Mektuplar

MEVZUU:

Yüce Hakkın sıfatlarının yayıldığının beyanı ile eşyaya taalluku taaddüdünü nefyetmek.

NOT:

İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu, Mahmudzade Muhammed Said'e yazmıştır.

***

Âlemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm resullerin efendisine ve onun pâk âlinin tümüne..

***

Bilesin ki,

Yüce Mukaddes Vacib Zat’ın sıfatları zatı gibidir; benzeri olmaktan ve misalden münezzehtir. Onlar basait-i hakikiyedir. Misal olarak, onun ilim sıfatını ele alalım, Basit bir inkişaftır. Bu bir inkişafla, ezeli ve ebedî malumat inkişâf eder.

Kudret sıfatı da öyledir; kâmil mânâda bir basitedir. Ezeli ve ebedî makdurat, onun vasıtası ile bulunur.

Kelâm sıfatı dahi onlar gibidir. O dahi bir basit olmaktadır. O Sübhan Zat bu kelâm sıfatı ile kelâm eder.

Üstte anlatılan kıyas, sair hakikî sıfatlarda dahi geçerlidir.

İlmin ve kudretin, malumata ve makdurata taalluku (bilinenlere ve takdir edilenlere alakası) sonunda hâsıl olan taaddüd (çokluk) bu mertebede yoktur.

Eşya, Sübhan Hakkın malumu ve makduru olan (Yani: Bildiği ve takdir ettiği) işlerdir. Lâkin, ilim ve kudret sıfatı ile asla taalluku yoktur. Bu marifet (bilgi, irfan), akıl görüşünün çok çok ötesindedir. Akıl erbabı, anlatılan manaya asla cevaz vermezler. Hepsi, Sübhan Hakkın bilgisine ve kudretine dahil olduğu halde, ilim ve kudret sıfatının eşyaya taallukunun bulunmamasını muhal sayarlar. Bilmezler mi ki: Ezel ve ebed bu mertebede hazırdır (bir aradadır). Hatta şu anda, onu anlatmaktan başka çıkar yol yoktur. Zira, eşyaya en yakın ve en çok uyan odur. Ezelin ve ebedin malumatı, şu anda hazırdır (Hatta bu mertebeye en yakın ve en uygun olması hasebiyle, ân diye tabir etmenin dışında burada ânın bile yeri yoktur. / SEMERKAND Tercümesi).

Şu hazır anda, Sübhan Hak bilir ki: Zeyd madumdur, mevcuttur, ana karnındadır, sabidir, gençtir, yaşlıdır, diridir, ölüdür; berzahta, mahşerde, cehennemde, cennettedir.. Bütün bunları onun durumuna göre bilir. Şu dahi bilinmektedir ki, bütün bunlar, şu anla alâkalı değildir. Zaten böyle bir taalluk hâsıl olmuş olsa, o:

- An..

Tabiri ile anlatılmaktan çıkar; zaman olur. Mazi veya müstakbel olur. Halbuki bütün bu oluşlar, şu anda ya sabittir; ya sabit değildir. Bu manaya göre sabit olursa; yani: hakiki basit bir inkişaf; malumattan herhangi biri ile onun taalluku olamaz.

Bütün malumat, o bir inkişaf ile olmaktadır.

Üstte anlatılan mânâda şaşılacak ne var ki?.. Zira, bu yerde zıdların bir araya gelmesinin muhal olması yoktur. Zira o (zıtların bir araya gelişinin muhal oluşu), zamanın ve cihetin birleşmesi ile şartlıdır. Hatta orada zamanın yeri de yoktur. Zira Sübhan Zat üzerine zaman yürümez. Hatta icmâli ve tafsili ayırd etmek için, cihetin ittihadı (birleşmesi) dahi burada yoktur. Bu mânâ, bir kimsenin şu deyişindeki manaya benzer:

— Ben ismi, fiili ve harfi; birini diğerin kısm-ı ahari (başka parçası) olarak, kelime mertebesinde bazısını bazısı ile müttahid görmekteyim. Hem de bir an içinde.. Munsarifi gayr-i münsarif, mebnayı dahi murebin (Bu kelimeler, Arapça dilbiliminde nahiv kavramlarıdır) aynı olarak buluyorum.

Yine devam edip der ki:

— Bütün bu camiiyet durumunun olmasına rağmen, bu kısımların hiçbiri ile, kelimenin alâkası yoktur. Onlardan tamamen müstağnidir.

Aklı başında olanlardan hiçbiri, o şahsı inkâr edemez. Kelamını dahi vakıaya uzak bulamaz. O halde, bizim üzerinde durduğumuz meseleyi neden uzak bulup kabule yanaşmıyorlar.

— «En yüce mesel (vasıflar) ise.. Allah'ındır.» (16/60)

Burada şöyle bir şey söylenebilir:

— Böyle bir kelâmı söyleyen hiç kimse yoktur.

Buna cevab olarak derim ki:

— Bunun zararı nedir?. Her ne kadar bir kimse, onu söylememiş ise de; son gelen zatların kelâmına da muhalif değildir. Yüce Mukaddes Zat'ın vücub mertebesine münasip olmayan bir mânâ da değildir.

Bu mânâda bir şiir:

Ebu Cehil karpuzunu sen yersin;
Başkaları dahi faluzec (bir çeşit helva) yesin..

***

Mahlukat hakkında getirilmesi mümkün olan misal, bu marifetin tavzihi (açıklığa kavuşturulması) içindir.

Onlar demişlerdir ki:

— İlleti bilmek için, illetliyi bilmek gerek. Müdrike ise.. bu surette, asaleten illete müteveccih ve onunla ilgilenir. Böylece, ilmin illete tebaiyeti ile illetliyi bilmek hâsıl olur. Hem de onun için bir başka alâka peydah olmadan..

Fakat, akıl erbabı, ikinci mertebede, ilmin illetliye başka bir taalluku olmadan; anlatılan surette illetlinin bilinmesine cevaz vermezler. Ne var ki, bu anlatılan misalden manaya daha yakın bir misal bilinmiyor. Esas maksad ise; tavzih (izah etmek) olup isbat değildir.

(Bu sözümüzü aydınlatmak için mahlûklar arasında şunu söyleyebiliriz: Bir şey, bir sebeple bilinse, o sebep bilindiği zamân, o şey de bilinmiş olur demişlerdir. Bu şeyin bilinmesinde, zihin yalnız sebebe bağlanmaktadır. Bu şeyi bilmek, bunu ayrıca düşünmeğe lüzûm kalmadan, sebebinin bilinmesine bağlı olarak kendiliğinden hâsıl olmaktadır. Fakat felsefeciler, burada da, zihnin ikinci bir bağlantısı olmadıkça, bu şeyin bilineceğine inanmazlar. Bu bağlantı, doğrudan doğruya olmasa bile, lâzımdır derler. Fakat bundan dahâ yakın bir misâl bulamadım. Maksadımız anlatmaktır, inandırmak değildir. Her şeyin doğrusunu Allahü Teâlâ bilir. HAKİKAT Yayınevi Tercümesi).

İşlerin hakikatlerini en iyi bilen Yüce Allah'tır.

Selâm hidayete tabi olup Mutabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara..

O'na ve âline salât, tahiyyet ve bereketler dileriz.


Hakîkat Kitâbevi Tercümesi