İKİYÜZDOKSANBEŞİNCİ MEKTÛB

"Bu mektup, Hacı Yusuf-i Keşmirî’ye yazılmıştır. (Nazar ber Kadem), (Sefer der Vatan) ve (Halvet der Encümen) bu yolun temel bilgilerinden olduğu bildirilmektedir:

Bizim yolumuzun “kaddesallahü teâlâ esrâre erbâbihâ” temel bilgilerinden birisi, (Nazar ber Kadem)dir. (Nazar ber Kadem) demek; bu yolda yükselirken adımdan daha ileriye bakmamak ve adım atmadan önce yükselmemek demek değildir. Çünkü büyüklerimiz böyle yapmamıştır. Adımdan ileriye bakmak ve adımını baktığı yere atmak demektir. Çünkü yüksek mertebelere çıkmak; önce bakmakla, bundan sonra adımını atmakla olur. Bakılan yere basınca daha yukarıya bakılır, sonra adım da oraya atılır. Bundan sonra daha yükseğe bakılır, böylece ilerlenir. Eğer "adım atılamayacak yere bakmamalıdır" denilirse bu da doğru olmaz. Çünkü adım atılacak yer bittikten sonra daha yükseğe bakılmazsa, yüksek mertebelerin çoğuna varılamaz.

Demek istiyoruz ki ayak basılacak yerlerin sonu, salikin yaratılışına uygun olan mertebelere kadar değildir. Salikin yaratılışında varabileceği makam, zillinde bulunduğu peygamberin yaratılışında olan makamın sonuna kadardır. Fakat adım atabileceği yerlere kendiliğinden varabilir. İkinci makamlara, Peygamber’e uymakla varabilir. Yaratılışına uygun olan makamdan ileriye adım atamaz; fakat ilerisini görebilir. Görüşü ne kadar keskin olursa olsun, zilli üzerinde bulunduğu Peygamber’in gördüğü makama kadar görebilir (alâ nebiyyinâ ve a.s.). Çünkü Peygamber’e uyanların büyükleri, peygamberlerin kemallerinin hepsinden pay alır. Fakat kendi kendine varabileceği ve Peygamber’e uymakla kavuşabileceği mertebelere kadar ayak ve görüş birlikte ilerler. Bundan sonra adım atamaz; görüşü yalnız olarak ilerleyerek Peygamber’in görebileceği mertebelerin sonuna kadar yükselir. Görülüyor ki peygamberlerin görüşleri de adımlarından daha yukarı çıkmaktadır (aleyhimüssalavâtü vetteslîmât). Bunlara uyanların büyükleri de bu büyüklerin gördüğü makamları görebilirler. Peygamberlerin ayak bastıkları makamlardan pay aldıkları gibi gördükleri makamlardan da pay alırlar. Peygamberlerin sonuncusunun (aleyhi ve a.s.) ayak bastığı en son makamın üstünde (görmek makamı) vardır. Bu makam başkalarına ahiret için söz verilmiştir; başkalarına veresiye olan, O'na peşin olmuştur (aleyhi ve a.s.). O’na uyanların yükseklerine bu makamdan da pay vardır; fakat bunlar için tam görmek yoktur.

Hafız’ın bağırması boşuna değildir;
söylenecek, şaşılacak sözlerin yeridir!

Yine sözümüze dönelim: Ayağın görüşten ayrılması, hiçbir zaman gördüğü yere adım atmaması demek ise iyidir. Çünkü böyle yapmak yükselmeye mani değildir. Bunun gibi, insanın görünen ayağı ve bakışı denilirse de yeri vardır. Çünkü yürürken insanın gözleri öteye beriye dağılıyor, birçok şeyler görüyor. Yürürken hep ayağının üstüne bakarsa gönlünü toparlaması kolay olur. Böyle anlamak, (Hûş der Dem) kelimesine de uygun olmaktadır. Birinci kelime öteye beriye bakarak gönlün dağılmasını önlemek içindir. Bu ikinci kelime ise düşüncelerle gönlün dağılmasını önler.

Üçüncü kelime, (Sefer der Vatan)dır. Bu kelime; insanın kendinde seyr etmesi, ilerlemesidir. Bu yüksek yolda bulunan nihayetin bidayette yerleştirilmesi, bu seyrden hasıl olmaktadır. İnsanın kendinde seyr etmesi bütün tarikatlerde var ise de (Seyr-i afakî) hasıl olduktan sonradır. Bu yolda ise seyre bu (Seyr-i enfüsî)den başlanır. Seyr-i afakî, Seyr-i enfüsi’nin içine yerleştirilmiştir. Bu yüksek yolda, bu bakımdan da "nihayet bidayette yerleştirilmiştir" demek yerinde olur.

Dördüncü kelime, (Halvet der Encümen)dir. (Sefer der Vatan) denilen yolculuğa kavuşulunca herkesin arasında da bu seyr yapılır; dışarıdaki dağınıklıklar içeri girmeye yol bulamaz. Fakat içeriye girilecek yolları, kapıları, pencereleri kapamak lazımdır. Herkesin arasında söyleyen ve dinleyen ayrılığı olmamalı, gönlünde kimseye yer vermemelidir. Bunlar başlangıçta güç olur, uğraşmak lazımdır; fakat yolda iken ve nihayete varınca kendiliğinden hasıl olur, hiç uğraşmak istemez. Herkesin arasında iken kalbi toparlanmıştır, gaflet içinde iken huzurdadır. Bu sözden, müntehînin gönlünün dağınık olması ve olmaması eşittir sanılmamalıdır; elbette başka başkadır. Bu söz; kalpteki topluluk için, dışarıdaki dağınıklık ile topluluk arasında başkalık olmadığını anlatmaktadır. Böyle olmakla beraber zahirle batını birbirine uygun olarak yapmak, zahirden de dağınıklığı gidermek daha iyi ve daha uygun olur. Allahü teâlâ, Müzzemmil suresinin sekizinci ayetinde sevgili Peygamberine (aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm) mealen buyuruyor ki: (Rabbinin ismini zikret. Gafiller arasında bulunma!)

Çok olur ki insan zahirini dağınıklıktan kurtaramaz. Çünkü ödenecek haklar, yapılacak vazifeler vardır; bunları yapmak için zahirin mahluklara dağılması lazım olur ve güzel olur. Fakat batının yani kalbin ve ruhun mahluklara dağılması hiçbir zaman iyi değildir; batın yalnız Hak teâlâ içindir. Demek oluyor ki her bir kulun dörtte üçü Hak teâlâ için olacaktır: Batının tamamı ile zahirin yarısı. Zahirin ikinci yarısı mahlukların haklarını ödemek için kalır. Bu hakları ödemek Allahü teâlânın emirlerine uymak olduğundan, zahirin bu yarısı da Hak teâlâ için olmuş olur. Her şey O'na dönecektir. Öyle ise O'na kulluk ediniz!

Vesselam.


Abdulkadir Akçiçek Tercümesi