemiştir. Üçüncü anlayış şekli de doğru yolda gidenlerin, İslamiyet’i iyi anlayanların sözüdür ki bunlar "Fırka-i Nâciyye" ismi ile müjdelenmiş olan (Ehl-i sünnet ve’l-cemaat) (radıyallahü teâlâ anhüm)dür. Allahü teâlâ, o yüksek âlimlerden ve o’nların yolunda gidenlerden razı olsun! Bunlar, birinci ve ikinci kısımda olanlar gibi taşkınlık yapmamış, orta yolu seçmişlerdir.

Ehl-i sünnetin reisi olan İmam-ı Azam Ebû Hanîfe (rh.a.), İmam-ı Cafer-i Sadık’tan (radıyallahü anh) sordu:
— Allahü teâlâ, insanların istekli işlerini o’nların arzusuna bırakmış mıdır?
— Allahü teâlâ, rububiyetini [yaratmak ve her istediğini yapmak büyüklüğünü] aciz kullarına bırakmaz, buyurdu.
— Kullarına işleri zor ile mi yaptırıyor?
— Allahü teâlâ adildir. Kullarına zor ile günah işletip sonra Cehennem’e sokmak O’nun adaletine yakışmaz, buyurdu.
— O hâlde insanların istekli hareketi kimin arzusu ile oluyor, kim yapıyor?
— İşleri insanların arzusuna bırakmamış ve kimseyi cebretmemiştir. İkisi arası olagelmektedir. Yaratmayı kullarına bırakmadığı gibi zor ile de yaptırmaz.

İşte Ehl-i sünnet âlimleri (rh.a.im) diyor ki; kulların ihtiyarî [istekli] hareketlerini, işlerini Allahü teâlâ icat etmekte, yaratmaktadır. O’nun kudreti ile var oluyorlar. Fakat insanın kudreti de karışmaktadır. İstekli hareketlerimiz Allahü teâlânın kudreti ile yaratılır ve bizim kudretimiz ile kesbedilmiş olur.

Ehl-i sünnet’ten Ebü’l-Hasan-ı Eş’arî’ye göre (rh.a.); insanların istekli işlerine kendi ihtiyarları [yani seçim hakları ve kudretleri] hiç karışmaz. Yalnız kul bir iş yapmak isteyince, Allahü teâlâ o işi hemen yaratmaktadır. Adet-i ilahîsi hep böyledir. İşin yapılmasında kulun kudretinin tesiri olmaz. Bu sözü, (Cebriyye) mezhebinin sözüne yakındır. Bunun için Eş’arî mezhebine (Cebir-i mütevassıt) denilmektedir. Büyük âlim Ebû İshak İsferâînî buyurdu ki: “İnsanların yaptığı istekli hareketlerinin meydana gelmesinde kendi kudretleri de işe karışmaktadır. İş iki kudretin bir araya gelmesi ile yapılıyor. Biri kulun kudreti, ikincisi Allahü teâlânın kudretidir. Ayrı iki kuvvetin tesiri ile bir iş meydana gelir” diyor. Eş’arî’den Kadı Ebû Bekir-i Bâkıllânî buyuruyor ki: “İnsanın kudreti, işin meydana gelmesine değil, işin iyi veya fena olmasına, yani taat veya günah olmasına tesir eder. Maturidî mezhebi de böyledir.”

Bu zayıf kulun anladığına göre insanın kudreti; işin yapılmasına da, iyi veya fena olmasına da birlikte tesir etmektedir. Çünkü işin meydana gelmesine tesir etmeyip yalnız iyi veya fena olmasına tesir eder demek manasızdır. Çünkü işin iyi veya kötü olması, işin yapılması ile meydana çıkar. Fakat bunun için de aynı kuvvetin ayrıca tesir etmesi lazımdır. İşin yapılması başkadır, iyi veya fenalığının yapılması başkadır. O hâlde işin iyi veya fena olması için de kuvvetin ayrıca tesiri lazımdır demek yanlış olmaz. Ebü’l-Hasan-ı Eş’arî böyle demiyor. Hâlbuki insanların kudretini Allahü teâlâ yarattığı gibi bu kudretin tesir etmesini de Allahü teâlâ yaratmaktadır. Bunun için kulun kudretinin tesir ettiğini söylemek hakikate daha yakın olur.

Eş’arî mezhebi, Allahü teâlânın kullarını cebrettiğini bildirmiş oluyor; çünkü kulda ihtiyarın (beğendiğini yapmak) bulunmadığını ve kulun işinde kendi kuvvetinin hiç tesiri olmadığını bildiriyor. Bu mezhebi Cebriyye’den ayıran şey; Cebriyye mezhebinde "bir insan bir işi yaptı" demek mecazdır. Yani o istekli işi yalnız Allahü teâlâ yapmıştır, o insanın eli ile yapmıştır; "insanda kudret yoktur" derler. Eş’arî ise; "işi yapan hakikatte insandır ancak insanın isteği ile değil, Allahü teâlânın istemesi ile yapmıştır; insanda ihtiyar yoktur" diyor. Ehl-i sünnet’ten Eş’arî’den başkaları; "kulun kudreti yaptığı istekli işte tesir eder" diyor. Eş’arî ise "kudret ancak işin yaratılmasına sebep olup yaratılmasında tesiri olmaz" diyor ki her ikisine göre de "işi insan yaptı" demek doğru olur. Ehl-i sünnet, Cebriyye’den böylece ayrılmış olur. Cebriyye mezhebinin insanların istekli işlerini hakikaten yaptığını kabul etmemesi; "işi insan yaptı" demek mecazdır demesi küfürdür, Kur’an-ı Kerim’i inkar etmektir. (Temhid) kitabının sahibi [Ebû Şekür Sülemî (rh.a.)] diyor ki: “Cebriyye mezhebinde; 'işi insanın yapması mecazdır, görünüştür, insanda kudret yoktur; kullar rüzgarla sallanan yaprak gibidir, insanların her hareketi ağacın hareketi gibi mecburidir' diyenler kâfir olur.” Yine diyor ki: “Cebriyye’nin; 'kulların iyi, kötü bütün işleri hakikatte o’nların değildir, ihtiyarî hareketleri de yapan yalnız Allah’dır' sözleri de küfürdür.”

Sual: İmam-ı Eş’arî (rh.a.) insanın işinde kudretinin tesiri yoktur, hakikatte insanın ihtiyarı da yoktur dediği hâlde, "işi yapan hakikatte kuldur" demesi doğru mudur?

Cevap: İnsan kudretinin işinde tesiri yok ise de Allahü teâlâ işi yaratması için o’nun kudretini sebep kılmıştır. Allahü teâlânın adeti şöyledir ki; insan kudretini ve ihtiyarı bir iş için kullanınca Allahü teâlâ o işi yaratıyor. İnsanın kudreti böylece işin yapılmasına sebep oluyor, işlerin yapılmasına tesir etmiş oluyor. Çünkü kulun kudreti olmadıkça adet-i ilahî o işi yaratmamaktadır. Bu adete göre "işi yapan insandır" demek hakikatte doğru oluyor. Eş’arî mezhebini doğru yola uydurmak ancak böyle olur; başka türlü anlatanları şüpheli dinlemelidir.

Ehl-i sünnet âlimleri (rh.a.im) kadere inanmış; "kaderin hayırlısı, şerlisi, iyisi, kötüsü, tatlısı, acısı hep Allahü teâlâdandır" demiştir. Çünkü (Kader) var etmek, yaratmak demektir ve her şeyi yapan, yaratan ancak Allahü teâlâdır. (Mutezile) yani Kaderiyye fırkası kaza ve kadere inanmadı. İşlerin yalnız kulun kudreti ile hasıl olduğunu zannetti. "Şerler, kötülükler Allahü teâlânın kazası ile olsaydı bunlar için azap yapmazdı; bunlara azap yapması zulüm olur" dedi. Böyle sözleri söylemek zulümdür, cahilce sözdür. Çünkü kaza ve kadere inanmakla kulun ihtiyarı ve kudreti gitmez. (Kaza) demek; bir insanın bir işi kendi ihtiyarı ile yapıp yapmayacağını Allahü teâlânın önceden bilmesi demektir ki insanda ihtiyarın bulunduğunu göstermektedir. Kazaya inanmak iradenin, ihtiyarın yok olmasına sebep olsaydı, Allahü teâlâ da yaratmaya mecbur veya memnû (yasaklı) olurdu; çünkü ezelde her şeyin var olacağını bildiyse o’nu yaratmaya mecbur olurdu, yokluğunu bildiyse yaratması memnû olurdu. Kazaya inanmak kulda ihtiyarın bulunmasına inanmaya mani olsaydı, Allahü teâlâda irade ve ihtiyarın bulunmasına inanmaya da mani olurdu. Allahü teâlânın yaratacağı şeyleri ezelde bilmesi irade sıfatını yok etmediği gibi, kulların yapacağı şeyleri de ezelde bilmesi kulların irade ve ihtiyar sahibi olmalarına mani değildir. Evet, insanların kudreti azdır; "işi yalnız insan kudreti yapar" demek pek akılsızlık olur ve düşüncesizliğin son derecesidir. Mutezile’nin burada da doğru yoldan ayrılmış olduğunu Maveraünnehir âlimleri bildirmiş; o’nların sözü Mecusilerin [ateşe tapanların] sözünden daha fenadır demişlerdir. Çünkü Mecusiler Allahü teâlânın bir şeriki (ortağı) var sanmıştır; Mutezile ise "sayısız ortak var" demektedir. [Yani "insan işini kendi kudreti ile yapmakta, yaratmaktadır" diyerek insanları Allahü teâlâya şerik ediyorlar.]

Cebriyye mezhebi; "insan asla bir iş yapmaz, cansızlar gibi hareket eder, insanın kudreti, kastı, ihtiyarı yoktur" diyor. İnsanlar iyi iş yapınca sevap kazanmaz, kötü işlerine azap yapılmaz sanıyor. "Kâfirler, günah işleyenler mazurdur, mesul olmazlar; çünkü insanın her işini yalnız Allah yapıyor. İnsan istese de istemese de Allah günah yaratıyor, insan günah yapmaya mecburdur" diyorlar. Bu sözleri küfürdür. Bunlara (Mürcie) de denir ki melundurlar. "Günah insana zarar vermez, asi ve fasık azap görmeyecektir" dediler. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu ki: (Mürcie mezhebinde olanlara yetmiş peygamber lanet etmiştir). Mezhepleri tamamen yanlıştır, bozuktur; çünkü ihtiyarî (istekli) hareketimiz ile titreme (refleks) hareketlerinin başka olduğu meydandadır. Elimizle bir şey tutmamız elbette ihtiyarımız iledir; göz seğirmesi ve kalbin çalışması ise böyle değildir. Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerifler bu mezhebin bozuk olduğunu bildirmektedir. Nitekim Secde, Ahkaf ve Vakıa surelerinde: (Yaptıklarının cezasıdır) ve Kehf suresinde: (İsteyen iman etsin, isteyen inanmasın!) meal-i şerifleri ile buyurmaktadır.

İnsanların çoğu tembel olduğundan ve niyetleri kötü olduğundan özür ve bahane arıyor. Sualden, azaptan kurtulmak için Eş’arî, hatta Cebriyye mezhebine yanaşıyor. Bunlar bazen: “İnsanın hakikatte ihtiyarı yoktur; işi insanın yapması mecazdır, görünuştedir” diyor. Bazen de: “İnsanın ihtiyarı azdır, her şeyi yapan Allahü teâlâdır” diyor. Bu söz Cebriyye mezhebine kayıyor. Bunlar bazı tasavvuf büyüklerinin sözlerini öne sürüyor. Mesela; “İşleri yapan birdir. Hiçbir şey yoktur, yalnız O vardır. İnsanın işinde kudretinin tesiri yoktur. İnsanın hareketi ağacın sallanması gibidir. İnsanın varlığı da işleri de çöldeki serap gibidir, bir görünüşten başka bir şey değildir” gibi sözler, bu gevşek ve tembellerin kötü söylemelerini ve işlemelerini destekliyor.

Her şeyin doğrusunu ancak Allahü teâlâ bilir. Bildiğimiz kadar bunlara şöyle cevap veririz ki: Eş’arî’nin dediği gibi eğer ihtiyar hakikaten bulunmasaydı, Allahü teâlâ kulların zulmettiğini bildirmezdi. İnsanın yaptığı işte kendi kudreti tesir etmeyip kudreti yalnız işin yaratılmasına sebep olsaydı insanların kötü işlerine "zulüm" denmezdi. Hâlbuki Allahü teâlâ Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde insanların zulüm işlediğini bildiriyor. İnsanın gücü işin yaratılmasına tesir etmeyip yalnız sebep olsaydı zulüm buyurmazdı. Evet, Allahü teâlâdan gelen elemlerde, azaplarda insanın ihtiyarı karışmıyor; fakat bu zulüm olmaz. Çünkü Allahü teâlâ kayıtsız, şartsız Malikimiz ve Sahibimizdir. Mülk yalnız O’nundur, mülkünü istediği gibi kullanır; hiç zulüm olmaz. Fakat insanların zulmettiklerini bildirmesi insanda ihtiyarın bulunduğunu göstermektedir. Burada zulmün mecaz olması düşünülemez; hakikatler zaruret olmadıkça mecaz yapılmaz. İnsanların iradeleri ve ihtiyarları zayıftır, azdır sözüne gelince; eğer "Allahü teâlânın ihtiyarı yanında azdır" denirse veya "insanların ihtiyarı yalnız olarak işleri meydana getiremez" demek istenirse doğru olur. Fakat eğer "ihtiyarları işlerin yapılmasına tesir etmez" denirse doğru olmadığını yukarıda bildirdik.

Allahü teâlâ kullarına yapabilecekleri şeyleri emretmiştir. İnsanları zayıf yarattığı için her emrinde kolaylık göstermiştir. Nisa suresi yirmi yedinci ayetinde mealen, (Allahü teâlâ size hafif, kolay emretmek istedi. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır) buyuruldu. Allahü teâlâ (Hakim)dir; her şeyi yerinde, uygun olarak yapar. (Raûf)dur; acımaya layık olmayanlara da acıyıcıdır. (Rahim)dir; ahirette sevdiklerine yani küfran-ı nimet etmeyenlere (müminlere) Cennet’i ihsan edicidir. Kullarına yapamayacakları şeyi emretmek hikmetine ve refetine (şefkatine) yakışmaz. Kullarına, kaldırılamayacak büyük kayayı kaldırmayı emretmeyip; herkesin çok kolay yapacağı kıyam, rükû, secde ve ufak bir ayet okumak ile meydana gelen namazı emretmiştir. Namaz kılmak herkes için çok kolaydır. Ramazan-ı şerif orucu da pek kolaydır. Zekâtı da çok hafif emretmiş; "malın hepsini değil, kırkta birini verin" demiştir. Hepsini veya yarısını vermeyi emretseydi kullarına güç olurdu. Merhameti pek fazla olduğundan emri tam yapılamaz ise daha da hafifletmiştir. Mesela abdest alamayanlara teyemmüm etmeye; namazda ayakta duramayanlara oturarak kılmaya, oturamayanlara yatarak kılmaya; rükû ve secde yapamayanlara ima ile [oturup rükû ve secde için az eğilerek] kılmaya ve bunlar gibi daha nice kolaylıklara izin vermiştir. İslamiyet’in emirlerine dikkatle ve insafla bakan bu kolaylıkları görür; Allahü teâlânın kullarına ne kadar çok merhametli olduğunu pek iyi anlar. Emirlerin pek kolay olmasının bir şahidi de çok kimselerin emrolunan ibadetlerin daha artmasını istemesidir. Namazın ve orucun artmasını isteyen çok görülmüştür. Evet, ibadet yapmak güç gelen kimseler de yok değildir; böyle kimseler normal insan değildir. Böyle bozuk kimselere ibadetlerin zor gelmesine sebep; nefislerinin karanlığı ve şehvani arzularının kötülüğüdür. Bu karanlık ve kötülükler nefs-i emmâreden hasıl olmaktadır; nefs-i emmâre Allahü teâlânın düşmanıdır. Şûrâ suresi on üçüncü ayetinde mealen, (İman ve ibadet etmek, müşriklere güç gelir) ve Bakara suresi kırk beşinci ayetinde mealen, (Namaz kılmak yalnız müminlere, Allahü teâlâdan korkanlara kolay gelir) buyuruldu.

Bedenin hastalığı ibadetlerin yapılmasını güçleştirdiği gibi batının [kalbin ve ruhun] hasta olması da güçleştirir. Allahü teâlâ İslamiyet’i; nefs-i emmâreyi [yani kötülük isteyici] arzularından ve adetlerinden vazgeçirmek için gönderdi. Nefsin istekleri ve İslamiyet’in istekleri birbirinin zıddıdır, aksidir. O hâlde ibadetleri yapmakta güçlük çekmek, nefsin kötülüğünü gösteren bir alamettir. Nefsin arzularının kuvveti bu güçlüğün çokluğu ile ölçülür; nefsin hevası [istekleri] kalmayınca güçlük de kalmaz.

Sufiyye-i aliyyeden bazısının; insanda ihtiyarın bulunmadığını veya kuvvetsiz olduğunu gösteren birkaç sözünü yukarıda yazmıştık. Tasavvuf büyüklerinin İslamiyet’e uymayan sözlerine hiç kıymet verilmez; nerede kaldı ki hüccet ve senet olarak kullanılsın. Yani bir iddiayı veya düşünceyi ispat için böyle sözleri şahit getirmek hiç doğru olmaz. Şahit ve senet olacak, uyulabilecek ancak Ehl-i sünnet âlimlerinin sözleridir. Sufiyye-i aliyyenin sözlerinden âlimlerin sözüne uygun olanlar kabul edilir; uymayanları kabul edilmez. Burada da yine bildirelim ki Sufiyye-i aliyyeden hâlleri ve keşifleri doğru olanlar; İslamiyet’e uymayan hiçbir şey söylememiş ve yapmamıştır. Keşiflerinden ve hâllerinden İslamiyet’e uymayanların yanlış olduğunu anlarlar. İslamiyet’e muhalif olan sözlere ve hareketlere "doğru" diye sarılmak zındıklık ve ilhad yani dinsizlik alametidir.

Şunu da ilave edelim ki Sufiyye-i aliyyenin İslamiyet’e uymayan bazı sözleri; hâlin kapladığı zamanda keşif yolu ile anladıkları bilgilerdir ki o zaman akıl ve şuurları örtülü olduğundan mazur sayılırlar ve keşifleri yanlış olmuştur. Başkalarının böyle keşiflere ve sözlere uyması caiz değildir. Böyle sözlere İslamiyet’e uyacak şekilde mana vermek; kelimelerden anlaşılan manayı bırakıp meşhur olmayan manalarını vererek İslamiyet’e uydurmak lazımdır. Çünkü aşıkların ve muhabbet sarhoşlarının sözleri çeşitli manalara gelir; bu manalar arasından doğru ve o’nların büyüklüğüne yakışan manayı bulup öyle kabul etmek lazımdır.


Abdulkadir Akçiçek Tercümesi