Dil, va'detmekle yarışır fakat umûmiyetle insanın nefsi verilen sözde durmaz. O zaman, verdiği sözde durmamak olur. Bu ise nifak alâmetidir. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Ey îmân edenler akidlerinizi yerine getirin.” (Mâide: 1)
Resûli Ekrem (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur:
“Va'd, atiyyedir (bağıştır), verilmesi gerekir.”114
Yine Resûli Ekrem:
“Va'd borç gibi ve belki borçtan daha mühimdir” buyurmuştur.115
Allahu Teâlâ İsmail aleyhisselâmı övmek üzere şöyle buyurmuştur:
“O, va'dinde sâdık idi.” (Meryem: 54)
Denildi ki: Bir yerde buluşmak üzere biriyle sözleşmişti. Adam unuttu, İsmail aleyhisselâm günlerce (rivayete göre yirmi gün) adamı orada bekledi.
Abdullah b. Ömer (r.a.) ölüm döşeğinde iken, daha önce birine kızını vermek için yarım bir söz verdiğini hatırlamış ve münafıklık alametiyle (münafıklığın üçte biri olarak adlandırdığı bu halle) Allah'a kavuşmamak için şahitlerin huzurunda kızını o kimseyle nikahlamıştır.
Abdullah b. Ebû'l-Hansâ anlatıyor: Resûli Ekrem peygamber olmadan önce bir yerde buluşmak üzere sözleştik. Ben bunu unuttum, üçüncü gün hatırlayıp gittiğimde Resûli Ekrem'i aynı yerde beklerken buldum. Beni görünce:
“Delikanlı, beni yordun, üç günden beri seni burada bekliyorum” buyurdu.116
Resûli Ekrem söz verdiği zaman bunu kat'i olarak vermezdi, "Belki" kaydını koyardı. İbn Mes'ûd da bir söz verdiği zaman "İnşaallah" derdi. Evlâ olan böyle demektir.
İnşaallah demek, yâni Allah dilerse demektir. Fakat bundan kat'iyyet mânası anlaşılırsa va'de vefă lazımdır. Ancak mâzeret müstesnâdır. Fakat söz verirken içinden yapmamaya kararlı ise, bu nifakın tâ kendisidir.
Nitekim Ebû Hüreyre'nin (r.a.) rivayetinde Resûli Ekrem şöyle buyurmuştur:
“Üç şey kimde bulunursa, namaz kılsa, oruç tutsa ve kendini mü'min sansa da yine münafıktır: Konuştuğu vakit yalan söyler, va'dettiği vakit va'dini yerine getirmez, îtimâd edildiği vakit emânete hıyânet eder.”117
Abdullah b. Ömer'in (r.a.) rivâyetinde ise şöyle buyurulmuştur:
“Dört şey kimde bulunursa o münafıktır. Bunlardan bir tanesi bulunursa, onu terkedinceye kadar nifaktan bir parça kendisinde vardır: Konuştuğu vakit yalan söylemek, va'dettiği vakit hulfetmek (sözünde durmamak), muâhedeye giriştiği vakit gadretmek, husûmet ettiği vakit fücûr etmek (hakkından fazlasını istemek).”118
Bu, yapmamağa azimli olarak söz veren veya verdiği
sözde mâzeretsiz durmayan kimseler hakkındadır. Ama verdiği sözü yapmağa azimli
olup mâzereti sebebiyle. yapamayanlar her ne kadar görünüşte münafık gibi iseler
de hakikatte münafık değillerdir.
Buna rağmen görünüşteki nifaktan da sakınmalı, mühim bir zarûret olmadıkça
kendini mazur göstermemeye gayret etmelidir.
Rivayete göre Resûli Ekrem, Ebü'l-Haysem'e bir hizmetçi va'detmişti. Üç esîr
kendisine getirdiler, ikisini birilerine verdi, elinde bir esîr kaldı. Bu sırada Hz. Fatıma
(r.a.) bir hizmetçi istemek üzere Resûli Ekrem'e geldi ve:
Değirmen çevirmekten elimin hâline baksana, bana bir hizmetçi ver, dedi. Resûli
Ekrem (s.a.v.):
Ya Ebû'l-Haysem'e verdiğim söz ne olacak? buyurdu ve verdiği sözü kızı üzerine
tercih etti.
Yine Resûli Ekrem Huneyn'de, Havazin'in ganimetini, taksîm ediyordu. O sırada
adamın biri gelerek:
Hani senin bana bir sözün vardı, dedi. Resûli Ekrem:
Doğru söylüyorsun, istediğini al, buyurdu. Adam da:
Çobanları ile beraber seksen koyun istiyorum, dedi. Resûli Ekrem:
İstediğini sana verdim, sen insaflı davrandın ve az istedin. Halbuki Mûsâ
aleyhisselâmın arkadaşı olan kocakarı senden daha çok istemişti. Mûsâ
aleyhisselâma Yûsuf'un Nil'de dalgalanan sandukasını gösterdiği vakit, Mûsâ
aleyhisselâm: "Benden ne istersen iste" diye kendisini hakem tâyin edince, o da:
"Beni daha güzel şekilde eski gençliğime çevirip Cennet'te senin civarında
olmamı isterim" dedi.119 Hatta bu darbı mesel oldu: "Çobanı ile seksen
koyunu isteyenden daha cimri" derler.
Resûli Ekrem (s.a.v.) verilen sözdeki niyetin önemine dair şöyle buyurmuştur:
“Niyetinde îfâ etmek (yerine getirmek) olduğu hâlde (elde olmayan sebeplerle) yapılan va'di yerine getirememek, hulf sayılmaz.”120