Beşinci Beyân

Dördüncü âfet - Mirâ, cidal, îtiraz ve mücadele

Mira; söze îtiraz etmek ve mücadele etmektir ki, yasaktır. Resûli Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

لَا تُمَارِ أَخَاكَ وَلَا تُمَازِحْهُ وَلَا تَعِدْهُ مَوْعِدًا فَتُخْلِفَهُ

“Kardeşine îtiraz etme, onunla lâğiv konuşma ve şaka yapma, ona bir söz verip de sonra ondan cayma.”45

Yine Resûli Ekrem şöyle buyurmuştur:

ذَرُوا الْمَرَاءَ فَإِنَّهُ لَا تُفْهَمُ حِكْمَتُهُ وَلَا تُؤْمَنُ فِتْنَتُهُ

“İtirazı terkedin; zîra onun hikmeti anlaşılmaz ve fitnesinden emin olunmaz.”46

Yine Resûli Ekrem (s.a.v.):

مَنْ تَرَكَ الْمَرَاءَ وَهُوَ مُحِقٌّ بُنِيَ لَهُ فِي أَعْلَى الْجَنَّةِ وَمَنْ تَرَكَ الْمَرَاءَ وَهُوَ مُبْطِلٌ بُنِيَ لَهُ بَيْتٌ فِي رَبَضِ الْجَنَّةِ

“Haklı olduğu hâlde mücadeleyi terkeden kimse için Cennet'in ortasında bir köşk inşa edilir. Haksız olduğu hâlde mücadeleyi terkeden için ise, Cennet'in kenârında bir beyt binâ edilir” buyurmuştur.47

Ümmü Seleme'nin rivâyetinde Resûli Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

إِنَّ أَوَّلَ مَا عَهِدَ إِلَيَّ رَبِّي وَنَهَانِي عَنْهُ بَعْدَ عِبَادَةِ الْأَوْثَانِ وَشُرْبِ الْخَمْرِ مُلَاحَاةُ الرِّجَالِ

“Putperestlik ve içkiden nehyettikten sonra Rabbimin beni ilk nehy ettiği ve benden aldığı ilk muâhede, dedikodu ve mücadeleden kaçınmaktır.”48

Yine Resûli Ekrem (s.a.v.):

مَا ضَلَّ قَوْمٌ بَعْدَ أَنْ هَدَاهُمُ اللَّهُ إِلَّا أُوتُوا الْجِدَالَ

“Allah'ın hidâyetinden sonra hiçbir kavim sapıtmamıştır. Ancak sapıtanlar mücadele edenlerdir” buyurmuştur.49

Diğer hadisde şöyle buyurulmuştur:

لَا يَسْتَكْمِلُ الْعَبْدُ حَقِيقَةَ الْإِيمَانِ حَتَّى يَدَعَ الْمِرَاءَ وَإِنْ كَانَ مُحِقًّا

“Kul, haklı da olsa mücadeleyi terketmedikçe, îmânını kemâle erdiremez.”50

Başka bir hadisde de şöyle buyurulmuştur:

سِتٌّ مَنْ كُنَّ فِيهِ بَلَغَ حَقِيقَةَ الْإِيمَانِ: الصِّيَامُ فِي الصَّيْفِ وَضَرْبُ أَعْدَاءِ اللَّهِ بِالسَّيْفِ وَتَعْجِيلُ الصَّلَاةِ فِي الْيَوْمِ الدَّجَنِ وَالصَّبْرُ عَلَى الْمُصِيبَاتِ وَإِسْبَاغُ الْوُضُوءِ عَلَى الْمَكَارِهِ وَتَرْكُ الْمَرَاءِ وَهُوَ صَادِقٌ

“Altı haslet kimde bulunursa îmânın hakîkatine ermiştir: Yaz aylarında oruç tutmak, düşmanla harb etmek, bulutlu günde akşam namazını vaktinde ve tez kılmak, musibetlere sabretmek, dar zamanlarda abdesti tam almak ve haklı olduğu hâlde îtirazı ve münakaşayı terketmektir.”51

Zübeyr (r.a.)52 oğluna nasihatinde "Oğlum, Kur'an hakkında insanlarla mücadele etme! Sen onlara güç yetiremezsin. Fakat sen sünnete devam et. Onunla mücadele edebilirsin" dermiş.

Ömer b. Abdülaziz (Allah rahmet etsin) "Dinini mücâdele için hazırlayan kimse, çok yer değiştirir" demiştir. Müslim b. Yesar da "Mücadeleden sakınınız; zîra o, âlimin, câhilleştiği bir andır. O zaman şeytân, âlimin sürçmesini bekler" demiştir.

Denildi ki; Allah'ın hidayet ettiği bir kavim, ancak mücâdele neticesi doğru yoldan sapar.
Mâlik b. Dînâr da "Mücadelenin dinde yeri yoktur" demiştir. Diğer bir kavlinde de "Mücadele, kalbi katılaştırır ve kini uyandırır" demiştir.

Lokmân da oğluna tavsiyesinde "Oğulcağızım, ulemâ ile mücadele etmel Sana kızarlar" demiştir.

Bilal b. Sa'd53 da "Muannid, mücadeleci ve kendini beğenen bir kimseyi gördüğün zaman, bil ki o her cihetce hüsrandadır" demiştir.

Süfyânı Sevri "Eğer kardeşim ile, acı değil tatlıdır diye bir nar için mücadele etsem, o beni hemen hükümdâra şikâyet ederdi" demiştir. Aynı zât başka bir sözünde "Dilediğin adam ile istediğin kadar samimiyet kur, sonra bir defa onunla mücadeleye giriş, o senin hakkında öyle atar tutar ki, artık bir daha geçim imkânınız kalmaz" demiştir.

İbn Ebi Leyla54 da "Ben arkadaşımla mücadele etmem; çünkü mücadelede ya o beni veya ben onu kızdırmış olacağım" demiştir.

Ebû'dDerdâ (r.a.) da "Başka hiç bir kusûrun olmasa bile, kusur olmak için mücadeleciliğin sana yeter" demiştir.

Resûli Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

تَكْفِيرُ كُلِّ لِحَاءٍ رَكْعَتَيْنِ

“Her mücadelenin keffâreti, iki rek'at namazdır.”55

Hz. Ömer (r.a.) de şöyle buyurmuştur: “Üç şey için ilim öğrenme ve üç şey için de ilmi terketme: Mücadele, övünmek ve riyâ için ilim öğrenme! Öğrenmekten utanarak veya lüzûmu yok veya bilmesem de olur demek sûretiyle de ilmi terketme!”

İsa aleyhisselâm "Yalanı çok söyleyenin güzelliği, insânlarla mücadele edenin de mürüvveti gider. Meşgaleyi çoğaltanın vücudu hastalanır. Ahlâkı kötü olanın da, dâimâ canı sıkılır ve sıkıntı içinde kalır" demiştir.

Ömer b. Abdülaziz'in kâtibi Meymûn b. Mihran'a "Ne oluyor, kardeşinle hiç ayrılmıyor ve hiç de birbirinize küsmüyorsunuz?" diyenlere, o "çünkü ben onunla husûmet ve mücadele etmiyorum" diye cevab vermiştir.

Hulâsa, îtiraz ve mücadelenin zemmi hakkında vârid olan haberler, sayılamayacak kadar çoktur.

Mira; her ne şekilde olursa olsun, başkasının sözüne îtirazdır. Cümlede, telaffuz tarzında, mânada ve maksadda, "Şu kusûr, bu kusûr var, öyle değil böyledir" şeklinde itirazdan ibarettir. Mirayı terk, her çeşit îtiraz ve inkârı terk ile mümkündür. Dinleyip duyduğun her söz doğru ise, onu hemen kabûl et, şâyet din ile alakalı olmayan yalan ve bâtıl bir söz ise, ona da sükût eyle.

Başkasının sözüne dokunmak, bâzan lâfzına olur. Bu da gramer, lûgat ve edebiyat cihetinden olur. Her ne bakımdan olursa olsun, kişinin kusûrunu ortaya çıkarmaya müsaade yoktur.
Bâzan da mânasına olur. Konuştuğun bu mânada değildir. Orada şöyle böyle hatâ ettin, gibi konuşmalardır.

Veyâ maksadında olur: "Bu söz doğru, fakat senin mak sadın başkadır. Sözün bak, maksadın bâtıldır" şeklinde ve benzerleri gibi. Bu, ilmî bir mes'elede ise buna cedel adı verilir ki, bu da mezmumdur. Burada lâyık olan susmak veya inât ve inkâr yolu ile olmayıp, âdeta istifade zımnında süâl sorup mes'eleyi vuzûha kavuşturmak hattâ nezâket yolu ile izahat istemektir.

Mücadele ise, başkasını ilzam maksadından ibarettir. Gaye, onu sözlerinde küçük düşürmek, techîl etmek ve kusurlu tanıtmaktır. Bunun tezahürü, bir bakımdan hakkı ortaya çıkarır gibi çalışırken, öte yandan karşısındaki mücadelecinin kusurunu ortaya koymak súretiyle onu küçük düşürmek ve kendini büyük göstermektir. Bundan kurtuluş, susmasında günah olmayan her mücadelede susmakla mümkündür.

İnsanı bu kabil mücadeleye sevkeden, kendi ilim ve faziletini ortaya koymakla bir üstünlük kazanarak, başkasının kusûrunu açığa çıkarmak maksadıyla ona hücûm etmektir ki, bunların ikisi de nefsin gizli ve kuvvetli şehvetlerinden ibarettir. Çünkü fazîletini izhar, kendi kendini tezkiye olur ki bu, böbürlenme ve üstünlük iddiasının îcâbıdır. Halbuki kibir ve yükseklik, rubûbiyyet vasıflarıdır.

Başkasını küçük düşürme arzūsu da yırtıcılık tabiatının iktizāsıdır. Zira insandaki bu yırtıcılık vasfı, başkasını parçalamağı, kırmağı ve eziyeti gerektirir.

Bu iki sıfat da zemmedilen tehlikeli sıfatlardandır. Bunların silahı, itiraz ve mücadeledir. İtiraz ve mücâdeleye devam eden kimse, bu tehlikeli sıfatları kuvvetlendirmiş olur. Bu davranış, kerâhet derecesine ve belki başkasına eziyyet olduğu için, bir isyân ve günaha yükselir. Halbuki mücadelenin başkasına eziyyet vermekten ve hiddetini arttırmaktan ayrılmadığını, itiraz edilen kimseyi hak ve bâtıl olarak müdafaaya sevkettiği ve bütün imkânları ile hasmını ilzâma çalışacağı, bunun neticesi olarak iki mücadeleci arasında birbirini boğmak için dalaşan iki köpek gibi münakaşa ve cedelin galeyana geleceği ve böylece hasmını ilzâma gayret sarfedeceği meydandadır.

Bu hastalığın tedavisi, üstünlük gösterisine sebeb olan kibri ve başkasını küçük göstermeğe sebeb olan yırtıcılık vasıflarını kırmakla mümkündür. Nitekim bunları, kibri, ucub ve gazabı zem kitablarında ele aldık. Zîra her hastalığın tedavisi, hastalığın sebeblerini ortadan kaldırmakla mümkündür. İtiraz ve mücadele hastalıklarının sebebleri de bu mikroplardır. Bunların izâlesi lâzımdır. Mücadelede isrâr, onu tabiat hâline getirir. Sonra bundan kurtulmak zor olur.

Rivâyete göre İmâmı A'zam, sohbetine devam eden Dâvudi Tâî'ye, inzivâyı niçin tercih ettiğini sormuş. Dâvudi Tâî de "Mücadeleyi terketmek husûsunda nefis mücâhedesi yapmak için terkettim" demiştir. Imamı A'zam kendisine: "Giriştiğin bu mücadeleyi kazanmak için tenhâlara kaçmak değil, toplantılara katılmak lâzım, meclislere devâm et, dediklerini dinle ve sen konuşma. Ancak bu şekilde mücâhedeyi kazanırsın" deyince, Dâvudi Tâî: "Ben de öyle yaptım, kendimi zorla tecrübe ettim ve en şiddetli mücâhedeyi burada buldum. Mes'ele tamâmen sizin dediğiniz gibi idi. Çünkü düzeltmesine muktedir olduğu hâlde yanlış sözü duyan kimsenin buna susması kadar zor bir şey olamaz" dedi.

Bunun için Resûli Ekrem "Haklı olduğu hâlde mücâdeleyi terkeden kimseye Allahu Teâlâ Cennet'in ortasında bir ev inşa ettirir" buyurmuştur.

Bunun en şiddetlisi de îtikad ve mezheb mevzûlarındaki münakaşa ve cedelde görülür. Zíra mücadele fıtrî bir hâldir. Bir de bunda sevab olduğu sanılırsa, mücadele hırsı artar. Hem tabiati, hem de Şeriat bu mücadelede kendisine yardımcı olur, kendisini tahrik eder. Bu ise sırf hatâdır.

İnsana yaraşan, kıble ehlinden dilini çekmektir. Zira mücadeleye girişmek, karşısındaki adamı şaşırtır, yapılan mücadelenin bir aldatma olduğu vehmini kendisinde uyandırır ve emsâline üstünlük sağlamak için bunu bir hüner sayar. Bu süretle mücadele kendisinde yerleşmiş olur. Bunun için mücadele yolu ile değil, gizli nasihat yolu ile îkaza çalışmalıdır. Nasihatin fayda vermeyeceğini anlayınca onu terkedip nefsi ile meşgul olmalıdır. Nitekim Resûli Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

رَحِمَ اللَّهُ مَنْ كَفَّ لِسَانَهُ عَنْ أَهْلِ الْقِبْلَةِ إِلَّا بِأَحْسَنِ مَا يَقْدِرُ عَلَيْهِ

“Dilini ehl-i kıbleden çekip, onları ancak gücünün yettiği en güzel şekilde îkaza çalışan kimseye Allah rahmet etsin.”56 Hadisi rivayet eden Hişam b. Urve (r.a.), Resûli Ekrem'in bu sözü yedi defa tekrarladığını söylemiştir.

Mücadeleyi âdet hâline getirip insanlar tarafından övülen, bu sebeble izzet ve kabül gören kimsede bu tehlikeler kuvvetleşir. Gazab, kibir, riyâ, mevkii sevgisi, faziletle gururlanmak gibi sultalar kendisinde toplanır ve bunları söküp atmak zorlaşır. Çünkü bu kötü vasıfların yalnız biri ile mücadele zordur. Hepsi bir araya toplanınca mücadelenin daha güç olacağı meydandadır.