MEVZUU:
a) Kendisine sorulan yedi suâlin cevabı.
b) Bu mektupla BİRİNCİ CİLT tamam olmuştur. Şunun için ki: Bunun adedi enbiya ü
mürselinin adedine ve ashab-ı bedrin adedine uygun düşmüştür.
c) Basılı eserde bu mektubun sonuna (burada ise Mukaddime kısmına),
Mahmudzade'nin arzuhalleri eklenmiştir. Şunun için ki: Onu okuyanlar, kendisinin
ruhuna Fatiha kıraat edip hayır duâ ile analar.
NOT:
İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hace Muhammed Haşim'e yazmıştır.
***
Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm, Allah'ın Resulü üzerine olsun.
Sizlere dahi, dualar etmekteyim.
***
Kardeşimiz Hace Muhammed Haşim'e bildirmek isterim ki: Mir Muhibbüllah'ın mektubuna derc edilen ve halli istenen suallerin cevabını, bize malum olduğu şekilde yazıp yollayacağız.
Bu manada bir şiir:
Olaydı Ebu Ali Neva kalender;
Sofi olurdu kalenderler beraber..
BİRİNCİ SUÂL: Aşağıdaki hususları ihtiva etmektedir.
a) Fena ve beka yönü ile ilâhi yakınlık..
b) Bütün cezbe ve sülûk makamlarını aşmak..
c) Hayr'ül-enam Resulûllah (ﷺ) efendimizle olan bir sohbetleri sonunda; ashab-ı
kiram bütün ümmetinin evliyasından daha faziletli bir durum kazanmışlardır.
Bu seyr ü sülûk, fena ve beka dahi, onlar için bu yapılan bir sohbette hâsıl olmuş mudur?. Bu, bütün seyr ü sülûkten, fena ve bekadan daha faziletli olmuş mudur?. Bunlarda hâsıl olan fena ve beka, yalnız Resulûllah (ﷺ) efendimizin mücerred teveccüh ve tasarruf ile mi oldu, yoksa mücerred İslâm'a girmekle mi?.
Sonra.. Onların cezbe ve sülûk ilmine karşı hal ve makam olarak bilgileri var mıydı?. Eğer var idiyse., buna ne gibi bir isim vermişlerdi?. Şayet onlar için bir cezbe ve sülûk yok idiyse., onun için:
– Bid'at-ı hasene..
Dememiz mümkündür..
BİRİNCİ SUÂLE CEVAP:
Bilesin ki., bu müşkil işin halli, sohbete bağlı ve hizmete kalmıştır.
Zira, edilecek kelâm, öyle bir kelâm olacaktır ki: Bu müddet içinde, hiç kimse, öylesini konuşmamıştır. Bir defa yazmakla, sizin için nasıl akla uygun düşüp anlaşılsın?. Lâkin, mademki sordunuz; mutlaka buna cevap verilmesi zaruri olarak, icmalen onun halli gereklidir. Bu cevabı, iyi anlamaya bakmalıdır.
Bilesin ki..
Fenaya, bekaya, sülûke, cezbeye bağlı bulunan ilâhi yakınlık; bu ümmetin evliyasının müşerref olduğu yakınlıktır. Hayar'ül-enam Resulûllah (ﷺ) efendimizin sohbeti sonunda ashab-ı kirama müyesser olan yakınlık ise., kurb-ü nübüvvet (nübüvvet yakınlığı) olup tebaiyet ve veraset yolu ile hâsıl olmuştur. Bu yakınlıkta ne fena vardır; ne beka.. Ne cezbe vardır; ne de sülûk.. İşbu yakınlık, velâyet Yakınlığından daha faziletli ve daha üstündür. Hem de nice mertebeler.. Zira bu yakınlık, asıl yakınlıktır. O yakınlık ise., zılâl yakınlığıdır. İkisi arasında o kadar fark var ki.. Lâkin, herkesin fehmi bu zevki tadamaz. Neredeyse, havas zümreye dahil olanlar bile, bunu anlamamak durumunda, avam ile beraber olacaktır..
Bu manada bir şiir:
Olaydı Ebu Ali Neva Kalender;
Sofi olurdu kalender beraber..
Evet..
Nübüvvet kemalâtının zirvesine çıkış, velâyet yolundan olursa., o zaman fena, beka, cezbe ve sülûk gerekli olur. Zira bunlar, o yakınlığın başlangıcı ve hazırlığıdır. Amma seyir bu yoldan olmaz da, nübüvvet yakınlığı için tercih sultanî yola düşer ise., o zaman: Fena, beka, cezbe ve sülûke hacet kalmaz. Ashab-ı kiramın yolu dahi, sultanî olan nübüvet yakınlığı yolundan olmuştur. Bu manadan ötürü, onların cezbeye, sülûke, fenaya ve bekaya ihtiyaçları yoktur.
Bu hususu dahi iyi anlamak için, Emanüllah adına yazılan mektuba bakılmalıdır. (Bak: Mektup 301)
Bu Fakir, mektuplarından bazı yerlerde şöyle yazmıştı:
– Benim muamelen sülûkün, cezbenin, zuhuratın, tecelliyatın da ötesinde olmaktadır.
Bu cümlede anlatılan manadan murad: İşte bu yakınlıktır. Yani: Ashab-ı kirama olan yakınlık..
Ben, Hazret-i Şeyhimizle beraber olduğum sırada, zuhurat olarak bu devleti elde ettim. Bu durumu, kendisine şu ibare ile arz ettim:
– Bana zahir olduğuna göre bu işe nisbetle enfüsi seyir durumu, seyr-i enfüsîye nisbetle seyr-i afakî gibi oldu.
O zaman, kendimde, bu devleti, bundan ziyade tabirle anlatma kudretini bulamıyordum.
Bu hayret verici muamele, seneler sonra yerleşmeğe ve yazılmaya başlayınca ben de mücmel bir ibare ile yazdım.
Bir âyet-i kerime meali:
– «Allah'a hamd olsun ki, bizi buna hidayet eyledi.. Eğer Allah bize hidayet etmeseydi: biz hidayet bulamazdık. Rabbımızın resulleri Hakkı getirdi.» (7/43)
Fena ve beka, cezbe ve sülûk yenidir; meşayihin buluşlarındandır. Mevlâna Câmi Nefehatta şöyle anlattı:
– Fenadan ve bekadan ilk söz eden Ebu Said Harraz'dır. Allah sırrının kudsiyetini artırsın.
***
İKİNCİ SUÂL ise.. Şu hususları ihtiva eder:
– Tarikat-ı Nakşibendiye-i Aliyye'de sünnet-i seniyyeye ittiba vardır. Bu mânadan olarak, Resulûllah (ﷺ) efendimizden, hayret veren riyazetler, şiddetli mücahedeler sudur etmiştir. Meselâ: Aç kalmak.. Bu Tarikat'ta ise, riyazetten men edilme durumları vardır.
Hatta onda, suri olan keşifler zuhur edeceğinden muzır görmektedirler. Şaşılacak şey: Sünnete ittiba etmekte nasıl zarar ihtimali olur?.
İKİNCİ SUÂLE CEVAP:
Ey Muhib,
– Bu Tarikat'ta riyazet yasak edilmiştir..
Diyen kimdir?. Sonra, onların riyazeti zararlı gördüğü nereden işitilmiştir?. Halbuki, bu Tarikat'ta sünnet-i seniyyeye tabi olma ya devam vardır. O sünnetlerin sahibine salât, selam ve tahiyyet.. Sonra şunlar da vardır: Hali gizlemeye çalışmak, orta halli olmayı tercih etmek, yemekte, içmekte ve diğer işlerde itidal sınırını aşmamak vardır. Bütün bunlar zor riyazet ve şiddetli mücahede olarak bilinir.
Bu babda sön söz şu ki:
– Avam sınıfında olanlar, hayvanlara benzerler. Bu anlatılan işler: riyazetten saymadıkları gibi, onları mücahede olarak dahi görmezler. O kadar ki: Onlara göre riyazet, aç kalmaya inhisar eder. Çokça aç kalmak. Onlara göre büyük bir iştir. Bu behaim sıfatına girenlere göre yemek işi, en önemli işlerden ve en büyük gayelerdendir. Bu mana icabı olarak, hiç şüphe edilmeye ki: Onu bırakmak dahi zor riyazet ve şiddetli bir mücahededir. Amma sünnet-i seniyeyi muhafaza, ona tâbi olmayı bırakmamak ve emsali işler öyle değildir. Zira, âvam katında bunların değeri yoktur ve bir şeyden sayılmaz. O kadar ki: Yemek yemeyi kötü ve yemek yememeye alışmayı riyâzet sayarlar. Bu Tarikat'ın büyüklerine lâzım olan; hali gizleyip âvam katında riyazet sayılan şeyi dahi terk etmektir. Bilhassa halkın kabulüne sebeb olan şeylerden sakınırlar. Zira halkın kabulüne mazhar olan işler, büyük âfetler arasında sayılır. Bu mânada Resulûllah (ﷺ)v. efendimiz şöyle buyurdu:
– «Allah'ın koruduğu kimseler hariç; bir kimseye günah olarak yeter ki, kendisini din ve dünya işinde insanlar parmakla göstereler.»
Fakir'e göre: Çokça aç kalmak, yemek işlerinde itidal üzere olmaktan daha kolaydır. Orta halli olma riyazeti ise, çok aç kalmaktan daha faziletli ve daha iyi olmaya müstahaktır.
Allah sırrının kudsiyetini artırsın, muhterem babam şöyle dedi:
– Sülûk ilmi üzerine yazılan bir risâle buldum; onda şöyle yazılmış olduğunu gördüm:
– Yemek işlerinde itidal haddine riayet etmek, onda orta halli olmaya dikkat etmek matluba vâsıl olma işinde yeterlidir. Bu hususa riâyet ettikten sonra, zikre ve fikre hacet kalmaz.
Gerçek olan da şu ki: Yemek ve giymek işlerinde, hatta bütün işlerde orta hal üzere bulunmak iyidir; cidden güzeldir.
Bu manada bir şiir:
Olmaya, yiyesin ağırlık vere sana;
Aç kalasın da, zaaf gele vücuduna..
Allah-ü Teâlâ, Resulûllah (ﷺ) efendimize kırk erkek kuvveti vermişti. Bunun için de, Resulûllah (ﷺ) efendimiz o kuvvetle açlık ağırlığına tahammül ediyordu. Ashab-ı kiram dahi Hayr'ül-beşer Resulûllah (ﷺ) efendimizin sohbeti bereketi ile o ağırlığa dayanırlardı. Bu yüzden de, asla amellerinde ve fiillerinde bir kesinti olmazdı. Bu açlık halleri ile, düşmana karşı olanların muharebe kudretleri o derecede olurdu ki; tok olanlar, onun onda birine dahi yetişemezdi.
Üstte anlatılan mâna icabı olarak, onlardan sabırlı olan yirmi kişi, iki yüz
düşmana bedeldi. Onlardan yüz kişi dahi bin kişiye bedeldi..
Ashâb-ı kiramın dışında olan aç kimseler ise, o kadar acze düşerler ki: Âdabı ve
sünnetleri dahi yerine getirmekten aciz kaldıkları olur. Hatta, çoğu zaman,
zorunlu olarak farzı dahi yapma yolundan çıkarlar. Bunun için, kudret sahibi
olmadan ashâbı taklide gitmek, insanı farzları ve sünnetleri yapmaktan alır;
aciz bir hale getirir.
Hazret-i Sıddık, r.a. şöyle anlatıldı:
– Resulûllah (ﷺ) efendimize uyarak, savm-ı visal eylemiş, Bu yüzden zaafa uğramış haberi olmadan yere düşmüş.. Resulûllah (ﷺ) efendimiz onun bu haline itiraz yollu şöyle buyurdu:
– «Ben, herhangi birinize benzemem; Rabbımın katında olurum; bana yedirir ve içirir..»
İşte, yukarıda anlatılan mânadan da anlaşılmış oldu ki: Ortada dayanacak bir güç olmadan, bir başkasına bakıp aynısını yapmaya çalışmak beğenilecek işlerden olmaz.
Ashâb-ı kiram, insanların hayırlısı Resulûllah (ﷺ) efendimizin sohbet bereketi ile çokça açlıktan meydana gelecek mazarratlardan emin ve mahfuz bulunuyorlardı. Böyle bir şey de onlardan başkasına müyesser olmamıştır.
Bu mânaların daha açık beyanı şöyledir:
Çokça açlık, mutlaka safa verir. Ama bir taife bundan kalb safâsı alırken, bir başka cemaat ise, nefis safâsı alır. Kalb safâsı, nur ve hidayet getirir; nefis safâsı ise, dalâlete atıp zulmeti artırır. Yunan filozofları ile Hinduların cukiyelerini, brehmenlerini görmez misin?. Riyâzet, bunların her birine, nefis safâsı vermiştir. Kendilerini dahi dalâlet yoluna itip hüsrana sürüklemiştir. Hatta ahmak Eflatun, nefsinin safâsına dayanarak, hayale ve keşfe dayalı suretleri kendisine mukteda eylemiştir. Kendisini beğenip İsa'nın a.s. peygamberliğini tasdik etmemiştir. Halbuki, İsa a.s. onun zamanında gelen bir peygamber idi. Bunun için de şöyle dedi:
– Biz, hidâyeti bulmuş kimseleriz. Bize hidâyet edecek kimseye ihtiyacımız yoktur.
Zulmetin artmasını gerektiren bu safâ onda olmasaydı; hayale ve keşfe dayalı suretler onun yolunu tutmaz; matluba kavuşmayı dahi engellemezdi. Bu safâ sebebi ile o, kendisini nuranî bulmuştu. Ama bilememişti ki: Bu safâ, ince bir kabuğu dahi geçmemiştir. Yani: Nefs-i emmare cihetinden.. O nefs-i emmare, habâseti ve necâseti üzere duruyordu. Daha kaba bir kılıfa bürünen necâsetten başka bir hal almayı onun için artırmamıştı. Üzerine sadece incecikten bir tatlı kaplanmıştı.
Kalbe gelince, bu haddizatında nuranî olmuştur; temizdir. Ancak, zulmanî olan nefse yakınlığı icabı, üzerine bir toz oturmuştur. Az bir tasfiye ile aslına dönüp nurani halini yeniden alabilir. Amma nefis böyle değildir. Aslında o, habistir. Zulmet dahi, onun zatî sıfatıdır. Kalbin emrine girip kalmadıkça, ne temize çıkar; ne de tezkiye olur. Hatta, sünnet-i seniyeye uyup şeriata tutunmadıkça, temize çıkmaz. Hatta ve hatta Sübhan Allah'ın sırf fazlı olmadıkça, ondan zati habaseti gitmeyeceği gibi, hayrı ve felahı dahi tasavvur edilemez.
Eflatun, nefs-i emmaresine taalluk eden safayı; İsa'ya nisbet edilen kalb safası sandı. Zarurî olaraktan da, onu tehzib edilip temize çıkmış olarak tahayyül etti. Dolayısı ile İsa'ya a.s. tabi olma devletinden mahrum oldu. Ebedî hüsran damgasını da yedi. Allah-ü Taâlâ bizi böyle belâdan korusun.
Anlatılan bu mazarrat, açlığın oluşunda gizli saklı olduğundan; bu Tarikat büyükleri açlık riyazetini terk edip yemek işlerinde itidali tercih ettiler. Sair hallerde ise, orta halli olmaya riayet mücahedesine girdiler. Ona afat terettüb edeceğinden, büyük zarar ihtimali doğacağından açlığın faydalarını bir yana bıraktılar.
Bunlardan başkaları ise; onda fayda mülâhaza edip zararlarına göz yumdular; ona rağbet gösterdiler.
Halbuki, akıllılar katında mukarrar (mukarrer) olan bir durum şu ki: Az zarar ihtimali olsa dahi, çokça menfaatler terk edilir. Ulemanın dahi kail olduğu mana bu anlatılana yakındır:
– Bir iş, bid'at ile sünnet arasında daire çizerse, en faziletlisi, onu terk etmektir. Şunun için ki: Bid'ata dalma ihtimali vardır. Sünnet olma ihtimaline göre yapılmaz.
Yani: Bid'at olma ihtimalinde zarar vardır; sünnet olma ihtimalinde ise, yarar vardır. Yarar olana da zarar düşme ihtimali olduğundan, o iki terk etmek en iyisidir. Bir başka taraftan, sünnete zarar gelmesi olmayacak bir şey değildir.
Bu kelâmın hakikati şudur:
Bu sünnet, o asra bağlı bir şey gibidir. İnceliği ve gizli manası icabı, bir cemaat, onu, o asra göre bilmediklerinden; uyma yolu ile onu yapma cihetine gittiler. Bir başka cemaat ise, onu o vakte bağlı bulduklarından, ona uymayı bıraktılar.
Hakikat-ı hali en iyi bilen Sübhan Allah'tır.
***
ÜÇÜNCÜ SUÂL olarak, şu hususlar sorulmaktadır:
Bu Tarikat büyüklerinin kitaplarında şöyle yazılmıştır:
– Sair tarikatlar hilâfına, bizim bağlılığımız, Hazret-i Sıddık'adır. Allah ondan razı olsun.
Biri şöyle iddia edebilir:
– Tarikatların pek çoğu, İmam Cafer-i Sadık'a ulaşır. İmam Cafer-i Sadık dahi, Hazret-i Sıddık'a bağlıdır. O halde, neden diğer tarikatlar dahi, Hazret-i Sıddık'a bağlanmıyor?. Allah onlardan razı olsun.
ÜÇÜNSÜ SUÂL için cevap şudur:
– İmam Cafer Sadık'ın bir yandan Hazret-i Ebu Bekir'e, buyandan da Hazret-i Ali'ye bağlılığı vardır. Allah onlardan razı olsun.
Bu iki nisbetten gelen kemalât, onda bir kül halindedir. Onlar, İmam Cafer Sadık'ta bir olmasına rağmen, her biri tek başına ve birbirinden ayrı ayrıdır. Bu mana icabı olarak, bir taife ondan Sıddıkiyet nisbeti aldı; yani: Hazret-i Sıddık'a bağlılığı dolayısı ile.. Bir başka cemaat ise, onda Aleviyet nisbeti aldı; yani: Hazret-i Ali'ye bağlılığı dolayısı ile..
Üstte anlatıldığı üzere:
Bir taife, Hazret-i Sıddık'a intisab etmiş oldu.
Bir cemaat ise.. Hazret-i Ali'ye intisab etmiş oldu..
Allah onlardan razı olsun.
Anlatılan manada, şaşılacak bir durum yoktur. Bunu, gördüğüm bir vaka ile açıklayayım. Şöyle oldu:
Bir ara Beraris beldesine gitmiştim. Bu gidişim bir iş dolayısı ile oldu. Orada bir gölde, Künk Irmağı ile Çemen Irmağı toplanıyordu. Bu toplanma halinde müşahede edilen durum şu idi: Künk ırmağının suyu ile Çemen Irmağı suyu birbirine karışmıyor. Araları ayırd edilmiş gibi idi. Hatta sanılır ki ikisinin arasında bir hâil (engel) vardır; birinin diğerine karışmasını önlüyor. Bu yüzden, Künk Irmağı tarafında olanlar, Künk ırmağı suyundan; Çemen Irmağı tarafında olanlar dahi Çemen Irmağı suyundan içiyorlardı.
Bu manada şöyle bir soru sorulabilir:
– Hâce Muhammed Parisa, Risale-i Kudsiye'de şöyle bir hakikati ortaya çıkardı: Hazret-i Ali r.a. Hatem'ür-risalet Resulûllah (ﷺ) efendimizden terbiye gördüğü gibi, Hazret-i Sıddık'tan r.a. dahi terbiye görmüştür.
Üstte anlatılan manaya göre, Hazret-i Ali'ye bağlanmak, ayniyle Hazret-i Sıddık'a bağlanmak olur. Allah onlardan razı olsun. Bu mânaya göre aralarındaki fark nedir?.
Bu soruya şu cevabı verebiliriz:
– Mahal hususiyetleri, nisbetin bir olmasına rağmen, hali üzere kalır. Mahallin müteaddid olması dolayısı ile, aynı suya ayrı ayrı hususiyetler gelir. Dolayısı ile, her birinin hususiyeti nazara alınarak: kendilerine ayrı ayrı yoldan intisap câiz olur.
***
DÖRDÜNCÜ SUÂL şu hususları ihtiva ediyor:
– Molla Muhammed Sıddık'ın mektubunda şöyle yazılmış:
– Bir şahsın, Velâyet-i Museviye'ye istidadı var ise, tasarruf sahibi bir şahıs, onu Velâyet-i Muhammediye'ye çıkarmaya güçlü müdür, değil mi? Bilinmez..
Büyük Mahdumzade'nin mektubunda ise, şöyle yazılmış:
– Ben onu, Velâyet-i Museviye'den Velâyet-i Muhammediye'ye çıkardım.
Bunların uyumu nasıl olur?.
***
DÖRDÜNCÜ SUÂL için verilecek cevap şudur:
– Molla Muhammed Sıddık'ın mektubunda vâki olan durum, Velâyet-i Museviye'den Velâyet-i Muhammediye'ye çıkarmak idi. Bu işin vukûu dahi o zaman mâlum değildi. Bu işin vukûu ilmi dahi o vakit yoktu. Ama sonradan mâlum oldu; tağyir ve tebdil kudretini de elde ettikten sonra:
– Ben, şu velâyetten bu velâyete çıkardım..
Diye yazdım. Arada zaman ittihadı olmadığından, tenakuz tasavvur edilemez..
***
BEŞİNCİ SUÂL hülâsa olarak şöyledir:
– Buradaki sofiler, yakası göğse kadar açık gömlek giymektedirler. Bunun için de derler ki:
– Bu, sünnettir.
Mir'in arkadaşları dahi, yakası yuvarlak açılan gömlek giymektedirler. Bu işin tahkiki nasıldır?.
***
BEŞİNCİ SUÂL için cevap şudur:
Mâlum olsun ki, biz dahi bu hususta tereddüd içindeyiz. Araplar da göğse kadar açık gömlek giymekte ve bunun için:
– Sünnet..
Demektedirler.. Bazı, Hanefi Mezhebine bağlı kitaplarda ise söyle anlatılmaktadır:
– Yakası göğse kadar açık gömlek, erkeklere yakışmaz. Zira o, kadınların giyeceği cinsten bir şeydir.
İmam-ı Ahmed ve Ebu Davud Ebu Hüreyre'den naklen, Resulûllah (ﷺ) efendimizin:
– Kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına lanet etti..
Dediğini anlattılar. Metalib-i Mümin adlı eserde ise, şöyle anlatıldı:
– Kadın erkeğe benzememelidir; erkek dahi kendisini kadına benzetmemelidir. Zira, bu şekilde yapanların hepsi de mel'undur.
Bundan anlaşılıyor ki: Göğsü açık gömlek giymek; din ehlinin ve ilim ehlinin giyeceği elbise değildir. Bunun için de o, zimmet ehline (İslâm ülkelerinde yaşayan gayr-i müslim tebâ) câiz görüldü.
Camiü'r-rümuzda, Muhit'ten alınarak şöyle anlatıldı:
– Zimmî olanlar, din ve ilim ehline mahsus olan rida ve amame (sarık) giyemez. Yakası göğsünde, kaba kamis (entari) giyerler. Tıpkı kadın gibi..
Bazı ulemanın kavline göre: Yakası göğse kadar açık olan, kamis değil; gömlektir. Bunlara göre kamis ise, yakası omuzlardan açılandır. Kadın kefeni anlatılırken, Camiür-rümuzda böyle beyan edilmiştir.
Hidaye, kitabında ise.. kamis yerine gömlek vardır, ikisi arasındaki fark da şudur:
Gömlek önden açılır.
Kamis ise, omuzdan açılır. İkisinin de aynı şey olduğunu diyenler de vardır.
Fakir'e göre doğrusu şu ki:
Erkeklerin kadınlara benzemesi yasak edilince; hüküm kadınların giyim âdetlerini bilmeye kalır. Bu durumda bakarız:
Bir mahalde kadınlar yakası göğsüne açık kamis giyiyorlarsa, erkekler onu giymeyi bırakmalıdır. Ta ki, kadınlara benzemeyeler. Omuzdan açılan kamis giymeleri gerekir. Amma, bir yerdeki kadınlar, omuzdan açılan kamis giyiyorlar; orada dahi, göğüsten açılan kamisi erkekler giymelidir. (Kamis, burada daha çok entari manasına alınmalıdır.)
Arabistan'da kadınlar daha ziyâde yakası yuvarlak olan kamis giyerler. Bundan ötürü, zarurî olarak, erkekler yakası göğüsten açılan kamisi giyer.
Maveraünnehir ve Hind beldelerinde kadınlar göğse açılan kamis giyer. Erkekler dahi zaruri olarak, omuzdan açılanı tercih ediyorlar.
Şeyh Meyan Abdülhak şöyle anlattı:
– Mekke'de idim. Şeyh Nizam Narnuli'nin müridlerinden birini gördüm; yakası yuvarlak bir entari ile Kabe'yi tavaf ediyordu. Araplardan bir topluluk ise., onun bu haline taaccüb ediyor ve şöyle diyorlardı:
– Bu, kadınların elbisesinden giymiş..
Örf ve âdet üzere onların bu dedikleri doğru idi. Hind'den, Arap'tan ve Mevaraün-nehir halkından her birinin kendine göre bir giyimi vardı.
Bir âyet-i kerime meali:
– «Herkesin bir yön tarzı vardır; oraya döndüren dahi O'dur. (Yani: Allah)» (2/148)
Eğer göğüsten açık entari giymenin sünnet olduğu sabit olsaydı: ulemâ onu zimmet ehline giydirmeyi caiz görüp onun aksini giymeyi dahi din ve ilim ehline mahsus bulmazlardı.
Kadınlar, bu elbiseyi giymekte erkeklerden daha öndedir. Bunun için de, erkeklerin giyeceği ona göre düzenlenmiştir.
***
ALTINCI SUÂL özet olarak şöyledir:
Talibin bu Tarikat'ta işin başında teveccühü, sırf ehadiyetedir. Bundan lâzım gelir ki: Bu teveccühle nefy isbat bir arada olmaya.. (Yani: Kelime-i tevhid zikri..) Zira, nefy zamanı teveccüh gayra olur.
ALTINCI SUÂL için cevap şudur:
– Gayra teveccüh, ancak ehadiyete teveccühün takviyesi ve geliştirilmesi içindir. Gayrın nefyinden maksad ise, bu teveccühün devamıdır. Hem de, ağyarı araya sokmadan.. Gayrın nefyine teveccüh, ehadiyete teveccüh işine menfi yönden tesir etmez. Bu duruma menfi yönden tesir edecek olan gayra olan teveccütür; gayrın nefyine olan teveccüh değildir. Bu iki mâna arasında dahi çok fark vardır..
***
YEDİNCİ SUÂL özetle şu husustadır:
– Her zikir, dille yapılır. Bu Tarikat'ta ise, mübtediler onu kalble yapıyorlar. Nefy ve isbat (Lâ ilahe illallah) bütünüyle kalble yapılır mı yoksa yapılmaz mı?. Yoksa onun yarısı kalble yarısı da dille mi yapılır?. Eğer bütünüyle kâlbden yapılırsa, neden (lâ) yukarı çekilir; (ilahe) sağa verilir?.
YEDİNCİ SUÂL için verilecek cevap dahi şudur:
– Kelime-i tevhidin bütününü kalble söyleyen kimseye neden noksan olsun? Hem de, kalble yukarıya uzatmadan (İLÂHE) kelimesini sağa verip (İLLALLAH) kelimesini dahi kalb tarafına vermekle.. Bununla beraber, bu yolda nefy ve isbat zikri tahayyül ile olmaktadır. Bunda dilin ve damağın bir dahli yoktur ki; dille kalbin birliği şart ola..
Bu son iki suâl, Fahreddin-i Razî'nin şekli sorularına benzemektedir. Şayet güzelce düşünseydiniz, sormaya hacet kalmadan hallolurdu..
Bu arada anlatılacak bir husus kaldı; onu da yazalım.
Orada bulunan arkadaşlardan bazıları, mükerreren şu hususu yazdı:
– Bu günlerde Mir, taliplere az iltifat etmekte ve imâretle meşgul olmaktadır. Elde edilenleri imâret için harcayıp fukarayı da mahrum bırakmaktadır.
Bu mukaddimeyi öyle yazmışlar ki: Bundan, itiraz şâibesi anlaşılmakta ve inkâr kokusu gelmektedir.
Bilsinler ki, bu taifeyi inkâr etmek öldürücü zehir olup o büyüklerin fiillerine ve sözlerine itiraz dahi yılan zehiri gibidir; ebedî ölüme ve sonsuz helâke götürür. Hele bu inkâr ve itiraz şeyhe râci (dönük) olup onun eziyetine sebeb olursa, o zaman, tehlike daha büyük olur.
Bu tâifeyi inkâr eden, onların bereketinden mahrumdur. Onlara itiraz eden dahi hüsrana düşüp varlığını yitirir. Hem de her zaman..
Müridin nazarında, şeyhin duruşu ve hareketi hoş bulunmadıkça; onun kemalâtından bir şeye nâil olamaz. Eğer nâil olacağı bir şey olursa o da istidrac olur; sonu dahi helâke varır. Bir rüsvaylık ve bir yıkım olur. Eğer mürid, şeyhi için kıl kadar nefsinde itiraz duygusu beslese.. hem de içinde ona karşı mahabbet ve ihlâs olmasına rağmen, bu durum, kendisinin ziyanı, hüsranı ve mahrumiyetidir. Yani: Şeyhinin kemalâtından.. Yahut, o itiraz kendisi için bir rezâlettir.
Şayet müridin kalbine, şeyhinin fiillerinden herhangi biri için bir şüphe gelir de, bunu atamazsa, o zaman; itiraz şaibesinden temiz, inkâr zannından uzak olarak, açıklamasını kendisinden istesin.
Bu zamanda, hak ile batıl birbirine karışmış durumdadır; birbirinden ayırd edilmez durumdadır. Bunun için, zaman zaman, şeyhten şeriata muhalif bir iş zuhur eder ise, müridlere düşer ki: Bu işte kendisine uymayalar. Onun hüsn-ü zan yolunu arayalar ve sıhhat tarafını gözeteler. Şayet onun sıhhat yüzü görünmez ise, bu iptilânın kendilerinden gitmesi için, Sübhan Hakka iltica ve tazarru edip ağlaya sızlaya şeyhlerinin selâmetini O'ndan dileyeler.
Bir müride, şeyhinin mubah bir işi yapmasından dolayı şüphe düşerse, bu şüpheye itibar edilip önem verilmez. Bütün işleri elinde tutan Yüce Sultan mubah işleri yapmaya mâni olmadıktan ve onu yapana itiraz etmedikten sonra; Sübhan Hakkın gayrı için, kendiliğinden böyle bir itirazda bulunma yanı nasıl bulunur?.
Birçok yerler vardır ki: Orada, bir şeyi yapmamak, onu yapmaktan daha evlâdır.
Bir hadis-i şerifinde Resulûllah (ﷺ) efendimiz şöyle buyurdu:
– «Allah-ü Teâlâ azimetli işlerle amel etmeyi sevdiği gibi, ruhsatla yapılan işleri dahi sever..»
Yani: Farz amellerin yapılmasını sevdiği kadar, mubah işlerden dahi yapılmasını sevdiği vardır.
Şeyh Mir'de ifrat derecede kabz (sıkıntı) vardır. Bu halinde, müridlerin işleri ile uğraşıp iltifat etmeyebilir ve tesellisini bazı mubah şeylerde arayabilir. Bunun için, ona nasıl itiraz edilir?. Böyle bir şeye nasıl yer verilir?.
Meselâ: Abdullah Istaharî av köpeklerini alıp sahraya avlanmaya çıkardı. Bununla kendisini eğlendirmeye bakardı. Meşayihten bazıları da, can sıkıntılarını semağda ve nağmeli seslerini dinlemekle teselli bulurdu.
Selâm hidayete tabi olanlara ve Mütabaat-ı Mustafa'yı bırakmayanlara.. O'na ve âline salâtların en tamamı, selâmların dahi ekmeli olsun.