Mektuplar

MEVZUU:

Kazâ ve kader sırları ve bu münasebetle bazı hususların beyanı.

NOT:

İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Mevlâna Bedreddin'e yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile..

Allah'a hamd olsun. O, öyle Yüce Zat'tır ki, kazâ ve kader sırrını kullarından havas zümreye açtı. Doğru ve adil yoldan sapma mümkün olduğundan ötürü, avamdan dahi sakladı.

Hüccet-i baliğa (kâmil - kesin delil) kendisi ile ikmâl edilen Zat'a salât ve selâm. Kezâ O'nun gelişi ile, helâke düşen âsilerin özürleri dahi kesilmiştir. Kezâ, O'nun berere ve etkıya (çok hayır sahibi ve takva ehli) ashâbına da.. Ki onlar, kadere imân edip kazaya râzı olmuşlardır.

***

Kazâ ve kader, kendisinde şaşırtıcı işlerin çok olduğu meselelerdendir. Bunlara nazar edenlerin pek çoğunda, bâtıl olan vehim ve hayal, pek ağır basar. Bu mânâdan ötürü, bazıları, kulların isteyerek yaptığı işlerde, sırf cebir (zorlama) olduğuna kâil olmuşlardır. Bazıları dahi, bu işin Sübhan Allah'a verilmesini nefyetmiştir (reddetmiştir).

Anlatılanlardan bir başka tâife ise; itikadda orta yolu tutmuştur. Ki bu: Sırat-ı müstakim ve sağlam yoldur. Bu yolu bulmaya da, fırka-i naciye (kurtulan fırka) muvaffak olmuştur. Ki bunlar, ehl-i sünnet vel-cemâattır. Allah onlardan, seleflerinden ve haleflerinden (öncekilerinden ve sonra onların yerlerine geçenlerinden) razı olsun. Bunlar, ifratı ve tefriti (pek ileri gidip haddi aşmayı ve çok geri kalıp normalin çok altında kalmayı) terk edip orta ve ara yolu tercih etmişlerdir.

Yukarıda anlatılan mânâdan olarak, İmam-ı Azam ile İmam-ı Cafer-i Sadık arasında şöyle geçti; İmam-ı Azam sordu:

– Ey Resulûllah torunu, Allah-ü Teâlâ, işi kullarına bırakmış mıdır?.

İmam-ı Cafer-i Sadık şöyle cevap verdi:

– Allah-ü Teâlâ, Rübûbiyyetini (Rablığını, bütün varlığı kuşatan hâkimiyyetini, mâlikiyyetini, idare ve terbiyesini) kullara bırakmak şânında çok çok yücelik sahibidir.

İmam-ı Azam sordu:

– Onları bu işe zorlamış mıdır?.

İmam-ı Cafer-i Sadık şöyle cevap verdi:

– Hâşâ ki, Allah-ü Teâlâ, onları bu işe zorlaya sonra da, kendilerine azab ede..

İmâm-ı Âzam sordu:

– O halde bu durum nasıl oluyor?.

İmâm-ı Cafer-i Sadık şöyle cevap verdi:

– İkisinin arası, ikisinin arası.. Ne cebir vardır; ne de işi kullara bırakmak.. Ne zorlamak vardır; ne de işi onlara havale etmek..

Ehl-i sünnet şöyle dedi:

– Kulların kendi arzuları ile yaptıkları fiiller, halk ve icad cihetinden Allah-ü Teâlâ'nın kaderidir. Bunda kulların takdiri bir başka taalluk cihetinden gelir ki, bunun için:

– İktisâb (kazanmak)..

Tabir edilir.

Kulun hareketi, Yüce Allah'ın takdirine nisbet edildiği zaman, onun adı:

– Halk.. (Yaratılan)

Demeğe gelir. Kulun kendi kudretine nisbet edildiği zaman ise.. onun adı:

– Kesb.. (Yani: Çalışarak kazanılan..)

Demeğe gelir. Ama, Eş'arî bu mânâda ayrı bir görüşe sahiptir. Zira onlar şu manaya zahib olmuşlardır:

– Kulların fillerinde asla ihtiyarın (tercihin veya seçimin) medhali yoktur. Şu var ki, Sübhan Allah, onların ihtiyarı akabinde eşyayı icad eder. Yani: Âdetin cari olduğu biçimde.. Zira, onda hadis kudretin tesiri yoktur.

Bu mezheb, cebre mâildir; bunun için de ona:

– Cebr-i mutavassıt. (Yani: Orta cebir.)

İsmi verildi.

Üstad Ebu İshak Îsfirainî ise; fiilin aslına hadis kudretin tesiri olduğuna ve fiilin husulünün dahi, bu iki kudretin mecmuundan husule geldiğine kâil olup iki müessirin bir eserde, muhtelif cihetlerden bir araya gelmelerine cevaz verdi.

Kazi Ebu Bekir Bakılanı ise; fiilin aslına, hadis kudretin müessir olduğuna kâil oldu. Şunun için ki: Fiile taat ve mâsiyet gibi vasıflar verile..

Bu Abd-i Zaif (zayıf kul) katında dahi durum şudur: Hadis kudretin, bir fiilin aslına ve vasfına tesiri vardır. Yani: İkisine birden tesir eder Çünkü: Vasıfta tesir edişin, asılda tesir etmeyişin mânâsı yoktur.

Kaldı ki, vasıf, aslın teferruat eseridir. Lâkin o: Fiilin aslına tesir için, zâid (ilâve) bir tesire muhtaçtır. Zira, vasfın varlığı dahi, aslın varlığına zâiddir (ilâvedir). Eş'ari'ye ağır gelse de, tesire kâil olmakta bir mahzur yoktur. Çünkü, kudretteki tesir dahi Allah-ü Teâlâ'nın icadıdır. Nitekim, kudretin kendisi dahi Allah-ü Teâlâ'nın icadıdır. Kudretin tesirine kâil olmak, doğruya en yakın olandır.

Eş'arî mezhebi hakikatta cebir dairesine dahildir. Zira ona göre, bir ihtiyar hakikaten yoktur ve ona göre hadis kudretin dahi tesiri asla yoktur.

Ancak şu kadar var ki: Cebriye'ye göre, fiil fâile (iş, işleyene) bağlanmaz: Ama hakikî mânâda.. Belki mecazen bağlanabilir. Ama, Eş'arî katında fiil hakikaten faile bağlanır; isterse hakikatte onun bir ihtiyarı sabit olmasın. Çünkü: Fiil, kulun kudretine hakikat olarak bağlanmaktadır; umumi mânâda olsa dahi kudretin müessir olması bu mânâyı değiştirmez ki bu; Eş'arî dışında ehl-i sünnetten olanların mezhebidir. İsterse o sırf bir dayanak olsun; bu dahi onun kendi mezhebidir.

[Şu kadar var ki Cebriyye mezhebine göre insanın seçerek yaptığı fiillerin yapana nisbeti hakiki değil mecazidir. Eş'ari'ye göre yapan kişinin gerçekte seçimi olmasa da bu nisbet hakikidir. Çünkü kula ait bu kudret (Mâtüridîler'in benimsediği gibi) ister fiile kısmen tesir etsin, isterse Eş'âri'nin benimsediği gibi fiilin yaratılmasına sebep olsun, fiil kulun kudretine hakiki anlamda nisbet edilir. (Yani ikisine göre de işi insan yaptı denir) / SEMERKAND Tercümesi]
 
[Eş’arî mezhebi, Allahü Teâlâ'nın, kullarını cebr ettiğini bildirmiş oluyor. Çün ki, kulda ihtiyârın ya’nî beğendiğini yapmak bulunmadığını ve kulun işinde, kendi kuvvetinin hiç te’sîri olmadığını bildiriyor. Bu mezhebi, cebriyyeden ayıran şey, cebriyye mezhebinde, bir insan, bir işi yaptı demek, mecâzdır. Ya’nî, o istekli işi, yalnız Allahü Teâlâ yapmıştır. O insanın eli ile yapmıştır. İnsanda kudret yoktur derler. Eş’arî ise, işi yapan, hakîkatte insandır. Ancak, insanın isteği ile değil, Allahü Teâlânın istemesi ile yapmıştır. İnsanda ihtiyâr yoktur diyor. Ehl-i sünnetten, Eş’arîden başkaları, kulun kudreti, yaptığı istekli işte te’sîr eder diyor. Eş’arî ise, kudreti ancak, işin yaratılmasına sebeb olup, yaratılmasında te’sîri olmaz diyor ki, her ikisine göre de, işi insan yaptı demek doğru olur. / HAKİKAT Yayınevi Tercümesi]

İşte, ehl-i hak mezhebi, ehl-i batıl mezhebinden burada ayrılır.

Fiili failden hakikatta nefyedip mecazen ona isbat etmek katıksız küfürdür. Nitekim bu durum Cebriyede vardır. Kabul edilmesi zaruri olanı inkârdır.

'Temhid' adlı eserin yazarının anlattığına göre. Cebriye'den şöyle diyenler vardır:

– Fiil, zahirde mecaz olarak, kuldan gelir; ama hakikatte onun bir gücü yoktur. Kul, bir ağaç gibidir, rüzgâr onu oynatırsa oynar.

Kul dahi ağaç gibi mecburdur.

Bu küfürdür; bir kimse böyle itikad ederse kâfir olur. Bundan başka, Cebriye'den şöyle diyenleri de anlattı:

– Hakikatta kullar için fiiller yoktur; ne hayır olarak ne de şer.. Kulun yaptığı fiilin fâili Sübhan Allah'tır.

Onların bu sözleri dahi küfürdür.

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

– Fiillerde kulun kudret tesiri hakikatta olmadığına göre, hakikat olarak, Eş'arî katında fiillerin kula nisbet edilmesinin mânâsı nedir?.

Bunun için derim ki:

– Her ne kadar kudretin fiillerde tesiri yok ise de; ancak Sübhan Allah onu (kudreti) fiillerin vücuduna medar eylemiştir. Şöyle ki; kulların fiillere kudretlerini ve ihtiyarlarını sarf etmelerini takiben, Allah-ü Teâlâ, âdetin cari olduğu yoldan fiilleri yaratır. Sanki kudret, fiillerin vücudu için, adeta bir sebeptir. Böylece, âdet yerini bulsun diye, fiillerin südurunda, kudretin dahli olmuş olur. Zira, o olmadan âdet yerini bulmaz. İsterse, onun fiillerde tesiri olmasın; anlatılan âdet olan sebeb dolayısı ile, fiilleri kullara hakikat olarak bağlanır.

İşte, Eş'arî mezhebi için, nihayet tashih budur. Bundan başka edilen kelâm, teemmül mahallidir (etraflıca, derin derin düşünmek yeridir).

Bilesin ki,

Ehl-i sünnet vel-cemaat kadere iman etmişlerdir. Kader: Hayrı, şerri, acısı ve tatlısı ile Sübhan Allah'tandır. Kaderin mânâsı şudur: İhdas ve icad (meydana getirme ve icad etme).. Malum olduğu üzere Muhdis ve Mucid olan Allah-ü Teâlâ'dır.

Bu mânâda bir âyet-i kerime meali:

– «Ondan başka ilâh yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Ona ibadet ediniz.» (6/102)

Mutezile ve Kaderiye, kaza ve kaderi inkâr etmişlerdir. Sanmışlardır ki: Kulların fiilleri, yalnız kulun kudreti ile hâsıl olmaktadır. Bunun için de şöyle dediler:

– Eğer Allah-ü Teâlâ, bir kazâ eder; sonra da onun üzerine azab ederse; bu Allah-ü Teâlâ'dan gelen bir zulüm olur.

Bu söz, onlardan gelen bir cehaletten ötürüdür. Zira kazâ; kuldan kudreti ve ihtiyarı almamaktadır. Kaldı ki o şöyle kazâ etmiştir: Kul o işi, kendi ihtiyarı ile yapar veya terk eder..

Netice söz şu ki: O ki ihtiyarı icab ettirir; ihtiyarı tahakkuk ettiren de odur; onu münafi (zıt, aykırı) duruma getirmez.

Onların görüşü, Yüce Yaratıcı'nın fiillerini geçersiz duruma getirmektedir.

Çünkü: Kazaya nazaran, Yüce Hakkın fiili ya vaciptir; yahut mümteni.. Onun kazası, eğer varlığa taalluk ederse, vacib olur; yokluğa taalluk ettiği takdirde mümteni olur.

Eğer ihtiyarla yapılan fiilin vücubu, ihtiyarı münafi olsa, o zaman, Yüce Yaratıcı muhtar olamaz; bu dahi küfürdür.

(Kısacası küfürdür.)

Şu mânâ gizli değildir ki: Kulun kendi fiillerini yapmakta kudret istiklaline kâil olmak; hem de, tam mânâsı ile zaafı bulunduğu halde, tam bir anlayışsızlık ve sefihlik menşeidir.

Anlatılan mânâ icabıdır ki: Maveraünnehir uleması, bu meselede onların sapıtmış oldukları üzerinde şiddetle durdular. Hatta dediler ki:

– Mecusîler, bunlardan daha iyidir; hiç olmazsa onlar bir (tek) şerik isbat ederler.. Mutezile ise; o kadar şerik isbat eyledi ki; sayılması zor..

***

Cebriye'ye gelince; bunlar da sandı ki: Asla kulun bir fiili yoktur. Onun harekâtı, cemadat (cansız varlıklar) menzilesindedir. Ki onların asla bir kudreti yoktur; kezâ ihtiyarları da..

Yine bunlar sandılar ki: Kullar hayır sevabı alamazlar; şerden dolayı da ceza göremezler. Kâfirler ve asiler dahi mazurdurlar; sorumlu değillerdir. Çünkü: Fiillerin hepsi Allah'tandır. Kul ise; bu mânâda fiili yapmaya mecburdur.

Anlatıldığı mânâda bir görüş dahi küfürdür.

Bunlar, o mürcie mel'unlarıdır ki, şöyle derler:

– Mâsiyet, âsiye (İsyan - günâh, onu işleyene) zarar vermez; dolayısı ile azaba uğramaz. Resulûllah (ﷺ) efendimiz, bu mânâda şöyle buyurdu:

– «Mürcie, yetmiş peygamberin dili ile lânete uğramıştır.»

Bunların mezhebi dahi batıldır; hem de zarurî bir şekilde. Şunun için ki: Tutma hareketi ile titreme hareketi arasındaki fark zahirdir.

Şunu kesin olarak biliriz ki: Üstte anlatılan hareketlerin birincisi ihtiyari olup ikincisi değildir. Kat'i esaslar dahi bu mezhebi nefyetmektedirler.

Bu mânâda, şu âyet-i kerimeler kesin delillerdir:

– «Yapmış olduklarına cezadır.» (37/17)

– «İsteyen iman etsin; isteyen kâfir olsun.» (18/29)

Bunlardan başka âyetler de vardır.

***

Bilesin ki,

İnsanlardan pek çoğunun himmetleri zayıftır; niyetleri dahi kusurludur. Bunun için de, özür yolu ve sorumluluğun kendilerinden kalkmasını taleb ederler. Dolayısı ile Eş'ari mezhebine meylederler; hatta Cebrî mezhebine..

Bazan şöyle derler:

– Hakikî mânâda kulun ihtiyarı yoktur: fiilin ona nisbet edilmesi mecazîdir.

Bazan da şöyle derler:

– İhtiyarın (iradenin, seçme kabiliyetinin) zaafı vardır; zorlamayı gerektirir. (Yani: Cebri.)

Bununla kalmaz; sofiyenin de şöyle dediklerini işitirler:

– Fâil bir olup o dahi Allah'tır. Fiillerde kulun kudret tesiri yoktur. Onun hareketi, cemadatın hareketleri gibidir. Hatta, kulun kendisi, zat ve vasıf olarak, şu âyet-i kerimedeki mânâ gibidir:

– «... engin çöllerdeki serap gibidir. Susuz, onu su sanır. Oraya vardığı zaman da, bir şey bulamaz. Yanında Allah'ı bulmuştur.» (24/39)

Bu kelâm ve benzerleri, onların sözde, fiillerde müdahenesini (dalkavukluğunu, münâfıklığını) ve gevşekliğini artırır.

***

Bu bahiste bizim de diyeceğimiz vardır. İşin hakikatini en iyi bilen Allah'tır. Şöyle ki:

Eğer Eş'ari mezhebinde olduğu gibi, hakikatte ihtiyar kul için sabit olmasaydı; Allah-ü Teâlâ, zulmü kullara bağlamazdı. Zira, o mânâda onların ihtiyarı olmadığı gibi, kudretlerinin de tesiri yoktur. Ancak, bu onun katında bir dayanaktır. Kaldı ki, Allah-ü Teâlâ, Kur'an-ı Mecid'inde zulmü onlara bağladı. Halbuki, tesir olmadan, mücerred bir dayanak için umumi mânâda alınsa dahi onlara zulmü icab ettirmez.

(Bildiğimiz kadar, bunlara şöyle cevâb veririz ki: Eş’arînin dediği gibi, eğer ihtiyâr, hakîkaten bulunmasaydı, Allahü teâlâ, kulların zulm ettiğini bildirmezdi. İnsanın yaptığı işte kendi kudreti te’sîr etmeyip, kudreti, yalnız işin yaratılmasına sebeb olsaydı, insanların kötü işlerine zulm denmezdi. / HAKİKAT Yayınevi Tercümesi)

Evet.. Allah-ü Teâlâ'nın kullarına elem ve azab etmesi, kullardan gelen bir ihtiyar sabit olmadan olmaktadır. Ve bu: Onlar için asla bir zulüm değildir. Zira, Sübhan Hak, mutlak surette maliktir; istediği gibi mülkünde tasarruf eder. Ama kullara zulüm nisbeti, onlar için ihtiyarın sübut bulmasındandır. Bu nisbette mecaz ihtimali ise; düşünülenin aksinedir; zaruret olmadan böyle bir şey irtikâb edilemez...

(Evet, Allahü Teâlâdan gelen elemlerde, azâblarda, insanın ihtiyârı karışmıyor. Fakat, bu zulm olmaz. Çün ki, Allahü Teâlâ, kayıtsız, şartsız mâlikimiz, sâhibimizdir. Mülk yalnız Onundur. Mülkünü, istediği gibi kullanır, hiç zulm olmaz. Fakat insanların zulm ettiklerini bildirmesi, insanda ihtiyârın bulunduğunu göstermektedir. Burada zulmün mecâz olması düşünülemez. Hakîkatler, zarûret olmadıkça mecâz yapılmaz... / HAKİKAT Yayınevi Tercümesi)

İhtiyarın zayıf olması kavline gelelim.. Bu şöyle düşünülebilir:

a) Yüce Allah'ın ihtiyarına nisbetle zayıf olduğu murad edilebilir. Bu durum, kabul edilir ve bunda niza yoktur; hem de sınırsız.

b) Fiillerin südûrunda müstakil olmadığı mânâsında bir zaaf olabilir ki; bu dahi kabul edilebilir.

c) Amma, fiillerde ihtiyar medhaliyeti (dahli, seçme hürriyeti) olmadığı mânâsında bir zaaf düşünülür ise; olmaz.. Bu dahi meselenin ilki olup bu men'in senedi tafsilatı ile geçti (bu yasağın dayanağı ayrıntılı olarak anlatıldı).

Bilinmesi gerekir ki: Allah-ü Teâlâ, kullarına takatları ve taata karşı güçleri kadar teklif yapmıştır. Halkının zaafı dolayısı ile onlara olan teklifini hafif tutmuştur.

Bu mânâdan olarak, Allah-ü Tebareke ve Teâlâ şöyle buyurdu:

– «Allah, (ağır teklifleri) size hafifletmek ister; insan zâif yaratılmıştır.» (4/27)

Sübhan Allah; Hâkim, Râuf, Rahim'dir. Rahmet, re'fet (merhamet, acıma, esirgeme, yücelik), hikmetle beraber kulun gücü yetmeyeceğini teklif etmek yakışmaz. Kulun, gücünün yetmeyeceği büyük kayayı kaldırmayı kuluna teklif etmez. Elbette ona kolay olanı teklif eder. Misal olarak, namazı ele alalım.

Ki bu: Kıyam, rükû, sücud ve kolaya gelen kıraati müştemildir (kapsar). Bütün bunlar kolaydır; hem de son derece..

Meselâ, oruç dahi, aynı şekilde son derece kolaydır.

Zekât dahi öyle kolaydır. Malın kırkta birinin verilmesini takdir etmiştir. Malın hepsini veya yarısını takdir etmemiştir. Ta ki: Kula ağırlık olmaya..

Yine o, re'fetinin kemalindendir ki, aslını yapmak zor olduğu takdirde onun yerine geçen başka bir şey emretmiştir. Şöyle ki:

Abdestin yerine teyemmümü geçerli kılmıştır.

Ayakta namaz kılmaya güç yetiremeyen için, oturarak namaz kılmak dahi aynı hükme dayanır. Oturduğu yerde namaz kılamayanın dahi, yan yatarak kılmasına müsaade edilmiştir. Rükûa ve secdeye güçleri yetmeyenler ise; ima edebilirler.

Bunlardan başka, şer'i hükümlerde daha pek çok kolaylık vardır. Ki bunlar: İbret nazarı ile bakanlara gizli değildir. İbret ve insafla bakıldığı zaman bütün şer'i tekliflerin son derece kolay ve sühuletli olduğu görülür. Yine aynı açıdan bakan, teklif safhalarında; Sübhan Hakkın kullarına kemaliyle rahmetini mütalaa eder. Anlatılan tekliflerin, hafif geldiğini doğrulayan bir mânâ: Emredilen vazifeler için, avamın daha artırılması için temennisidir. Şöyle ki:

Onlardan bazıları, farz orucun daha ziyâde olmasını temenni eder.

Onlardan bazıları, farz olan namazların daha ziyâde olmasını ister.

Bu kıyaslar devam ettirilebilir.

İşbu temenniler, ancak, ibadetlerin kemâliyle hafif olduğunu gösterir.

Hükümlerin edâsında kolaylık bulamamak; ancak nefsanî zulmetlerin varlığına, Sübhan Allah'a düşmanlığa saplanan nefs-i emmarenin hevâsından neş'et eden tabiat zorluklarına mebnidir (binâ edilir, dayanır).

Anlatılan mânâlar üzerine, Allah-ü Teâlâ şöyle buyurdu:

– «Kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi.» (42/13)

– «..O, elbette ağır bir şeydir; ama huşûu olanlar müstesna..» (2/45)

Hükümlerin edâsında; zahirî maraz, zorluğu icab ettirdiği gibi; batinî maraz dahi aynı şekilde zorluğu doğurur.

Şer-i Şerif, nefs-i emmârenin âdetlerini ve onun boş arzularını iptal için gelmiştir. Zira, nefsin arzusu ve şeriata tâbi olmak, birbirini nakzeder. Hiç şüphe edilmeye ki; Bir zorluk varsa, bu nefsanî hevânın varlığına delil sayılır. Nefsanî hevânın varlığı kadar, zorluk vardır. Eğer nefsanî hevâ zâil olur ise; zorluk da tamamen ortadan kalkar.

***

Gelelim, ihtiyarın nefyi ve zaafı zımnında söylenen, sofiyenin kelâmına..

Bilesin ki,

Eğer onların kelâmı, şer'î hükümlere mutâbık değil ise; aslâ itibarı yoktur. Hüccet (delil) bilinip uyulması nasıl olur?. Asıl hüccet bilinip uyulmaya uygun olan, ulemânın kavlidir. Yani: Ehl-i sünnetten olan ulemânın.. Sofiyenin kelâmından, bunların görüşüne uygun düşen olursa; o makbul sayılır; ama onlara muhalif düşenler hiç kabul edilmez.

Bu arada şunu da deriz ki:

– Halleri istikamet üzere olan sofiye, şeriatı kıl kadar olsa dahi asla aşmazlar; ne hallerde, ne amellerde, ne sözlerde, ne ilimlerde ne de maârifte.. Şunu bilirler ki: Şeriata aykırı bir şey, haldeki hastalıktan ve ondaki karışıklıktan meydana gelir. Eğer hal doğru olsaydı; hak şeriata muhalif düşmezdi.

Hülâsa: Şeriata aykırı olan, zındıklığa (dinsizliğe) delil ve ilhada (dinden çıkmaya) alâmettir.

Bu babda netice söz şudur ki: Halin galebesinde, vaktin sekrinde keşiften nâşi (halin bastırmasında, vaktin sarhoşluğunda keşiften neşet eden), sofiyeden şeriata aykırı bir kelâm gelirse; o bu durumda mâzur sayılır.

Sağlam olmayan keşif, uyulmaya da yaramaz.

O gibi söz edenin kelâmı, başka bir mânâya hamledilmeli ve zahirinden alınmalıdır. Zira, sarhoşların kelâmı, zahirinden alınır; başka mânâya hamledilir.

***

İşbu makamdan bana müyesser olan bunlardır; Sübhan Allah'ın yardımı ve ihsan buyurduğu başarı ile..

Allah'a hamd olsun; seçmiş olduğu kullarına selâm.


Hakîkat Kitâbevi Tercümesi