Mektuplar

MEVZUU:

a) Âlemin büyüğü ve küçüğü ilâhî isimlerin ve sıfatların mazharlarıdır.
b) Âlemin mahluk olma ve mazhariyetten başka Allah-ü Teâlâ ile hiç bir münasebeti yoktur.

NOT:

İMAMI RABBANİ Hz. bu mektubu Mir Salih Nişaburi'ye yazmıştır.

***

Allah'ım, eşyayı bize olduğu gibi göster.

***

Bilmiş olasın ki,

Alemin hepsi; büyüğü, küçüğü, isimlerin ve ilâhî sıfatların zuhur yeri olmuşlardır. Onun, şuunatının ve zatî kemalâtının görülme yerleridir, yani: Aynaları..

[Şuunat: Şe'nin çoğuludur. Yani şânlar. Allah'ın 'azze ve celle' hariçte mevcut sıfatlarının zâtta mevcut kaynakları. Meselâ; Halk (yaratmak) bir fiildir. Hâlık-Hâllak (yaratan) isimdir. Hâlık (yaratıcı) sıfattır. Hâlıkiyet (yaratıcılık) ise şe’ndir. Zât-ı akdes'den mahlûkâta doğru şöyle bir sıra söz konusudur: Zât, şuûnat, sıfat, esmâ (isimler), ef'âl (fiiller). Allahu 'alem.]

Şânı Yüce Sultan, gizli bir hazine ve saklı bir sır idi.

O Sübhan Zat, kemalâtını saklı durumdan açığa çıkarmak diledi; icmâl manadan tafsile geçirmek istedi Bunun üzerine halkı yarattı.. Hem de. zâtı ve sıfatı ile, yüce ve mukaddes zâtına delâlet eder bir şekilde..

Bu âlemlerin, yaratıcısı ile asla bir münasebeti yoktur; ancak: O'nun yarattığı mahluk, esmâsına ve şüunatına delil olmalarından başka..

Bu makamda: İttihad (birlik), maiyyet (beraberlik), ihata nisbeti (kuşatma), sereyan (sirâyet etme), zatî maiyyyet hükmü, ancak halin ağır basması ve vaktin sekri (mânevi sarhoşluğu) ile olmaktadır.

Halbuki, halleri istikamet üzere olan büyükler; ki onlar ayıklık kadehinden içmişlerdir, bu âlem için yaratıcısı ile, mahlûkiyet ve mazhariyet durumundan başka bir isbata kalkmazlar. İhata, sereyan ve ilmî maiyeti dahi, ehl-i hak ulemasının kavline göre konuşurlar.. Allah onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin..

Asıl şaşırtıcı iş, bazı sofiye mensuplarından gelmektedir. Bazı zatî nisbetleri isbata çalışırlar.. Meselâ: İhâta ve mâiyyet gibi.. Halbuki, bütün nisbetleri zattan ayırma babında dahi itirafları vardır. Hatta, zata bağlı sıfatları dahi atarlar.. Bu bir tenakuz değil midir?..

Anlatılan tenakuzun def'i için, zâtta mertebelerin isbatı zordur. Bu, felsefe mensuplarının tetkikatı gibi oluyor.

Sağlam keşif sahibi kimseler, zâtı ancak şöyle müşahede ederler: Hakikî basit.. Bunun ötesinde olanlar ne olursa olsun; isimlere dahildir.

Bir şiir:

Dostun az ayrılığının azlığı yoktur;
Göze gelen kıl yarım dahi olsa çoktur.

***

Bu bahsin tahkiki için, misâlle beyan edelim.. Şöyle kî:

Derin bilgin mütefennin bir kimse, meselâ saklı kemalâtını izhâr ve onları bu zuhur meydanında ibrâz etmek ister.

Bunun üzerine harfler ve sesler icad eder. Tâ ki; bu harf ve ses perdesinde kemalâtı cevelân etsin.

Bu beliren surette; o saklı mânâlarla bu harflerin ve seslerin bir münasebeti yoktur. Ancak bu harfler ve sesler; o gizli mânâların zuhur yerleri ve saklı kemalâtın aynalarıdır.

- Bu sesler ve harfler, o saklı mânâların aynıdır.

Sözünde hiç bir mânâ yoktur.

İşte, ihâta ve mâiyyet hükmü dahi bu suretteki gibi olup vâkıaya mutabık değildir. O kadar ki, mânâlar, o saklı sadeliği ile durup hiç bir bozulma olmamıştır. Ne zatında ne de sıfatında..

Ancak bu mânâlar ile, delâlet eden bu harfler ve sesler arasında delil ve medlul yolunda bir münasebet bulunduğundan; bazı fazladan mânâlar hayal edilmektedir. Halbûki, o saklı mânâlar; hakikatta, münezzeh ve müberradır. Yani: Hayal edilen o zâid (fazladan, ilâve) manalardan..

***

Bu meselede, bizim inancımız budur. İttihad, ayniyet, ihata, maiyyet (birleşme, aynılık, kuşatma, beraberlik) cinsinden mazhariyet ve mir'atiyet (aynalık) üzerine fazladan yapılan isbat, sekir (mânevi sarhoşluk) halinden gelmektedir. Halbûki Yüce Hakkın zâtı, hakikatta bu nisbetten ve münasebetten âri ve beridir.

Toprak ne, Rabb'ül-erbab ne?..

Üstte anlatıldığı mânâda, az bir münasebetin oluşuyla, yani; zâhiriyet ve mazhariyet yönünden.. Vahdet-i vücud denir mi? yoksa denmez mi?.

Belki de, vâkıada (oluşta, hâdisede) müteaddid (birçok) vücudlar vardır. Lâkin asâlet (asıllık), zılliyet (gölgelik), zâhiriyet ve mazhariyet itibarı (görünme ve görünen itibarı) mevcudda bir değildir. Bundan sonrası, vehimlerden ve hayallerden ibarettir. Ne var ki, bu görüş, ayniyle Sofestaî'nin yoludur ki; âlemde hakikatin isbatı, onu (âlemi) vehim ve hayal oluştan kurtaramaz. Sofestaî'nin maksadı dahi budur.

Bu manada bir şiir:

Bilirsen onu kimdir sen nesin, başta;
Bulursun kendini hemen, o yüce zatta..
Bilirsin kimsin, kimin yıldızı parlayan;
Açıl, ölü, diri olarak bu cemaatta.


Hakîkat Kitâbevi Tercümesi