ÜÇYÜZONÜÇÜNCÜ MEKTÛB

"Bu mektup, Hace Muhammed Haşim’e “rh.a.” yazılmıştır. Ashab-ı kiramın üstünlüklerinin nasıl olduğunu; Tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye’de riyazet çekilmesi olmadığını; bu yolun niçin Hazret-i Ebû Bekir’e bağlı olduğunu; bir peygamberin velâyetindeki saliki başka bir peygamberin velâyetine geçirmeyi; gömleğin önü açık olmalı mı yoksa olmamalı mı konusunu; kelime-i tevhid ve zikri ve birkaç edebi bildirmektedir. Bu mektup, Mektûbât’ın birinci cildinin son mektubu olmaktadır. Hepsi, resuller adedince ve Bedir gazvesindeki mücahitler adedince üç yüz on üç olmaktadır. Bu mektubun sonuna, büyük oğlunun birkaç mektubunun da eklenmesini emir buyurdular. Böylece dua ve Fatiha okunmasını dilediler:

Allahü teâlâya hamd olsun! O’nun çok sevdiği Peygamberine salât ve selâm olsun! Din ve dünya saadetine dua ederim! Kardeşim Muhammed Haşim “rahmetullahi teâlâ aleyh”! Mir Seyyid Muhibbullah’ın mektubunda da bildirdiğiniz sorulara, bildiğim kadar cevap yazarak gönderiyorum:

Sual 1: Allahü teâlâya yaklaşmak için Fena-fillah ve Beka-billah ve cezbe ile sülûk makamlarının hepsini geçmek lazımdır. Ashab-ı kiram “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn”, mahlukların en iyisinin “s.a.v” sohbetinde bir kere bulunmakla, bütün ümmetin evliyasından daha üstün oldular. Acaba bütün bu seyr ve sülûk ve fena ve beka, bunlarda bir sohbette mi hasıl oldu? Yoksa bu bir sohbet; seyr ve sülûkun, fena ve bekanın hepsinden daha mı üstün idi? Ashab-ı kiramın fena ve bekaları, o Hazret’in “s.a.v” teveccühü ve tasarrufu ile mi idi? Yoksa yalnız Müslüman olmakla mı idi? Bunlar sülûk ve cezbe hâllerini ve makamlarını biliyorlar mı idi? Yoksa bilmiyorlar mı idi? Eğer biliyorlar idi ise bu hâllere ve makamlara ne isim vermişlerdir? Eğer onlarda sülûk ve cezbe yolları yoktu denirse, bu tarikatlerin bid’at-ı hasene olmaları lazım gelmez mi?

Cevap 1: Bu güç sorularınızı cevaplandırmak yazmakla olmaz. Bir arada bulunmak, uzun zaman hizmet etmek lazımdır. Bu kadar zaman içinde kimsenin söylemediği şeyleri bir defada söylemek ve bir kalemde yazmak kolay olur mu sanıyorsunuz? Fakat sorduğunuz için cevapsız bırakmak da olamaz. Elimden geldiği kadar bunu çözmeye çalışacağım, iyi dinleyiniz! Fena ve Beka ve sülûk ve cezbe ile olan yaklaşmaya (Kurb-i Velâyet) denir. Bu ümmetin evliyası bu yaklaşmak ile şereflenmişlerdir. Ashab-ı kiramın, Hayrü’l-enâm’ın sohbetinde “s.a.v” kavuştukları yakınlık ise (Kurb-i nübüvvet)dir. Resulullah’a uyarak ve O’na varis olarak kavuşmuşlardır.

Böyle yaklaşmakta ne fena vardır ne beka ve ne cezbe vardır ne de sülûk. Bu kurb, velâyet kurbundan kat kat daha yüksek ve üstündür; çünkü bu kurb asıla yaklaştırır. Velâyet kurbu ise zılle (gölgeye) yaklaştırır. Ne kadar başka olduklarını buradan anlamalıdır. Fakat herkesin anlayışı bu marifetin tadını alamaz. Neredeyse bu ümmetin yüksekleri de bu marifeti anlamakta cahiller gibi kalırlar.

Ebû Ali Sina kalenderlik yapsaydı,
kalenderlerin hepsi sufi olurlardı.

Evet, eğer Peygamberlik kurbunun kemallerine velâyet kurbu yolundan çıkılırsa o zaman fena, beka, cezbe ve sülûk lazım olur. Çünkü velâyet kurbunda yükselmek için bunlar lazımdır. Fakat velâyet yolundan gidilmeyip Peygamberlik kurbunun caddesi seçilirse fena, beka, cezbe ve sülûk hiç lazım değildir. Ashab-ı kiram, nübüvvet kurbunun caddesinden ilerlediler; bunun için cezbe, sülûk, fena ve beka bunlara hiç lazım olmadı. Bu marifeti, Mevlana Emanullah’a yazılan mektupta da arayınız! Bu fakir, mektuplarımda ve kitaplarımda; hâlimin sülûk ve cezbenin ötesinde ve tecellilerin, zuhurların ötesinde olduğunu yazmıştım. O yazılarımda işte bu (Nübüvvet kurbu)nu bildirmiştim. Hocam hazretlerinin hizmetlerinde iken bu devlet hasıl olmuştu. Bunu Hace hazretlerine şöyle bildirmiştim: “Bende öyle bir hâl hasıl oldu ki o hâlin karşısında (seyr-i enfüsî), (seyr-i afakî) gibi oldu.” Bu hâlimi bildirmek için bu kelimelerden başka söyleyecek bir şey bulamadım. Bu şaşılacak hâlim, seneler geçtikten sonra yerleşmeye, anlaşılmaya başlayınca kısaca yazmaya kalkışmıştım. Bu nimeti ihsan eden Allahü teâlâya hamd olsun!

Yukarıda bildirdiklerimizden anlaşılıyor ki fena, beka, cezbe ve sülûk isimleri sonradan konulmuştur. Meşayihın meydana çıkardıkları kelimelerdir. Mevlana Cami “aleyhirrahme” (Nefehât) kitabında yazıyor ki: “Fena ve beka kelimelerini ilk olarak kullanan Ebû Said-i Harrâz’dır (kuddise sirruh).”

Sual 2: Tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye’de sünnete uyulur. Hâlbuki o Server “s.a.v” şaşılacak riyazetler ve sıkıntılı açlıklar çekti. Bu yolda ise riyazetleri yasak etmişlerdir. Hatta riyazetler, suretlerin ve görüntülerin keşiflerine sebep olduğu için zararlı olduklarını bildirmişlerdir. Sünnete uymakta zarar bulunabileceğini düşünmek şaşılacak bir şey değil midir?

Cevap 2: Sevgili kardeşim! Riyazetler çekmenin bu yolda yasak olduğunu yazıyorsunuz. Riyazetlerin bu yolda zararlı bilindiğini nerede işittiniz? Bu yolda nisbeti hep korumak ve sünnet-i seniyyeye uymak “s.a.v” ve hâllerini örtmeye çalışmak ve orta hâlli yaşamak ve yiyecekte, giyecekte ve her şeyde orta hâli gözetmek vardır. Bunların hepsi riyâzât-ı şâkka ve mücâhedât-ı şedîdedir (zor riyazet ve çetin mücadelelerdir). Cahiller bunları riyazet saymazlar; mücahede bilmezler. Bunlara göre riyazet ve mücahede yalnız açlık çekmektir. Çok aç kalmayı pek kıymetli sanırlar; çünkü hayvanlar gibi yaşayan bu kimseler yemeye, içmeye çok önem verirler. Bunun için yememek, içmemek bunlara ağır riyazet görünür. Bu cahiller nisbetin hep korunmasına ve sünnete uymaya hiç kıymet vermezler; bunun için bunları yapmamayı çirkin görmezler. Resulullah: “Dinde ve dünyada parmakla gösterilmesi, insana kötülük olarak yetişir. Bundan ancak Allahü teâlânın koruduğu kimse kurtulur” buyurdu.

Bu fakire göre uzun açlıklar çekmek; yemekte ve içmekte orta dereceyi gözetmekten çok daha kolaydır. Orta hâli gözetmek riyazetinin çok aç kalmak riyazetinden daha üstün olduğu meydandadır. Yüksek babam “kuddise sirruh” buyurdu ki: “Sülûkü anlatan bir kitapta görmüştüm; maksada kavuşmak için yemekte, içmekte orta dereceyi gözetmek yetişir. Bunu gözetince ayrıca zikir ve fikir lazım olmaz.” Sözün doğrusu da budur.

Ağzından taşacak kadar çok yeme,
açlıktan ölecek kadar az yeme!

Hak teâlâ, Peygamberimize “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” kırk erkek kuvveti ihsan eylemiştir; bu kuvveti ile ağır açlıklara dayanırdı. Ashab-ı kiram da O’nun sohbeti yardımı ile bu yüke katlanırlardı. Gücü yok iken bu işte Ashab-ı kirama benzemeye kalkışmak, kendini sünnetleri ve farzları yapamayacak hâle sokmak olur. İşittiğimize göre Ebû Bekir Sıddîk “radıyallahü anh” o Server gibi her gün oruç tutmak istedi; zayıfladı, takati kalmadı. O Server “s.a.v” buna üzülerek: “İçinizde benim gibi kim vardır? Rabbimin huzurunda kalırım. Oradan yerim ve içerim” buyurdu.

Açlığın sefa verdiği meydanda bir şeydir; sâlih müminlerin kalbine sefa verir, kâfirlerin ise nefsine sefa verir. Nefsin sefası dalalete sürükler. Ahmak Eflatun, nefsinin sefasına güvendi; hayaline gelen görüntülere uydu. Hazret-i İsa “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” Eflatun zamanında Peygamber olmuştu; o yüce Peygambere inanmadı. “Biz gericilikten kurtulmuş kimseleriz. Bizi doğru yola götürecek öndere ihtiyacımız yoktur” dedi. Eğer kalbini karartan sefası olmasaydı seadete kavuşmaktan geri kalmazdı. Bu karanlık sefayı görerek kendini nurlu sandı. Nefsinin ancak şeker kaplanmış necâsete (pisliğe) döndüğünü göremedi. Kalp ise yaradılışta temizdir. Nefis ise yaradılışta karanlıktır, pistir; sünnete uymadıkça tezkiye bulamaz. Eflatun hiç aklı ermediği için nefsinin sefasını, İsa aleyhisselama inanan kalbin sefası gibi sandı ve sonsuz felakete sürüklendi.

Açlığın böyle zararı da bulunduğu için bu yolun büyükleri “kaddesallahü teâlâ esrârehüm” açlıkla riyazet çekmek yolunu tutmamışlar; yemekte, içmekte orta dereceyi gözetmek riyazetine sarılmışlardır. İslâm âlimlerinin: “Bir işin sünnet veya bid’at olduğu anlaşılamasa, bid’ati yapmamak sünneti yapmaktan daha iyidir” sözleri de akıl sahiplerinin bu sözlerine benzemektedir.

Sual 3: Bu yolun büyüklerinin kitaplarında yazıyor ki: “Bizim nisbetimiz Hazret-i Ebû Bekir’ye bağlanmaktadır. Başka yollar böyle değildir.” Yolların çoğu İmam-ı Cafer-i Sadık’a bağlanmaktadır. Bu İmam da Hazret-i Sıddîk’a bağlıdır. Başka yollar da Hazret-i Sıddîk’a bağlanmış olmuyorlar mı?

Cevap 3: İmam-ı Cafer-i Sadık “kuddise sirruh” hazretleri, hem Hazret-i Sıddîk’a hem de Hazret-i Emir’e bağlıdır. Kendisinde bu iki nisbet birleşmiş olduğu hâlde her iki nisbetin kemalleri ayrı ayrı idi. Birçokları İmam hazretlerinden Hazret-i Ebû Bekir’in nisbetini aldı; bunların yaradılışı Sıddîk’a uygundu. Yaradılışı Hazret-i Emir’e uygun olanlar da Hazret-i Emir’in nisbetini aldılar.

Hace Muhammed Parisa hazretleri “kuddise sirruh”, (Risale-i Kudsiyye) kitabında buyuruyor ki: “Hazret-i Ali, Peygamberlerin sonuncusundan terbiye gördüğü gibi Hazret-i Sıddîk’tan da yetişmiştir.” Bunun için Hazret-i Ali’nin nisbeti Hazret-i Sıddîk’ın nisbetinden başka değildir denilirse; evet nisbetleri başka olmasa da bulundukları yerlere göre birbirlerinden ayrılırlar.

Sual 4: Molla Muhammed Sıddık’a yazılan mektupta, yaradılışı Velâyet-i Musevî’ye uygun olan bir talebenin rehberi tarafından Velâyet-i Muhammedî’ye getirildiği hiç işitilmemiştir deniliyor. Büyük oğlunuza yazılan mektupta ise "Sizi Velâyet-i Musevî’den Velâyet-i Muhammedî’ye getirdiler" deniliyor. Bu nasıl olur?

Cevap 4: Molla Muhammed Sıddık’ın mektubunda "işitilmemiştir" denilmesi, o zaman henüz bilinmediği içindir. Sonradan geçirmeye kudret verdikleri anlaşılınca öyle yazıldı. Bu iki mektup başka zamanlarda yazıldıkları için birbirlerinin zıddı olmazlar.

Sual 5: Buradaki sufîler önü açık entari giyiyorlar; "önü açık olması sünnettir" diyorlar. Hazret-i Mir’in adamları ise yakası halkalı, kapalı yapıyorlar. Bunun doğrusu hangisidir?

Cevap 5: Hanefi mezhebinin kıymetli kitaplarında erkeklerin kadın elbisesi giymemeleri lazım olduğu yazılıdır. Peygamberimiz: “Kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına lanet olsun” buyurdu. Bu fakire göre doğrusu şöyledir: Kadınların önü açık entari giydikleri yerde erkekler, kadınlara benzememek için yakası kapalı giymelidirler. Hindistan’da kadınlar önü açık entari giymektedir; erkeklerin yakası kapalı giymeleri lazım gelmektedir.

Sual 6: Bu yolun talebeleri başlangıçta tam ehadiyeti arıyorlar. Kelime-i tevhidi söylemek bunlara nasıl uygun olur? Çünkü "tapınacak bir şey yoktur" derken O’ndan başkaları düşünülmektedir.

Cevap 6: O’ndan başkalarının düşünülmesi, ehadiyete bağlanmayı düzeltmek ve terbiye etmek içindir. Yok etmek için başkalarını düşünmek, bir varlığa bağlanmaya uygunsuz olmaz. [Zikrin çeşitleri çoktur. Bunlardan çok faydalısı (Tekbir-i teşrik)dir: Allahü ekber, Allahü ekber. Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber. Allahü ekber ve lillâhil hamd.]

Sual 7: Kelime-i tevhid ile zikrederken kalp de bunun hepsini söylüyor mu? Kalp de hepsini söylüyorsa "Lâ" derken yukarıya doğru, "İlahe" derken sağa doğru söylemek nedendir?

Cevap 7: Eğer kalp (LÂ İLÂHE İLLALLAH) kelimesinin hepsini söylerse, (LÂ) derken hayali ile göbekten yukarı doğru söyler. (İLAHE) derken yukarıdan sağa doğru, (İLLALLAH) derken sağdan kalbe doğru söyler.

Ek: Son olarak şunu da bildirelim ki Mir Muhammed Numan hazretlerinin bu günlerde talebeyle az çalıştığını, ev yaptırmakla uğraştığını bildiren kardeşlerimize cevabımızdır: İyi biliniz ki bu yola bağlı olanları beğenmemek öldürücü zehirdir. Üstadın mübah olan bir şeyi yapmasından şüpheye düşülmemelidir. Hadis-i şerifte: “Allahü teâlâ azimetle iş yapmayı sevdiği gibi, ruhsatla yapmayı da sever” buyuruldu. Mir hazretlerinin sıkıntılı (kabz) hâli çok olduğu için mubah işlerle kendini avutmak isterse buna karşı durmak doğru olmaz.


BİRİNCİ ARÎZA

Merhum büyük oğlu Muhammed Sadık “aleyhirrahme” tarafından yazılan birinci mektup:

Kölelerinizin en aşağısı Muhammed Sadık bildirir ki; buradakilerin hâlleri çok iyidir. Kalplerimiz toparlanmış olarak yaşamaktayız. Gönüllerimizin kıblesi efendim! Hafız Burhaneddin, Ramazan-ı Şerif’in on üçüncü gecesi Kur’an-ı Mecid’i hatmeyledi. Bir gece teravih namazında Kur’an-ı Kerim’in hakikatinin makamı göründü. Peygamberimizden başka bu makamın bütününe kavuşan anlaşılmadı. Bu aşağı köleye de bir pay verildi. Kardeşim Muhammed Said’in zamanları zikir ile geçmektedir.

İKİNCİ ARÎZA

Kölelerinizin en aşağısı Muhammed Sadık, yüksek kapınıza bildirir:

Burada bulunanların hâline şükürler olsun! Başımızın tacı olan mektubunuz bizi şereflendirdi. Hak sübhânehu ve teâlâ, alemlerin kıblesinin ihsan gölgesini üzerimizden eksik eylemesin! Ey gönüllerin kıblesi! Tek ümidim teveccühlerinizin yardımına kavuşmaktır. Allahü teâlâya hamd olsun ki çalışırken az bir gevşeklik hiç olmadı. Sabaha kadar hemen hemen her gece hazretinizi rüyada görmekle şereflenmekteyim.

ÜÇÜNCÜ ARÎZA

Kölelerinizin en aşağısı olan Muhammed Sadık, yüksek kapınıza sunar:

Bu aşağı kul çok zamandan beri (kabz) hâlinde olup çok sıkılıyordum. Sonunda büyük bir (bast), gönül açıklığı ihsan olundu. Kendinde bunları alabilmekten başka bir şey bulamamaktadır. Üzerine güneş ışınları gelen ayna gibidir. Bu ışıkların doğması ile bedendeki ve latifelerdeki bütün karanlıklar temizlendi. Kalp genişledi (Şerh-i sadr). Latifeler arasında en kâmil tecelli kalp üzerine oldu. Ey gönlümün kıblesi! Bütün bunlar temiz teveccühünüzün sebep olduğu ihsanlardan birer zerredir. Farsça beyit tercümesi:

Vücudumun her zerresi dile gelse de,
Şükrünün binde birini yapamam yine!

Hak sübhânehu ve teâlâ, en güzel şekilde ve en uygun yol ile bu büyük nimete kavuştursun! Amin.


Abdulkadir Akçiçek Tercümesi