Semerkand - 2. Cilt

 
 

74. MEKTUP

İnsanın kendine zulmetmesi ve insanın yüklendiği emanetle ilgili iki ayetin tevili, insanın kendi kendine zulmetmesi, halifeliği, Allah ile olan ilişkisi.

İmam-ı Rabbanî Hz. bu mektubu, Hâce Haşim'e göndermiştir.

Cenâb-ı Allah bir ayet-i kerimede şöyle buyurur:

 ثم أوزكنا الكتاب الدين اصطفينا مل عبادنا لولهم الالم اللمبه زوالهم منصة وملهم سابق بالخيرات بإذن ال له ذلك هو الفضل الكبر

"Sonra kitabı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi orta yolda gider, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur" (Fatır 35/32). 

Bir diğer ayette de şöyle buyurmaktadır: 

إنا عرضنا الأمانة على الشموات والأرض والجبال فأبين أن بخمالنها وأشفقن منها وحملها الإنسان إله كان ظلوما جهولا

"Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir" (Ahzâb 33/72). 

Bu iki ayet ile gerçek anlamda ne kastedildiğini ancak Allah bilir. Fakat bizler anlayabildiğimiz ve kavrayabildiğimiz kadarıyla bu ayetleri yorumlayabiliriz. 

بنا لا تؤاخذنا إن نسينا أو أخطأنا

"Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma" (Bakara 2/286). 

Öncelikle şunu belirtelim: 

إن الله خلق ادم على صورته

"Şüphesiz Allah Adem'i kendi sûreti üzere yaratmıştır." (Buhârî, İsti'zân, 1, nr. 6227; Müslim, Cennet, 12, (nr. 2612, 2841). 

Gerçekte Allah Sübhanehû sûretten münezzehtir. Burada Allah'ın Hz. Adem'i kendi sûretinde yaratmasından maksat, şayet tenzih mertebesi (Allah Sübhanehû) için bir sûret takdir edilseydi bu mutlaka câmi (kuşatıcı) bir sûret olurdu. İşte kuşatıcı özellikte yaratılmış insan da bu sûret üzerine var olmuştur. Diğer sûretlerin bu mukaddes mertebeyi temsil edecek ve onun kemâlâtını yansıtacak kabiliyeti yoktur. Bu sebepledir ki insanoğlu Allah'ın halifeliğine layık görülmüştür. Zira bir şey diğer bir şeyin sûretinde olmadıkça O'nun halifeliğine layık olamaz. 

Bir şeye halife olmak o şeye halef ve vekil olmak demektir. 

Rahmân'ın halifesi olduğundan, zorunlu olarak emanetin ağır yükünü omuzlanmak insana düşmüştür. Zira sultanın hediyelerini ancak sultanın kervanları taşıyabilir. Gökler, yerler ve dağlar bu kuşatıcılığı nereden bulabilirler ki Allah'ın sûretiyle sûretlensin, O’nun ahlakıyla ahlaklansın ve O'na halife olmaya hak kazansın da emanetinin yükünü taşıyabilsin. 

Şurası fark edilmektedir ki eğer bu emanetin yükü göklere ve yerlere yüklenecek olsaydı onlar paramparça olur, kendilerinden geriye hiçbir eser kalmazdı. Bu fakire göre söz konusu emanet kayyûmiyettir. Bu emanet (Allah'a) vekâleten bütün eşyanın kıyamını (ayakta durmasını) sağlamak olup sadece kâmil insanlara mahsustur. Yani kâmil insanın Allah ile olan ilişkisi o noktaya varır ki, bu noktada kâmil insan hilafet hükmünce bütün eşyanın kayyumu olur. Artık varlık bahşetmek ve diğer zâhirî ve bâtinî kemâlât hep kâmil insanın aracılığıyla olur. Melekler Allah ile aralarında onu aracı kılarlar, insanlar ve cinler hep onun eteklerine sarılırlar. Hakikatte bütün eşyanın teveccühü onun tarafınadır. 

Her şey ona dönmüş durumdadır. O bu sırrın farkında olsa da olmasa da durum böyledir. 

انه كان ظلوما جهولا

"Doğrusu insan çok zalim, çok cahildir" (Ahzâb 33/72). 

Zalim olması, onun, gerek varlığını gerekse varlığının gereklerini ortadan kaldırıp geriye ne isim ne de bir hüküm bırakmamış olmasındandır. Zaten kendisine bu ölçüde zulmetmemiş olsaydı emanetin yükünü taşımaya layık olamazdı. Onun fazla cahil olması, matlubuna dair ne bir idrak ne de bir bilgisi kalmadığındandır. Artık onun hali maksudu karşısında idraksizlik ve bilgisizliktir. Bu idraksizlik ve bilgisizlik gerçek marifettir. Çünkü bu makamda onların en cahili en bilgili olanıdır. Bu bakımdan da en bilgili olan, emaneti taşımaya en layık olandır. İnsanın bu zulüm ve cehalet vasfı belki de onun ilâhî emaneti taşımasına sebep olmuştur. 

Eşyanın kayyûmluğu makamına erişen bu arif kul, vezir hükmündedir. Yaratılmışların ihtiyaçlarını giderme işi ona bırakılmıştır. İhsanlar her ne kadar sultandan geliyorsa da bunların sahiplerine ulaştırılması vezir aracılığıyla olmaktadır. Bu makamın öncüsü beşeriyetin babası Hz. Âdem'dir (a.s). Bu makam aslen ülülazim peygamberlerine mahsustur fakat peygamberlere bağlılıkları ve onlara vâris olmaları sebebiyle Allah tarafından seçilen kimseler de bu makama ulaşabilir. 

Büyüklerle birlikte hiçbir işte zorluk olmaz.

Ayette, kitabın kendilerine verildiği ve Allah tarafından seçildiği bildirilen kimselerden birinci grup, kendilerine zulmedenlerdir. Bunlar vezirlik ve kayyımlık makamıyla müşerref olmuşlardır. 

Allah tarafından seçilen bu kimselerden ikinci grup, ayette "ortada bulunanlar" diye belirtilen ve Allah dostluğu (haliliyyet) makamıyla müşerref olanlardır. Bunlar ilâhî sırları taşıyan ve istişare yapılan kimselerdir. Mülk ve saltanat muamelesi her ne kadar vezire bağlı ise de melikin dostları onun nedimi ve sırdaşlarıdır. Dostlar melikin içini ferahlatmak, vezirler ise halkın ihtiyaçlarını görmek içindir. Bu ikisi arasında çok fark vardır. Bu makama varanların öncüsü Hz. İbrahim Halilürrahmandır (a.s). Allah tarafından seçilen herkes bu makamla şereflendirilir. 

Dostluk (haliliyyet) makamından sonra muhabbet makamı vardır. Bu makam, ayette üçüncü sırada bildirilen ve Allah'ın izniyle hayırda öne geçenlere aittir. Böylece arkadaş-dostla seven-sevilen arasındaki fark anlaşılmış oldu. Seven ve sevilenin sırları ve Allah ile olan özel muamelelerde dostların bir dahli yoktur. Aradaki ünsiyet arttığından, muhabbet sırlarının dostlara açılması murat edilmesi mümkün olduğu gibi, bu sırların onlara açılmayıp gizlenmesi ve sadece seven (muhib) ya da sevilen (mahbûb) ile paylaşılması da mümkündür. 

Sevenler halkasının başı Allah'la konuşma devletine eren Hz, Musa'dır (a.s). Sevilenler halkasının başı da peygamberlerin sonuncusu Muhammed Mustafa'dır (s.a.v). Bu iki makamın sahibi olan peygamberlere tâbilik ve vârislik yoluyla Allah'ın dilediği kimseler de bu iki makamla müşerref kılınırlar. 

Muhabbet makamının üstündeki makamları Mektûbât'ın ikinci cildinde geçen bir mektubumda yazmıştım. (Mektubat'ın 2. cildinde yer alan 7. Mektup kastedilmektedir. A. Akçiçek’in 2 ciltlik tercümesinde 320. Mektuptur).

Bu makamlarda da öncülük yine sevgili Peygamberimize (s.a.v) mahsustur. Bu makamların hepsi, kendilerine kitap verilmiş olanların üçüncü fırkası olan "hayırlarda öne geçenlerin" makamına dahildir. 

را تا من لدنك زخم وهيئ لنا من أمرنا رشدا

"Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve bizim için şu işimizden bir kurtuluş yolu hazırla" (Kehf 18/10).

Selam hidayete tâbi olanlara olsun...


A. Akçiçek Tercümesi