İkinci Beyân

Birinci âfet – Boş sözler

Bilmiş ol ki, senin hâllerinin en güzeli; anlattığımız gıybet, nemîme, yalan, mirâ, cidal ve benzeri sözlerden korunarak, sana ve başkalarına zararı olmayan sözleri konuşmandır. Ne yazık ki sen muhtaç olmadığın lüzumsuz sözlerle meşgul olursun da bu suretle kıymetli zamanlarını öldürür ve dilinin ameli üzerine hesaba çekilirsin. Bu suretle hayırlı olanı atıp kötü olanı almış olursun.

Zira sen, kıymetli zamanını Allah'ın azameti ve yaratıkları üzerinde düşünmeğe sarfetsen, bu düşünce sırasında faydası daha büyük olan ilahi nefhalar sana açılabilir. Veyâ tehlil, zikir ve tesbih etsen, yine senin hakkında daha hayırlı olurdu. Öyle kelimeler olur ki, Allahu Teâlâ onun karşılığında Cennet'te bir köşk verir. Bir hazîne almağa gücü yeterken onun yerine faydasız bir boncuk alan elbette aldanmış ve büyük hüsrandadır. İşte zikrullahı terkedip faydasız mübâhlarla meşgul olan böyledir.

Bu adam mübâh ile meşgul olurken her ne kadar günahkâr olmazsa da Allah'ı zikir sayesinde yapacağı büyük kârdan mahrům olduğu için zarardadır. Çünkü mü'minin sükûtu fikir, bakışı ibret, konuşması zikir olur. Resûli Ekrem böyle buyurmuştur. Bilmiş ol ki, kişinin en değerli sermayesi, vakitleridir. Bunları boş yere harcar ve âhiret için bir sevab hazırlamazsa, ana sermayeyi iflas ettirmiş olur. Bunun için Resûli Ekrem (s.a.v.):

مِنْ حُسْنِ إِسْلَامِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَا لَا يَعْنِيهِ

“Boş ve faydasız işleri terketmek, kişinin İslâmiyetinin güzelliğindendir” buyurmuştur.32

Belki bu hususta bundan daha şiddetlisi vârid olmuştur. Enes (r.a.) şöyle anlatıyor: Uhud cenginde şehid düşen bir gencin karnı üzerine açlıktan taş bağlanmış olduğunu gördük. Annesi yüzündeki toprakları sildi ve: “Ne saâdet sana oğlum, sana Cennet'le müjde olsun” dedi. Bunun üzerine Resûli Ekrem:

وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ كَانَ يَتَكَلَّمُ فِي ما لا يَعْنِيهِ وَيَمْنَعُ مَا لا يَضُرُّهُ

“Ne biliyorsun, belki boş sözler konuşur ve kendisine zararı olmayan şeylerden men'ederdi” buyurdu.33

Resûli Ekrem bir müddet Ka'b'ı görememişti. Ne olduğunu sorunca, hasta olduğunu söylediler. Resûli Ekrem doğruca Ka'b'ı ziyarete gitti ve: “Ey Ka'b, sana müjde olsun” dedi. Ka'b'ın anası: “Senin için Cennet hazır ey Ka'b” dedi. Bunun üzerine Resûli Ekrem: “Kimdir bu Allah üzerine kat'î söz veren?” buyurdu. Ka'b: “Annemdir” dedi. Resûli Ekrem: “Ne bilirsin ey Ka'b'ın annesi, belki Ka'b lüzumsuz sözler konuşmuş veyâhut lüzumsuz şeylerden men'etmiş olabilir” buyurdu.34

Yani Cennet, hesab görmeyecekler için hazırlanmıştır. Bu sözleri konuşanlar, bu sözlerinden de hesaba çekileceklerdir. Her ne kadar konuştukları mübah olsa da hesapları münakaşalı geçeceğinden ve münakaşalı hesaplar bir nevi azâb olduğu için, bu gibilere Cennet hazırlanamaz.

Muhammed b. Ka'b diyor ki; Resûli Ekrem bir defa: “Şu kapudan ilk girecek olan, Cennet ehlinden biridir” buyurdu ve Abdullah b. Selâm biraz sonra içeri girdi. Ashabı kirâm, bu müjde haberini kendisine ulaştırdı ve hangi ameli ile bu mertebeye ulaştığını sordular. Abdullah: “Ben zayıf bir kimseyim. Benim en kuvvetli umûdum, kalb selâmeti, yani kimseye karşı içimde kötülük beslememek ve boş sözleri terketmiş olmamdır, başka bir fiilim yoktur ” dedi.35

Ebû Zer (r.a.) diyor ki; Resûli Ekrem bana: “Sana, bedene hafif, fakat terazide ağır gelen bir amel öğreteyim mi?” buyurdu. Ebû Zer: “Evet ya Resûlâllah” deyince, Resûli Ekrem: “O, sükût etmek, güzel ahlâka sahib olmak ve lüzumsuz şeyleri terketmektir” buyurdu.36

Mücahid anlatıyor: İbn Abbas, "Beş hafif şey var ki, bunlar eğerlenmiş binit için bekletilen bir Arab atından benim için daha sevimlidir" dedi ve bu beş şeyi şöyle anlattı:
1. Üzerine elzem olmayan ve sana faydası dokunmayan şeylerde konuşma; zira bu fuzûli bir iştir, zararından da emin değilsin.
2. Yerini bulmadıkça lüzumlu olan sözü de konuşma. Çok kere faydalı söz yerini bulmaz da kaybolur gider.
3. Ne halim, ne de sefih kimselerle mücadele etme!  Çünkü halim kalbinden sana bugz eder. Ahmak ve âdî kimseler, dili ile sana eziyyet ederler.
4. Tanıdığın bir kimse yanından ayrıldığı zaman, onu nasıl anılmak istersen öyle an. Sen, afvedilmeni istediğin hususlarda, onu da afvet.
5. Kardeşinin sana ne şekil muamele yapmasını istersen, sen de ona o şekilde muamele et. Suçlu olarak yakalanıp ihsan ile mücâzât görenin ameli gibi amel et.

Lokmanı Hâkîm'e, hikmetin nedir? diye soranlara, o: “Benden gizlenen şeyi araştırmadım. Üzerime elzem olmayan şeyin üzerinde durmadım” diye cevab vermiştir.

Mevrik el-Acelî: “Yirmi senedir bir dâva peşinde uğraştığım hâlde muvaffak olamadım” dedi. Davası sorulunca: “Mâlâyâniden sükûttur” dedi.37

Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: “Üzerine elzem olmayan şeye karışma, düşmanından uzaklaş, dostundan sakın, ancak emîn bulduğun ile birleş. Emîn de Allahu Teâlâ'dan korkan kimsedir. Fâcîr ile sohbet etme, kötülüğünden sana da sirâyet eder. Sırrını da ona verme. İşinde Allahu Teâlâ'dan korkan kimselerle istişare et."

Mâlâyânînin haddi ise, sükût etmekle günahkar olmadığını ve hiç bir suretle zarar görmediğin sözleri konuşmaktır. Meselâ, bir mecliste seyahat hâtıralarını, yolculukta gördüğün orman, dağ, ova, şehir ve ırmak gibi şeyleri, karşılaştığın hâlleri, hoşuna giden ve gitmeyen hususları ve gördüğün bazı zatları anlatman gibi. Bunları anlatmasan da bir şey lazım gelmez. Gördüklerine bir şey ilâve etmemek ve eksik de söylememek, böyle yerler gördüm diye kendisine süs vermemek, kimseyi gıybet etmemek, Allah'ın yarattıklarını yermemek şartıyle, bunlardan balısetmek, mâlâyanidir. Bütün bunlara riayet etmekle, yine kıymetli zamanını kaybetmiş oluyorsun. Vaziyet bu merkezde iken anlattığımız diğer âfetlerden nasıl kurtulmuş olursun?

Üzerine elzem olmayan şeyi başkasından sorman da bir mâlâyânîdir. Çünkü bunu sormakla zamanını kaybediyorsun. Aynı zamanda sorduğun adamdan cevab istemekle yine zaman kaybediyorsun. Zararın bu kadarı, sorulan soruda âfet olmadığı zamandır. Halbuki soruların çoğunda âfet vardır. Meselâ, adama tutar da yaptığı ibadetten sorar ve "oruçlu musun?" dersen, adam: "Evet, oruçluyum" diye cevab verirse, ibadetine riyâ karışabilir. Şâyet riya karışmazsa gizlilik ehemmiyetini kaybeder. Halbuki gizli ibadetler aşikare ibadetlerden kat kat üstündür. Şayet oruçlu olduğu halde, değilim, derse yalan söylemiş olur. Sorduğun soruyu cevabsız bırakırsa sana hakaret etmiş olur. Şayet kaçamaklı cevab verecekse, bunun için de çâreler aramakla yorulmuş olur. Demek ki, adama ibadeti husûsunda sorduğun bir sual ile adamı ya riyaya veya yalana, yâhut seni tahkîre yâhut da bir sürü zahmete sokmuş olacaksın. İsyanından ve duyulmasını istemeyip gizli tuttuğu her şeyden sorman yine aynı hükümdedir. Başkasının söylediği bir söz hakkında adama suâl edip, sen ne dersin, senin görüşün nedir? demek de aynıdır. Ayrıca yolda karşılaştığın bir adama, kimsin, nerden geliyorsun? şeklinde suâller tevcih etmek de bu nevidendir. Adam belki bunu açıklamak istemez. Utanıp kaçınacağı sebebleri var, doğrusunu haber vermek istemez. Doğruyu söylemezse yalancı olur ve buna sen sebep olmuş olursun. Yine bunun gibi, üzerine elzem olmayan bir mes'eleyi adama sorarsın. Kendisine suâl sorulan herkes, bilmediğine "bilmem" demez. Adam kafadan bir cevab verir. Bu mes'ûliyete de sen sebep olursun. İşte bütün bunlar, kendilerinde âfet bulunan mâlâyânílerdir.

Benim mâlâyani sözlerden maksadım bu nevi sözler değildir. Çünkü bu gibi sözlerin hem günahı, hem de zararı vardır.

Mâlâyāni sözlerin misāli, Lokmanı Hekim, Dâvud aleyhisselâmın yanıma gider. Dâvud aleyhisselam ise demirden zırh yapıyordur. Lokman böyle bir şeyi hiç görmemiş olduğundan, buna hayret eder. Ne yaptığını bilmediğinden, sormak ister, fakat hikmeti buna mâni olur ve bir türlü soramaz.

Dâvud aleyhisselâm işini bitirip yaptığı şeyi giydikten sonra "Bu, harb için güzel bir zırh oldu" deyince, Lokman "Sükût hikmettir, fakat susmasını bilenler azdır" demiştir. Yani azıcık sabretmekle sormadan ne olduğunu öğrenmiş oldu. Hattâ rivayete göre, bu imâlâtın ne olduğunu öğrenmek maksadıyla, bir sene Davud aleyhisselâmın yanıma gitti geldi.

İşte bu ve bunun benzeri, zararı olmayan, gizliliği açığa çıkarmağa sebeb de olmayan, riya ve yalana insanı sürüklemeyen suâller, mâlâyâni, lüzumsuz ve boş sözlerdir. Bunları terketmek, kişinin İslâmiyetinin güzelliğindendir.

Mâlâyanînin sebebi, muhtaç olmadığı şeyleri bilmeğe iştiyak, tatlı tatlı sohbet ve faydasız hikâyelerle zaman öldürmektir. Bütün bunların tedavi ve kurtuluş çâreleri, ölümün gözü ile kaşı arasında olduğunu, ağzından çıkan her kelimeden mes'ûl bulunduğunu, nefeslerinin ana sermâye olduğunu, dilinin, hûrileri avlayabilecek bir tuzak olduğunu bilmesidir. Dilimi ihmal edip başı boş salıvermek, büyük zarara sebeb olur. İşte ilim cihetinden ilâç budur. Bunları bilip ona göre diline hâkim olması icâb eder. Amel cihetinden tedavisi, dilini korumak için yapılacak şey, yalnız kalmak veya Ebu Bekir (r.a.) gibi ağzında bir şey taşımak, hattă lüzumlu bazı şeylerde bile susmağa alışmak ve bu suretle dilinden mâlâyânîyi kesmektir. Uzlette olmayanların bu şekilde dillerine hâkim olmaları cidden zordur.