|
"Bu mektup, oğlu
Hace Muhammed Said “kaddesallahü teâlâ sirrehü’l-azîz” hazretlerine
yazılmıştır. Hak teâlânın sıfatlarının basit olduğunu, eşyaya
bağlanmakla değişmediklerini bildirmektedir:
Alemlerin Rabbi
olan Allahü teâlâya hamdolsun! Peygamberlerin en üstününe ve O’nun temiz
olan Âline ve Ashabının hepsine salât ve selâm olsun! Allahü teâlâ seni
saadet-i ebediyyeye kavuştursun!
Allahü teâlânın
sıfatları, O’nun zatı gibi anlaşılamaz. Tam basittirler, hiç
değişmezler. Mesela ilim sıfatı hiç değişmez, yayılmış ve basittir;
önceki sonsuzdan sonraki sonsuza kadar bilinenler ilim sıfatının bir
yayılması ile bilinmektedirler. Kudret sıfatı da olgun ve geniştir, her
şey bu sıfatla var olmaktadır. Kelam sıfatı da basittir, yayılmıştır,
hiç değişmez; ezelden ebede kadar bu bir kelamla söyleyicidir. Sekiz
sıfatın hepsi böyledir. İlim sıfatının bilinen şeylere, kudret sıfatının
yaratılmış ve yaratılacak şeylere bağlantıları çok ise de bu sıfatlarda
çokluk ve değişiklik yoktur. Hak teâlâ her şeyi bilir ve her şeye gücü
yeter. Fakat ilim ve kudret sıfatlarının hiçbir şeye hiçbir ilişiği
yoktur. Akıl bunu düşünemez ve anlayamaz. Yalnız akla uyanlar,
felsefeciler "böyle şey olamaz" derler. "Hak teâlâ her şeyi bilsin fakat
o’nun ilmi hiçbir şeye bağlanmasın; o’nun gibi her şeye gücü yetsin
fakat kudretin hiçbir şeye ilişiği olmasın, böyle şey olamaz" derler.
Bunlar
bilmiyorlar mı ki ezel ve ebed o mertebede bir aradadır. An denecek
zamanın bile orada yeri yoktur. O makama en yakın ve en uygun "an"
kelimesinden başka bir şey olmadığı için an denilir. Ezeldeki ve
ebeddeki varlıkların hepsi o bir anda vardır; yok olanlar da o bir anda
yoktur. O bir anda bir kimseyi hem yok olarak, hem var olarak, hem
dünyaya gelmeden önceki hâlini, hem çocukluğunu, hem gençliğini, hem
ihtiyarlığını, hem diriliğini, hem ölülüğünü, hem kabirde, hem haşırda,
hem de Cennetlerde olarak bilir. O anın bu varlıklarla hiçbir ilgisi
yoktur; eğer bir ilgisi olursa anlıktan çıkar, uzun zaman olur, geçmiş
zaman ve gelecek zaman ayrılır. Bu varlıklar o bir anda hem vardırlar
hem yokturlar. Tam basit, değişmez bir yayılmadır ki bu varlıklardan
hiçbiri ile bağlılığı yoktur. Bilinen şeylerin hepsi ilim sıfatının bir
yayılması ile bilinmektedir. Bu şaşılacak bir şey değildir; çünkü zıt
olan, ters olan şeyler bu makamda ve bir zamanda, bir arada
bulunmaktadırlar. O makamda zaman yoktur; zamanda da değişiklik yoktur
ki zaman denilsin.
Bir kimse bir
kelimeyi bir anda hem isim olarak, hem fiil olarak, hem geçmiş zaman hem
gelecek zaman olarak düşünebilir; "Bunları bir anda bir arada görüyorum"
der. "Kelimenin çeşitli ve ters hâllerini bir arada gördüğüm gibi,
kelimenin bunların hiçbiri ile ilgisi yoktur" derse akla uyanlar,
felsefeciler buna karşı bir şey diyemezler. Benzetmek gibi olmasın,
bizim sözümüze niçin karşı geliyorlar? İnanmakta niçin duraklıyorlar?
"Kimseden böyle bir şey işitmedik" derlerse, kimsenin söylememesi olamaz
demek değildir. Söylenilen, işitilen sözlere uymayan, o’nları değiştiren
bir şey de değildir; sonsuz varlık mertebesine uygun olmayan bir şey de
değildir.
Farsça
mısra tercümesi:
Karpuzun Ebû
Cehil karpuzu ile ne ilgisi var?
Bu sözümüzü
aydınlatmak için mahluklar arasında şunu söyleyebiliriz: Bir şey bir
sebeple bilinse, o sebep bilindiği zaman o şey de bilinmiş olur
demişlerdir. Bu şeyin bilinmesinde zihin yalnız sebebe bağlanmaktadır.
Bu şeyi bilmek; bunu ayrıca düşünmeye lüzum kalmadan, sebebinin
bilinmesine bağlı olarak kendiliğinden hasıl olmaktadır. Fakat
felsefeciler burada da zihnin ikinci bir bağlantısı olmadıkça bu şeyin
bilineceğine inanmazlar. "Bu bağlantı doğrudan doğruya olmasa bile
lazımdır" derler. Fakat bundan daha yakın bir misal bulamadım.
Maksadımız anlatmaktır, inandırmak değildir. Her şeyin doğrusunu Allahü
teâlâ bilir. Doğru yolda gidenlere ve Muhammed Mustafa’nın izinde
olanlara salât ve selâm olsun “aleyhi ve alâ âlihi minessalavâti
vettehıyyâti velberekât”!
Abdulkadir Akçiçek Tercümesi
|