|
"Bu mektup, Hace
Muhammed Haşim’e “rh.a.” yazılmıştır. Ashab-ı kiramın
üstünlüklerinin nasıl olduğunu; Tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye’de
riyazet çekilmesi olmadığını; bu yolun niçin Hazret-i Ebû Bekir’e bağlı
olduğunu; bir peygamberin velâyetindeki saliki başka bir peygamberin
velâyetine geçirmeyi; gömleğin önü açık olmalı mı yoksa olmamalı mı
konusunu; kelime-i tevhid ve zikri ve birkaç edebi bildirmektedir. Bu
mektup, Mektûbât’ın birinci cildinin son mektubu olmaktadır. Hepsi,
resuller adedince ve Bedir gazvesindeki mücahitler adedince üç yüz on üç
olmaktadır. Bu mektubun sonuna, büyük oğlunun birkaç mektubunun da
eklenmesini emir buyurdular. Böylece dua ve Fatiha okunmasını dilediler:
Allahü teâlâya
hamd olsun! O’nun çok sevdiği Peygamberine salât ve selâm olsun! Din ve
dünya saadetine dua ederim! Kardeşim Muhammed Haşim “rahmetullahi teâlâ
aleyh”! Mir Seyyid Muhibbullah’ın mektubunda da bildirdiğiniz sorulara,
bildiğim kadar cevap yazarak gönderiyorum:
Sual 1:
Allahü teâlâya yaklaşmak için Fena-fillah ve Beka-billah ve cezbe ile
sülûk makamlarının hepsini geçmek lazımdır. Ashab-ı kiram “rıdvânullahi
teâlâ aleyhim ecmaîn”, mahlukların en iyisinin “s.a.v” sohbetinde bir kere bulunmakla, bütün
ümmetin evliyasından daha üstün oldular. Acaba bütün bu seyr ve sülûk ve
fena ve beka, bunlarda bir sohbette mi hasıl oldu? Yoksa bu bir sohbet;
seyr ve sülûkun, fena ve bekanın hepsinden daha mı üstün idi? Ashab-ı
kiramın fena ve bekaları, o Hazret’in “s.a.v” teveccühü ve tasarrufu ile mi idi? Yoksa yalnız Müslüman
olmakla mı idi? Bunlar sülûk ve cezbe hâllerini ve makamlarını
biliyorlar mı idi? Yoksa bilmiyorlar mı idi? Eğer biliyorlar idi ise bu
hâllere ve makamlara ne isim vermişlerdir? Eğer onlarda sülûk ve cezbe
yolları yoktu denirse, bu tarikatlerin bid’at-ı hasene olmaları lazım
gelmez mi?
Cevap 1:
Bu güç sorularınızı cevaplandırmak yazmakla olmaz. Bir arada bulunmak,
uzun zaman hizmet etmek lazımdır. Bu kadar zaman içinde kimsenin
söylemediği şeyleri bir defada söylemek ve bir kalemde yazmak kolay olur
mu sanıyorsunuz? Fakat sorduğunuz için cevapsız bırakmak da olamaz.
Elimden geldiği kadar bunu çözmeye çalışacağım, iyi dinleyiniz! Fena ve
Beka ve sülûk ve cezbe ile olan yaklaşmaya (Kurb-i Velâyet) denir. Bu
ümmetin evliyası bu yaklaşmak ile şereflenmişlerdir. Ashab-ı kiramın,
Hayrü’l-enâm’ın sohbetinde “s.a.v”
kavuştukları yakınlık ise (Kurb-i nübüvvet)dir. Resulullah’a uyarak ve
O’na varis olarak kavuşmuşlardır.
Böyle
yaklaşmakta ne fena vardır ne beka ve ne cezbe vardır ne de sülûk. Bu
kurb, velâyet kurbundan kat kat daha yüksek ve üstündür; çünkü bu kurb
asıla yaklaştırır. Velâyet kurbu ise zılle (gölgeye) yaklaştırır. Ne
kadar başka olduklarını buradan anlamalıdır. Fakat herkesin anlayışı bu
marifetin tadını alamaz. Neredeyse bu ümmetin yüksekleri de bu marifeti
anlamakta cahiller gibi kalırlar.
Ebû Ali Sina
kalenderlik yapsaydı,
kalenderlerin
hepsi sufi olurlardı.
Evet, eğer
Peygamberlik kurbunun kemallerine velâyet kurbu yolundan çıkılırsa o
zaman fena, beka, cezbe ve sülûk lazım olur. Çünkü velâyet kurbunda
yükselmek için bunlar lazımdır. Fakat velâyet yolundan gidilmeyip
Peygamberlik kurbunun caddesi seçilirse fena, beka, cezbe ve sülûk hiç
lazım değildir. Ashab-ı kiram, nübüvvet kurbunun caddesinden
ilerlediler; bunun için cezbe, sülûk, fena ve beka bunlara hiç lazım
olmadı. Bu marifeti, Mevlana Emanullah’a yazılan mektupta da arayınız!
Bu fakir, mektuplarımda ve kitaplarımda; hâlimin sülûk ve cezbenin
ötesinde ve tecellilerin, zuhurların ötesinde olduğunu yazmıştım. O
yazılarımda işte bu (Nübüvvet kurbu)nu bildirmiştim. Hocam hazretlerinin
hizmetlerinde iken bu devlet hasıl olmuştu. Bunu Hace hazretlerine şöyle
bildirmiştim: “Bende öyle bir hâl hasıl oldu ki o hâlin karşısında
(seyr-i enfüsî), (seyr-i afakî) gibi oldu.” Bu hâlimi bildirmek için bu
kelimelerden başka söyleyecek bir şey bulamadım. Bu şaşılacak hâlim,
seneler geçtikten sonra yerleşmeye, anlaşılmaya başlayınca kısaca
yazmaya kalkışmıştım. Bu nimeti ihsan eden Allahü teâlâya hamd olsun!
Yukarıda
bildirdiklerimizden anlaşılıyor ki fena, beka, cezbe ve sülûk isimleri
sonradan konulmuştur. Meşayihın meydana çıkardıkları kelimelerdir.
Mevlana Cami “aleyhirrahme” (Nefehât) kitabında yazıyor ki:
“Fena ve beka
kelimelerini ilk olarak kullanan Ebû Said-i Harrâz’dır (kuddise
sirruh).”
Sual 2:
Tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye’de sünnete uyulur. Hâlbuki o Server
“s.a.v” şaşılacak riyazetler ve sıkıntılı
açlıklar çekti. Bu yolda ise riyazetleri yasak etmişlerdir. Hatta
riyazetler, suretlerin ve görüntülerin keşiflerine sebep olduğu için
zararlı olduklarını bildirmişlerdir. Sünnete uymakta zarar
bulunabileceğini düşünmek şaşılacak bir şey değil midir?
Cevap 2:
Sevgili kardeşim! Riyazetler çekmenin bu yolda yasak olduğunu
yazıyorsunuz. Riyazetlerin bu yolda zararlı bilindiğini nerede
işittiniz? Bu yolda nisbeti hep korumak ve sünnet-i seniyyeye uymak
“s.a.v” ve hâllerini örtmeye çalışmak ve
orta hâlli yaşamak ve yiyecekte, giyecekte ve her şeyde orta hâli
gözetmek vardır. Bunların hepsi riyâzât-ı şâkka ve mücâhedât-ı şedîdedir
(zor riyazet ve çetin mücadelelerdir). Cahiller bunları riyazet
saymazlar; mücahede bilmezler. Bunlara göre riyazet ve mücahede yalnız
açlık çekmektir. Çok aç kalmayı pek kıymetli sanırlar; çünkü hayvanlar
gibi yaşayan bu kimseler yemeye, içmeye çok önem verirler. Bunun için
yememek, içmemek bunlara ağır riyazet görünür. Bu cahiller nisbetin hep
korunmasına ve sünnete uymaya hiç kıymet vermezler; bunun için bunları
yapmamayı çirkin görmezler. Resulullah:
“Dinde ve
dünyada parmakla gösterilmesi, insana kötülük olarak yetişir. Bundan
ancak Allahü teâlânın koruduğu kimse kurtulur”
buyurdu.
Bu fakire göre
uzun açlıklar çekmek; yemekte ve içmekte orta dereceyi gözetmekten çok
daha kolaydır. Orta hâli gözetmek riyazetinin çok aç kalmak riyazetinden
daha üstün olduğu meydandadır. Yüksek babam “kuddise sirruh” buyurdu ki:
“Sülûkü anlatan
bir kitapta görmüştüm; maksada kavuşmak için yemekte, içmekte orta
dereceyi gözetmek yetişir. Bunu gözetince ayrıca zikir ve fikir lazım
olmaz.”
Sözün doğrusu da budur.
Ağzından taşacak
kadar çok yeme,
açlıktan ölecek
kadar az yeme!
Hak teâlâ,
Peygamberimize “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” kırk erkek kuvveti
ihsan eylemiştir; bu kuvveti ile ağır açlıklara dayanırdı. Ashab-ı kiram
da O’nun sohbeti yardımı ile bu yüke katlanırlardı. Gücü yok iken bu
işte Ashab-ı kirama benzemeye kalkışmak, kendini sünnetleri ve farzları
yapamayacak hâle sokmak olur. İşittiğimize göre Ebû Bekir Sıddîk
“radıyallahü anh” o Server gibi her gün oruç tutmak istedi; zayıfladı,
takati kalmadı. O Server “s.a.v” buna
üzülerek:
“İçinizde benim
gibi kim vardır? Rabbimin huzurunda kalırım. Oradan yerim ve içerim”
buyurdu.
Açlığın sefa
verdiği meydanda bir şeydir; sâlih müminlerin kalbine sefa verir,
kâfirlerin ise nefsine sefa verir. Nefsin sefası dalalete sürükler.
Ahmak Eflatun, nefsinin sefasına güvendi; hayaline gelen görüntülere
uydu. Hazret-i İsa “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” Eflatun
zamanında Peygamber olmuştu; o yüce Peygambere inanmadı.
“Biz
gericilikten kurtulmuş kimseleriz. Bizi doğru yola götürecek öndere
ihtiyacımız yoktur”
dedi. Eğer kalbini karartan sefası olmasaydı seadete kavuşmaktan geri
kalmazdı. Bu karanlık sefayı görerek kendini nurlu sandı. Nefsinin ancak
şeker kaplanmış necâsete (pisliğe) döndüğünü göremedi. Kalp ise
yaradılışta temizdir. Nefis ise yaradılışta karanlıktır, pistir; sünnete
uymadıkça tezkiye bulamaz. Eflatun hiç aklı ermediği için nefsinin
sefasını, İsa aleyhisselama inanan kalbin sefası gibi sandı ve sonsuz
felakete sürüklendi.
Açlığın böyle
zararı da bulunduğu için bu yolun büyükleri “kaddesallahü teâlâ
esrârehüm” açlıkla riyazet çekmek yolunu tutmamışlar; yemekte, içmekte
orta dereceyi gözetmek riyazetine sarılmışlardır. İslâm âlimlerinin:
“Bir işin sünnet
veya bid’at olduğu anlaşılamasa, bid’ati yapmamak sünneti yapmaktan daha
iyidir”
sözleri de akıl sahiplerinin bu sözlerine benzemektedir.
Sual 3:
Bu yolun büyüklerinin kitaplarında yazıyor ki: “Bizim nisbetimiz
Hazret-i Ebû Bekir’ye bağlanmaktadır. Başka yollar böyle değildir.”
Yolların çoğu İmam-ı Cafer-i Sadık’a bağlanmaktadır. Bu İmam da Hazret-i
Sıddîk’a bağlıdır. Başka yollar da Hazret-i Sıddîk’a bağlanmış
olmuyorlar mı?
Cevap 3:
İmam-ı Cafer-i Sadık “kuddise sirruh” hazretleri, hem Hazret-i Sıddîk’a
hem de Hazret-i Emir’e bağlıdır. Kendisinde bu iki nisbet birleşmiş
olduğu hâlde her iki nisbetin kemalleri ayrı ayrı idi. Birçokları İmam
hazretlerinden Hazret-i Ebû Bekir’in nisbetini aldı; bunların yaradılışı
Sıddîk’a uygundu. Yaradılışı Hazret-i Emir’e uygun olanlar da Hazret-i
Emir’in nisbetini aldılar.
Hace Muhammed
Parisa hazretleri “kuddise sirruh”, (Risale-i Kudsiyye) kitabında
buyuruyor ki: “Hazret-i Ali, Peygamberlerin sonuncusundan terbiye
gördüğü gibi Hazret-i Sıddîk’tan da yetişmiştir.” Bunun için Hazret-i
Ali’nin nisbeti Hazret-i Sıddîk’ın nisbetinden başka değildir denilirse;
evet nisbetleri başka olmasa da bulundukları yerlere göre birbirlerinden
ayrılırlar.
Sual 4:
Molla Muhammed Sıddık’a yazılan mektupta, yaradılışı Velâyet-i Musevî’ye
uygun olan bir talebenin rehberi tarafından Velâyet-i Muhammedî’ye
getirildiği hiç işitilmemiştir deniliyor. Büyük oğlunuza yazılan
mektupta ise "Sizi Velâyet-i Musevî’den Velâyet-i Muhammedî’ye
getirdiler" deniliyor. Bu nasıl olur?
Cevap 4:
Molla Muhammed Sıddık’ın mektubunda "işitilmemiştir" denilmesi, o zaman
henüz bilinmediği içindir. Sonradan geçirmeye kudret verdikleri
anlaşılınca öyle yazıldı. Bu iki mektup başka zamanlarda yazıldıkları
için birbirlerinin zıddı olmazlar.
Sual 5:
Buradaki sufîler önü açık entari giyiyorlar; "önü açık olması sünnettir"
diyorlar. Hazret-i Mir’in adamları ise yakası halkalı, kapalı
yapıyorlar. Bunun doğrusu hangisidir?
Cevap 5:
Hanefi mezhebinin kıymetli kitaplarında erkeklerin kadın elbisesi
giymemeleri lazım olduğu yazılıdır. Peygamberimiz:
“Kadın elbisesi
giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına lanet olsun”
buyurdu. Bu fakire göre doğrusu şöyledir: Kadınların önü açık entari
giydikleri yerde erkekler, kadınlara benzememek için yakası kapalı
giymelidirler. Hindistan’da kadınlar önü açık entari giymektedir;
erkeklerin yakası kapalı giymeleri lazım gelmektedir.
Sual 6:
Bu yolun talebeleri başlangıçta tam ehadiyeti arıyorlar. Kelime-i
tevhidi söylemek bunlara nasıl uygun olur? Çünkü "tapınacak bir şey
yoktur" derken O’ndan başkaları düşünülmektedir.
Cevap 6:
O’ndan başkalarının düşünülmesi, ehadiyete bağlanmayı düzeltmek ve
terbiye etmek içindir. Yok etmek için başkalarını düşünmek, bir varlığa
bağlanmaya uygunsuz olmaz. [Zikrin çeşitleri çoktur. Bunlardan çok
faydalısı (Tekbir-i teşrik)dir:
Allahü ekber,
Allahü ekber. Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber. Allahü ekber ve lillâhil
hamd.]
Sual 7:
Kelime-i tevhid ile zikrederken kalp de bunun hepsini söylüyor mu? Kalp
de hepsini söylüyorsa "Lâ" derken yukarıya doğru, "İlahe" derken sağa
doğru söylemek nedendir?
Cevap 7:
Eğer kalp (LÂ İLÂHE İLLALLAH) kelimesinin hepsini söylerse, (LÂ) derken
hayali ile göbekten yukarı doğru söyler. (İLAHE) derken yukarıdan sağa
doğru, (İLLALLAH) derken sağdan kalbe doğru söyler.
Ek:
Son olarak şunu da bildirelim ki Mir Muhammed Numan hazretlerinin bu
günlerde talebeyle az çalıştığını, ev yaptırmakla uğraştığını bildiren
kardeşlerimize cevabımızdır: İyi biliniz ki bu yola bağlı olanları
beğenmemek öldürücü zehirdir. Üstadın mübah olan bir şeyi yapmasından
şüpheye düşülmemelidir. Hadis-i şerifte:
“Allahü teâlâ
azimetle iş yapmayı sevdiği gibi, ruhsatla yapmayı da sever”
buyuruldu. Mir hazretlerinin sıkıntılı (kabz) hâli çok olduğu için mubah
işlerle kendini avutmak isterse buna karşı durmak doğru olmaz.
BİRİNCİ ARÎZA
Merhum büyük
oğlu Muhammed Sadık “aleyhirrahme” tarafından yazılan birinci mektup:
Kölelerinizin en
aşağısı Muhammed Sadık bildirir ki; buradakilerin hâlleri çok iyidir.
Kalplerimiz toparlanmış olarak yaşamaktayız. Gönüllerimizin kıblesi
efendim! Hafız Burhaneddin, Ramazan-ı Şerif’in on üçüncü gecesi Kur’an-ı
Mecid’i hatmeyledi. Bir gece teravih namazında Kur’an-ı Kerim’in
hakikatinin makamı göründü. Peygamberimizden başka bu makamın bütününe
kavuşan anlaşılmadı. Bu aşağı köleye de bir pay verildi. Kardeşim
Muhammed Said’in zamanları zikir ile geçmektedir.
İKİNCİ ARÎZA
Kölelerinizin en
aşağısı Muhammed Sadık, yüksek kapınıza bildirir:
Burada
bulunanların hâline şükürler olsun! Başımızın tacı olan mektubunuz bizi
şereflendirdi. Hak sübhânehu ve teâlâ, alemlerin kıblesinin ihsan
gölgesini üzerimizden eksik eylemesin! Ey gönüllerin kıblesi! Tek ümidim
teveccühlerinizin yardımına kavuşmaktır. Allahü teâlâya hamd olsun ki
çalışırken az bir gevşeklik hiç olmadı. Sabaha kadar hemen hemen her
gece hazretinizi rüyada görmekle şereflenmekteyim.
ÜÇÜNCÜ ARÎZA
Kölelerinizin en
aşağısı olan Muhammed Sadık, yüksek kapınıza sunar:
Bu aşağı kul çok
zamandan beri (kabz) hâlinde olup çok sıkılıyordum. Sonunda büyük bir
(bast), gönül açıklığı ihsan olundu. Kendinde bunları alabilmekten başka
bir şey bulamamaktadır. Üzerine güneş ışınları gelen ayna gibidir. Bu
ışıkların doğması ile bedendeki ve latifelerdeki bütün karanlıklar
temizlendi. Kalp genişledi (Şerh-i sadr). Latifeler arasında en kâmil
tecelli kalp üzerine oldu. Ey gönlümün kıblesi! Bütün bunlar temiz
teveccühünüzün sebep olduğu ihsanlardan birer zerredir. Farsça beyit
tercümesi:
Vücudumun her
zerresi dile gelse de,
Şükrünün binde
birini yapamam yine!
Hak sübhânehu ve
teâlâ, en güzel şekilde ve en uygun yol ile bu büyük nimete kavuştursun!
Amin.
Abdulkadir Akçiçek Tercümesi
|