İKİYÜZDOKSANDÖRDÜNCÜ MEKTÛB

"Bu mektup; oğlu zahirî ilimlerin ve batın marifetlerinin sahibi Mecdeddin Hace Muhammed Masum (kuddise sirruh) hazretlerine yazılmıştır. Allahü teâlânın sekiz sıfatını, peygamberlerin ve bütün insanların mebde-i taayyünlerini ve tecellileri bildirmektedir:

Varlığı lazım olanın sekiz hakiki sıfatının birincisi hayat sıfatı, sonuncusu tekvin sıfatıdır. Bu sekiz sıfat üç türlüdür: Birincisinin aleme bağlılığı çoktur, mahluklarla ilgisi çoktur; tekvin sıfatı böyledir. Bunun içindir ki Ehl-i sünnet âlimlerinden çoğu, tekvinin hakiki sıfatlardan olmadığını, izafi sıfatlardan olduğunu söylediler. Sözün doğrusu, tekvin hakiki sıfatlardandır; fakat mahluklara bağlılığı çoktur. Sıfatların ikincilerinin mahluklarla bağlılığı azdır; ilim, kudret, irade, sem, basar ve kelam sıfatları böyledir. Üçüncüsü, en yüksek olan sıfatıdır; alemle hiç ilgisi yoktur; hayat sıfatı böyledir. Hayat sıfatı bütün sıfatların anasıdır, hepsinin temelidir, hepsinden daha öncedir. Buna en yakın olan sıfat ilim sıfatıdır. İlim sıfatı, Peygamberlerin sonuncusunun (Mebde-i taayyün)üdür (aleyhi ve aleyhimüssalavâtü vetteslîmât). Öteki sıfatlar başka insanların mebde-i taayyünleridir. [(Taayyün), zuhur etmek, meydana çıkmak demektir. (Mebde-i taayyün), meydana çıkmanın, var olmanın başlangıcı, kaynağı demektir.]

Her sıfatın çeşitli şeylere bağlılığı olduğu için parçaları vardır. Şöyle ki; tekvin sıfatının yaratmak, rızık vermek, diriltmek ve öldürmek gibi çeşitli bağlılıkları olduğu için parçaları olmuştur. Bu parçalar da bütünleri gibi insanların mebde-i taayyünleri olmuştur. Mebdeleri, sıfatların parçaları olan taayyünler; mebde-i taayyünü sıfatın bütünü olan kimseye tabi olur, o’nun ayağı altında, gölgesinde yaşar. Bundan dolayı: “Filan kimse Muhammed aleyhisselamın ayağı altındadır, falanca İsa aleyhisselamın ayağı altındadır, bir başkası için de Musa aleyhisselamın ayağı altındadır” demişlerdir (a.s). Bu parçalar eğer sülûk yolu ile aşılır ve bütünlerine katılır ve parçaların şühudu bütünlerin şühudu olursa; aralarında yalnız asıl olmaktan ve tabi olmaktan başka ayrılık kalmaz. Birisi doğrudan doğruya, ikinciler ise o’nun dolayısı ile kavuşur. Çünkü tabi olan her neye kavuşur, her ne görürse aslından alır. Aslı arada olmadan bir şeye kavuşamaz. Tabi, kendi kusurundan dolayı aslının arada bulunduğunu bilmeyebilir; fakat aslı, o’nunla meşhudu arasında bir perdedir. Ayıran, önleyen perde değil; kavuşturan, gösteren perdedir. [Sinema perdesi şekilleri saklamaz, örtmez; o’nları gösterir. Perde olmazsa bir şey görünmez.] Gözlük de böyledir; gözün önündeki gözlük görmeyi önlemez, görülemeyen şeyleri gösterir.

Parçaların yükselerek kendi bütününden ayrılıp başka bir bütüne girmeleri, bu bütünün gördüğünü müşahede etmeleri caiz değildir. Böylece Musa aleyhisselamın ayağı altında olanların İsa aleyhisselamın ayağı altına geçmeleri olamaz. Fakat Muhammed aleyhisselamın ayağı altına girebilirler; çünkü hepsi O’nun ayağı altındadırlar (aleyhi ve aleyhimüssalâtü vesselâm). Muhammed aleyhisselamın rabbi, o’nun mebdei olan isim (Rabbü’l-erbâb)dır, kaynakların kaynağıdır, bütünlerin bütünüdür, parçaların asıllarının aslıdır. Muhammed aleyhisselamın ayağının altına yükselmek, aslın aslına yükselmek demektir; başka bir asıla girmek değildir. Parçalarla bütünleri arasında şu ayrılık vardır ki; parçanın önünde iki perde vardır: Birincisi kendi bütünü olan aslıdır, ikincisi aslının aslıdır. Kendi bütününün perdesi ise yalnız aslının aslıdır. Bundan anlaşılıyor ki Muhammed Resulullah, arada taayyünlerin perdesi olmaksızın şühud eylemektedir. Başkalarının şühudları ise taayyünlerin perdesindedir; hiç değilse Muhammed aleyhisselamın taayyünü perdesindedir. Bunun içindir ki: “Tecelli-i zatî, yalnız Muhammed aleyhisselama olur, başkalarının tecellileri sıfatların perdesindedir” demişlerdir. Hiç olmazsa Muhammed aleyhisselamın rabbi olan Rabbü’l-erbâb perdesindedir. Muhammed aleyhisselamın rabbi olan isim, hayat sıfatından başka bütün isimlerin ve sıfatların üstündedir.

Sual: Başka peygamberlerin şühudu (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalavâtü vetteslîmât) Muhammed aleyhisselamın rabbi mebde-i taayyünü perdesinde oluyor dediniz. O’nun ümmetinin evliyası o’nun ayağı altında oldukları için o’nların şühudları da başka peygamberlerin şühudları gibi (Rabbü’l-erbâb) perdesindedir. Böyle olunca başka peygamberler ile Muhammed aleyhisselamın ümmetinin evliyası arasında ne fark olur?

Cevap: Peygamberlere, Hakikat-i Muhammedî perdesinde olan şühuddan başka; kendi mebde-i taayyünleri yolundan hasıl olan başka bir şühud daha vardır. Kalp gözlerine kendi gözlüklerini takarak gaybı görürler. Bu iki şühud birlikte olmaz. Asılların aslına yükselirlerse şühudları (Hakikat-i Muhammedî) perdesinde olur. İsa (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) gökten yere indikten sonra bu nimete kavuşmakla şereflenecektir. Buraya yükselmek pek güçtür, hemen hemen olamaz gibidir. Ancak Allahü teâlânın büyük ihsanı lazımdır. Bu sebepler aleminde Muhammedî meşrep olan zatın merhamet buyurup yardım etmesi lazımdır. Kendi aslından ileri geçemez, kendi hakikatini aşarak (Hakikatü’l-hakâık)a varamazsa şühudu kendi hakikatinin perdesinde olur.

Hakikatü’l-hakâık’tan [yani Muhammed aleyhisselamın mebde-i taayyünü olan rabbinden, yani isimden] Allahü teâlânın zatına yol vardır; pek çok konakları geçtikten sonra kavuşulabilir. Bunun gibi bütün olan başka hakikatlerden de Zat-ı teâlâya birer yol vardır; pek çok konakları aştıktan sonra bu yollardan da kavuşulabilir. Böyle olmakla beraber Hakikatü’l-hakâık yolundan (Vasl-ı uryânî)ye kavuşulur. Başka yollardan da zata kavuşulabilirse de Hakikatü’l-hakâık’ın yani Hakikat-i Muhammedî’nin ince perdesi arada bulunur. Kalın değilse ve mani olmaz ise de bu kadarcık perdenin bulunması (Tecelli-i zat) demeye mani olmaktadır. Yoksa bütün peygamberlere (salavâtüllahi teâlâ aleyhim ecmaîn) de Zat-ı teâlâdan doğrudan doğruya nasip vardır.

Sual: Hayat sıfatı ilim sıfatının üstünde olunca Hakikatü’l-hakâık yolunda da hayat sıfatının taayyünü perde olur. Böyle olunca Vasl-ı uryânî nasıl olur? Niçin Tecelli-i zat denilir?

Cevap: Hayat taayyünü, la-taayyün gibidir. Çünkü yüksek mertebelerde bu taayyün yok olur; Zat-ı teâlâ mertebesinde bunun hiçbir değeri kalmaz. Zat-ı teâlâ mertebesinde her ne kadar başka sıfatların da hiçbir değerleri yok ise de onlar zat mertebesine yetişmeden önce yok olurlar. Hayat sıfatı ise oraya yetişir de yok olur. Bundan dolayı Hakikat-i Muhammedî’nin taayyünü ve bütün başkalarının taayyünleri devamlıdırlar; hiçbir mertebede yok olmazlar. Evet, bir şeye yetişmek başkadır, bu şeyde yok olmak başkadır. Büyüklerden çoğunun sözlerinde "mahvolmak, yok olmak" denilmektedir; bu sözler "yok gibi olmak" demektir, yok olup kalmamak demek değildir. Salikin taayyünü görünmez olur, yok olmaz. Yok bilmek ilhad olur, zındıklık olur. Bu yolda geri kalmış olanlar bu sözlerden kendi yok olur sanarak zındık olmuşlardır; ahiret nimetlerine ve azaplarına inanmamışlardır. Vahdetten kesrete geldikleri gibi başka zamanda böylece kesretten vahdete döneceklerini sanmışlardır. Bu kesretin o vahdette yok olacağını söylemişlerdir. Bu zındıklardan birçoğu bu yok olmayı kıyametin kopması sanmışlar; haşrı, neşri, hesabı, sıratı ve işlerin ölçülmesini inkar etmişlerdir. Doğru yoldan ayrılmışlar, birçoklarını da saptırmışlardır. Bunlardan birini gördüm; kendini haklı göstermek için Mevlana Abdurrahman-ı Cami’nin (kuddise sirruh) şu beytini okuyordu:

Cami! Dünya ve ahiret, ikisi birdir.
Ortada görünen bu çokluk, hep hayaldir!

Mevlana’nın bu beyitte bildirdiği, vahdete dönüşün görünmesidir; dönüşün kendisi değildir. Şühudunu anlatmaktadır; bu varlıktan başka hiçbir şey görmediğini bildirmektedir. Çokluk yok olmamış, o’nun görüşünden örtülmüştür; yoksa ayn ve varlık rücu etmemiştir. Bunlar kör gibidirler. Hiçbir velinin (rh.a.) acizden, kusurdan ve ihtiyaçtan kurtulamadığını görmüyorlar mı? Böyle olunca "varlıklar birleşmiştir, çokluk birliğe katılmıştır" denilebilir mi? Eğer insanlar öldükten sonra "vahdete rücu ediyor" derlerse kâfir ve zındık olurlar. Çünkü bu söz Cehennem azabına inanmamak olur ve peygamberlerin (a.s.) bildirdiklerine inanmamak olur.

Sual: Birkaç yazınızda: “Ahfanın fenaya kavuşması, ancak Velâyet-i Muhammedî’de olur” diyorsunuz. Bu sözü açıklar mısınız?

Cevap: Yukarıda bildirilenlerden anlaşıldı ki Vasl-ı uryânî, ancak Velâyet-i Muhammedî’de olmaktadır. Başka velâyetlerde aradan perdeler kalkar ise de ince bir perde yine kalmaktadır. Bu ince perde, Hakikat-i Muhammedî’nin arada bulunmasından hasıl olmaktadır; bunu yukarıda bildirmiştik. (Ahfa latifesi) insan mertebelerinin en sonudur, en yukarıdaki mertebedir. Aradaki perdenin miktarına göre geride bir şey kalır; bu kalanı düşünerek tam fena caiz olmaz. Böyle bir artığın kaldığını Muhammedî meşrep olandan başka kim anlayabilir? Muhammedî meşrep olanlardan da milyonda birine bu keskin görüş verilirse yine büyük nimettir. Tasavvuf büyükleri ruha ve sırra kadar kavuştular; hafiden söz eden çok az oldu. Ahfadan kim ne diyebilir? Ahfa deryasına dalarak o’nun sonsuz damlalarından bir tanesine kavuşabilen ve anlayabilen çok az, hem de pek çok az bulunur. Bu öyle bir nimettir ki Allahü teâlâ dilediğine ihsan eder. Allahü teâlâ çok büyük ihsan sahibidir.

Sual: Sana göre Peygamber’in her kavuştuğu şeyden (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm) O’nun izinde gidenlerin büyüklerine de pay düşmektedir. Buna göre o’nların da Vasl-ı uryânî’ye kavuşmaları lazım olur. Hâlbuki kendi peygamberleri (a.s.) arada perde olmaktadır. Bu nasıl olur?

Cevap: Vasl-ı uryânî’de peygamberin (a.s.) perde olması zarar vermez; çünkü peygambere uyduğu için bu vasla kavuşmaktadır. Doğrudan doğruya kavuşmuş değildir. Peygamberin arada bulunması, O’na uymanın kuvvetli olduğunu gösterir; çünkü uymak demek, uyulanın arada bulunması demektir, aradan çıkması demek değildir. Aradan çıkması uymak olmaz, doğrudan doğruya kavuşmak olur. Görülüyor ki uyulan peygamber arada bulunacak, o’na uyulduğu için Vasl-ı uryânî de hasıl olacaktır.

Sual: Peygamberlerin sonuncusuna (aleyhi ve a.s.) uyanların yükseklerine (Vasl-ı uryânî) ve (Tecelli-i zat) deniyor da, başka peygamberler (a.s.) için bu kelimeler kullanılmıyor. Hâlbuki Peygamberimiz (aleyhimüssalâtü vesselâm), o’nlara da bunlara da perde olmaktadır?

Cevap: O’na uyanların yüksekleri için bu kelimeleri kullanmak O’na uydukları içindir. Çünkü peygamberlerin perde olmasının bu sözü değiştirmeyeceği bundan evvelki cevapta anlaşılmıştır. Başka peygamberler için (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalavâtü vettehıyyât) böyle söylemek caiz olursa; uymakla değil, doğrudan doğruya kavuşmakla olur. Çünkü o büyükler doğrudan doğruya konakları aşmışlar, Zat-ı teâlâya kavuşmuşlardır. Doğrudan doğruya olan kavuşmakta aracının bulunması, bu kelimenin kullanılmasını uygun yapmaz. Aradaki fark anlaşılmış oldu. Kendi kendine kavuşmakla, kavuşana uyarak kavuşabilmek başkadır. Bu başkalıktır ki geçmiş peygamberlerin, bu ümmette Peygamber’e uyanların en yükseklerinden daha üstün olduklarını göstermektedir. Doğrudan doğruya kavuşan istenilendir; başkasına uyarak o’nun kavuştuğuna kavuşan böyle değildir.

Resulullah’a uyanların büyükleri için (Vasl-ı uryânî) ve (Tecelli-i zat) kelimelerini kullanmak doğrudur. Başka peygamberler için kullanmak doğru olmaz dedik. Fakat doğrudan doğruya kavuşan ile başkasının yanı sıra kavuşan bir olabilir mi? İkisi nasıl bir olabilir ki nimet birincisinde tamdır ve olgundur; ikincisinde ise yalnız isimde ve görünüştedir. Şu kadar var ki bu benzerlik, uyanları uyulanlar gibi yapmaktadır. Bunun içindir ki Peygamberlerin sonuncusu (aleyhi ve aleyhimüssalâtü vesselâm): (Ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir) buyurdu. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki bu ümmetin evliyasından Tecelli-i zatî’ye kavuşanlar, Tecelli-i zatî’ye kavuşmayan peygamberlerden (a.s.) daha üstün olamazlar. Burasını iyi anlamak lazımdır; çünkü burada çok kimselerin ayağı kaymıştır. Allahü teâlânın, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselamın sadakası olarak bu fakire bildirdiklerini size yazdım.

Sual: Bu varlıkların hepsi Muhammed aleyhisselam için yaratıldı (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm). Başkaları varlığa ve yüksekliklere O’nun yanı sıra kavuştular, O’na uymakla yükseldiler. Bunun içindir ki kıyamet günü Âdem (aleyhisselâm) ve bütün başkaları O’nun sancağı altında bulunacaklardır. Sen ise başka peygamberlerin (aleyhimüssalavâtü vetteslîmât) O’na uyarak değil de doğrudan doğruya kavuştuklarını söylüyorsun. Bu nasıl olur?

Cevap: Muhammed Resulullah (s.a.v.) için kendi hakikatinden Zat-ı teâlâya yol olduğu gibi; her peygamberin de (alâ nebiyyinâ ve a.s.) kendi hakikatlerinden Zat-ı teâlâya kavuşturan yolları vardır. Bu yollardan, başkasına uyarak değil, kendi kendilerine kavuşurlar. Ümmetler böyle değildir; peygamberlere uyarak, kendi yaratılışına uygun olan peygamberlerin hakikatinden aradıklarına kavuşurlar. Ümmetler kendi kendilerine kavuşamaz. Böyle olmakla beraber başka peygamberler kendi kendilerine kavuşsalar bile Vasl-ı uryânî değildir; çünkü Peygamberlerin sonuncusunun hakikatı arada ince perdedir (aleyhi ve a.s.). Bunun için gelen her feyz önce bu hakikate gelir, sonra buradan başkalarına ulaşır. Uymak demek de uyulanın arada bulunması demektir. Bundan dolayı peygamberlerin (a.s.) kendi kendilerine kavuşmaları, böyle uymaları ile birlikte bulunabilir. Ümmetlerin uymaları böyle değildir; o’nların uymaları ile kendi kendine kavuşmak birlikte olamaz. Bunu yukarıda birkaç yerde bildirdik.

Sual: Yükselirken hayat sıfatına da kavuşulabilir mi?
Cevap: Evet kavuşulabilir.

Sual: “Hayat sıfatının sonu, Zat-ı teâlâda yok olmaktır” dediniz. Kâmillerin yok olmak makamından ellerine geçen nedir? Yukarıda bildirdiğinize göre hakikatlerin taayyünlerinin aynları yani kendileri yok olmaz. “Eğer yokluk varsa nazarîdir, görünuştedir. Aynın yok olması ilhad ve zındıklık olur” demiştiniz?

Cevap: Aynın yok olması niçin lazım olsun? Varlığını görememek yetişir. Böyle nazarî yok olmakta da çeşitli mertebeler vardır. Burasını iyi anlamalıdır. Her şeyin doğrusunu Allahü teâlâ bilir. Doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafa’ya “s.a.v.” uyanlara selam olsun!


Abdulkadir Akçiçek Tercümesi