Bilmiş ol ki; gıybet edene vâcib olan, pişman olup kendi hâline acımak suretiyle tevbe etmek ve bu suretle Allah katındaki mes'ûliyetten kurtulmaktır. Ayrıca gıybet ettiği kimseden de helallık almaktır ki, ona olan borcundan da bu sayede kurtulmuş olsun. Gıybet ettiği kimseden helallık alıp af dilerken içinden üzülmeli ve bu üzüntü ve nedâmetini gıybet ettiği kimseye de duyurmalıdır.
İçinden nâdim olmadığı hâlde dışından pişman görünüp helâllık almağa çalışan, riyakârlık etmiş olur ki, bu defa, yeni bir günahı daha sırtına almış olur.
Hasan-ı Basrî'ye göre, helallık almaya lüzum yok, yalnız tevbekâr olmak da kâfidir. Bu sözüne de Enes b. Mâlik'in (r.a.) Resûli Ekrem'den rivâyet ettiği şu hadîs ile delîl çekmiştir:
“Gıybet ettiğin adamın gıybetinin keffâreti, onun için istiğfar etmendir.”189
Mücahid de “Din kardeşinin etini yemenin yani gıybetini yapmanın keffâreti, onu övmen ve onun için hayır dua etmendir” demiştir.
Ata b. Ebi Rebah'a gıybetin tevbesinden sordular. Atâ da: “Gıybetini yaptığın adamın yanına gider ona; senin gıybetini yaptım, zulmettim, hatta yalan söyledim, bu suretle sana kötülükte bulundum. Şimdi pişman oldum. Senden helallık istiyorum. Sen istersen hakkını alırsın, istersen helâl edersin, der ve bu suretle helallık ister” demiştir. Sözün doğrusu da budur.
Efendim, söz, mal gibi değildir. Malın karşılığı var, fakat kortuşulan sözün karşılığı olmaz. Bunun için helâllık almağa da lüzum yok, diyen kimsenin sözü zayıftır. Zira dil ile bir adamın veya bir kadının ırzına taarruzda ve ona fahişe demekte kaziť cezası vardır ve sahibi bu hakkı arayabilir.
Resûli Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Kimin bir kardeşinin ırz, şeref ve haysiyeti ile veya malı ile alakalı bir haksızlığı varsa, paranın pulun bulunmayacağı ve kıymeti olmayacağı bir gün (kıyamet günü) gelmeden, hak sahibinden helallık alsın. Zira o gün kendi iyiliklerinden alınır ve hak sahibine verilir. Şâyet kendi iyiliği yoksa, hak sahibinin günahları da kendi günahları üzerine eklenir.”190
Hz. Aişe, başka bir kadın için "Ne uzun eteklidir" diyen kadına, "Gıybet ettin, git ondan helallık al" demiştir.
Bütün rivâyetler, gıybet edilenden helâllık almanın gerekli olduğunu göstermektedir. Şâyet ölmüş veya yeri belli değilse, onun için duâ, istiğfar ve hayır hasenât yapar.
Şâyet, helallık isteyene hakkını helal etmesi mecbûri midir? dersen,
Derim ki: Hayır, mecburi değildir. Zira o fazladan bir ikramdır. Ancak helâl
etmesi daha güzeldir. Özür beyân edip afv dileyene düşen vazîfe, adama çok
yalvarmak, onun gönlünü hoşetmek sûretiyle ondan afv dilemektir. Şâyet, bütün
yalvarmalarına karşı adam helâl etmezse, bu yalvarmalar kendisi için bir hasene
ve sevabdır. Kıyâmet günü gıybet karşılığı olarak mizanına konurlar. Seleften
bâzıları haklarını helâl etmezlerdi.
Sâîd b. Müseyyeb bunlardan birisidir, İbn Şirîn'e: Sana gıybet edene hakkını helâl et, diyenlere, o: Onu ben harâm etmedim ki, helâl edeyim, onu harâm eden Allahu Teâlâ'dır, sonuna kadar da haramdır, derdi.
Şâyet, o hâlde Peygamber Efendimizin "Lâyık olan onu helâl etmesidir" sözünün
mânası nedir? dersen;
Deriz ki: Resûli Ekrem Efendimiz harâmı helal et demek istemedi, "Hakkından
vazgeçmek muvâfıktır" buyurdu. İbn Şirîn'in sözü, gıybet etmeden önce, gıybeti
helâl etmek bakımından doğrudur; çünkü haramdır, helâl olmaz. Fakat gıybet edene
hak helâl edilir. Hattâ değil gıybete, her çeşit haksızlığa uğrayan kimse,
hakkını helâl edebilir.
Resûli Ekrem'in insanları peşinen affetmeye teşvik eden şu hadisi de meşhurdur:
“Ebû Damdam gibi olamıyor musunuz? O, evinden çıkarken: ‘Allah'ım, ben, aleyhimde dedikodu yapanlara hakkımı helal ettim’ derdi.”191
Buyurduğunun mânası ne oluyor? Gıybet yapılmadan nasıl helâl edilir, helâl ederse gıybet mübah olur mu? Şâyet bir mâna ifade etmezse, Resûli Ekrem'in insanları buna teşvik etmesinin ne mânası kalır? dersen:
Bunun mânası, yapılacak olan haksızlığı peşinen bağışlamaktır. Kıyamet günü ben ondan davacı olup, hak talep etmeyeceğim demektir.
Yoksa böyle söylemekle gıybet helal olur, demek değildir. Gıybet ettiği takdirde yaptığı haksızlık da ortadan kalkmış değildir. Çünkü yapılmadan önce bir afvdır. Bununla beraber bu bir vaiddir. Kıyamet günü dâvacı olmamağa azmetmesi ve va'dinde durması lazımdır. Şâyet va'dinden döner ve diğerleri gibi hak ararsa, hakkı bakidir. Bunu fakihler de tasrih etmişlerdir ki, âhirette de böyledir.
Uzun sözün kısası, affetmek daha fazîletlidir.
Hasanı Basri diyor ki: "Kıyâmet günü mahlukat, âlemlerin Rabbi olan Allahu Teâlâ'nın huzûrunda toplandıkları zaman, Allahu Teâlâ'da alacağı olanlar kalksınlar diye çağırılır. Bu dâvete ancak dünyada afvedenler katılır.
"Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurmuştur:
“Affa sarıl, mârufu emret ve câhillerden yüz çevir.” (A'râf: 199)
Hasan-ı Basrî'den yapılan bir rivâyette, adamın biri Hasan'a: “Ya Hasan, falanca seni gıybet etti” deyince; Hasan, o adama bir tabak hurma göndererek: “İşittiğime göre, sen bana amelinden bir miktar hediye ettin, ben de bu hurma ile mukabelede bulunabildim, beni mâzur gör ve hediyemi kabul eyle” demiştir.